Bizimle İletişime Geçin

Serbest Kürsü

Zirveye Doğru Adım Adım : Alejandro Gonzalez Inarritu Yolculuğu

Yayınlandı

tarihinde

tugba-guner-yazar

Alejandro Gonzales Inarritu, bir yönetmen profili olarak çizgisi daima yükselişte, her defansında kendini yenilemekte olan bir isim. Kendi deyimiyle; ‘deneysel yönetmenlik’ yapan Inarritu, 2000’de start verdiği soluksuz yolculuğuna 6 film sığdırdı. Gelin şimdi, Inarritu’nun sinema seyrindeki durakları beraber inceleyelim.

File_2011818112116

PARAMPARÇA AŞKLAR ve KÖPEKLER 2000

İlk uzun metrajlı filmi Amores Perros ile kariyerine zirvede başlayan Inarritu’nun bu eseri milenyumun başyapıtları arasında anıldı. Kendisinden sonra da sinemada sıkça kullanılmaya başlanan “kesişen hayatları” anlatan filmler Amores Perros kadar kalıcı olmadı. Filmin merkezinde üç farklı yaşam ve bu yaşamları kesiştiren bir trafik kazası var. Abisiyle yaşayan genç ve sorumsuz karakter Octavio yengesine büyük bir tutkuyla bağlıdır. Tek amacı abisinin eşiyle kaçıp birlikte yuva kurmak olan Octavio para kazanmak için Meksika’nın arka sokaklarında gerçekleşen ve yasal olmayan köpek dövüşlerine Cofi’yi dâhil eder. Cofi bir ev köpeğiyken zamanla iyi bir dövüşçüye dönüşür. Başarılı bir kariyeri olan Daniel ise sorunsuz bir evliliği olmasına rağmen başka kadına aşık olur. Ailesini terk eder ve yeni hayatlarını kutladıkları bir gün gerçekleşen trafik kazasında sevgilisi sakat kalır. Kiralık katil El Chiavo ise idealleri uğruna eşini ve kızını terk eder. Kaza sırasında yaralanan Octavio’nun köpeği Cofi’yi sahiplenir. Sokakta yanımızdan akıp giden ve sıradan gibi görünen herkes aslında ‘farklı öykülerin kahramanları.’ Üç benzer hikâye, üç farklı yaşam ve kesişen noktalar. Senaryonun içine serpiştirilmiş güzel rastlantılar ve sahneler. Birbirleriyle kesiştikleri an her ne kadar tesadüf görünse de hepsi kendi tercihlerinden dolayı orada olan insanlar ve parçalanmış hayatlar. Paramparça Aşklar ve Köpekler, yönetmenin kesişen hayatları konu aldığı ve ölüm üçlemesi diyebileceğimiz ’21 Gram’, ‘Babil’ filmlerinin de habercisi ve ilki. Inarritu filmde Gael García Bernal, Goya Toledo, Marco Pérez, Adriana Barraza, Vanessa Bauche gibi Meksikalı oyunculara yer verdi. 2001 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar ve Altın Küre adayı olan film pek çok uluslararası festivalde toplam 30 ödül aldı. Ve Inarritu bu başarıyı henüz ilk filminde elde ederek, adından sıkça söz ettireceğinin sinyallerini de verdi.

___________

21

21 GRAM 2003  

Amores Perros’un başarısının ardından gelen 21 Gram’da  Sean Penn, Naomi Watts ve Benicio Del Toro gibi ünlü oyuncular yer aldı. Naomi Watts ve Del Toro Oscar adaylığı kazanırken, film toplamda 26 ödülün sahibi oldu. Tamamı el kamerasıyla çekilen, oyunculuk ve çok ince işlenmiş kurgusuyla ön plana çıkan film yine bir kesişen hayatlar hikâyesi. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman aralığında geçen film, üç farklı insanın başına gelenleri konu alıyor. Matematik profesörü olan Paul Rivers yaşamla ölüm arasında sıkıntılı günler geçirir. Yaşamına devam edebilmesi için kalp nakline ihtiyacı vardır.  Cristina Peck zorlu günleri geride bırakmış eşi ve çocuklarıyla hayatına yön vermeye çalışan bir ev kadınıdır. Jack Jordan ise uyuşturucu ve alkol bağımlısı olan ama ailesiyle birlikte tüm zorlukları atlatmaya çalışırken dine bağlanan birisidir. Birbirinden tamamen bağımsız bu üç kişinin hayatları beklenmeyen bir kaza sonucu kesişir. Paramparça Aşklar ve Köpekler filminin de senaristi olan Guillermo Arriaga bu filmde de bir kaza ekseninde hayatları birleştiriyor. Ve filmin genelinde hâkim olan ‘şans’ unsurunun hayatları ne kadar büyük değişikliklere uğratabileceğini gösteriyor. Dünyada sadece kendi hayatımızı yaşamıyoruz, tercihlerimizle aslında başka insanların hayatlarını da etkiliyoruz. Ve 21 Gram’ın o hafızalara kazınan, üzerinde uzun uzun düşünülecek replikleri ile adeta belirli bir sırası olmayan sahnelerin birleşiminden oluşmuş gibi duran filmi çok daha anlamlı bir yere koyuyor: “Ölürken 21 gram kaybediliyormuş. Peki, hayatta kalanın vicdan azabı kaç bin ton? Küçük kızın gözüne değen bakışlarını ölçecek birim sistemi var mı? Ölürken bile istediği mavi ayakkabıları giyemez mi insan? Hayat devam ediyor mu, yoksa hayatlar hayat devam ederken bitiyor mu? İşte bütün mesele bu.”

___________

BABEL, Director Alejandro Gonzalez Inarritu, Brad Pitt, on set, 2006. ©Paramount Classics

BABEL 2006

Farklı hayatların kesiştiği serinin üçüncü filmi olan Babel; üç ayrı kıtada, dört farklı konuyu birbirine bağlıyor. Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal ve Rinko Kikuchi gibi isimlerin oynadığı film, içinde sekiz farklı dili barındırıyor. Cannes, Altın Küre ve Oscar’da aldığı adaylık ve ödüllerle üçleme içinde adından en çok söz ettiren film oldu. Altın Küre’de “En İyi Film” ödülü de dâhil olmak üzere toplamda 41 ödüle layık görüldü. Filmin ismi İncil’deki yaradılış efsanesi bölümünden geliyor ve ana konusu da, iletişimsizlik. “Çocuklarıma adadığım bir film” diyerek Babel’i ayrı bir yerde tutan Inarritu bu film sonrasında beraber çalıştığı senaristi Guillermo Arriaga ile de yollarını ayırıyor. Bir silah ateşiyle birlikte farklı kıtalarda yaşayan insanların hayatları birdenbire kesişir. Babalarının tüfekleriyle oynayan çocuklar tüm bu kesişmenin tetik noktası oluyor. Fas, Meksika, Japon ve Amerika’lı insanlar. Farklı ırk ve dillere sahip olsak da, yaşamlarımız başka başka olsa da bu dünyanın altında hepimiz aynı geminin yolcusuyuz. Bizi iletişimsizliğe sokan, önyargılar oluşturmamıza sebep olan şeyler de kusurlu bakış açılarımız. Kültür çatışmasını ve aynı evrensel değerlere sahip olan insanların bile yaşadığı sorunları farklı hayatlar üzerinden çarpıcı bir şekilde veriyor Babel. Ve ne kadar farklı koşullarımız olursa olsun huzuru ve dayanışmayı aile kavramı içine oturtuyor. Eski Ahit’e göre Tanrı insanların dillerini Babil’de ayırmıştır fakat farklı dil ve ırktaki insanları bir araya getiren şeyin sevgi olduğunu ve bunun birleştirici gücünü gösteriyor bize Inarritu. Müzikler diğer iki filmin de müziklerine imza atan Gustavo Santaolalla’dan ve bu sefer en İyi Film Müziği dalında Akademi Ödülünü alıyor.

___________

biutiful-other

BIUTIFUL 2010

Ana karakter Uxbal üzerinden ilerleyen film yoksulluk, mültecilik, kaçakçılık konularına değinerek yoğun bir sistem eleştiri yaparak içeriden bir bakış sunuyor. Avrupa’nın ortasındaki sefaleti gerçekçi bir şekilde ele almasıyla izleyeni sarsıyor. Dünyada var olan ama farkında olmadığımız, umursanmayan hayatları Barcelona’na üzerinden vererek şehir insan arasındaki yabancılaşmayı işaret ediyor. Javier Bradem’in canlandırdığı Uxbal zorunlu olarak yasa dışı işler yapmakta bu sebepten başı sürekli polisle derde girmektedir. O dibi görmüş bir Avrupalıdır. Ama bununla beraber ailesine sadık ve duyarlı da bir babadır. Çocukları için hiçbir fedakârlıktan kaçmayan ve onlar için para kazanma yollarının yasallığını umursamayan babanın kendisiyle yaşadığı içsel çatışmayı izliyoruz. Yaptığı her yanlış davranışın arkasında bir sebep olan ve aslında kötü işler yapan bu adamı yargılamak yerine onu anlamaya çalışıyor ve zaman zaman hak veriyoruz. Acıklı hikâyeleri büyük başarıyla beyaz perdeye yansıtan usta isim artık yönetmen sineması içinde bu üçüncü filmiyle de yerini iyice sağlamlaştırıyor. Javier Bardem’e Oscar adaylığı getiren film toplamda 17 ödüle layık görüldü. Filmin senaryosundan birlikte çalıştığı senarist Guillermo Arriaga’dan da ayrıldığını ve yönetmenin tür ve tarz açısından yeni arayışlarda olduğunu anlayabiliyoruz.

___________

birdman

BIRDMAN veya CAHİLLİĞİN UMULMAYAN ERDEMİ 2014

Bu filmle bambaşka bir şekilde karşımıza çıkan Inarritu, kendi sinemasında beklenilen değişikliği gerçekleştiriyor. Birdman, izlediğimiz zaman tek planda çekilmiş gibi duran filmler arasında bir başyapıt. Bundaki en önemli faktör de hiç şüphesiz ki görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki. Lubezki’nin önceki işlerindeki başarısı ve Inarritu’nun fark yaratmak istemesi, diğer dört filmde de birlikte çalıştığı görüntü yönetmenini değiştirmesine sebep oluyor. Filmin içinde Inarritu sinemasında görmeye pek alışkın olmadığımız ögeler var; kara mizah ve fantastik. Tüm bunlar birleşince de karşımıza bol ödüllü, akıllara kazanan bir film çıkıyor. Michael Keaton, Edward Norton, Emma Stone, Naomi Watts, Zach Galifianakis gibi önemli oyuncuların yer aldığı Birdman Oscar’da En İyi Film, En İyi Yönetmen dâhil olmak üzere dört ödül, toplamda da 173 ödül alarak tarihe adını yazdırıyor. Riggan, bir dönemin “Birdman” adlı süper kahraman rolüyle ünlenmiş 50’li yaşlarına gelmiş bir aktördür. Zamanla popülerliğini yitiren Riggan hala Birdman’ın etkisi altında kalmıştır. Kariyerinde tekrar çıkışa geçmek için Raymond Carver’ın bir hikâyesini tiyatroya uyarlamaya karar verir. Broadway şovuyla tekrar ünlenmeye çalışırken egosuyla da savaşmaya başlar. Sadece kendisini değil ailesini ve kariyerini de iyileştirmek durumundadır. Popüler olmanın kendisine saygınlık getireceğini düşünen Riggan yarattığı karaktere yenik düşer. İlk başlarda sesini duyduğumuz sonradan gördüğümüz Birdman, ona baskı yapmaktan ve aşağılamaktan geri durmaz. Riggan onu alt etmeye çalışsa da zorlanır çünkü ortada kocaman bir farkındalık var; gerçeklik. Gerçeklik, filmde üzerinde durulan en önemli nokta. “Gerçek her zaman ilgi çekicidir” repliğiyle de bunu vurguluyor Inarritu. Zaman ve mekânda kesintiye uğramadan, tek plan izliyormuş gibi hissettiren sahneler bizi filme çekiyor ve tüm anları yaşamamızı sağlıyor. Bu algıyı gerçekleştirmek üzere düşünülen kamera açıları, etkiyi derinleştiriyor. Lubezki kamerayı bize olanı göstermekten ziyade -yaşatmak- amaçlı kullanmış ve filmi çok önemli bir yere taşıyor. Gravity’den sonra ikinci kez En İyi Görüntü Yönetmeni Oscar’ını da sonuna kadar hak ediyor. Popüler kültüre, edebiyata, tiyatroya göndermelerin olduğu süper kahramanlı dram ile mizahın harmanlandığı bu film Inarritu sinemasını zirveye taşıyan türden.

___________

TheRevenantInterview-600x338-e1450728126527

THE REVENANT 2015

Birdman’ın başarısının ardından hiç hız kaybetmeden Lubezki’yi de yanına alan Inarritu, bu filmi ile henüz çekim aşamasındayken bile adından söz ettirmeye başladı. Bir film düşünün ki yönetmeni üst üste iki kez en iyi yönetmen Oscar’ını alsın. Ve bir görüntü yönetmeni de üst üste tam üç kez en iyi görüntü yönetmeni Oscar’ını kucaklasın. Hollywood’un en gözde oyuncusuna yıllardır kazanamadığı ve hepimizin yolunu gözlediği en iyi erkek oyuncu Oscar’ını getirsin. Böyle bir filmin ne derece başarılı olduğu su götürmez bir gerçek. Amerika tarihinin efsanevi ismi Hugh Glass’ın hayatta kalma mücadelesiyle 1800’lü yılları izliyoruz. Michael Punke’ın kaleme aldığı The Revenant: A Novel Of Revenge kitabından beyaz perdeye uyarlanan filmin senaryo ekibi içinde yine yönetmenin kendisi de var. Avcı olan Glass bir ayı tarafından saldırıya uğrar ve ölümcül şekilde yaralanır. Arkadaşları tarafından ölüme terk edilir ve oğlu da öldürülür. İntikam duygusu, Glass’ı hayatta tutan ve yaşama içgüdüsünü sağlamlaştıran en önemli faktör. Ayı saldırısının gerçekleştiği sahne başta olmak üzere at çalma, Arikaraların baskını gibi izleyenleri şaşkınlığa uğratan sekansların olduğu The Revanant, sadece bir hayatta kalma ve intikam filmi değil. İnsanın en ağır engelleri bile aşıp nasıl başarıya ulaştığını gösteren, adalet, aile, onur gibi derin konulara da değinen bir başyapıt. Nitekim şu replikle de Inarritu ’nun filmi salt intikam filmi olmaktan sıyırıp başka bir yere koyduğu da görülüyor. “İntikam, Tanrı’nın değil insanın ellerindedir.” Çok sert iklim koşullarında ve gerçek mekânlarda çekilen filmin en önemli amacı her şeyi olduğu gibi yansıtmak ve filmi sürükleyici bir tablo gibi izleyiciye sunmaktı. Eksi 40 derecede çalışmayan kameralar, kötü hava şartlarından dolayı ertelenen çekimler, yalnızca çekimin yapıldığı doğal ortamın ışıklarının kullanılması ekibi ne kadar yorsa da ortaya benzeri sinema tarihinde çok görülmemiş epik western bir film çıkıyor. Filmin başarısındaki Leonardo DiCaprio ve Tom Hardy faktörü de yadsınamaz türden. Film boyunca fiziksel performansıyla ön planda olan, Hugh Glass’ı adeta tekrar yaşatan ve zorlu sahneleriyle izleyiciyi şaşırtan Leonardo bu performansı ile sonunda Oscar’a ulaşıyor. The Revenant ile kendi filmografisi içinde tekrara düşmeyen ve yine eleştirel anlamda sözlerini yansıtmaktan sakınmayan Inarritu, yeni filmi merakla beklenecek yönetmenlerin başında geliyor.

_______________

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Dünyanın Tüm Rüzgarları

Havvanur Korkut değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Yönetmen Michel Toesca’nın hazırlayıp yönettiği belgesel filmi “Dünyanın Tüm Rüzgârları” 71. Cannes Film Festivali’nin özel gösteriminde yer alarak dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Dünya genelinde savaş ve zulümden kaçan insanların sayısı gün geçtikçe artarken, bu durum karşısında dünyanın göç alan hangi ülkesine giderseniz gidin, hepsinde benzer tepkilerle karşılaşırsınız. Genel olarak mültecilere veya sığınma taleplerine karşı olumlu/olumsuz, haklı/haksız düşünceler her yerde benzer şekilde karşımıza çıkıyor.

Her 110 kişiden 1’inin mülteci konumunda olduğu günümüzde, “DünyanınTüm Rüzgârları” belgeseli bu düşünceleri yakın bir gözlemle seyirciye aktarmaya çalışmış.

Avrupa’daki “mülteci krizi” sırasında İtalya-Fransa sınırları arasında kalan Roya Vadisi her ay binlerce göçmenin daha iyi bir yaşam umuduyla Fransa’ya gidebilmeleri için ortak bir yol haline gelmiştir. Yaşamını çiftçilik yaparak sürdüren Cedric Herrou ise Fransa-İtalya sınırındaki civar köylerden birinde yaşamaktadır. Cedric, gördüğü bu durum üzerine Fransa’dan sığınma talebi almak için yola çıkan bu mültecilere evini açmaya karar verir, onlara sınırdan geçmeleri için yardım etmeye başlar. Evinin arka bahçesini barınağa dönüştüren Cedric, mülteci krizinin ilk günlerinden bu yana göçmenleri evinde ağırlamakta ve göçmen ailelerin Fransa’da sığınma talebinde bulunmalarını imkânsızlaştıran göçmen politikalarına dostlarının ve gönüllülerin de yardımıyla meydan okumaktadır.

Belgesel yönetmeni Michel Toesca, kendi özgürlüğünü tehlikeye atmasına rağmen göçmenlerin hakları için yerel polisler ve görevlilere karşı bir direnç gösteren bu gencin üç yılını belgeliyor.

Fransa’nın güneydoğusundaki yerel yasa uygulamalarıyla mücadele eden Cedric Herrou’nun ve diğer aktivistlerin çalışmalarına yoğunlaşan belgesel, mültecilerden ziyade mültecilere yardım edenlere odaklanmayı tercih etmiş. Toesca, mültecilerin karşılaştığı zorlukları izlemeye alıştığımız belgesellerden ayrı olarak, izleyicilere farklı bir bakış açısı sunuyor.

Yaklaşık üç yıl boyunca Cedric Herrou’nun macerasını eski bir DV kamera ile adım adım takip eden Michel Toesca, adeta bir macera filminin içerisindeymiş gibi hissettiren bu hikâyeyi başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Filmin yönetmeni Michel Toesca verdiği bir röportajda Cedric Herrou ile çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “Cedric’le bir süre önce tanışmıştık ve bir gün bana mültecilere yardım ettiğini söyledi. Üç ay süren yoğun çekimler sırasında asla vazgeçmeyen tek kişi oydu. Bu yüzden filmdeki ana karakter oldu. Cedric’e karşı hissettiğim yakınlık ve arkadaşlık, olayın ciddiyetine rağmen, olaya yaklaşmamı ve sevinç anlarını çekmeme yardımcı oldu.” Toesca aynı röportajda filmini “politik haklarla ilgili bir film, insanlık için merkezi bir soru” olarak tanımlıyor.

Fransa yönetiminin mültecilere yönelik değişen politikaları insanlara sınırdan geçmeleri için yardım eden, yol gösterici bir rehber haline gelen Herrou’yu bir yardımseverden aktiviste dönüştürmüş.

Michel Toesca, Cedric ile kendisini ise “Her zaman kendimizi belirli bir duruma tepki gösteren birer vatandaş olarak gördük, hiçbir zaman aktivist olarak görmedik.” diyerek tanımlıyor. Filmini bir direniş eylemi olarak gören yönetmen, bu durumlarda sinemanın önemli bir rol oynadığını da belirtiyor.

“Dünyanın Tüm Rüzgârları” 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nin “Uzun Yürüyüş” bölümünde Türkiyeli sinemaseverlerle buluşacak. Belgesel türünü seven ve takip edenlerin bu belgeseli kaçırmamasını tavsiye ediyoruz…

Havvanur Korkut
havvanur@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: First Man

Beyza Bolat değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

“İlk Adımı Senin İçin Atıyorum Kızım”

Venedik Film Festivali’nin açılışını gerçekleştiren Damien Chazelle imzalı First Man oldukça iddialı bir şekilde bu yılın merakla beklenen filmleri arasına girmeyi başardı. Ryan Gosling ve Claire Foy’un başrollerini paylaştıkları film, 1969 yılında Neil Armstrong’un aya adım atmasıyla sonuçlanan Apollo 11 görevini ve Armstrong’un görev süresince yaşadıklarını merkeze alıyor.

2016 yılında La La Land filmiyle Oscar ödülünü kazanan en genç yönetmen sıfatını alan Chazelle, artık Oscar’ın bir tekerrürden ibaret olmadığını da herkese göstermiş oldu.

Gelgelelim yönetmenin son filmi de onun bu yenilikçi tavrını beyaz perdede de görmemizi sağladı. Whiplash ve La La Land filmleriyle müzikal birikimini güçlü bir şekilde dışarıya yansıtan yönetmen, ilginç bir deneyime imza atarak astronot Neil Armstrong’un hayatını konu alan bir filmle karşımıza çıktı.

Amerika’nın ikinci dünya savaşından sonra gözlerini uzaya dikmesiyle başlayan maceranın ekseninde, sade bir hikaye sunuyor aslında film bizlere. Dönemin şartları dolayısıyla uzay konusunda rakip tanımayan Rusların karşısında pençelerini çıkartan ve bununla da kalmayıp onlarca astronotun ölümüne neden olan Amerika’nın başarısını izlemekten çok, bir babanın evlat acısının onu kilometrelerce uzaklıktaki farklı bir gezegene götürüşüne tanıklık ettik filmde.

Chazelle’in sinema dilinde gerilim ve hız temalarının ön planda olduğu çok açık. Whiplash filmi buna en net örneklerden birisidir aslında; bir öğretmen ve bir öğrenci arasındaki iletişimi bizlere parmak ısırtacak şekilde izleten yönetmen, milyonlarca insanı aynı anda ekrana kilitleyen bir hadisenin filmini çekmesiyle de sinemaseverlerin beklentisini yükseltti. Beklentiler yükseldi güzel ama, tatmin etmedi.

Detayların yoğunlukta olduğu ve sahne hızının uzay filmlerine kıyasla daha tempolu oluşu seyirciye nefes aldırma şansı bırakmasa da, önceki filmlerinde yakalamış olduğu bu başarılı tarzı First Man için uygulamayı ihmal etmemiş genç yönetmen.

Kızının acısıyla baş başa kalan ve oldukça içine kapanık görünen karakterimizin aya yolculuğu ve duygusal yolculuğu arasında paralel ilişkiler kurulmuş olsa da, Ryan Gosling’in bunu tam olarak seyirciye yansıtamamış olması filmin ritmini ciddi anlamda etkilemiş. Ne var ki film içerisinde onun bu eksikliğini kapatabilecek başka bir oyuncu bulundurmayı da tercih etmemiş yönetmen. Neil’in ilk eşi Janet’e hayat veren Claire Foy’un yeteneklerinden daha fazla yararlanılabilecekken kadın figürünün ikinci planda bırakılması, birbirinden kopuk karakter topluluğunun göz önüne serilmesine neden olmuş filmde.

Chazelle’in provokasyondan uzak sade bir şekilde ele aldığı hikaye, karakterin iç dünyasına yoğunlaşan temalarla süslenmiş. Hareketli kamera teknikleri çoğu zaman baş döndüren bir unsura dönüşse de başarılı bir şekilde hikayenin anlatım biçimini desteklemiş. Gittikçe yükselen ritim, kahramanımızın karşılaştığı zorluklarla aynı düzlem içerisinde yer aldığı için yapısını sağlam bir şekilde oturtmayı da başarmış.

Neil, karşılaştığı engellerin yansımalarıyla sarsıntılı bir dönüşüm geçirmek zorunda kalan yalnız bir adam. Öyle ki, yaptığı işe engel olabilecek nitelikte görülen her şey ona hem yara hem de ilaç oldu. Kızının acısıyla başlayan hikaye onu zorlu bir mücadelenin içerisine çekerek kilometrelerce sürükledi ve bir acıyı başarıya dönüştürdü.

Herkesin beklediği nitelikte bir film olmadığı çok açık; fakat Chazelle’in yapmaya çalıştığı şey, standart bir kahramanlık hikayesinden çok Armstrong’un yaşadığı insani durumlara ışık tutmaktı. Bunu başardı mı? Ryan Gosling sayesinde kahramanın karakterine gölge düşürülmüş olsa da, hikayenin başlangıç ve bitiş noktalarının derli toplu bir şekilde seyirciye aktarıldığını düşünüyorum..

Müzik konusunda cüretkar davranarak güçlü bir senkronizasyon tutturan yönetmen, Whiplash ve La La Land filmlerinin Oscar ödüllü bestecisi Justin Hurwitz ile ayrılmaz ikili olmuş durumda. Biz de bu durumdan hayli memnunuz tabi.

Velhasıl, Damien Chazelle’in ‘farklı bir şeyler denemek’ konusundaki çabasına da herhangi bir başarısızlık damgası vurulacağını sanmıyorum. Filmin hikayesini sade tutarak daha çok ritim ve görüntü konusuna yoğunlaşan yönetmenin, müzikal anlamda bir birikimin verdiği tecrübeyle bu işin üstesinden geldiğini düşünüyorum.

First Man bu yıl Oscar’da ‘En iyi Film’ dahil olmak üzere ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ gibi adaylıklarıyla da Oscar’ın en dikkat çeken yapımlarından birisi olmayı çoktan başardı.

Beyza Bolat

beyza@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: İnanılmaz Aile 2

Beyza Bolat değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Ebeveynlik zor olabilir; fakat bu filmde çocuk olmak da çok zor!

Tomorrowland, Görevimiz Tehlike 4 gibi filmlerin Oscar’lı yönetmeni Brad Bird, Ratatuy, Demir Adam ve İnanılmaz Aile gibi animasyon filmleriyle karşımıza çıkmıştı. Bird, 14 yıl sonra ‘İnanılmaz Aile’nin devam filmiyle animasyon dünyasına geri dönmüş oldu. Pixar ve Walt Disney işbirliğiyle ortaya çıkan ilk film, 2004 yılında büyük bir ilgi toplamıştı. Sinemaseverlerin dört gözle bekledikleri ‘İnanılmaz Aile 2’ ise bu Çarşamba seyirciyle buluşuyor.

2004 yılında vizyona giren ‘İnanılmaz Aile’ filmi, 90’lı yıllarda doğmuş olan çoğu kişinin belki de sinemada izledikleri ilk film olma niteliğine sahip. Öyle ki senelerce insanların ağızlarına takılan replikleriyle de kendisini hiç unutturmadı. Bu yönüyle bizlere ‘Kayıp Balık Nemo’ hissiyatını veren filmin devam halkası ise sinemaseverleri tatmin edecek durumda diyebiliriz.

Kısaca ilk filmin hikayesinden bahsedecek olursak, dünyaca ünlü süper kahraman Bob Parr, yaşadığı talihsizlikler yüzünden süper kahramanlık macerasına ara vermek zorunda kalır. Bu sırada aşık olduğu kadın (Lastik kız) ile evlenir. Artık süper kahramanlıktan emekliye ayrılan Bob, bir süre sonra bu sıradan yaşam düzenine de alışamaz. Hal böyleyken süper kahramanlığına dönmek için gelen teklif onu heyecanlandırır ve büyük bir maceranın içerisine atılır. Gizli bir adada başladığı görevi ona geçmişini, aile hayatını ve kahramanlığını hatırlatır.

İşte ‘İnanılmaz Aile’ de burada ortaya çıkıyor. Evin güçlü babası Bob, her şeyi idare eden lastik anne Holly, ergenlik çağlarında olan ve görünmezlik süper gücüne sahip kızları Violet, hiperaktifliği ve kendini beğenmiş tavırlarıyla herkesi kendisine güldüren Dash, ailenin en küçük bireyi olan ve finalde onun da süper güçlerini öğrendiğimiz bebek Jack-Jack, inanılmaz bir aile olmanın kurallarını eğlenceli bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Serinin devam halkasına birinci filmde bıraktığımız final sahnesiyle devam edildiğini görüyoruz. Aynı zaman diliminden seyir eden filmin günümüz eleştirileri de bu nedenle biraz kafa karıştırıcı hale geliyor. İlk filmin finalinde bizimkilerin karşısına çıkan ve aralarında büyük bir çarpışma olacağına inandığımız ‘Kazıcı’ karakterini filmde çok az görüyoruz. Aslında kazıcı karakteri bizimkilerin bir nevi ‘kanuna uygun davranmadıklarını’ göstermek ve yakalanmalarını sağlamak için konulmuş bir figür haline getirilmiş.

Süper kahramanlığa alıştık derken hem evlerini hem de işlerini kaybeden Bob ve Holly, çocuklarının gelecekleri için ellerinden gelen her şeyi yapmaya karar verirler. Bu sırada ortaya çıkan zengin bir iş adamı ve mucit kız kardeşinin teklifi bizimkilerin kafasını oldukça karıştırır. Dağılmış bir hayatı toparlamaya mı yoksa lüks içinde bir hayatı yaşamayı mı seçecekleri konusundaki tartışmalar ikincisinde karar kılmalarıyla sonuçlanır fakat dengeler biraz değişecektir. Kahramanlık denilince ilk sıranın kendisinde olması gerektiğini düşünen Bob, bu sefer “popüler kahramanlık” fırsatını eşine kaptırıyor. Holly’nin ailesinden uzak kalması, Bob’un çocuklara dadılık yapması gibi meseleler işleri daha da esprili bir hale getirerek ilk filmden gördüğümüz hikayenin tersini sunuyor bizlere.

Annelik vazifesini zaten tartışılmayacak bir boyuta çıkaran Holly, film içerisinde bolca ikilimde kalıyor. Çocukları kocasına emanet ederken ki yaşadığı tereddüdü, görev yüzünden defalarca kararsızlık yaşamasının sebebini de açıklıyor dolayısıyla. Holly süper kahramanlık ve annelik arasında yoğun çatışmalar yaşarken; bizler onun zorlu mücadelesine hayranlıkla tanıklık ediyoruz.

Bu sırada Bob’un ailesine ne kadar düşkün olduğunu da görmüş oluyoruz tabi. Ergen bir kızı, yerinde durmayan yaramaz bir oğlanı ve çeşitli süper güçlerini nasıl kullanacağını bilmeyen bir bebeği çok iyi idare ettiğini söyleyebiliriz. Aile olmanın temel noktalarını sindirerek öğrenirken, başlardaki kıskançlığı daha sonra anlayışlı bir baba haline getiriyor onu.

Çocukları unutmak mümkün değil tabi. Hikayede en büyük görev onlara düşüyor çünkü. Erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunlar yanı sıra annesinin yanında olamayışı Violet’e zor zamanlar yaşatsa da, kardeşi Dash ile birlikte büyük bir kurtarma operasyonu planlıyorlar. Ebeveynlerini kurtarma derdine giren çocuklar, henüz güçlerinin kontrolüne sahip olamadığı küçük kardeşlerini idare etmekte biraz zorlanmış olabilirler.

Kadın – erkek eşitliğine dair vurgu yapılan sahneler, teknoloji eleştirileri, süper kahramanların özgürlüğüne kavuşmasının nedenleri, filmde göze çarpan meselelerdendi.

Bizim için bu aileyi ‘inanılmaz’ yapan neden ise: birbirlerini tamamlamaları. Değişen dengeler ve çatışmalar bile aralarındaki bağlılığı yıkmaya yetmiyor.

Bol esprili film bizlere yüksek seyir keyfi vadediyor. Yoğun hikaye malzemesine sahip filmin devamının (daha erken) gelmesi için temennilerimizi de dile getirmemek olmaz. Umarım siz de sinema salonlarından mutlu ayrılırsınız.

Beyza Bolat

beyza@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Popüler