Bizimle İletişime Geçin

Röportajlar

Yarım Asırlık Bir Oyuncu Ayla Algan

Yayınlandı

tarihinde

ayla-algan

Yarım asırdır Türk tiyatrosuna hizmet eden Ayla Algan, evinin ve hayatının kapısını Sahne Arkası’na açtı. Nasıl bir çocuk olduğunu, ilk oyunundaki heyecanı, ilk filmindeki hayal kırıklığını, Yunus Emre’li yılları uzun uzadıya anlattı.

Kapı açılıyor… Bebek sesini andıran bir ses geliyor içeriden. Ayla Algan, mutfaktan sesleniyor: Hoş geldiniz! Portmantonun yanındaki yağlıboya tablosunu selamlayıp salona geçiyoruz. Salon büyük mü büyük. Koltuk, kanepe vb. oturacak bir şey yok. Yerlere küçük halılar serilmiş, duvarlar baştan aşağı yağlıboya tablolarıyla dolu. Sağ tarafımızdaki yorgun kitaplıkta sadık bir dost gibi hatırlanmayı bekleyen sararmış, yıpranmış yüzlerce oyun afişi, tiyatro metni… Ahşap mobilyaların üzerindeki siyah-beyaz fotoğraflarlar: Ayla Algan’ın kendisi, babası, annesi… Yeşil koltukların önündeki antika siniyi incelerken Algan, mor bir menekşe gibi arkamızda yeşeriyor, aralıyor sis perdesini: ‘Bu, Muhsin Ertuğrul’un hediyesi…’ Rüzgâr açık pencereyle oyun oynarken sanat galerisini andıran evi geziyoruz. Uzak odalardan bir ses yükseliyor. Hoca sakinleştiriyor. Öğrencisinin kahverengi kapıların arkasında ses çalışması yaptığını söylüyor. Salonun köşesine sıkışmış piyanoyu gösterip konuşmaya devam ediyor: ‘Bazı oyunculuk derslerini evde yapıyorum. Odaları kullanıyor, ses-beden çalışıyorlar. Ben piyano çalıyorum, onlar çember oluşturuyor beni dinliyor…’ Pencerenin yanı başındaki büyük siyah gizemli sandık kendine çekiyor bizi. Üzerinde kovboy şapkaları, kalın çerçeveli gözlükler, yaşanmışlıklarla dolu bir cüzdan. Soruyoruz hocaya: Bunlar ne? Yutkunarak cevap veriyor: ‘Beklan Algan’ın kişisel eşyaları. Kapılar kilitleniyor, tabloların rengi değişiyor sanki. Peki ya sandık? 50 yıldan fazladır yanımda. Kostüm, aksesuar, özel eşyalarımı saklıyorum. Sandığı yavaşça açıyoruz, uzaklardan gelen ses yükseliyor. Ustanın çocukluğu, gençliği hayalleri, acıları, sevinçleri etrafa dağılıyor.

***

ONU ANLATTILAR – Çalışırken sinirli ama…

Evren Öksüz (Asistanı): Çok iyi bir öğretmendir. Hangi öğrencisinin ne eksiği var bilir ve öğretmekten asla vazgeçmez. Çoğu zaman anıları anlatıldığında, öğrenci olduğu yıllarda da ne kadar çalışkan ve başarılı olduğunu kolayca ayırt edebiliyorsunuz. Yanındakiler Ayla Algan’la çalışmanın tarif edilemez güzellikte olduğunu anlatır; çünkü o deneyimlerinden ve şüphesiz zekâsından nasıl yararlanabileceğini ve nasıl yararlandırabileceğini çok iyi biliyor. Çalışırken biraz sinirlidir ama insanın anne deyip sarılası geliyor onu her gördüğünde.

***

Sırdaşım, arkadaşım

Sevi Algan (Kızı): 39 yaşında doğurdu beni, kendi deyimiyle “son treni yakaladı.” Sonra da çalışmalarına devam etti, beni de hep yanında götürdü. Uzun dönem yurtdışı seyahatlerine giderken benimle yaratıcı drama egzersizleri yapardı; o çocuk olup bana “Anne gitme!” derdi ben de anne olup ona “Yavrum gitmem lazım, bak Almanya’da Türkiye’den çalışmak için giden ailelerin çocukları var, kendi dillerinde, kültürlerinde oyun seyretmek istiyorlar.” derdim. Anlamasına anlardım neden gittiğini ama 6 ay onsuz kalmayı gelin bir de bana sorun… Geldiğinde bütün bunları unuttururdu. Her zaman yanımda, sırdaşım, arkadaşım, ilk önce danıştığım insan oldu.

***

İLK OYUN – Eli ayağına dolaştı

Şehir Tiyatrosu Tunç Yalman, Şirin Devrim, Nüvit Özdoğ-ru’lu kadrosuyla altın çağını yaşıyordu (1960-61). Fransa’yı İngilizlerden kurtaran Jan Dark’ı Tepebaşı Sahnesi’nde canlandırdım. Rejisör Beklan’dı, o da kralı oynuyordu. Çalışmadan sonra evde çalışıyorduk. Annem ‘yeter’ derdi, çocuk yemek yesin. Yorgunluktan tabağı kedi gibi ağzıma dayardım. Sahneye çıktığımda heyecandan elim ayağıma dolaştı. Bir tirat atıyorum, sesim titriyor. Broadway’da oynamışım ama burası başka. Neyse ki beğenildi, diğer oyunlarda salon hıncahınç doldu. Hamlet’i bayan olarak canlandırınca benzer tepkiler geldi. Sokakta ‘oğlum yavaş koş, düşeceksin’ diyenler bile oldu. Şehir Tiyatrosu’na girince 15 lira alıyordum, klasiklerle de çıtayı daha yukarıya çektik.

***

İLK FİLM – Yuhalandı, battı…

O dönemde işçiler Beyoğlu’nda toplanıyor, koyun gibi seçilip kamyonlarla taşınıyordu. Biz de yaşananları görünür kılmak için film (Karanlıkta Uyananlar-Ertem Göreç) işine girdik. Ö. Lütfi Akad’ı müdürümüz yaptık, babamla dayım sponsor. Fikret Hakan, Tülin Elgin, Kenan Pars oynuyordu, başrol oyuncusu Beklan’la finalde evleniyordum. Amerikalılara karşı bir filmdi, emekçilerle işverenlerin mücadelesini anlatıyordu. Film yasaklandı, hiçbir sinemada gösterilmedi. Battık… Herkes elini eteğini sinemadan çekti. Antalya’da gösterelim dedik, kamyonlarla adam getirtip yuhaladılar. Hayalimiz filmden para kazanıp daha güzel işler yapmaktı ama olmadı. Komünist dediler, susturdular bizi. Yıllar sonra televizyonda gösterildi. Atıf Yılmaz’la sendika haklarını korumaya çalıştığımız dönemde Ah Güzel İstanbul’un kadrosuna dahil oldum. İlk başrolüm… Tiyatro oyuncusu olduğum için sürekli büyük oynuyorum. Sadri Alışık, kamera karşısında nasıl oynamam gerektiğini öğretti.

MÜZİK – Sahnelerin Yunus Emre’si

Turizm Bakanlığı’ndan Erkan Özerman, Yunus Emre’nin 650. yıldönümü için özel bir projeleri olduğunu söylemişti. Görüştük, anlaştık. Saçı sakalına karışmış bir dede buldular, 5 ay bana Yunus Emre’yi, tasavvufu anlattı. Şiirlerini besteledim. Ses stüdyosunda kayıt aldık. Fransızca, Almanca, İngilizce, Türkçe şarkılarla ilk konserimi Paris’te verdim. Sazcım Ali Altunmeşe ile sahnenin tozunu attık. İtiraf ediyorum, en kötüsü Almanca olmuştu. Sonraları Pir Sultan Abdal’ı da seslendirdim, dünyayı gezdim. Rusya, İngiltere, Almanya… Ermenistan’da çıkan ilk Türk’üm. Batı müziği yapıyorum, beni vuracaklar sandım. Benden ‘Çanakkale’ şarkısı istediler. İnanabiliyor musunuz? Kardeşleri ölmüş cephede. Her konserden, evleniyormuş gibi kamyon dolusu çiçekle eve dönüyordum. Sonraları Zeki Müren, alt grup olarak çıkmamı istedi. Küçük bir mekâna bile 5 bin kişi geliyordu. Bilinmeyen Çağdaş Şairler adlı bir kasetim var. Selmi Andak bestelemişti, Almanya’da basıldı.

***

ÇOCUKLUK – Çocuk gibi yetiştirilmedi

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Büyükbaba, büyükanne, teyze bir arada. Annem beni, hastanede değiştirmesinler diye, Şişli’deki evde doğurmuş. Evimizde resim yapılır, klasik müzik çalınırdı. Yürümeden önce ahşap merdivenlere tutunur, samba yapar; tencere, bardak tınılarıyla ritim tutardım. Tek çocuk olduğum için içime kapanıktım. Annem müziğe ilgimi fark etmiş, beş yaşında piyano kursuna göndermişti. Yine de en büyük eğlencem şiir yazmaktı. İçinde ‘Kalabalıklar içinde yalnızım’ gibi edebi cümleler geçerdi. Asaf Muammer Bey adında sakallı bir dedeye gösterirdim. Beğenince havalara uçardım. Çok geç çıktım sokağa. Her milletten arkadaşım oldu. Yahudi, Ermeni, Rum… Bütün dillere kulak aşinalığım var. Beyoğlu Saray Sineması’nda sahne alan koroları dinlemeye gider, diyaframını iyi kullanan oyuncuları taklit ederdim. Edebiyatım çok iyiydi, hayalim psikolog olmaktı. Bana sürekli büyük biri gibi davrandıklarını söyleyebilirim. İzlediğim ilk çocuk oyunu kendimindir mesela. O günlerden ateşlerin içinde bağıran bir kadın (Semiha Berksoy) kalmış aklımda.

***

GENÇLİK – Beni ABD’de keşfettiler

Fransa’da okuduğum lisenin kuralları çok katıydı. Kızlar yurdunda kaldım, klasik oyunları izleyip piyano çalmaya devam ettim. Hiç unutmam, edebiyat hocam Kur’an-ı Kerim’in Fransızcasını vermişti bana, Kutsal Kitabımız’ı orada okumaya başladım. Okul bitince İstanbul’a döndüm. Arkadaşlarım yılbaşı eğlencesine çağırdı. Hepsi uzun boylu, basketbolcu. O sırada Beklan’la tanıştım, evlenmeyi düşünmüyordum açıkçası. Konuşalım, görüşelim derken 6 ay sonra dünyaevine girdik. 15 gün sonra Amerika’ya taşındık. Yeni bir ülke, yeni bir dil… İngilizce bilmiyorum, tek başıma pirinç almaya bile gidemiyorum. Zamanla alıştık, gönlümüzü tiyatroya kaptırdık. New York Actor Studio’ya yazıldıktan sonra iki karpuz bir koltukta taşınmaz diye okulu bıraktık. Muhsin Ertuğrul ABD’de okulları geziyor, genç yetenekleri keşfediyordu. Bizi de ziyarete geldi, Göksel Kortay, Haldun Dormen’den sonra Türkiye’ye davet etti.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Film

Abbas Kiyarüstemi Röportajı

Usta yönetmenle 90’ların ortasında yapılmış bir röportaj.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Söyleşi: Pat Aufderheide
İngilizce’den Çev.: Dr. Battal Odabaş

Akira Kurosawa, Satyajit Ray öldüğünde çok üzüldüm, fakat, Kiarostami’nin filmlerini gördükten sonra Tanrı’nın onun yerini alabilecek doğru insanı bulduğunu düşündüm diyerek dünyaya bir işaret verdiğinde, İranlı Yönetmen Abbas Kiarostami bir süre için film festivali çevresinin kozu oldu.
Tarihsel olarak uyanık film izleyicileri hafiften alarma geçerek karşılaştırma fırsatı bulabildiler. Bununla birlikte, büyük gerçekçi Satyajit Ray, 1993’te Özel Başarı Oscar’ını kazanmasına karşın, filmlerinden bir tanesi bile dağıtılmadı. Fakat karşılaştırma estetik açıdan daha uygundur. Estetik kahramanları Bengal Felsefeci Rabindranath Tagore ve Fransız gerçekçilik ustası Jean Renoir olan Ray, daha önce film yapım amacını (Andrew Robinson’ın biyografisinde de belirttiği gibi) “organik bağlı bir öyküye yatırım yapma tarzını belirlemek ve insan davranışının ve ilişkilerinin ayrıntılı ve doğru gözlemleriyle hazırlamak” olarak belirledi. Yüzlerce yılda oluşmuş İranlı sanatçıların geleneği içinde kendini gören ve kahramanları arasında Rossellini ve Truffaut da olan Kiarostami, ayrıntıları anlatmak için aynı göze, yoğun deneyim bütünlüklü aynı büyülemeye, aynı şekilde ulusal kültür ve ideolojilere dar bir biçimde kendini hapsetmeyi reddetmeye sahip.
Filmlerinin dağıtımında belki de uzun yıllardır Ray’dan daha şanslıdır. En azından Kiarostami’nin son filmi 1994 Akademi Ödülleri için İran adına katılan Zeytin Ağaçları Altında (Through the Olive Trees) filmi Miramax tarafından ABD’de geniş dağıtımı yapılan ilk İran filmi oldu. Ayrıca, alışılmamış eğlendirici bir aşk öyküsü olarak, Zeytin Ağaçları Altında‘nın işlevleri üstüne kırsal İran’ın bir dağ yöresi hakkında rastlantısal ve pek olası olmayan bir dizi film içinde üçüncüsüdür aynı zamanda.
Bu sekansta, görüntü ve gerçeklik, sosyal eşitsizlik ve öykü anlatıcının bir toplumdaki rolü hakkındaki sürekli olarak gelişen ve yoğunlaşan konular (temalar) görülebilir. Bundan başka, ideolojik olarak cambaz ipinde yürüyen inceliği kanıtlanmış bir kariyerin sadece bir yüzüdür bu.
Dizi klasik olarak yeni gerçekçi “küçük bir film”le Arkadaşımın Evi Nerede? (Where Is My Friend’s House?, 1987) ile başladı. Olaylar, bir arkadaşının okul defterini uygun olmayan bir yere koyan genç bir öğrencinin öğretmenden önce onu bulmaya ve geri getirmeye çalışması etrafında gelişir. İkincisinde Ve Yaşam Sürüyor (And Life Goes On, 1992)’da ilk filmini yapan bir yönetmen ve onun oğlu bir depremden sonra ilk filmin yıldızlarını aramak için kasabaya döner. Onları asla bulamasalar da baştan başa acıklı, dokunaklı ölüm ve yaşam dramasıyla sarsılırlar. Zeytin Ağaçları Altında, Ve Yaşam Sürüyor‘dan bir anahtar sahne çekmeye çalışan bir film ekibinin öyküsünü anlatıyor. Belgesele çok yaklaşan, gerçek yaşam olaylarına yıldız aktörleri olmayan tüm bu filmler senaryosuz fakat tamamen kurmacadır.

Bununla birlikte, çok sayıda Amerikan seyircisi için yeni bir yetenek olan Kiarostami, belgesel sinema için köklü emektar bir sinemacıdır.
Miriam Rosen’in de Cineaste’ta (Cilt XIX, No: 2-3) onunla yaptığı söyleşinin girişinde belirtildiği gibi, Kiarostami kurulmasına yardımcı olduğu Çocukların ve Gençlerin Düşünsel Gelişimi Enstitüsü sayesinde 1969’da film yapımcılığına başladı. Onun altı filmi arasında, günlük yaşamda gerçek ve kurmacanın birbirinin içine geçmesiyle Kiarostami’nin takıntısını bulabildiğimiz Close-Up (1990) filmini kendi özel favorisi olarak belirtir. Belgesel ve düzenlenmiş sahnelerden oluşan film, pek göze batmayan birinin, şaşkına dönmüş orta sınıf bir aileye kendisinin İranlı ünlü bir film yönetmeni olduğunu kanıtlamasının anlatıldığı gerçek bir yaşam skandalını yeniden oluşturuyor.
Acıklı bir biçimde yöneltilmiş bakış açısı ve bireysel yeteneği ile toplumsal olanak arasındaki kesişme noktasında pahalı merakıyla, Kiarostami, çeşitli ideolojik fırtınalarla sunulmuştur. Bu söyleşide de diğerlerinde olduğu gibi, kendini dışarıdaki aile kategorisine sokmakta olduğundan fazla dikkatlidir ve şu anki rejim için doğrudan bir yorum yapmaktan kaçınıyor.
Yönetmenin çalışması temelleri sağlam bir film geleneğinin ve endüstrisinin dışından geliyor. Geçen yıl altı film yapan İran film endüstrisi, yerleşik (kemikleşmiş) bir film seyircisine ve bir üne sahip. Ulusal sinema, tüm dünyadaki eğilimlere uyum gösterecek bir biçimde, zaman içerisinde karakter değiştirdi. 1930’larda film yapımcıları halkın çoğunluğunun hoşuna gidecek melodramlar ve müzikaller yaptılar; 1960’larda İran’ın sanat filmleri uluslararası onur kazandı; 1970’lerde endüstri devlet ve (sansür) desteğiyle, bugünkü endüstrinin emektarları olan yönetmenler tarafından, bazıları gerçekçi bir stil ile sosyal eleştiri yapan, yılda bir düzine film üretti.
Devrim sırasında, ilk önce saldırıya uğrayan İran film yapımı oldu, sinemalar yakıldı ve ürünler parçalandı. Fakat bugün, seyirci eskisinden daha fazladır ve üretimde eski düzeye gelmektedir. Bu durumu ekonomik sıkıntıların kemer sıkmaya zorladığı bir zamanda, büyük ölçüde, 1992’ye kadar İran film üretiminin üçte birinin oluşmasını sağlayan Farabi Film Foundation (Farabi Film Vakfı)’na borçluyuz. Hâlâ teknik olanaklarını ve tanıtım yardımını sunmaya devam ediyor. Vakıf yardım ettiği filmlerin senaryolarını onaylamak hakkına sahip ve hâlâ uluslararası dağıtımının mutlak kontrol hakkına sahip.
Farabi, kusursuz müslüman din adamları ile tehlikeli film sanatı için el ele veren bir grup entelektüel tarafından 1983’te kurulmuştu. Devrimci toplumun kitle iletişim araçlarını kullandığını ve baskı altında tutmadığını tartıştılar; Humeyni şevkle onları destekledi. Kolayca kırılabilen dinci filmciler için haysiyetli eğlenceler sunan, Farabi’nin “aile” filmleri desteği, duyarlı temalar keşfetmek amacıyla yaratıcı sanatçılar için bir araç sağladı, aynı zamanda. İran filmleri için ulusal seyirci şu anda dinsel ailelerin yeni bir seyirciliğinin başarılı bir biçimde eksiğini kapatmasından beri bütün zamanların en yükseğine ulaştı. Uluslararası dolaşımda olan, ortaya çıkan sonuçların en iyisi bir türün Farabi’nin ince ideolojik simsarlığından doğduğunu öne sürer. O, gerçekçi, oldukça hümanist çoğunlukla da çocuktur. Kiarostami, Mohsen Makhmalbaf ve Dariush Mehrjui gibi sanatçılar tarafından yapılan filmler, insan zaaflarının, hoşgörüsü için bir takdirinin mücadelesi gibi görünüyorlar ve çoğunlukla da sosyal yorumlamaya önem veriyorlar ve İran-Irak savaşı, kadınların toplumsal durumu, yoksulluk gibi başlıkları bile dahil ediyorlar.
Bu çalışma türü, açıkça politik olmamakla beraber, her şeye rağmen entelektüel ve sanatçıların toplumsal imgelemini biçimlendirme çağrısıyla doğrudan angaje edildi. Jean-Luc Godard’ın bu yılın başlarında NewYork Film Critics Circle’a NewYork Film Eleştirmenleri Çevresi) yazdığı mektupta karşılığını verdiği bu kalite olabilir. Özel ödül almak için ortaya çıkmayı teessüfle reddederken Godard, “Kieslowski yerine Abbas Kiarostami’ye ödül vermek için Oscar çevresini zorlamak” başarısızlığı dahil yaşamındaki düş kırıklıklarının bir dökümünü yaptı. Elbette sert ve alaycı Polonyalı yönetmenin dış genel bakış açısı, Kiarostami’nin yalın, gösterişsiz iyimserliği ile kesin bir biçimde karşıtlık gösteriyor.

abbas kiyarustemi 1
Kiarostami 1995 Şubatında Washington’daki The American Film Institute’te (Amerikan Film Endüstrisi) yer alan bir İran sinemasını anma gösteriminde Cineaste ile konuştu.
Cineaste: Akira Kurosawa’nın sizi Satyajit Ray’e benzetmesi, sizi, “insanın durumu” üstüne bir filmin herhangi biri adına ya da hakkında, sınırlar dışında konuşabildiğine inanan -çoğunlukla da daha önceki bir dönemde- bir grup insanın içine koyuyor. Sizi bu hükmü verdirmeye götüren özgüveni nasıl edindiniz?
Abbas Kiarostami: İlk kez olarak birisi filmlerinde özgüvenden söz etti bana. Ben bunun olumsuz anlamda versiyonunu duymuştum. Daha önce söylemiştim “sinemayı küçümsüyorsunuz” ve “kim böyle bir film yapmanız gerektiğini ve halkan ona gitmesini umduğunuzu düşünür”? Eleştirmenler bunun yeterli olmadığını, sinemanın seks ve şiddet içeren güçlü öykülü, Pulp Fiction (Ucuz Roman) gibi olması gerektiğini söylüyor.
Birisi bana, “bu tür bir film göstermek istesem evde oturup penceremden dışarı bakarım. Bu tür şeyleri her yerde görebilirim. Sinemada drama ve abartı görmek istiyorum” dedi. Özel efektler falan işte. İnsanlar beni naif olmakla da suçladılar.
Cineaste: O zaman bu itirazlara nasıl direniyorsunuz? Hangi tür film yapımı kendi filmlerinizde yaptığınız tercihi etkiliyor.
Kiarostami: Sadece günlük yaşamlarında insanları seyrederek. Bütün gün boyunca yüzlerce küçük esin kaynağım var. Günlük yaşamda olup biten şeylerin sinemadan daha önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Benim tekniğim kolaca benziyor. Parçaları toplayıp bir araya getiriyorum. Malzemeyi icat etmiyorum. Sadece, etrafımdaki insanların günlük yaşamlarını seyrediyor ve oradan alıyorum.
Ayrıca günlük yaşamın, benim uykularımı kaçıran ve beni sinirlendiren olumsuz yanından çok olumlu yanlarına bakmayı tercih ediyorum. Böylece etrafıma bakıp bana iyi görünen şeyleri seçiyorum. Onları bir paket halinde toplayıp satıyorum. Bunu yapan yalnızca ben değilim biliyorsunuz. Çiçekçiler de aynı şeyi yapıyorlar. Onlar da çiçek yapmazlar,sadece en iyi aranjmanı bulurlar.
İnsanlar, kendi işlerini seçerler. Bazı insanlar güzel işler peşindedir. Ve sinema da, bunu bizim için kolaylaştırıyor. Çok duyarlı olan ve tüm ayrıntıları kaydeden bir kameramız var. Bizim için yani film yönetmenleri için geriye kalan onların ne zaman kaydedileceklerine karar vermektir. Bunun içinde kişisel bir memnuniyet de var, anlattığımız şeyin ilk tüketicisiyiz biz. Olumlu öyküler kendimi iyi hissetmemi sağlıyor.
Cineaste: Yaptığınız sinema türü ile sizin için bağlantılı olan günlük yaşamdan bir görüntüyü anlatır mısınız?
Kiarostami: Benim için formatif bir görüntüyü kafamdan atmak zor, beni büyüler bu. Karlı bir gün işe giderken tüm dikkatini çarşafına vermiş küçük bir çocuğu, gerçek bir bebeği kucaklamış sokakta giden bir kadın gördüm. Bebek ateşler içinde yanıyordu ve gözleri hemen hemen kapanmıştı.
Nasılsa arkalarından yürümeye koyuldum ve gözlerimi çocuktan ayırmadım ve çocukların yaptığı gibi elimi salladım. Beni hiç görmediğini düşündüm, küçücük gözleri o kadar şişmişti ki ve anne benim orada olduğumu hiç görmedi. Kavşağa geldiğimiz zaman, çocuğun elini büyük bir çabayla kaldırıp bana el salladığını hayretle gördüm. Bu beni çok şaşırttı ve duygulandırdı ve bu sahneyi etrafta kimsenin görmemesi de beni oldukça etkiledi ve bu anın insanlara bir şekilde gösterilmesi gerektiğini düşündüm.
Daha sonra şöyle oldu: Bu an üçlemenin ikinci bölümünde (And Life Goes On) kırık kollu çocukla tekrarlandı. Ben ona el salladım ve bu sahne yeniden meydana geldi ve bana el salladı.
İnsanların ektiklerini biçtiklerini düşünüyorum, verdiğinizi alırsınız. Duyarlı ve duygulu bir insanla iyi bir film izlemek beni öylesine eğlendiriyor ki, şiddet filmlerini izlediğim zaman aynı zevki alamıyorum.
Cineaste: Çalışma sürecinizi tamamlayış tarzınız, İtalyan yeni gerçekçi senarist Cesare Zavattini’yi andırıyor. Sinemada öykü anlatmanın ana fikri icat etmek değil keşfetmektir diyordu.
Kiarostami: Onu hatırlamasam bile anlayabildim ve hissettim. Elbette, sinema izlemeye İtalyan yani gerçekçi filmlerini izleyerek başladım ve bu çalışmaya yakın olduğumu hissettim. Fakat bu, onların örneklerini izlemeye karar vermekten çok aynı şekilde bir zevk alma sorunudur.
Sanıyorum böyle bir benzerliğin en önemli ve açık nedeni İran’ın şu anki durumu ile İtalya’nın savaş sonrası durumu arasındaki benzerliktir. İtalya o zaman savaş sonrası durumun etkisi altındaydı. Bizim de durumumuz aynı. Koşutluklar doğuran başka bir benzerlik edebiyat ya da mitolojiden uyarlama yapmamamdır. Daha önce de söylediğim gibi öykülerimi günlük yaşamdan alıyorum. Aynı zamanda büyük, pahalı setlerim ve ayrıntılı bir biçimde hazırlanmış üretim maliyeti ve özel efektlerim yok. Filmlerim düşük bütçelidir.
Cineaste: İtalya’nın ticari film endüstrisi savaştan önce oldukça gelişmişti elbette.
Kiarostami: İran’ınki de öyle. İran’ın ticari film endüstrisi hala gelişmekte. Yaklaşık altmış konulu film yapıldı geçen yıl ve ondan önceki yıl da çok sayıda kısa filmle birlikte yaklaşık elli beş konulu film yapıldı. Güçlü bir eğlence sanayimiz var. Fakat benim stilim onların arasında farklı bir yerdedir. Ben o eğilimin parçası değilim.
Cineaste: Ayrıca İtalyan yeni gerçekçileri sol sempatizanlıklarını ya da bağlılıklarını ve amaçlarını filmlerinde işlediler. Şimdi biliyorum ki , görüşmelerde, politik tartışmalardan kaçınmak için aşırı bir dikkat gösteriyorsunuz.
Kiarostami: Hayır, hayır, bu doğru değil. Ben bir politik partiye ait olma ya da devrimci bir liderlik gütmek, birisini yenme anlamında politik biri değilim. Herhangi biri için çalışmıyorum. Ama eğer günümüzün insan sorunlarından söz ederseniz bu anlamda benim çalışmalarım elbette politiktir. Hem de en güçlüsü.
Zeytin Ağaçları Altında, gerçek sosyal sorunlardan kaynaklanan Hossein’in kişisel sorunlarını inceliyor. Bugünün İran’ında yaşıyor. Cahil bir insan. Evlenmek istiyor ve çocuklarının cahil ve yoksul biri olmasını istemiyor. Bu sorunlarını çok basit bir biçimde ifade ediyor ama bunlar gerçeğin ta kendisidir.
Bir başkasının acılarıyla ilgilendiğiniz zaman, onları başkalarına aktarmaya çalışırsınız, o insanlar da onu duyar ve anlarsa o zaman politik bir durum olur. Hossein’den söz ettiğiniz zaman politikadan uzak kalamıyorsunuz, çünkü politikanın uzağında olmayan toplumsal konular hakkında bazı şeyleri görüyorsunuz.
Cineaste: Zeytin Ağaçları Altında‘da anlatmak istediğinizi tanımlarsanız…
Kiarostami: Bunun insanlık için bir edep durumu olması gerekir. İnsanları sürdürdüğümüz gerçek yaşama götürmek istiyorum.
Cineaste: ABD’nde, İran görüntülerimiz olumsuz haber saatleri barajıyla renk kattılar. İran’dan gelen filmler çoğunlukla bilinçli olarak apolitik görünüyor. Bu sansürün mü yoksa sindirilmenin mi sonucu?
Kiarostami: Biliyorsunuz, İran görüntüleriniz kaçınılmaz bir biçimde ve beklenildiği gibi sahip olduğunuz basın organları tarafından çarpıtılıyor. Her gün ağır politik tartışmamız ve çekişmemiz yok. Sabah İran hakkında kötü bir haber duyduğunuzda o görüntüleri bütün bir güne taşıyorsunuz. Haberleri sabah yedide dinliyoruz ve akşam haberlerine kadar hakkında hiç düşünmüyoruz. Kendi yaşantımızla meşgulüz, hava yağmurlu ve saire. İran’daki yaşam, düşündüğünüz kadar kasvetli değil.
Cineaste: Filmlerinizde klasik batı müziği kullandığınız için eleştirildiniz.
Kiarostami: Evet ve söylemek istediğim klasik müziğin dünyaya ait olduğudur. Gökyüzü gibidir o, ve herkes onu paylaşabilir. Amacım genellikle birbirinden ayrı dünyalar arasında birlik yaratmaktır. Polisin ve göçmen bürosu görevlilerinin görevi sınır yaratmak, sanatçıların görevi ise onları azaltmak ya da ortadan kaldırmaktı.
Cineaste: Farabi Film Vakfı nasıl çalışıyor?
Kiarostami: Farabi Film Vakfı devrimden sonra film yapmak için yanıp tutuşan dindar insanlar tarafından kurulmuştur. Çetin ekonomik koşullar karşısında bir destek olmadan sinemanın öleceğinden korkuyorlardı. Şimdi bile, ticari ambargo nedeniyle, bir filmin gerçekleşmesi için normal fiyattan iki kat daha fazla ödüyoruz.
Özel bir vakıf, fakat, onu kuranların dindar insanlar olması nedeniyle güven duyulduğu için devletçe onaylandığından dolayı hükümetten yardım alıyor. Vakıf senaryonuzu onaylarsa, ileri bir tarihte ödeme ilkesine dayanarak laboratuar ve ekipman sağlıyor. Laboratuar ve ekipmanlarından yararlanabileceğiniz başka yerler de var, fakat peşin ödemek zorundasınız. Bu da çok önemlidir. Diğer film yapımcılarından daha az mali destek alıyorum, o kadar fazlasına ihtiyacım yok, fakat vakıf bana ve diğerlerine uluslararası dağıtımda yardımcı oluyor, bu da gerçekten nemli bir yardımdır. Onun izni olmadan hiç bir film dünya dağıtımını gerçekleştiremez.
Devrimin başlangıcında bunlar çok önemliydiler. Şimdi radikal dincilerin baskısı altındalar. Köktenciler yönetimi ele geçiremediler, fakat hızını kestiler ve 1992′ de hükümet film yapımcılarına Sübvansiyonu (mali desteği) kesti.
Cineaste: Sinema yapımcıları Vakfın desteğini almak amacıyla politik konulardan sakınıyorlar mı?
Kiarostami: Bunun özel bir durum olduğunu sanmıyorum. Hükümetin mali desteğinin film yapımcılarının gişe kaygısına kapılmamalarına ya da kalabalıkları çekmek için şiddet kullanmalarına yol açmama olanağı verdiğini düşünüyorum. Sonucun niçin daha iyi olduğunu da düşünüyorum.
Cineaste: ABD’de festivalde gördüğümüz İran filmleri belirgin bir biçimde hümanist görünüyor. Bunu şöyle anlamak uygun mudur: Yalnızca karşılıklı habersiz olma ve hoşgörü değil fakat İran’daki dogmatizm ve kökten dinciliğe de karşı olan sanatçıların bir açıklaması mı?
Kiarostami: Ortaya konacak uygun bir sonuç olduğunu düşünüyorum, fakat bu sizinkidir. Beni övemezsiniz ve sonra kendi övgünüzü onaylamamı benden isteyemezsiniz.
Cineaste: Niçin çok sayıda İran filminde genç çocukları, özellikle genç erkek çocukları baş rolde görüyoruz?
Kiarostami: Yetişkinler için orta derecede filmlerimiz var, fakat siz onları burada görmediniz. Uluslararası dağıtımları yapılmadı. Filmlerin yaklaşık yüzde onunun hiç iyi olmadığını ve bunların çoğunun da çocuklar hakkında olduğunu söyleyebilirim.
Cineaste: Filmleriniz de çocukları başrolde sunuyor.
Kiarostami: Çocukları severim, fakat onları iyi ya da kötü kesin sonuç elde etme yolu olarak kullanmam.
Cineaste: İran’da şiddet filmleri üretiliyor mu?
Kiarostami: Vakıf tarafından paraca desteklenmiyorsa da evet. Gişe açısından oldukça popülerler. Şiddet var fakat seks yok.
Cineaste: Filmleriniz mükemmel bir biçimde üretiliyor. Böylesine olağanüstü teknik desteği nasıl sağlıyorsunuz?
Kiarostami: Ekibim her zaman sinemaya aşık insanlardır. Bazen de ticari film deneyimleri olur. Son filmimde çok iyi bir kameramanım ve sesçim vardı ve çalışmak için yeterli zamana sahiptik.
Cineaste: Filmleriniz Ortadoğu ve Asya’da gösterildi mi?
Kiarostami: Öncelikli olarak İran filmlerine ilgi duyan Batı’dır. Pasifik ülkelerinde örneğin Tayvan’da biraz ilgi olduğuna inanıyorum. Ama sanıyorum Batı’da filmlerimize karşı bir çekicilik var.
Cineaste: İran filmlerinin ülke içindeki gösteriminde devrimden bu yana oldukça büyük bir gelişme oldu.
Kiarostami: Evet, büyük oranda da Vakfın çalışmalarına teşekkürler. Devrimden önce dindar insanlar sinemaya gitmediler, çünkü kendilerini orada güvende hissetmediler. Şimdi önceki kadar seks ve şiddet içermeyen filmleri görmeye gidiyorlar ve rahatlıyorlar. Sadece sinemanın büyüleyici gücünü keşfediyorlar.
Clos-Up‘ta kameranın mahkemeye girdiği zamanki sahneyi düşünün. Şimdi, bunu sağlayan sinema sevgisiydi. Mahkemede görevli Molla, sinemayı ve özellikle Mohsen Makhmalbaf’ın filmlerini seviyordu.
Cineaste: Zeytin Ağaçları Altında‘da temel öykünün -Hossein’in kızla olan arap saçına dönmüş aşk işi- ne kadarı gerçekti?
Kiarostami: Gerçek, gördüğünüzden tamamen farklıydı. Bununla birlikte son bölüm son yirmi günde değişti. Orijinalinde uzaklaşmalarıyla sona eriyordu. Son anda, daha neşeli, idealist ve manzarayla daha uyumlu bir son yapmaya karar verdim.
Cineaste: Sanıyorum üçleme, gerçekten, küçük kasabalarda herkesin her zaman hareketli olduğunu, temada anlatıldığı gibi gözler önüne seriyor, çünkü dünya çok küçüktür ve sizin ciddi bir rolünüz var.
Kiarostami: Evet, onlar iyi aktörler. Gelecek filmde herkes karakterinin karşıtı bir rolde oynayacak!
Cineaste: Fakat oyuncu olmayanlarla çalışma özel sorunlar yaratmaz mı?
Kiarostami: Bizim için tek önemli konu, yaşamlarının diğer kısmından sorumlu olmamamız oldu. Biz sadece bir film yapıyoruz. Onlara karşı duygusal bir sorumluluğumuz var, onlara ünlü ve yıldız gibi davranmıyoruz, çünkü onlara bir film kariyeri sözü vermemiştik. Onları mümkün olduğu kadar kendi ortamlarında tuttuk ve rollerini kesin olarak belirtmedik. Örneğin Hossein bir sincap gibi çalıştı, inşaatta çalıştı, kameranın önünde çalıştı.
Orada çalışmak beni bile değiştirdi. Sekiz yıl bu bölgede çalıştım ve kendimi halka ve filmlerimin kalan yarısını da orada yapmayı düşündüğüm bölgeye oldukça yakın hissediyorum.
Cineaste: Zeytin Ağaçları Altında bir Akademi ödülü almadı.
Kiarostami: Bunun zayıf bir dağıtımın doğrudan sonucu olduğunu sanıyorum. Miramax’tan hoşnut değilim, zira filmin reklamını yeterince iyi yapmadılar. Bu küçük bir film, dar bütçeli bir film, fakat sakat bir film değil ve maruz kaldığı davranışı hakketmedi. Ödülden önce ulusal dağıtımını yapmama kararı aldılar. Belki sorun Disney’dir (Miramax’ın sahibi. P. A.). Büyük dağıtıcılar, küçük filmlere önem vermiyorlar. Pulp Fiction’la çok meşgul olduklarındandır herhalde.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Abbas Kiyarüstemi Filmi

Okumaya Devam Et

Manşet

Bosphorus Film Lab’ın Direktörü İpek Tugay ile Festival Arkası

Boğaziçi Film Festivali’nin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab’ın direktörü İpek Tugay ile festival üzerine konuştuk.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Boğaziçi Film Festivali’nin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab’ın direktörü İpek Tugay ile festival üzerine konuştuk.

Türk sinemasının dünyaya yelken açan isimleri arasında yer alan İpek Tugay, Toronto Uluslararası Film Festivali süresince düzenlenen “Turks at TIFF” programının 2015’te direktör yardımcılığını üstlenip, Nuri Bilge Ceylan‘ın son filmi Ahlat Ağacı’nda proje koordinatörü olarak görev almıştı. Adından söz ettiren projelerde yer alan Tugay, geçen yıl Elia Suleiman‘ın Cannes‘te ödül alan It Must Be Heaven filminin Türkiye ayağının yürütücü yapımcılığını da yapmıştı. Başarılı isim bu yılda Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından 8. si düzenlenen Boğaziçi Film Festivali‘nin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab‘ın direktörlüğünü üstlendi. Festival heyecanının sürdüğü bugünlerde festivalin arka yüzünde yaşananları ve merak edilenleri İpek Tugay ile konuştuk. Keyifli okumlar.

Work in Progress ve First Cut Lab’e filmden videolarla katılmak gerekirken Pitching Platformu’na yalnızca proje halindeki filmler katılıyor. Bu bağlamda bu üç yarışma arasında film seçerken en çok zorlandığınız hangisi?/ Sizin gözünüzde bir proje açısından bu üç atölyeden hangisine katılmak daha avantajlı?

Bu yıl sadece pitching platformuna 95 proje başvurdu. Bu projeleri değerlendirirken hayli zorlandık çünkü çok değerli yaratıcıların çok güzel projeleri vardı bizimse maksimum sadece 12 projeye yer verme olanağımız vardı. Kağıt üzerinde okuduğumuz, fikir ve taslak aşamada bir şeyi değerlendirirken aslında yaratıcıların hayal dünyasına ortak oluyoruz, onlar gibi düşünüp, onlar gibi bakmaya ve anlamaya özen gösteriyoruz. Work in progress ve First Cut Lab’de daha somut bir eser izliyoruz ve değerlendiriyoruz.

Bu platform daha avantajlıdır diyemeyeceğim çünkü her platform projenin ihtiyacına göre farklı şeyler sunuyor. Work in Progress’de filmden kesitleri izliyoruz, First Cut Lab’de ise çekimleri tamamlanmış filmleri kaba kurguları üzerinden değerlendiriyoruz. Pitching’de ise daha fikir, yazım, senaryo aşamasında olan projeleri değerlendiriyoruz. Burada önemli olan yapımcının ve yönetmenin iyi bir stratejisi olması. Hangi aşamada nerelerden hangi desteklerin isteneceği konusunda gerçekçi bir yol haritalarının olması. Her üç bölüm de bu anlamda projenin sürecindeki farklı adımlarda katkı sağlayabilir. 

Üç ayrı yarışmanın jürileri hangi kriterlere göre seçiliyor?

First Cut Lab aslında bir yarışma değil. Bir kurgu atölyesi. Dünya’nın bir çok yerinde festivallerle işbirliği ile yapılıyor. Türkiye’de de bir tek Bosphorus Film Lab ile organize ediliyor. Buradaki danışma kurulu First Cut Lab’ın kendi danışmanlarından ve eğitmenlerinden oluşuyor. Pitching’de projeler henüz fikir, senaryo aşamasında olduğu için proje geliştirme marketi direktörleri, fon yöneticileri, yapımcılar ve proje geliştirme uzmanlarını projeleri dinlemeye davet ediyoruz.

Çekilmemiş ve yalnızca proje olarak size gelen ve hem sizin hem de jürilerin son halinin nasıl olacağını bilmeden bir filme güvenerek ödül vermelerinin varsa avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Seçtiğimiz her projeye güvenerek ve inanarak platformda yer veriyoruz. Tabii ki istisnalar oluyor. Proje gerekli finansmanı sağlayana kadar çekilemiyor. Bu bazen finans planı ve zamanlamada belirtilenden daha uzun bir süreç oluyor. Bazen hiç çekilemiyor. Bu durumda platforma seçerken elediğimiz bir projenin de hakkı yenmiş oluyor. Ama bu bir risk ve her platformda aynı risk ne yazık ki var. Seçilen projelerin hepsi alanında profesyonel bir jüri tarafından her noktasına değinilerek değerlendiriliyor. Mantık çerçevesinde kurulmuş bir jüri ile bütün dezavantajların da aslında önüne geçmek mümkün. Avantajları ise; ne olursa olsun proje sahibi pitching’lerde bir fikir pazarlıyor. Bu fikri anlatırken kendi de bazen yöneltilen sorulardan besleniyor, dolayısıyla projesi de besleniyor ve yaratıcının aklında yeni kapılar açabiliyor. Film çekildiğinde kağıt üzerinde anlatılmak istenenden çok daha katmanlı bir hikaye anlatımı görebiliyoruz.

Pandemi sebebiyle festivale ve yarışmalara/Bosphorus Film Lab’e katılım olumsuz etkilendi mi?

Aslında pandemi döneminde evlere kapanıldığı için bir çok kişinin verimli bir yaratım sürecine girdiğini duydum. Bu durum bizim başvurularımıza da yansıdı. Pitching platformu başvurularında çok fazla yeni hiç duymadığımız işler gördük. Work in Progress için tabii daha sancılı bir süreçti. Proje sahipleri sete giremediği ve çekim yapamadığı için work in progress’deki başvuru sayılarında bir düşüş gördük.

Projelerin sunumlarını dijital ortamda yapıyor olması onları için bir dezavantaj mı?

Biz dijital ortamda yapılacak olan sunumlar da finalistlerin kendilerini sahnede hissedebilecekleri bir ortam yarattık. Canlı olarak bir odada anlık sunumlarla ilerleme kararı aldık. Daha önceden kaydedilerek yapılan sunumlarda pitching platformunun anlık reflekslerinin, anlatımların değiştiğine inanıyorum. Bizim oluşturduğumuz formatta dijital ortamda yapılıyor olmasının çok da farklı olmayacağını düşünüyoruz. Tabii teknik olarak öngörülemeyen ufak pürüzlerin olma ihtimali olabilir. En büyük dezavantaj bu olabilir.

Film festivallerindeki endüstri bölümleri sektöre nasıl katkı sağlıyor?

Film festivallerinde bitmiş filmler yarışırken endüstri bölümünde de aslında bir kaç sene sonra burada izleyeceğimiz güzel hikayelerin tohumları atılıyor. Projeler evrensellik kazanıyor, geliştiriliyor, mentorluk alıyor. Endüstri bölümlerinin yaratıcılara farklı bir kapı açarak, perspektif kazandırdığına inanıyorum.

Film festivalleri kapsamındaki pitching etkinlikleri/film forumlar ya da film festivallerindeki film etkinlikleri filmleri uluslararası pazara taşımakta ne kadar etkili?

Bu endüstrinin bölümünün uluslararası görünürlülüğüne göre değişir. Platformda desteklenen filmler Türkiye dışında festivallerde görünürlülük elde ettikçe aslında destekleyen platformun da bilinirliliği artıyor. Çıkan projeler platformun çok güzel bir yansıması oluyor. Tabii bu daha çok uluslararası konuğun Türkiye’ye gelip daha projeler geliştirme aşamasındayken onları keşfetme ve takip etme isteğini tetikliyor. Bu anlamda Bosphorus Film Lab kendini kanıtlamış ve uluslararası film endüstrisinin içinde görünürlülüğü olan bir platform.

Festivalleri filmler açısından bir ticaret alanı olarak görüyor musunuz?

Tabii ki. Bir çok dağıtıma giren yada girmeyen film izleyici ile buluşuyor. Sevilen filmler hakkında yazılıyor, çiziliyor böylelikle filmin pazarlaması yapılıyor. Hem de yönetmenin ve yapımcının hiç para harcamasına gerek kalmadan. Bu filmin yoksa bir dağıtımcı bulmasına ön ayak oluyor. Filmlerin, yeteneklerin keşfedilmesini sağlıyor. Aynı zamanda yönetmenin bir sonraki filmi için izleyici kitlesi yaratılırken, sonraki filmleri için olası ortaklıklar kuruluyor, tanışmalar gerçekleşiyor.

Dijital film izleme platformlarıyla insanların film izleme alışkanlıkları değişti. Bunun arthouse sinema açısından etkisi nasıl oluyor?

Öncelikle belirtmek isterim ki; arthouse film izleyicileri sinemada film izlemeyi, hem görsel hem işitsel olarak yüksek standartlarda filmin içine girmeyi seven ve filmin duygusunu kolektif bir biçimde yaşamayı isteyen bir kitle bence. Fakat dijital platformların çoğalması ve daha kullanılır hale gelmesi ile arthouse sinemanın daha çok insana erişilebilir olduğuna, daha fazla bağımsız filmin görünürlülük kazanıp, bu platformlarda yer edindiğini fark ediyoruz. Dijital platformların uzun vadede hem maddi hem manevi olarak bağımsız sinemaya büyük katkı sağlayacağına inanıyorum.

Bosphorus Film Lab’ın sektöre adım atmak isteyen yönetmenler için sunduğu en önemli avantaj nedir?

Bosphorus Film Lab’de bir sürü konuğumuz oluyor. Özellikle sektöre yeni adım atanlar için network gerçekten çok önemli. Kendi bilinirliliklerini oluştururken, kurumları, kişileri de tanımaları gerekiyor. Burada bunu yapabilecekleri bir alan sağlıyoruz. Etkinliklerde alanında uzman kişilerle sektör dinamiklerini konuşuyor, tartışıyoruz. Bunların hepsinin sektöre adım atmak isteyenler için bir ışık olduğuna inanıyoruz.

Bosphorus Film Lab’ı diğer yarışmalardan ayırt eden en önemli özellik nedir? Daha önce sizden ödül alıp uluslararası arenada başarıları olan filmler var mı?

Bu zamana kadar Bosphorus Film Lab’den yolu geçen proje sahiplerinden pek çok güzel geri dönüşler alındı. Bosphorus Film Lab’de TRT ortak yapım ödülü alan tüm projeler tamamlandı. Bu gerçekten çok umut verici bir katkı. İlk seneden bu yana ödül alıp uluslararası başarı elde eden filmler arasında Mahmut Fazıl Coşkun’un Venedik Film Festivali’nin Orrizonti bölümünde dünya prömiyerini yapan Anons, 26. Saraybosna Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Fatih Özcan’ın Mavzer filmi, aralarında Zurich Film Festivali’nin de bulunduğu birçok festivalde gösterilen, Amerika’da Chelsea Film Festivali’nden 6 ödülle dönen Eylem Kaftan’ın filmi Kovan, work in progress kategorisinde yarışan ve ödül alan 68. Berlinale Film Festivali’nin Generations bölümünde dünya prömiyerini yapan Güvercin filmi var. Geçtiğimiz yıl Bosphorus Film Lab kapsamında ilki yapılan First Cut Lab’e seçilen Ferit Karahan’ın Okul Tıraşı projesi ise daha sonra Karlovy Vary Film Festivali’nde düzenlenen First Cut Lab Plus’a seçilerek uluslararası üç şirketin ortaklığı ile verilen pazarlama servisleri ödülünü aldı. Aynı zamanda burada uluslararası sektör profesyonelleri ile buluşma fırsatı yakalayan tüm projeler devamında projenin ihtiyaçları doğrultusunda işbirlikleri gerçekleştiriyorlar. 

Okumaya Devam Et

Röportajlar

Ercan Kesal: Bir cennete düştüm ve oradan çıkmak istemedim

Ercan Kesal, hekimlik mesleğinden yazarlık, oyunculuk ve yönetmenliğe uzanan sanat yolculuğunu anlattı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödüle layık görülen “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin senarist ve oyuncularından, “Peri Gazozu” ve “Cin Aynası” kitaplarını kaleme alan, oyuncu, yönetmen ve yazar Ercan Kesal, “Ben kütüphaneye gittiğim ilk günü cennete düştüm diye hep tarif ederim. Bir cennete düştüm ve ondan sonra hiç çıkmak istemedim oradan.” dedi.

Başarılı oyuncu, hekimlik mesleğinden yazarlık, oyunculuk ve yönetmenliğe uzanan sanat yolculuğunu, aile hayatını, dostluklarını, sanat camiasını ve sinema ile edebiyata dair düşüncelerini AA muhabirine değerlendirdi.

Oyunculuğunuzun yanı sıra kaleme aldığınız kitaplar da dikkati çekiyor. Öncelikle sizi yazmaya iten güç, motivasyon nereden geliyor?

“Epeydir yazdığımı son ‘Velhasıl’ kitabımda fark ettim. Bazı şeyleri fark edemiyorsunuz. Yani ömür akıp gidiyor önünüzden ve siz ara ara bazı çok somut gerçeklerle ancak bir vesileyle karşılaşıyorsunuz. ‘Velhasıl’ kitabının içeriğini oluştururken, kıyıda köşede kaldığını bildiğim ve üslubumun gelişmesini, yazın serüvenimi de sanki okurla paylaşabileceğim öykülerim vardı. Tarihlerine baktım 1984-1985’te yazmışım. İlk öyküm ‘Mesela’ 1990’da yayınlanmış. 1993-1994 yıllarında ‘Şizofreni’ dergisinde 4-5 yazım yayınlanmıştı. Allah Allah, dedim. Aradan 35-40 yıl geçmiş ve ben bu meselelerle 35-40 yıldır uğraşıyorum. Yaşım da az değil tabii ama erken zamanlarda fazla okumuş olmam çok önemli bir faktör. İlkokul üçüncü sınıfta yaşadığım bir olayı bir yazımda esprili biçimde anekdot olarak aktarmıştım. Kemal Tahir’i okuyorum, eve gelen bir öğretmen, komşumuz, rahmetli oldu, babama ısrarla onu okumamamı, okutmaması gerektiğini, çünkü kitabın ağır olduğunu söylüyordu. Kitabın ağırı falan olmaz bence. Bu yüzden klasiklerin kısaltılmasına falan da fena halde karşıyım. Kendimden biliyorum. Bütün Jules Verne’leri, Victor Hugo’ları, birçok klasiği ilkokulda, ortaokulun ilk yıllarında falan okuyordum ben.”

“Kütüphaneye gittiğim ilk günü cennete düştüm diye tarif ederim”

Peki bir mesele mi oldu, birisine mi özendiniz yoksa kendinizi bildiğinizden beri mi böylesiniz?
“Kendiliğinden olmuştur belli ki ama onu hazırlayan bir takım faktörler var. Neden? Birincisi çiftçi bir aile, ondan sonra gazozculuk yapan esnaf ve kalabalık bir aile. Benim önümde 3 tane ağabey, babaanne, anne ve baba var ama kimse size dönüp bakmıyor. Sadece sofrada belki varlığınızdan haberdar olunuyor ya gazozhanede ya da dışarda çalışırken. Biraz da işçi lazımken hatıra geliyorsunuz. Çocukluk o anlamda bir cennet değil taşrada. Ama ilkokul öğretmeniniz vesile olmuş sizi Avanos halk kütüphanesine götürmüş. Bir anda orada bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Şu yaşadıklarınızdan manada -onun dışında- ondan çok daha gerçek, güzel, size hayal kurma şansı tanıyan ve sizi mutlu eden, iyileştiren bir şey var; kitaplar… Kitaplardaki kahramanlar, onların birbiriyle olan meseleleri ve sizin onları adeta bir röntgenci gibi izleyebilme şansınız, orada yeni oluşturduğunuz bir muhayyile, kendinizle karşılaştırmalarınız…
Çocukluğumda ve hala en çok yaptığım şey, uyumakta zorlandığımda Robinson Crusoe okurum. Kendimi hep bir adada tek başına kalmış, yaşamaya gayret eden bir adam gibi tahayyül ederim.

Belli ki şimdi çok da hani olanakların olmadığı bir çocukluk, belki soğuk bir oda, belki de sıkıntılarınız var ve büyümekte, büyüdüğünüzü anlamakta zorlanıyorsunuz. Aynı zamanda bir sürü karışıklık var. Kime danışıp nereden ilham alacaksınız? Kitaplardan başka size kendinizi, yalnız olmadığınızı, bu dünyada sizden başka da birilerinin olduğunu hatırlatan ne olabilir? Kitaplardaki kahramanlar, sizden öncekilerin yazdıkları ve yaşadıkları… Bu yüzden ben kütüphaneye gittiğim ilk günü cennete düştüm diye hep tarif ederim. Bir cennete düştüm ve ondan sonra hiç çıkmak istemedim oradan. Kitaplarla birlikte olgunlaşıyorsunuz da. Kitaplar sizin dünyayla olan ilişkinizde reflekslerinizi keskinleştiriyor.”

Erken mi olgunlaştınız peki?

“Bizim kuşak için genel anlamda söyleyebileceğimiz bir şeydir bu aslında. Biraz da ülkenin sosyopolitik koşulları nedeniyle belki. 1959 doğumluyum ben. Taşrada ilkokul, ortaokul ve lise bittikten sonra Ankara’da üniversiteye başladım. 1976-1977 yılları, 1980 darbesinin öncesi, darbe koşullarının da hazırlandığı yıllardı. İç savaş koşullarıydı daha doğrusu. O yüzden sanki sadece kendi bireysel yolculuğumuz değil, ülkeye dair de mutlaka bir şey yapmak zorundaymışız gibi yaşıyorduk. Erkenden ülkeye dair yönetsel bir takım önerilerde bulunuyorduk. Bu ister istemez yeni sorumluluklar yüklüyor. Belki daha çok okumak, daha çok sabretmek ya da daha çok itiraz etmek gibi, kişiyi büyüten bir yolculuğa itiyordu.”

“İyi bir okur, matematik, fizik, coğrafya ya da psikolojiye de vakıf olur”

Peki o süreçte hekimlik mesleğini tercih etmenize ne sebep oldu?
“Çok okumak sizi bileyen bir şey. Sezilerinizi de sanki keskinleştiriyor, bileyliyor. Böylece aslında öğrenmeyi öğreniyorsunuz. Bence iyi bir okurun, iyi bir kitap kurdunun matematiği de fiziği de iyidir, psikolojiden de anlar, coğrafyaya da vakıf olur. Bende gelişen oydu. Çok başarılı bir öğrenci oldum böylece. Ortaokul ve liseyi hep başarılarla bitirdim. Üniversitede de benden beklenen ‘Okul birincisi. Ne yapacak? Avanos’un medarı iftiharı nereye gidecek, ne olacak’ sorularıydı. İlk üniversitem Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Mülkiyeli olmak önemliydi çünkü. Orta Anadolu’nun taşra çocuklarında siyasalın, mülkiyenin ayrı bir yeri vardır. Kaymakam, vali, büyükelçi, bürokrat, iyi bir memur olmak isterler.

Siyasaldan sonra biraz da babamın itirazlarıyla yeniden sınava girdim. İzmir Ege Üniversitesi Diş Hekimliğinde okudum. Tıp fakültesi benim üçüncü okulum. Tekrar sınavlara girdim ve tıp fakültesini kazanıp devam ettim. 1984’te mezun oldum. Mecburi hizmet de devam etti gitti. Yani taşrada doktor anne babası olmak iyi gelir anne babalara. Yani hastalandıklarında bakacaktır, bir de doktorların parası olur falan. O yüzden rahat edeceklerini düşünürler.”

“Ben bu hikayelere aşık bir adamım”

Bu hayatta pek çok arkadaşınız, seveniniz, hayranınız var. Özellikle ‘Çukur’ dizisiyle birlikte son yıllarda oldukça popüler hale geldiniz ve seviliyorsunuz. Fakat merak ediyorum hiçbir ‘dost’a sahip misiniz?

Tabii, çok dostum var. Dostluklarının, dostlarının peşine düşen bir adamım yani arayıp bulur, sorar, zorlar muhabbete davet ederim. Uzun sofralarda mutlu olan birisiyim. Fakat çağın dayattığı şeyler de var tabii. Buradaki yaşam koşullarının, İstanbul’un birtakım pratik zorlukları da var, ister istemez. Eskisi gibi olamıyor. Öğrencilik, ilk gençlik yıllarının rahatlığı yok. Daha fazla sorumluluklarımız var. Ama bu dostlukların kıymetini azaltmıyor.

Çok fazla insanla hemhal olmanın getirdiği zorluklar meselesiyle ilgili şunu söyleyebilirim. Ben zaten hayatımda hep çok fazla insanla meşgul olan bir adam oldum. Çünkü ben hekimim. 23-24 yaşlarında hekim olarak Anadolu’da mecburi hizmet yaparken günde herhalde 100-150 hastayı muayene ediyordum. 100 küsur insanın hikayesini dinlemek durumundaydım ve bu yıllarca sürdü. Hekimlik çünkü hikaye dinlemektir. O size anlatacak ki siz onun içerisinden seçeceksiniz. Hasta bir de her şeyi anlatır. İşinize yaramayacak gibi gözüken şeyler de anlatır.

Ben bu hikayelere aşık bir adamım bir tarafıyla da. ‘Peri Gazozu’ndaki hikayeleri de ‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin hikayesini de ben hastalarımla muhatap olduğum, onları izlediğim ve onlarla hemhal olduğum için çıkarttım, koydum, yazdım. Herkesin hikayesi çok kıymetli ve herkesin hikayesi ağır, en az kendi hikayeniz kadar. Ben biraz işin pratiğinde bunaldım diyebilirim. Çünkü bir tane adam var ve bir sürü iş yapmak zorunda. Ama asıl işi bence hala çok okumak olan bir adam olmalıyım ki ben o yazdıklarımla, oyunculuklarımda da oradan beslendiğim için eninde sonunda o okuduklarım ve yazdıklarımla kendisini gösterebilen bir adamım. Vakit bulamazsam, sistem kaynaklarımı kurutursa benim söyleyecek lafım da kalmaz, yazamam da daha. Bu yüzden İstanbul’dan taşınmaya karar verdim. Kendime zaman ayıracağımı düşündüğüm ve biraz daha kendimle baş başa kalacağım bir hayat var İzmir, Urla’da. Bir de oğlan İzmirli olsun, Alsancak çocuğu olsun istiyorum gizliden gizliye.”

“Bilgelikle mücehhez olmuyorsa bilgi, bir yükten ve çöpten farksızdır”

Anne ve babanızdan hayata dair öğrendiğiniz bir şeyi paylaşır mısınız bizimle?

“Tabii çok. Yazıyorum da. Bunları paylaşmaktan çekinmeyen birisiyim çünkü buradan kendimce dersler çıkartıyorum. Mesela annem okuma yazma bilmezdi. Avanos, İstanbul ve İzmir dışında başka bir yer de görmedi, bilmedi hayatı boyunca ama tanıdığım en bilge kadındı. Sıkıştığım zaman başvurduğum, hikayelerimle ve edebiyatla ilgili akıl danıştığım, hikayelerimi onunla konuştuktan sonra bitirebildiğim bir insan. Bu ona nereden geldi, yerleşti acaba? Nasıl oluşturdu bunu?

Babam da ilkokul mezunu bir çiftçi. Sonuçta esnaf olarak hayatını tamamladı, Bağ-Kur aylığıyla da bu dünyadan ayrıldı gitti. Hayatım boyunca hatırladığım, çok somut üç-beş cümlesi vardı. Eninde sonunda benim de yıllar sonra keşfedip, ‘Budur galiba, bundan başkası yoktur’, dediğim üç beş cümleden başka bir şey yokmuş meğer hayatta ve babam bunu biliyormuş. Yalan söyleme, kul hakkı yeme, dürüst ol, yoksulun yanında dur. Son derece sıradan gelebilecek cümleler aslında. Bize ilk gençlik yıllarımızda, ‘Bu mu, bu kadarcık mı?’ dedirten bu önermeler onlarda nasıl oluşmuştu?

Bilgelikle mücehhez olmuyorsa, modern hayatın hızıyla birlikte, artık ulaşabileceğimiz birçok kanalın açık olduğu ‘bilgi’ denilen şey, aslında bir yükten ve çöpten farksız. Bu yüzden annem, babam ya da babaannemle yaşadığım bütün hatıraların ısrarla altını kazıyıp ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Yani, ‘Bu fotoğrafta başka bir şey daha vardı’ ve ‘Ne demişti bana o gün? Ben ne yapabilirim?’ Babam parkinsondu. Annem Avanos’ta babamın baş ucunda beklerken, ben buradan arıyorum telefonla. Onların çevirmeli telefonu vardı evde. Annem telefonu ‘Kuzum Ercan’ diye kaldırırdı. ‘Anne başkasıdır belki. İlk ben mi alo dedim?’ derdim. ‘Oğlum senin telefonunun zili başka türlü çalıyor.’ derdi. Büyük bir ihtimalle büyük ağabeyim aradığı zaman onun telefonu da ona göre çalıyor. Bütün telefonların zili aynı çalmaz mı? Bütün telefon zillerinin farklı çalabileceğine olan inancımızı kaybettik bence. Bence sıkıntı burada. Mesele telefon zilinde değil, bizde. Böyle bir şey var yani. Ercan’ın ziliyle, Erhan’ın ya da Mustafa’nın zili farklı çalabilir…”

Ayrı çalıyor olabilir mi?

“İhtimaldir ki ayrı çalıyordur çünkü o İzmir’den arıyor ben İstanbul’dan arıyorum. Belki o tını annemin sezilerinde başka bir yerde çınlıyordu.

Şu koltukta oturdu uzun bir süre, rahmetli olmadan önce. Onun köşesiydi orası. Sık sık sorduğu sorulardan birisi de şuydu; ezan okundu mu? Ezan bazen duyulmuyordu çünkü. Bir süre sonra şunu keşfetti kendisi, ışık nasıl bir yere düşüyorsa buradan o ışığın düştüğü yere, yani bin yıl önceki gölge üzerinden saati icat etti. Oradan bakıp, kalkıyordu ve arkasından ezan okunuyordu. Annem oturduğu yerden güneşin salona düştüğü yerden saati yeniden icat etti. Ben biraz bu hikayelerin bizim bu dünyayla, yaşadığımız bu tuhaf münasebetsiz ilişkiyi düzelteceğine, terbiye edeceğine inanlardanım.”

Peki ya tersinden bakacak olursanız, oğlunuzdan öğrendiğiniz bir şey var mı?

“Var tabii. Birincisi zor zanaatmış babalık. Yaşadıkça, karşılaştıkça fark ediyorsunuz. İkincisi, o bir bireymiş, tek başına ve benim ona dair yapabileceğim şeyler epeyce sınırlıymış maalesef. Belki de maalesef dememeliyim yani belki de işin hakkaniyeti bu. Benim dışımdaki bileşenler en az benim onu etkilemek istediğim kadar çok etkiliyor galiba, televizyon, sitedeki arkadaşları, okulu, okuldaki öğretmenleri, sınıf arkadaşları. Kendi yolculuğunu sürdürüyor. Benim ebeveyn olarak herhalde en sonunda geldiğim yer şu, ona şefkat ve güvenden başka bir şey vermeyi abartmamalıyım. Veremeyebileceğimi, veremediğimi o ne kadar alabilecekse, bunun kendi kararı olduğunu ve bunu çoğu zaman bizim hiç belirleyemeyeceğimizi gördüm. Yani hem bir ‘Hay Allah’ var biraz hem de böyle bir birey kendi başına büyüyor. Ben onun şefkat ve güven tarafında yer alayım. Biraz da dışarıdan birisi gibi onun büyümesini seyredeyim. O da insana çok saadet veren bir şey.”

“Belleğin evi insanın kalbidir”

Anı, bellek, hatıra ya da geçmiş, şimdi ve gelecek gibi zamanın bölümlerine dair farklı yaklaşımlarınız olduğunu biliyoruz. Nevşehir’de doğdunuz. İzmir’de öğrencilik yıllarınız geçti ve yıllarca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çalıştınız. Yurt dışına pek çok ziyaretiniz oldu. Uzun zaman İstanbul’da hem hekimlik hem de kültür sanat alanında aktif yer aldınız. Geriye dönüp baktığınızda hayatınızı geçirmekten en mutlu olduğunuz parçası hangisiydi acaba?

“Öncelikle bellekle ilgili bir kaç şey söylemeliyim. Sinema çok tetikleyen bir şey bunu. Sinema sanatı, senaryo, kameranın önü, arkası ve seyirci olarak da sinemayla kurduğunuz ilişki baştan sona, zamanla olan mesele yüzünden. Sinema zamanı durduran, mühürleyen bir sanat çünkü. Yani kaybolduğunu zannettiğiniz bir şeye sinemayla tekrar yeniden sahip oluyorsunuz. Bu çok kışkırtıcı. Bir kere insanın çok hoşuna gidiyor ve çok ilham verici. Ama insanın bütün meselesinin yani içindeki bu varoluşsal sıkıntısının sebebinin geçip giden zaman olduğunu zaten hızla anlıyorsunuz. Yaşınız hızla kemale eriyor ve evet uzaktan gözüküyor mutlak son. Meğer her şey aslında bizim zamana dair kurduğumuz hayallermiş, yani biz öyle zannetmişiz.

Sonra bugün, geçmiş ve gelecekle ilgili bir takım çıkarsamalara varıyorsunuz. Bana göre gelecek diye bir şey yok. Daha doğrusu, bana göre şimdi diye bir şey yok. Şimdi, geleceğin geçmişi. Siz kapıdan girdiğinizde şimdi gibi gözüken şey çoktan geçmiş oldu, gitti. Bu o zaman meşgul olduğunuz şeyi ve dünya ile kurduğunuz ilişkiyi daha kıymetli hale getiriyor. Bir şeyi yazmak, çizmek, oynamak veya yönetmek eylemlerinde çok önemli bu. Çünkü anın kıymetini bildiğinizde, o an sıradanmış gibi gözüken şeyin mucize gibi bir şey olduğunu ve onun sinema olmaya, yazılmaya değer olduğunu düşünüyorsunuz. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filminin konusuna baktığınızda bir grup bürokrat gece sabaha kadar Anadolu’nun ortasında ceset arar. Bu niye evrensel olsun ki? Bu bir İtalyan’ı, Fransız’ı, İngiliz’i niye ilgilendirsin. Demek ki insanlığın evrensel bir takım dertleri var. Bu Anadolu’nun ortasında bir yer de olabilir, 1890’da Moskova’nın uzak bir köyünde Çehov’un anlattığı bir hikayede de karşınıza çıkabilir.

Anılar ya da yaşadığımız şeyler niye bu kadar kıymetli? Bellek dediğimiz şeyin bence beyinle bir ilgisi yok. Belleğin evi, insanın kalbidir. Ben bir hekimim. Nöroloji okudum, teknik anlamda neyin neye dönüştüğünü, neye yol açtığını üç aşağı beş yukarı anlayabiliyorum. Ama belleğin kendine ait bir iradesinin olduğunu bana tıp fakültesinde öğretmediler. Belleğin kendisine ait bir iradesi varmış meğer ve biz onu çoğu zaman fark etmiyormuşuz. Meşhur bir anlatım vardır; bellek, evinizdeki köpek gibidir, bazen gider, siz hiç istemeden salonun köşesindeki terliği alır getirir önünüze bırakır. ‘Nereden geldi bu aklıma?’ lafını söyleten eylem bu aslında. Ya bu benim aklıma nereden geldi? Nereden geldi sizin aklınıza o? Demek ki o sizin kalbinizde bir yerde duruyor. Bu yüzden belleksizlik, anısızlık, unutmak, geçmek çabucak bir şeyleri artık hayatınızdan çıkartmaya çalışmak vicdansızlık gibi geliyor bana. Bence onlara sahip çıkarak, onların sizi büyütmesine, belki bir parça acıtarak, yaralayarak olgunlaştırmasına müsaade etmelisiniz. Başka türlü nasıl bir ilişki kurarsınız ki bu dünyayla?

Biraz modern dünyanın meseleleri de bizi zehirliyor diye düşünüyorum. Çabucak unutmak, vazgeçmek, acı çekmekten korkmak, yaralanmaktan çekinmek, bunun panzehiri tam tersi hatırlamak ve o acıyı içselleştirmektir. Bir acı birinin başından geçmemişse, o, başkasının acısını nasıl anlayabilir? Elini sobada yakmamış birisi bir başkasının yanık acısını anlayamaz kolay kolay. Tıp fakültesinde bize en çok söylenen şeylerden birisi de yanık hastaları geldiği zaman hiç bir şey yapmayın önce acısını dindirmeye çalışın idi. Önce acısını bir dindirin sonra yanığın tedavisine geçersiniz.

Sinema da böyle değil midir biraz? Senaryolar da böyle yazılmaz mı? Kendi hikayesini bilmeyen başkasının hikayesini anlatamaz çünkü. Bu yüzden bellek, anı meselesi dönüp dönüp her seferinde altını çizdiğim kavramlar ve o hep devam edecek. Sorunun tam olarak da cevabı galiba ‘çocukluk’. Yani bu her ne kadar bir cennet değildi desem de daha sonrasıyla karşılaştırdığımda en saf, en umutlu, en kirlenmemiş, en coşkulu altın çağ.”

“Hasta size inanmazsa reçeteniz bir işe yaramaz, edebiyat da böyledir”

Hem toplumun bu kadar içerisinde hem de ondan soyutlanıp üst bir bakış geliştirebiliyorsunuz. Sosyal bilimlerde önemli bir problem olan teori ve pratik arasındaki bu gerilimi aşmayı nasıl başardınız? Bir başka deyişle Türk toplumunu nasıl bu kadar iyi tanıyorsunuz?

Başarabiliyor muyum, bilmiyorum? Bu çabayı biraz da farkında olmadan belki de gerçekleştiriyorum. Yani bana iyi geldiği için böyle davranıyorum açıkçası. Başka türlü davranmayı bilmiyorum ben. Bunu manipülatif bir şey gibi yaptığımı fark edersem de kendimden utanır, hicap duyarım çünkü samimiyetsizliktir bu. Yaptığım işlerle ilgili hekimlik dahil, teknik bir mevzu gibi gözükse de hasta hekim ilişkisi, baştan sona, güven ve samimiyet üzerine kurulu bir ilişkidir. Hasta size inanmazsa reçeteniz bir işe yaramaz. Yani onun sizinle iş birliğine razı olması gerekir. Edebiyat da böyle. Okurla aranıza mesafe koyarak, başka bir yerden bakarak, edebiyatın size bahşettiği bir iktidar varsa eğer ona da güzelce yerleşerek yazınca, yazdıklarınızın ne karşılığı olabilir ki Allah aşkına. İyi bir edebiyatçının, ressamın ya da yönetmenin işini çok iyi yapan bir öğretmenden ya da bir ayakkabı tamircisinden ne farkı olabilir ki? Sahip olduğumuz şeyler, eğer varsa yeteneklerimiz bize imtiyaz tanımamalı, ayrıcalık bahşetmemeli. Yükümlülük koymalı önümüze. Yani biz o yükten ağırlaşmalıyız diye düşünüyorum. Yoksa onu bir iktidar aracı haline getirdiğinizde zaten muhatabınız sizi hızla fark eder. Okur ya da seyirci sizin aslında bu konudaki samimiyetsizliğinizi çabucak anlar ve sizden vazgeçer. Bu ilişkiyi sürdürmek istiyorsanız ona karşı dürüst olmalısınız.”

Milletlerin kendilerine has huyları, kültürleri vardır? Sizce Türk toplumunun öne çıkan belirleyici özelliği nedir? Bir kelimeyle tarif edecek olsanız hangisi olurdu?

“Toplumların kendilerine ait özelliklerini, o coğrafyada öne çıkan bir takım farklılıklarını doğal karşılıyorum ve bunların zenginlik olduğuna inanıyorum. Coğrafyaya iman eden birisiyim. Yani bir toprağın insanı olmak hakikaten birçok kimlikten önce gelir. Bizdeki ‘Memleket nere hemşehrim’in lafının aslında çok güçlü bir alt yapısı olduğunu düşünüyorum.  Uçlarda yaşayan ve ergen bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Babayla ilişkisi gibi toplumun devletle, yöneticilerle ya da dünyayla ilişkisinde hem nefret ediyoruz hem kızıyoruz hem aslında onsuz yapamıyoruz. Hem sevilmek istiyoruz onun tarafından, övülmek, zafer duygusu yaşamak istiyoruz, ama bir yandan da onunla yapamıyoruz.”

Türk Sinemasının temel sorununu hikaye olarak tanımlıyorsunuz. Sizce bir hikayeyi başarılı kılan konusu mudur, yoksa onun işlenişi mi?

“Sinemada sorunun hikaye olduğunu değil de senaryo olduğunu söylemişimdir. Senaryoda da asıl meselenin duygu olduğunu düşünürüm hep. Hikaye diye ilk başta algılanan şey entrikadır. Yani onun karmaşıklığı, çatışmanın çokluğu ya da bir çeşit roman örgüsü gibi bir şey… Pek onun peşinde olmadım yazdığım senaryolarda. Bir fikrin, duygunun peşinde oldum hep. Küçük bir mevzuda bile çok derin bir fikri işleyebilirsiniz. Yine konuşurken sözünü ettiğim farklılıklar, ortaya tuhaflıklar çıkartıyor. Biz de onları anlatıyoruz sanki. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmi mesela, oradaki her karakterin bir gecede kendini açık eden kendi geçmişlerinden oluşan hikayeleri var. Ama hepsi orada yol boyunca yanlarında taşıyorlar o hikayeyi. Hepimiz öyle varoluyoruz. O yüzden kişinin kendi duygusu, dünyayla ilişkisi daha kıymetli.”

Sinema deneyiminize Nuri Bilge Ceylan filmleriyle başladınız. Nasıl bir araya geldiniz? Böyle bir başlangıcın avantaj ve dezavantajı olarak nelerden bahsedebilirsiniz?

“Çok şanslı bir yerden başlamama vesile oldu. O yüzden avantaj olduğunu düşünüyorum hep. Çünkü işini iyi bilen, işinde belli bir birikimi sağlamış bir isimle, kendi yolculuğunu sağlam adımlarla sürdüren bir isimle yol arkadaşlığı yaptım bu iki filmde. ‘Üç Maymun’ benim ilk senaristlik, kamera önünde ilk oyunculuk deneyimim. Bu yüzden çok önemli. Ama bunun hakkını verecek bir çalışkanlığı da gerçekleştirmeliydim. Bu yüzden kendimi çok sorumlu hissettim. Bir Zamanlar Anadolu’nun güncesi olan kitabım ‘Evvel Zaman’da bazen kendi yazdıklarımı okurken bile takip etmekte zorlandığım günler oluyor. ‘6.00’da set bitti, çıktım kafamı suyla yıkadım. Uyumak için eve geldim, 9.00’da antropoloji dersine katıldım. Eve döndüm, akşama tekrar yola çıktım. Poyraz’ı sevdim. Yolda şuraya uğradım…’ gibi. Yani onun hakkını vermek zorundaydım. ‘Üç Maymun’ ve ‘Bir Zamanlar Anadolu’da senaryo yazım süreçleri yine benim en çok kitap okuduğum dönemlerdir. Film izleyip kitap okuyacaksınız ki yeni bir şey var mı, nereye yoğunlaşmışsanız oraya dair acaba yeni ilham kapıları açılır mı? sorularına hazır olacaksınız. Bunlar çok önemliydi. Buna uygun birisiydi Nuri Bilge Ceylan da işini hakkıyla yapan ve çok sıkı çalışan bir adamdı. Bu yüzden iyi bir beraberlik olduğunu düşünüyorum.”

‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin hikayesi hekimliğiniz sırasında yaşadığınız bir olaydan esinlenerek yazıldı ve siz de senaryo ekibindeydiniz. Film bittiğinde yaşadığınız o geceye ne kadar benzemişti, yeterince aktarabildiğinizi düşünüyor musunuz?

“Üç Maymun’da defterime aldığım notlarıma baktığımda, şöyle bir şeye karar vermiştim; ‘Bir daha birileriyle böyle bir çalışma yaparsak eğer ya da yalnız bir senaryo çalışmasına girersem, bu süreci her gün yazayım.’ O günlerde yaptığım antropoloji doktora eğitimi de bana ilham veren bir şey oldu. Çünkü antropolog sahada sürekli not alır. Katılarak, gözlem metoduyla sürdürür çalışmasını. Bu yüzden ‘Üç Maymun’dur, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’yı günce olarak yazma sebebim. ‘Bir Zamanlar Anadolu’nun hikayesini yazmaya başladığımızda devam edip etmeyeceğimiz belli değildi. Yani bu günce hiçbir zaman ortaya çıkmamış da olabilirdi. Bu yüzden günce, kayıt çok önemli ve keşke daha çok yapılsa. Keşke her yönetmen buna cevaz verse.”

Son filminizde de yaptınız mı?

“Yaptım, nasipse günce diye yazdım. Öğretici, ders verici, öğrenciler ve profesyoneller için de bir kaynak aynı zamanda. Nuri Bilge ile ‘Üç Maymun’dan sonra tekrar çalışacağımızı düşünüyordum, fakat onun aklında başka bir film varmış. Ben de biraz ısrar ediyordum ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmi üzerine çalışmak için. Ardından bana bunu niye çekmemiz gerektiğini sordu. Ben de dedim ki, o gece ben başka bir adam oldum. Yani basit bir hikaye gibi gözüken katiller ve bürokratlarla sabaha kadar bir yolculuk yaptım. Sabahleyin başka birisiydim ben.

Senaryoların yüzde 30’unu çekebilirseniz o yüzde yüzlük bir başarıdır diye bir laf vardır. Filmler, kurguda, masada, sette sürekli değişebilir. Bu yüzden film baştan sona yönetmenin rüyası ve dünyasıdır. Elbette bu hikayeyi bir başka yönetmen de çekebilirdi ama Nuri Bilge’nin çekmiş olması filmi bu kadar güçlü hale getirdi kuşkusuz. İyi bir beraberlik olduğunu söyleyebilirim. Film çekerken Allah’ım inşallah iyi bir şey yaparız ve utanılacak bir şeyin içerisinde olmam diye düşünüyordum. Güzel bir sonuç aldığımızı düşünüyorum. Bir Zamanlar Anadolu’da benim de Nuri Bilge Ceylan’ın en sevdiğim filmidir.”

Kaynak: Anadolu Ajansı

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler