Bizimle İletişime Geçin

Röportajlar

Wim Wenders Röportajı

Yönetmenle film ve teknoloji üzerine bir sohbet.

Yayınlandı

tarihinde

Dürüst olmak gerekirse, ne kadar zamandır 3D teknolojisinin sadece Hollywood’un gişe rekortmeni yönetmenlerinin tuhaf fikirleri uyguladıkları bir numara olduğunu düşünüyorsunuz?

Tamamen dürüst olarak cevap vereyim, asla! Yeni 3D teknolojisinin habercisi olan U2 konser filmine 2007 yılında karşılaştığımda ilk anda çok heyecan verici bulmuştum. Sadece film vurucu gelmedi – teknik olarak yeterince olgunlaşmamıştı ve müziğin yeterince iyi olduğunu biliyordum – ama orada bir şey olduğunun farkına varmıştım. O sıralarda gişe rekorları kıran yönetmenler henüz 3D film yapmamışlardı; bu yeni dil somut bir vaatten ziyade halen saf bir iddiaydı. Ancak, bu benim için yeterliydi. Sonunda, en azından Pina Bausch’un sanatını tamamen farklı bir yol izleyerek sahneye nasıl yansıtacağıma yönelik uzun süredir aradığım cevabı bulmuş oldum. Halen, büyük stüdyolar bu teknolojiye el koymuş durumdalar – öncelikle maddi nedenlerden dolayı – ve çeşitli ‘numaraları’ uygulamaktan veya daha iyisi ilgi çekmekten ötesini yapamıyorlar. Bu yeni dil onlar için yeterliydi. Başlı başına perili ev efektleri gibi çalışmalardan fazlasıyla para kazanıyorlar.

Üç boyutlu çalışmak yönetmenin çalışmalarını tamamen değiştiriyor mu yoksa –stereo veya Dolby Surround benzeri teknolojilerdeki gibi- film bitene kadar yeni teknolojinin farkına varmamış olabilir misiniz?

Eğer 3D işinizle ilgili bir şeyleri en başından itibaren tamamen değiştirmiyorsa ya bunu benimsememişsiniz ya da bir şeyleri tamamen yanlış yapıyorsunuz demektir. Artık perde için yapmıyoruz! Hatta var olmuyor bile. Bunun yerine, ufka doğru bakıyorsunuz ve hareketler perdenin önünde yer alıyor. Perde tam anlamıyla bir pencereye dönüşüyor. İnsanların bundan böyle iki boyutlu fiziksel yüzeyleri değil yoğunluk ve atmosferi olacak. Kelimenin tam anlamıyla bir alana (uzaya) giriyorsunuz. Bunu gerektiği gibi yapabilmek için, nasıl söyleyelim, biraz ‘uzay araştırmasına’ ihtiyacınız var. Ayrıca, iki gözün uzamsal olarak nasıl gördüğünü ve iki kameranın bunu nasıl taklit edebileceğini anlayabilmek için biraz fizyoloji bilgisine ihtiyacınız var. Aksi taktirde, 3D sinirlerinize veya gözlerinize dokunabilir. Şamata yapmadan alanın son derece doğal hissedilebilmesine çalıştık.

‘Aşırma’ yaptınız mı?

Bunu yapmanın bir yöntemi de o! İmkansız olmayabilir ama şimdiki zamana dönmek zor. Biz sadece yüzeyi bir kazıdık; henüz hikaye anlatmaya bile başlamadık.

3D filmin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Henüz belgesellerde, bağımsız filmlerde ve auteur filmlerinde kullanılmadı. Artık animasyon filmleri ve gişe rekorları kıran filmler için bir anlamda demirbaş haline geldi. Ancak, dünyayı farklı bir biçimde gören ve izleyicileri başkalarının hayatlarına veya başkalarının gerçekliklerine taşıyacak anlamda kullanılmadı.

Sanatçıların yaşam hikayeleri üzerinde çalışmayı seviyorsunuz. Wuppertal dans tiyatrosundan önce Buena Vista Social Club, Wolfgang Niedecken, blues kahramanlarınız ve Yohji Yamamoto. Bu duyarlılığa nasıl ulaştınız?

Bu dünyada (neredeyse) her şeyin insanların yaratıcılığı ile keşfedilmesinden daha heyecan verici bir şey olmadığını düşünüyorum. Orada hala gerçek maceralar ve hikayeler mümkün.

Tüm bunlar aynı zamanda benzer ruhları inceleme aracılığıyla bir otoportre yöntemi olabilir mi?

Hımm. Aslında kendimi değil de başkalarını keşfetmek işin en heyecanlı tarafı. Bir sinema filmi yaptığınızda ve hikaye anlattığınızda kendi içinizdeki bir şeyleri ve keşfettiklerinizi açığa vuruyorsunuz. Belgeselde ise tam tersiyle ilgileniyorum: içinde benim olmadığım bir şeyleri keşfetmek.

Acaba içinizde saklanan ve kaçmaya çalışan bir müzisyen olabilir mi? Yaptıklarınız genellikle müzikle ilgili.

Müziği her şeyden çok seviyorum. Farklı türlerde müzikleri. Başka hiçbir şey beni müzik kadar etkilememiş ve kurtarmamıştır. Blues ve rock olmasaydı asla kendi yaratıcılığıma ulaşamazdım ve bir şey yapmak için gerekli özgüvene sahip olamazdım. Müzikle ilgili yaptığım filmlerde genellikle favori müzisyenlerimi anmayı veya onlara bir şeyleri geri vermeyi amaçlıyorum. Asla unutmamalıyız ki, bir şeyden gerçekten hoşlanıyorsanız veya başka her şeyden çok seviyorsanız ondan söz etmenin çok farklı yollarını bulabilirsiniz. Onun en iyi ışık altında görünmesini istersiniz. Bu iyi bir tutumdur. Belgesel yapmanın onlara itibarlarını teslim etmek olduğunu düşünüyorum.

Pina Bausch ile nasıldı? İşbirliği yapma fikri ilk defa ne zaman ortaya çıktı? Fikir hanginize aitti?

Bana aitti. Pina’nın çalışmalarını ilk gördüğümde çok gençtim ve ona hayran kalmıştım. 1985 yılıydı ve Pina için bir retrospektif hazırlanmıştı. Dansın içine sürüklenmiştim. ‘Bunu yapmak zorunda mıyım!? Dansa meraklı değildim’. 10 dakika sonra Cafe Müller’de sandalyemde otururken suyla yapılanlar için daha önce hiç bu kadar harikulade bir şey görmediğimi düşünüyordum. Bundan önce sahnedeki hiçbir şey bana böyle dokunmamıştı ve bu kadar etkilenmemiştim. Takip eden günlerde oradaki diğer gösterileri de izledim ve Pina’yla tanışma fırsatı da bulabildim. Henüz ilk görüşmemizde ikimizin bir gün birlikte yapacağı bir film hakkında konuşmaya başlamıştım. Pina bana cevap vermeyip sadece esrarengiz bir şekilde gülümsedi ve başka bir sigara yaktı. Beni duymuş muydu? Çok mu kendini bilmez şekilde davranmıştım? Emin değilim. Ancak, bir veya iki yıl sonra, tekrar karşılaştığımızda bu defa kendisi: “Bir film hakkında konuşuyordun. Ciddi miydin?” diye sormuştu. Zaman içinde Pina itici kuvvet oldu…

Aslında film ikinizin ortak çalışması olarak planlanmış. Ancak, çalışmaya başlamak üzereyken beklenmedik şekilde Pina aniden yaşamını yitirdi. Bunun ardından, ne olursa olsun dansçılarla birlikte filmi yapmaya karar verdiniz. Bunu yapma güdüsünün ardında yatan nedir?

Büyük oranda, Pina’nın seçtiği parçalar ve bizim bulmak istediğimiz farklı sinema dili, Pina’nın yaptığı gibi, çalışmanın ‘usta ellerde’ olduğunu düşündürdü. Dans tiyatrosunun çok kırılgan ve kısa ömürlü olduğunu unutmamanız gerekir. Bir parça, sadece sahnelendiğinde varoluyor. Yazılıp başka bir grup tarafından sahnelenemiyor. Pina zaman içinde 40 parça üretmişti! Her sene yeni bir parça yazmanın yanı sıra canlı tutabilmek adına öncekilerinden de tamamını repertuar içinde tutarak; tekrar sahnelenmesini ve prova yapılmasını sağlıyordu. Yapmaya çalıştığı tam anlamıyla Sisifosvari bir çabaydı. Pina’nın parçalarını olması gerektiği şekilde filme almak için uygun sinema dilini bulmak onun özellikle ilgilendiği konulardan biriydi. Benim için bu sadece 3D ile olabilirdi. Sadece bu şekilde göz seviyesinden dansçıların alanına girebilirdim. Pina’nın ölümünden birkaç ay sonra dansçılar film için planlanan bölümlerin provalarına başladıklarında, bunun bir parçası olmamanın affedilemez olacağının farkına vardım. Farklı bir film için sadece açık olmak zorundaydık! Artık filmi Pina ile yapamayacaktık ancak onun için yapabilirdik. Bu bizim ortak kararımızdı.

Film siz ve dansçılar için Pina’ya ağıt haline mi gelmişti? İzleyicilerin buradaki rolü nedir?

Evet, bu bir anlamda yas tutmaydı. Ancak, tamamı hüzünlü değildi. Pina gülmeyi seviyordu ve sık sık gülerdi. Ayrıca, pek çok parçayı en zor zamanlarında yaratmıştı. Bunu kendimize örnek olarak aldık.

İzleyiciler?

Her şey izleyiciler için yapıldı. Pina’nın mottosu: “Dans etmek zorundayız!” idi. İzleyicilere bir şeyleri ve gücü –özellikle de tedavi edici gücü- göstermenin vücut dilinde yattığına inanıyordu. Pina, dansı balenin Olimpos’undan aldı ve onun gerçek sahibi olan insanlığa geri verdi. Pina’nın çalışmalarında kusursuz görünen figürler değil; şişman ve zayıf, kısa ve uzun, genç ve yaşlı gerçek insanlar yer alıyordu.

Filmde özellikle hedeflenen nedir? Onu hatırlamak isteyenlere yönelik olması mı yoksa Pina Bausch’u hiç izlememiş olanlar mı?

Hedef kitlem dansın kendilerine uygun olmadığını düşünen herkes. Pina bana tam tersini öğretene kadar ben de öyleydim. Film birkaç haftadır Almanya’da gösterimde ve gayet iyi gidiyor. Fransa’da da gösterime girdi ve izleyicilerin çoğunluğu Pina’yı daha önce izleme ayrıcalığına kavuşamamış kişiler.

“Pina” ile imkansız olabilecek bir denemeniz oldu mu? Sadece o an içinde kalan bir şeyi yakalamaya çalışmak gibi?

Sinemada bu imkansız değil! Uzunca bir süre sinemanın görülebilir olanları göstermek için yapıldığını düşünüyordum. “Filmler gerçeğin kurtarıcılarıdır”. Ancak, filmlerin daha fazlasını yapabileceklerine ve görünmez olanı görülebilir hale getirebileceklerine inanmaya başladım.

Pek çok Alman, Wuppertal’ı bir filin yükseltilmiş demiryolunun üzerinden düşüp ölmemesi ile hatırlıyor. Sizin gibi bir Düsseldorfluya şehir daha alışılmış geliyordur. Aynı zamanda “Alice in the Cities” filminizin büyük bölümü orada çekildi. Bu ortak referans Wuppertal’ın da bulunduğu şehir için önem taşıyor muydu?

Son derece anlamsız nedenlerden ötürü hak ettiği ilgiyi görememiş büyüleyici bir şehir. Wuppertal pek çok keşfin yapıldığı bir şehir. Bir zamanlar varlıklı bir şehirdi. 20. yy’ın ikinci yarısına kadar pek çok geleneksel endüstri şehrinin paylaştığı kaderin dışındaydı. Sadece yükseltilmiş demiryolu bile! Olağanüstü bir taşımacılık. Eiffel Kulesi ile aynı yıl yapılmıştı! Hatta birileri kuleyi alıp yatay olarak yerleştirmiş gibi görünüyor. 3D kamera ile şehrin üzerinde süzülürken rahat bir şekilde aşağıyı görebilmek için daha iyi bir ulaşım aracı yok.

Film Avustralya prömiyerini Alman Filmleri Festivali ile yapacak. Buradaki tepkilerin Almanya’dakinden daha farklı olacağını düşünüyor musunuz? Pina Bausch evrensel olarak anlaşılabilir mi?

Başka herhangi bir filmin evrensel boyutta bu kadar anlaşılabileceğini sanmıyorum. Bunun nedeni Pina’nın sanatı. O bize asıl dilimiz olan vücut dilini yeniden kazandırdı. Hayata karşı muazzam bir heyecanı yine o düzeydeki biçimlerde gösteriyordu. Kelimenin tam anlamıyla bundan başka bir şey nasıl evrensel olarak anlaşılabilir ki?

Pina Bausch pek de sözcüklerin insanı değildi. Filminizden memnun olduğunu nasıl gösterebilirdi?

(Gülümseyerek.) Sadece bir bakışı yeterli olurdu. Pina’nın gözleri sözcüklerle ifade edilmeye çalışılan her şeyi anlatıyordu
Çeviri: Erdem Korkmaz

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet

Bosphorus Film Lab’ın Direktörü İpek Tugay ile Festival Arkası

Boğaziçi Film Festivali’nin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab’ın direktörü İpek Tugay ile festival üzerine konuştuk.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Boğaziçi Film Festivali’nin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab’ın direktörü İpek Tugay ile festival üzerine konuştuk.

Türk sinemasının dünyaya yelken açan isimleri arasında yer alan İpek Tugay, Toronto Uluslararası Film Festivali süresince düzenlenen “Turks at TIFF” programının 2015’te direktör yardımcılığını üstlenip, Nuri Bilge Ceylan‘ın son filmi Ahlat Ağacı’nda proje koordinatörü olarak görev almıştı. Adından söz ettiren projelerde yer alan Tugay, geçen yıl Elia Suleiman‘ın Cannes‘te ödül alan It Must Be Heaven filminin Türkiye ayağının yürütücü yapımcılığını da yapmıştı. Başarılı isim bu yılda Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından 8. si düzenlenen Boğaziçi Film Festivali‘nin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab‘ın direktörlüğünü üstlendi. Festival heyecanının sürdüğü bugünlerde festivalin arka yüzünde yaşananları ve merak edilenleri İpek Tugay ile konuştuk. Keyifli okumlar.

Work in Progress ve First Cut Lab’e filmden videolarla katılmak gerekirken Pitching Platformu’na yalnızca proje halindeki filmler katılıyor. Bu bağlamda bu üç yarışma arasında film seçerken en çok zorlandığınız hangisi?/ Sizin gözünüzde bir proje açısından bu üç atölyeden hangisine katılmak daha avantajlı?

Bu yıl sadece pitching platformuna 95 proje başvurdu. Bu projeleri değerlendirirken hayli zorlandık çünkü çok değerli yaratıcıların çok güzel projeleri vardı bizimse maksimum sadece 12 projeye yer verme olanağımız vardı. Kağıt üzerinde okuduğumuz, fikir ve taslak aşamada bir şeyi değerlendirirken aslında yaratıcıların hayal dünyasına ortak oluyoruz, onlar gibi düşünüp, onlar gibi bakmaya ve anlamaya özen gösteriyoruz. Work in progress ve First Cut Lab’de daha somut bir eser izliyoruz ve değerlendiriyoruz.

Bu platform daha avantajlıdır diyemeyeceğim çünkü her platform projenin ihtiyacına göre farklı şeyler sunuyor. Work in Progress’de filmden kesitleri izliyoruz, First Cut Lab’de ise çekimleri tamamlanmış filmleri kaba kurguları üzerinden değerlendiriyoruz. Pitching’de ise daha fikir, yazım, senaryo aşamasında olan projeleri değerlendiriyoruz. Burada önemli olan yapımcının ve yönetmenin iyi bir stratejisi olması. Hangi aşamada nerelerden hangi desteklerin isteneceği konusunda gerçekçi bir yol haritalarının olması. Her üç bölüm de bu anlamda projenin sürecindeki farklı adımlarda katkı sağlayabilir. 

Üç ayrı yarışmanın jürileri hangi kriterlere göre seçiliyor?

First Cut Lab aslında bir yarışma değil. Bir kurgu atölyesi. Dünya’nın bir çok yerinde festivallerle işbirliği ile yapılıyor. Türkiye’de de bir tek Bosphorus Film Lab ile organize ediliyor. Buradaki danışma kurulu First Cut Lab’ın kendi danışmanlarından ve eğitmenlerinden oluşuyor. Pitching’de projeler henüz fikir, senaryo aşamasında olduğu için proje geliştirme marketi direktörleri, fon yöneticileri, yapımcılar ve proje geliştirme uzmanlarını projeleri dinlemeye davet ediyoruz.

Çekilmemiş ve yalnızca proje olarak size gelen ve hem sizin hem de jürilerin son halinin nasıl olacağını bilmeden bir filme güvenerek ödül vermelerinin varsa avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Seçtiğimiz her projeye güvenerek ve inanarak platformda yer veriyoruz. Tabii ki istisnalar oluyor. Proje gerekli finansmanı sağlayana kadar çekilemiyor. Bu bazen finans planı ve zamanlamada belirtilenden daha uzun bir süreç oluyor. Bazen hiç çekilemiyor. Bu durumda platforma seçerken elediğimiz bir projenin de hakkı yenmiş oluyor. Ama bu bir risk ve her platformda aynı risk ne yazık ki var. Seçilen projelerin hepsi alanında profesyonel bir jüri tarafından her noktasına değinilerek değerlendiriliyor. Mantık çerçevesinde kurulmuş bir jüri ile bütün dezavantajların da aslında önüne geçmek mümkün. Avantajları ise; ne olursa olsun proje sahibi pitching’lerde bir fikir pazarlıyor. Bu fikri anlatırken kendi de bazen yöneltilen sorulardan besleniyor, dolayısıyla projesi de besleniyor ve yaratıcının aklında yeni kapılar açabiliyor. Film çekildiğinde kağıt üzerinde anlatılmak istenenden çok daha katmanlı bir hikaye anlatımı görebiliyoruz.

Pandemi sebebiyle festivale ve yarışmalara/Bosphorus Film Lab’e katılım olumsuz etkilendi mi?

Aslında pandemi döneminde evlere kapanıldığı için bir çok kişinin verimli bir yaratım sürecine girdiğini duydum. Bu durum bizim başvurularımıza da yansıdı. Pitching platformu başvurularında çok fazla yeni hiç duymadığımız işler gördük. Work in Progress için tabii daha sancılı bir süreçti. Proje sahipleri sete giremediği ve çekim yapamadığı için work in progress’deki başvuru sayılarında bir düşüş gördük.

Projelerin sunumlarını dijital ortamda yapıyor olması onları için bir dezavantaj mı?

Biz dijital ortamda yapılacak olan sunumlar da finalistlerin kendilerini sahnede hissedebilecekleri bir ortam yarattık. Canlı olarak bir odada anlık sunumlarla ilerleme kararı aldık. Daha önceden kaydedilerek yapılan sunumlarda pitching platformunun anlık reflekslerinin, anlatımların değiştiğine inanıyorum. Bizim oluşturduğumuz formatta dijital ortamda yapılıyor olmasının çok da farklı olmayacağını düşünüyoruz. Tabii teknik olarak öngörülemeyen ufak pürüzlerin olma ihtimali olabilir. En büyük dezavantaj bu olabilir.

Film festivallerindeki endüstri bölümleri sektöre nasıl katkı sağlıyor?

Film festivallerinde bitmiş filmler yarışırken endüstri bölümünde de aslında bir kaç sene sonra burada izleyeceğimiz güzel hikayelerin tohumları atılıyor. Projeler evrensellik kazanıyor, geliştiriliyor, mentorluk alıyor. Endüstri bölümlerinin yaratıcılara farklı bir kapı açarak, perspektif kazandırdığına inanıyorum.

Film festivalleri kapsamındaki pitching etkinlikleri/film forumlar ya da film festivallerindeki film etkinlikleri filmleri uluslararası pazara taşımakta ne kadar etkili?

Bu endüstrinin bölümünün uluslararası görünürlülüğüne göre değişir. Platformda desteklenen filmler Türkiye dışında festivallerde görünürlülük elde ettikçe aslında destekleyen platformun da bilinirliliği artıyor. Çıkan projeler platformun çok güzel bir yansıması oluyor. Tabii bu daha çok uluslararası konuğun Türkiye’ye gelip daha projeler geliştirme aşamasındayken onları keşfetme ve takip etme isteğini tetikliyor. Bu anlamda Bosphorus Film Lab kendini kanıtlamış ve uluslararası film endüstrisinin içinde görünürlülüğü olan bir platform.

Festivalleri filmler açısından bir ticaret alanı olarak görüyor musunuz?

Tabii ki. Bir çok dağıtıma giren yada girmeyen film izleyici ile buluşuyor. Sevilen filmler hakkında yazılıyor, çiziliyor böylelikle filmin pazarlaması yapılıyor. Hem de yönetmenin ve yapımcının hiç para harcamasına gerek kalmadan. Bu filmin yoksa bir dağıtımcı bulmasına ön ayak oluyor. Filmlerin, yeteneklerin keşfedilmesini sağlıyor. Aynı zamanda yönetmenin bir sonraki filmi için izleyici kitlesi yaratılırken, sonraki filmleri için olası ortaklıklar kuruluyor, tanışmalar gerçekleşiyor.

Dijital film izleme platformlarıyla insanların film izleme alışkanlıkları değişti. Bunun arthouse sinema açısından etkisi nasıl oluyor?

Öncelikle belirtmek isterim ki; arthouse film izleyicileri sinemada film izlemeyi, hem görsel hem işitsel olarak yüksek standartlarda filmin içine girmeyi seven ve filmin duygusunu kolektif bir biçimde yaşamayı isteyen bir kitle bence. Fakat dijital platformların çoğalması ve daha kullanılır hale gelmesi ile arthouse sinemanın daha çok insana erişilebilir olduğuna, daha fazla bağımsız filmin görünürlülük kazanıp, bu platformlarda yer edindiğini fark ediyoruz. Dijital platformların uzun vadede hem maddi hem manevi olarak bağımsız sinemaya büyük katkı sağlayacağına inanıyorum.

Bosphorus Film Lab’ın sektöre adım atmak isteyen yönetmenler için sunduğu en önemli avantaj nedir?

Bosphorus Film Lab’de bir sürü konuğumuz oluyor. Özellikle sektöre yeni adım atanlar için network gerçekten çok önemli. Kendi bilinirliliklerini oluştururken, kurumları, kişileri de tanımaları gerekiyor. Burada bunu yapabilecekleri bir alan sağlıyoruz. Etkinliklerde alanında uzman kişilerle sektör dinamiklerini konuşuyor, tartışıyoruz. Bunların hepsinin sektöre adım atmak isteyenler için bir ışık olduğuna inanıyoruz.

Bosphorus Film Lab’ı diğer yarışmalardan ayırt eden en önemli özellik nedir? Daha önce sizden ödül alıp uluslararası arenada başarıları olan filmler var mı?

Bu zamana kadar Bosphorus Film Lab’den yolu geçen proje sahiplerinden pek çok güzel geri dönüşler alındı. Bosphorus Film Lab’de TRT ortak yapım ödülü alan tüm projeler tamamlandı. Bu gerçekten çok umut verici bir katkı. İlk seneden bu yana ödül alıp uluslararası başarı elde eden filmler arasında Mahmut Fazıl Coşkun’un Venedik Film Festivali’nin Orrizonti bölümünde dünya prömiyerini yapan Anons, 26. Saraybosna Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Fatih Özcan’ın Mavzer filmi, aralarında Zurich Film Festivali’nin de bulunduğu birçok festivalde gösterilen, Amerika’da Chelsea Film Festivali’nden 6 ödülle dönen Eylem Kaftan’ın filmi Kovan, work in progress kategorisinde yarışan ve ödül alan 68. Berlinale Film Festivali’nin Generations bölümünde dünya prömiyerini yapan Güvercin filmi var. Geçtiğimiz yıl Bosphorus Film Lab kapsamında ilki yapılan First Cut Lab’e seçilen Ferit Karahan’ın Okul Tıraşı projesi ise daha sonra Karlovy Vary Film Festivali’nde düzenlenen First Cut Lab Plus’a seçilerek uluslararası üç şirketin ortaklığı ile verilen pazarlama servisleri ödülünü aldı. Aynı zamanda burada uluslararası sektör profesyonelleri ile buluşma fırsatı yakalayan tüm projeler devamında projenin ihtiyaçları doğrultusunda işbirlikleri gerçekleştiriyorlar. 

Okumaya Devam Et

Röportajlar

Ercan Kesal: Bir cennete düştüm ve oradan çıkmak istemedim

Ercan Kesal, hekimlik mesleğinden yazarlık, oyunculuk ve yönetmenliğe uzanan sanat yolculuğunu anlattı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödüle layık görülen “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin senarist ve oyuncularından, “Peri Gazozu” ve “Cin Aynası” kitaplarını kaleme alan, oyuncu, yönetmen ve yazar Ercan Kesal, “Ben kütüphaneye gittiğim ilk günü cennete düştüm diye hep tarif ederim. Bir cennete düştüm ve ondan sonra hiç çıkmak istemedim oradan.” dedi.

Başarılı oyuncu, hekimlik mesleğinden yazarlık, oyunculuk ve yönetmenliğe uzanan sanat yolculuğunu, aile hayatını, dostluklarını, sanat camiasını ve sinema ile edebiyata dair düşüncelerini AA muhabirine değerlendirdi.

Oyunculuğunuzun yanı sıra kaleme aldığınız kitaplar da dikkati çekiyor. Öncelikle sizi yazmaya iten güç, motivasyon nereden geliyor?

“Epeydir yazdığımı son ‘Velhasıl’ kitabımda fark ettim. Bazı şeyleri fark edemiyorsunuz. Yani ömür akıp gidiyor önünüzden ve siz ara ara bazı çok somut gerçeklerle ancak bir vesileyle karşılaşıyorsunuz. ‘Velhasıl’ kitabının içeriğini oluştururken, kıyıda köşede kaldığını bildiğim ve üslubumun gelişmesini, yazın serüvenimi de sanki okurla paylaşabileceğim öykülerim vardı. Tarihlerine baktım 1984-1985’te yazmışım. İlk öyküm ‘Mesela’ 1990’da yayınlanmış. 1993-1994 yıllarında ‘Şizofreni’ dergisinde 4-5 yazım yayınlanmıştı. Allah Allah, dedim. Aradan 35-40 yıl geçmiş ve ben bu meselelerle 35-40 yıldır uğraşıyorum. Yaşım da az değil tabii ama erken zamanlarda fazla okumuş olmam çok önemli bir faktör. İlkokul üçüncü sınıfta yaşadığım bir olayı bir yazımda esprili biçimde anekdot olarak aktarmıştım. Kemal Tahir’i okuyorum, eve gelen bir öğretmen, komşumuz, rahmetli oldu, babama ısrarla onu okumamamı, okutmaması gerektiğini, çünkü kitabın ağır olduğunu söylüyordu. Kitabın ağırı falan olmaz bence. Bu yüzden klasiklerin kısaltılmasına falan da fena halde karşıyım. Kendimden biliyorum. Bütün Jules Verne’leri, Victor Hugo’ları, birçok klasiği ilkokulda, ortaokulun ilk yıllarında falan okuyordum ben.”

“Kütüphaneye gittiğim ilk günü cennete düştüm diye tarif ederim”

Peki bir mesele mi oldu, birisine mi özendiniz yoksa kendinizi bildiğinizden beri mi böylesiniz?
“Kendiliğinden olmuştur belli ki ama onu hazırlayan bir takım faktörler var. Neden? Birincisi çiftçi bir aile, ondan sonra gazozculuk yapan esnaf ve kalabalık bir aile. Benim önümde 3 tane ağabey, babaanne, anne ve baba var ama kimse size dönüp bakmıyor. Sadece sofrada belki varlığınızdan haberdar olunuyor ya gazozhanede ya da dışarda çalışırken. Biraz da işçi lazımken hatıra geliyorsunuz. Çocukluk o anlamda bir cennet değil taşrada. Ama ilkokul öğretmeniniz vesile olmuş sizi Avanos halk kütüphanesine götürmüş. Bir anda orada bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Şu yaşadıklarınızdan manada -onun dışında- ondan çok daha gerçek, güzel, size hayal kurma şansı tanıyan ve sizi mutlu eden, iyileştiren bir şey var; kitaplar… Kitaplardaki kahramanlar, onların birbiriyle olan meseleleri ve sizin onları adeta bir röntgenci gibi izleyebilme şansınız, orada yeni oluşturduğunuz bir muhayyile, kendinizle karşılaştırmalarınız…
Çocukluğumda ve hala en çok yaptığım şey, uyumakta zorlandığımda Robinson Crusoe okurum. Kendimi hep bir adada tek başına kalmış, yaşamaya gayret eden bir adam gibi tahayyül ederim.

Belli ki şimdi çok da hani olanakların olmadığı bir çocukluk, belki soğuk bir oda, belki de sıkıntılarınız var ve büyümekte, büyüdüğünüzü anlamakta zorlanıyorsunuz. Aynı zamanda bir sürü karışıklık var. Kime danışıp nereden ilham alacaksınız? Kitaplardan başka size kendinizi, yalnız olmadığınızı, bu dünyada sizden başka da birilerinin olduğunu hatırlatan ne olabilir? Kitaplardaki kahramanlar, sizden öncekilerin yazdıkları ve yaşadıkları… Bu yüzden ben kütüphaneye gittiğim ilk günü cennete düştüm diye hep tarif ederim. Bir cennete düştüm ve ondan sonra hiç çıkmak istemedim oradan. Kitaplarla birlikte olgunlaşıyorsunuz da. Kitaplar sizin dünyayla olan ilişkinizde reflekslerinizi keskinleştiriyor.”

Erken mi olgunlaştınız peki?

“Bizim kuşak için genel anlamda söyleyebileceğimiz bir şeydir bu aslında. Biraz da ülkenin sosyopolitik koşulları nedeniyle belki. 1959 doğumluyum ben. Taşrada ilkokul, ortaokul ve lise bittikten sonra Ankara’da üniversiteye başladım. 1976-1977 yılları, 1980 darbesinin öncesi, darbe koşullarının da hazırlandığı yıllardı. İç savaş koşullarıydı daha doğrusu. O yüzden sanki sadece kendi bireysel yolculuğumuz değil, ülkeye dair de mutlaka bir şey yapmak zorundaymışız gibi yaşıyorduk. Erkenden ülkeye dair yönetsel bir takım önerilerde bulunuyorduk. Bu ister istemez yeni sorumluluklar yüklüyor. Belki daha çok okumak, daha çok sabretmek ya da daha çok itiraz etmek gibi, kişiyi büyüten bir yolculuğa itiyordu.”

“İyi bir okur, matematik, fizik, coğrafya ya da psikolojiye de vakıf olur”

Peki o süreçte hekimlik mesleğini tercih etmenize ne sebep oldu?
“Çok okumak sizi bileyen bir şey. Sezilerinizi de sanki keskinleştiriyor, bileyliyor. Böylece aslında öğrenmeyi öğreniyorsunuz. Bence iyi bir okurun, iyi bir kitap kurdunun matematiği de fiziği de iyidir, psikolojiden de anlar, coğrafyaya da vakıf olur. Bende gelişen oydu. Çok başarılı bir öğrenci oldum böylece. Ortaokul ve liseyi hep başarılarla bitirdim. Üniversitede de benden beklenen ‘Okul birincisi. Ne yapacak? Avanos’un medarı iftiharı nereye gidecek, ne olacak’ sorularıydı. İlk üniversitem Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Mülkiyeli olmak önemliydi çünkü. Orta Anadolu’nun taşra çocuklarında siyasalın, mülkiyenin ayrı bir yeri vardır. Kaymakam, vali, büyükelçi, bürokrat, iyi bir memur olmak isterler.

Siyasaldan sonra biraz da babamın itirazlarıyla yeniden sınava girdim. İzmir Ege Üniversitesi Diş Hekimliğinde okudum. Tıp fakültesi benim üçüncü okulum. Tekrar sınavlara girdim ve tıp fakültesini kazanıp devam ettim. 1984’te mezun oldum. Mecburi hizmet de devam etti gitti. Yani taşrada doktor anne babası olmak iyi gelir anne babalara. Yani hastalandıklarında bakacaktır, bir de doktorların parası olur falan. O yüzden rahat edeceklerini düşünürler.”

“Ben bu hikayelere aşık bir adamım”

Bu hayatta pek çok arkadaşınız, seveniniz, hayranınız var. Özellikle ‘Çukur’ dizisiyle birlikte son yıllarda oldukça popüler hale geldiniz ve seviliyorsunuz. Fakat merak ediyorum hiçbir ‘dost’a sahip misiniz?

Tabii, çok dostum var. Dostluklarının, dostlarının peşine düşen bir adamım yani arayıp bulur, sorar, zorlar muhabbete davet ederim. Uzun sofralarda mutlu olan birisiyim. Fakat çağın dayattığı şeyler de var tabii. Buradaki yaşam koşullarının, İstanbul’un birtakım pratik zorlukları da var, ister istemez. Eskisi gibi olamıyor. Öğrencilik, ilk gençlik yıllarının rahatlığı yok. Daha fazla sorumluluklarımız var. Ama bu dostlukların kıymetini azaltmıyor.

Çok fazla insanla hemhal olmanın getirdiği zorluklar meselesiyle ilgili şunu söyleyebilirim. Ben zaten hayatımda hep çok fazla insanla meşgul olan bir adam oldum. Çünkü ben hekimim. 23-24 yaşlarında hekim olarak Anadolu’da mecburi hizmet yaparken günde herhalde 100-150 hastayı muayene ediyordum. 100 küsur insanın hikayesini dinlemek durumundaydım ve bu yıllarca sürdü. Hekimlik çünkü hikaye dinlemektir. O size anlatacak ki siz onun içerisinden seçeceksiniz. Hasta bir de her şeyi anlatır. İşinize yaramayacak gibi gözüken şeyler de anlatır.

Ben bu hikayelere aşık bir adamım bir tarafıyla da. ‘Peri Gazozu’ndaki hikayeleri de ‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin hikayesini de ben hastalarımla muhatap olduğum, onları izlediğim ve onlarla hemhal olduğum için çıkarttım, koydum, yazdım. Herkesin hikayesi çok kıymetli ve herkesin hikayesi ağır, en az kendi hikayeniz kadar. Ben biraz işin pratiğinde bunaldım diyebilirim. Çünkü bir tane adam var ve bir sürü iş yapmak zorunda. Ama asıl işi bence hala çok okumak olan bir adam olmalıyım ki ben o yazdıklarımla, oyunculuklarımda da oradan beslendiğim için eninde sonunda o okuduklarım ve yazdıklarımla kendisini gösterebilen bir adamım. Vakit bulamazsam, sistem kaynaklarımı kurutursa benim söyleyecek lafım da kalmaz, yazamam da daha. Bu yüzden İstanbul’dan taşınmaya karar verdim. Kendime zaman ayıracağımı düşündüğüm ve biraz daha kendimle baş başa kalacağım bir hayat var İzmir, Urla’da. Bir de oğlan İzmirli olsun, Alsancak çocuğu olsun istiyorum gizliden gizliye.”

“Bilgelikle mücehhez olmuyorsa bilgi, bir yükten ve çöpten farksızdır”

Anne ve babanızdan hayata dair öğrendiğiniz bir şeyi paylaşır mısınız bizimle?

“Tabii çok. Yazıyorum da. Bunları paylaşmaktan çekinmeyen birisiyim çünkü buradan kendimce dersler çıkartıyorum. Mesela annem okuma yazma bilmezdi. Avanos, İstanbul ve İzmir dışında başka bir yer de görmedi, bilmedi hayatı boyunca ama tanıdığım en bilge kadındı. Sıkıştığım zaman başvurduğum, hikayelerimle ve edebiyatla ilgili akıl danıştığım, hikayelerimi onunla konuştuktan sonra bitirebildiğim bir insan. Bu ona nereden geldi, yerleşti acaba? Nasıl oluşturdu bunu?

Babam da ilkokul mezunu bir çiftçi. Sonuçta esnaf olarak hayatını tamamladı, Bağ-Kur aylığıyla da bu dünyadan ayrıldı gitti. Hayatım boyunca hatırladığım, çok somut üç-beş cümlesi vardı. Eninde sonunda benim de yıllar sonra keşfedip, ‘Budur galiba, bundan başkası yoktur’, dediğim üç beş cümleden başka bir şey yokmuş meğer hayatta ve babam bunu biliyormuş. Yalan söyleme, kul hakkı yeme, dürüst ol, yoksulun yanında dur. Son derece sıradan gelebilecek cümleler aslında. Bize ilk gençlik yıllarımızda, ‘Bu mu, bu kadarcık mı?’ dedirten bu önermeler onlarda nasıl oluşmuştu?

Bilgelikle mücehhez olmuyorsa, modern hayatın hızıyla birlikte, artık ulaşabileceğimiz birçok kanalın açık olduğu ‘bilgi’ denilen şey, aslında bir yükten ve çöpten farksız. Bu yüzden annem, babam ya da babaannemle yaşadığım bütün hatıraların ısrarla altını kazıyıp ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Yani, ‘Bu fotoğrafta başka bir şey daha vardı’ ve ‘Ne demişti bana o gün? Ben ne yapabilirim?’ Babam parkinsondu. Annem Avanos’ta babamın baş ucunda beklerken, ben buradan arıyorum telefonla. Onların çevirmeli telefonu vardı evde. Annem telefonu ‘Kuzum Ercan’ diye kaldırırdı. ‘Anne başkasıdır belki. İlk ben mi alo dedim?’ derdim. ‘Oğlum senin telefonunun zili başka türlü çalıyor.’ derdi. Büyük bir ihtimalle büyük ağabeyim aradığı zaman onun telefonu da ona göre çalıyor. Bütün telefonların zili aynı çalmaz mı? Bütün telefon zillerinin farklı çalabileceğine olan inancımızı kaybettik bence. Bence sıkıntı burada. Mesele telefon zilinde değil, bizde. Böyle bir şey var yani. Ercan’ın ziliyle, Erhan’ın ya da Mustafa’nın zili farklı çalabilir…”

Ayrı çalıyor olabilir mi?

“İhtimaldir ki ayrı çalıyordur çünkü o İzmir’den arıyor ben İstanbul’dan arıyorum. Belki o tını annemin sezilerinde başka bir yerde çınlıyordu.

Şu koltukta oturdu uzun bir süre, rahmetli olmadan önce. Onun köşesiydi orası. Sık sık sorduğu sorulardan birisi de şuydu; ezan okundu mu? Ezan bazen duyulmuyordu çünkü. Bir süre sonra şunu keşfetti kendisi, ışık nasıl bir yere düşüyorsa buradan o ışığın düştüğü yere, yani bin yıl önceki gölge üzerinden saati icat etti. Oradan bakıp, kalkıyordu ve arkasından ezan okunuyordu. Annem oturduğu yerden güneşin salona düştüğü yerden saati yeniden icat etti. Ben biraz bu hikayelerin bizim bu dünyayla, yaşadığımız bu tuhaf münasebetsiz ilişkiyi düzelteceğine, terbiye edeceğine inanlardanım.”

Peki ya tersinden bakacak olursanız, oğlunuzdan öğrendiğiniz bir şey var mı?

“Var tabii. Birincisi zor zanaatmış babalık. Yaşadıkça, karşılaştıkça fark ediyorsunuz. İkincisi, o bir bireymiş, tek başına ve benim ona dair yapabileceğim şeyler epeyce sınırlıymış maalesef. Belki de maalesef dememeliyim yani belki de işin hakkaniyeti bu. Benim dışımdaki bileşenler en az benim onu etkilemek istediğim kadar çok etkiliyor galiba, televizyon, sitedeki arkadaşları, okulu, okuldaki öğretmenleri, sınıf arkadaşları. Kendi yolculuğunu sürdürüyor. Benim ebeveyn olarak herhalde en sonunda geldiğim yer şu, ona şefkat ve güvenden başka bir şey vermeyi abartmamalıyım. Veremeyebileceğimi, veremediğimi o ne kadar alabilecekse, bunun kendi kararı olduğunu ve bunu çoğu zaman bizim hiç belirleyemeyeceğimizi gördüm. Yani hem bir ‘Hay Allah’ var biraz hem de böyle bir birey kendi başına büyüyor. Ben onun şefkat ve güven tarafında yer alayım. Biraz da dışarıdan birisi gibi onun büyümesini seyredeyim. O da insana çok saadet veren bir şey.”

“Belleğin evi insanın kalbidir”

Anı, bellek, hatıra ya da geçmiş, şimdi ve gelecek gibi zamanın bölümlerine dair farklı yaklaşımlarınız olduğunu biliyoruz. Nevşehir’de doğdunuz. İzmir’de öğrencilik yıllarınız geçti ve yıllarca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çalıştınız. Yurt dışına pek çok ziyaretiniz oldu. Uzun zaman İstanbul’da hem hekimlik hem de kültür sanat alanında aktif yer aldınız. Geriye dönüp baktığınızda hayatınızı geçirmekten en mutlu olduğunuz parçası hangisiydi acaba?

“Öncelikle bellekle ilgili bir kaç şey söylemeliyim. Sinema çok tetikleyen bir şey bunu. Sinema sanatı, senaryo, kameranın önü, arkası ve seyirci olarak da sinemayla kurduğunuz ilişki baştan sona, zamanla olan mesele yüzünden. Sinema zamanı durduran, mühürleyen bir sanat çünkü. Yani kaybolduğunu zannettiğiniz bir şeye sinemayla tekrar yeniden sahip oluyorsunuz. Bu çok kışkırtıcı. Bir kere insanın çok hoşuna gidiyor ve çok ilham verici. Ama insanın bütün meselesinin yani içindeki bu varoluşsal sıkıntısının sebebinin geçip giden zaman olduğunu zaten hızla anlıyorsunuz. Yaşınız hızla kemale eriyor ve evet uzaktan gözüküyor mutlak son. Meğer her şey aslında bizim zamana dair kurduğumuz hayallermiş, yani biz öyle zannetmişiz.

Sonra bugün, geçmiş ve gelecekle ilgili bir takım çıkarsamalara varıyorsunuz. Bana göre gelecek diye bir şey yok. Daha doğrusu, bana göre şimdi diye bir şey yok. Şimdi, geleceğin geçmişi. Siz kapıdan girdiğinizde şimdi gibi gözüken şey çoktan geçmiş oldu, gitti. Bu o zaman meşgul olduğunuz şeyi ve dünya ile kurduğunuz ilişkiyi daha kıymetli hale getiriyor. Bir şeyi yazmak, çizmek, oynamak veya yönetmek eylemlerinde çok önemli bu. Çünkü anın kıymetini bildiğinizde, o an sıradanmış gibi gözüken şeyin mucize gibi bir şey olduğunu ve onun sinema olmaya, yazılmaya değer olduğunu düşünüyorsunuz. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filminin konusuna baktığınızda bir grup bürokrat gece sabaha kadar Anadolu’nun ortasında ceset arar. Bu niye evrensel olsun ki? Bu bir İtalyan’ı, Fransız’ı, İngiliz’i niye ilgilendirsin. Demek ki insanlığın evrensel bir takım dertleri var. Bu Anadolu’nun ortasında bir yer de olabilir, 1890’da Moskova’nın uzak bir köyünde Çehov’un anlattığı bir hikayede de karşınıza çıkabilir.

Anılar ya da yaşadığımız şeyler niye bu kadar kıymetli? Bellek dediğimiz şeyin bence beyinle bir ilgisi yok. Belleğin evi, insanın kalbidir. Ben bir hekimim. Nöroloji okudum, teknik anlamda neyin neye dönüştüğünü, neye yol açtığını üç aşağı beş yukarı anlayabiliyorum. Ama belleğin kendine ait bir iradesinin olduğunu bana tıp fakültesinde öğretmediler. Belleğin kendisine ait bir iradesi varmış meğer ve biz onu çoğu zaman fark etmiyormuşuz. Meşhur bir anlatım vardır; bellek, evinizdeki köpek gibidir, bazen gider, siz hiç istemeden salonun köşesindeki terliği alır getirir önünüze bırakır. ‘Nereden geldi bu aklıma?’ lafını söyleten eylem bu aslında. Ya bu benim aklıma nereden geldi? Nereden geldi sizin aklınıza o? Demek ki o sizin kalbinizde bir yerde duruyor. Bu yüzden belleksizlik, anısızlık, unutmak, geçmek çabucak bir şeyleri artık hayatınızdan çıkartmaya çalışmak vicdansızlık gibi geliyor bana. Bence onlara sahip çıkarak, onların sizi büyütmesine, belki bir parça acıtarak, yaralayarak olgunlaştırmasına müsaade etmelisiniz. Başka türlü nasıl bir ilişki kurarsınız ki bu dünyayla?

Biraz modern dünyanın meseleleri de bizi zehirliyor diye düşünüyorum. Çabucak unutmak, vazgeçmek, acı çekmekten korkmak, yaralanmaktan çekinmek, bunun panzehiri tam tersi hatırlamak ve o acıyı içselleştirmektir. Bir acı birinin başından geçmemişse, o, başkasının acısını nasıl anlayabilir? Elini sobada yakmamış birisi bir başkasının yanık acısını anlayamaz kolay kolay. Tıp fakültesinde bize en çok söylenen şeylerden birisi de yanık hastaları geldiği zaman hiç bir şey yapmayın önce acısını dindirmeye çalışın idi. Önce acısını bir dindirin sonra yanığın tedavisine geçersiniz.

Sinema da böyle değil midir biraz? Senaryolar da böyle yazılmaz mı? Kendi hikayesini bilmeyen başkasının hikayesini anlatamaz çünkü. Bu yüzden bellek, anı meselesi dönüp dönüp her seferinde altını çizdiğim kavramlar ve o hep devam edecek. Sorunun tam olarak da cevabı galiba ‘çocukluk’. Yani bu her ne kadar bir cennet değildi desem de daha sonrasıyla karşılaştırdığımda en saf, en umutlu, en kirlenmemiş, en coşkulu altın çağ.”

“Hasta size inanmazsa reçeteniz bir işe yaramaz, edebiyat da böyledir”

Hem toplumun bu kadar içerisinde hem de ondan soyutlanıp üst bir bakış geliştirebiliyorsunuz. Sosyal bilimlerde önemli bir problem olan teori ve pratik arasındaki bu gerilimi aşmayı nasıl başardınız? Bir başka deyişle Türk toplumunu nasıl bu kadar iyi tanıyorsunuz?

Başarabiliyor muyum, bilmiyorum? Bu çabayı biraz da farkında olmadan belki de gerçekleştiriyorum. Yani bana iyi geldiği için böyle davranıyorum açıkçası. Başka türlü davranmayı bilmiyorum ben. Bunu manipülatif bir şey gibi yaptığımı fark edersem de kendimden utanır, hicap duyarım çünkü samimiyetsizliktir bu. Yaptığım işlerle ilgili hekimlik dahil, teknik bir mevzu gibi gözükse de hasta hekim ilişkisi, baştan sona, güven ve samimiyet üzerine kurulu bir ilişkidir. Hasta size inanmazsa reçeteniz bir işe yaramaz. Yani onun sizinle iş birliğine razı olması gerekir. Edebiyat da böyle. Okurla aranıza mesafe koyarak, başka bir yerden bakarak, edebiyatın size bahşettiği bir iktidar varsa eğer ona da güzelce yerleşerek yazınca, yazdıklarınızın ne karşılığı olabilir ki Allah aşkına. İyi bir edebiyatçının, ressamın ya da yönetmenin işini çok iyi yapan bir öğretmenden ya da bir ayakkabı tamircisinden ne farkı olabilir ki? Sahip olduğumuz şeyler, eğer varsa yeteneklerimiz bize imtiyaz tanımamalı, ayrıcalık bahşetmemeli. Yükümlülük koymalı önümüze. Yani biz o yükten ağırlaşmalıyız diye düşünüyorum. Yoksa onu bir iktidar aracı haline getirdiğinizde zaten muhatabınız sizi hızla fark eder. Okur ya da seyirci sizin aslında bu konudaki samimiyetsizliğinizi çabucak anlar ve sizden vazgeçer. Bu ilişkiyi sürdürmek istiyorsanız ona karşı dürüst olmalısınız.”

Milletlerin kendilerine has huyları, kültürleri vardır? Sizce Türk toplumunun öne çıkan belirleyici özelliği nedir? Bir kelimeyle tarif edecek olsanız hangisi olurdu?

“Toplumların kendilerine ait özelliklerini, o coğrafyada öne çıkan bir takım farklılıklarını doğal karşılıyorum ve bunların zenginlik olduğuna inanıyorum. Coğrafyaya iman eden birisiyim. Yani bir toprağın insanı olmak hakikaten birçok kimlikten önce gelir. Bizdeki ‘Memleket nere hemşehrim’in lafının aslında çok güçlü bir alt yapısı olduğunu düşünüyorum.  Uçlarda yaşayan ve ergen bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Babayla ilişkisi gibi toplumun devletle, yöneticilerle ya da dünyayla ilişkisinde hem nefret ediyoruz hem kızıyoruz hem aslında onsuz yapamıyoruz. Hem sevilmek istiyoruz onun tarafından, övülmek, zafer duygusu yaşamak istiyoruz, ama bir yandan da onunla yapamıyoruz.”

Türk Sinemasının temel sorununu hikaye olarak tanımlıyorsunuz. Sizce bir hikayeyi başarılı kılan konusu mudur, yoksa onun işlenişi mi?

“Sinemada sorunun hikaye olduğunu değil de senaryo olduğunu söylemişimdir. Senaryoda da asıl meselenin duygu olduğunu düşünürüm hep. Hikaye diye ilk başta algılanan şey entrikadır. Yani onun karmaşıklığı, çatışmanın çokluğu ya da bir çeşit roman örgüsü gibi bir şey… Pek onun peşinde olmadım yazdığım senaryolarda. Bir fikrin, duygunun peşinde oldum hep. Küçük bir mevzuda bile çok derin bir fikri işleyebilirsiniz. Yine konuşurken sözünü ettiğim farklılıklar, ortaya tuhaflıklar çıkartıyor. Biz de onları anlatıyoruz sanki. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmi mesela, oradaki her karakterin bir gecede kendini açık eden kendi geçmişlerinden oluşan hikayeleri var. Ama hepsi orada yol boyunca yanlarında taşıyorlar o hikayeyi. Hepimiz öyle varoluyoruz. O yüzden kişinin kendi duygusu, dünyayla ilişkisi daha kıymetli.”

Sinema deneyiminize Nuri Bilge Ceylan filmleriyle başladınız. Nasıl bir araya geldiniz? Böyle bir başlangıcın avantaj ve dezavantajı olarak nelerden bahsedebilirsiniz?

“Çok şanslı bir yerden başlamama vesile oldu. O yüzden avantaj olduğunu düşünüyorum hep. Çünkü işini iyi bilen, işinde belli bir birikimi sağlamış bir isimle, kendi yolculuğunu sağlam adımlarla sürdüren bir isimle yol arkadaşlığı yaptım bu iki filmde. ‘Üç Maymun’ benim ilk senaristlik, kamera önünde ilk oyunculuk deneyimim. Bu yüzden çok önemli. Ama bunun hakkını verecek bir çalışkanlığı da gerçekleştirmeliydim. Bu yüzden kendimi çok sorumlu hissettim. Bir Zamanlar Anadolu’nun güncesi olan kitabım ‘Evvel Zaman’da bazen kendi yazdıklarımı okurken bile takip etmekte zorlandığım günler oluyor. ‘6.00’da set bitti, çıktım kafamı suyla yıkadım. Uyumak için eve geldim, 9.00’da antropoloji dersine katıldım. Eve döndüm, akşama tekrar yola çıktım. Poyraz’ı sevdim. Yolda şuraya uğradım…’ gibi. Yani onun hakkını vermek zorundaydım. ‘Üç Maymun’ ve ‘Bir Zamanlar Anadolu’da senaryo yazım süreçleri yine benim en çok kitap okuduğum dönemlerdir. Film izleyip kitap okuyacaksınız ki yeni bir şey var mı, nereye yoğunlaşmışsanız oraya dair acaba yeni ilham kapıları açılır mı? sorularına hazır olacaksınız. Bunlar çok önemliydi. Buna uygun birisiydi Nuri Bilge Ceylan da işini hakkıyla yapan ve çok sıkı çalışan bir adamdı. Bu yüzden iyi bir beraberlik olduğunu düşünüyorum.”

‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin hikayesi hekimliğiniz sırasında yaşadığınız bir olaydan esinlenerek yazıldı ve siz de senaryo ekibindeydiniz. Film bittiğinde yaşadığınız o geceye ne kadar benzemişti, yeterince aktarabildiğinizi düşünüyor musunuz?

“Üç Maymun’da defterime aldığım notlarıma baktığımda, şöyle bir şeye karar vermiştim; ‘Bir daha birileriyle böyle bir çalışma yaparsak eğer ya da yalnız bir senaryo çalışmasına girersem, bu süreci her gün yazayım.’ O günlerde yaptığım antropoloji doktora eğitimi de bana ilham veren bir şey oldu. Çünkü antropolog sahada sürekli not alır. Katılarak, gözlem metoduyla sürdürür çalışmasını. Bu yüzden ‘Üç Maymun’dur, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’yı günce olarak yazma sebebim. ‘Bir Zamanlar Anadolu’nun hikayesini yazmaya başladığımızda devam edip etmeyeceğimiz belli değildi. Yani bu günce hiçbir zaman ortaya çıkmamış da olabilirdi. Bu yüzden günce, kayıt çok önemli ve keşke daha çok yapılsa. Keşke her yönetmen buna cevaz verse.”

Son filminizde de yaptınız mı?

“Yaptım, nasipse günce diye yazdım. Öğretici, ders verici, öğrenciler ve profesyoneller için de bir kaynak aynı zamanda. Nuri Bilge ile ‘Üç Maymun’dan sonra tekrar çalışacağımızı düşünüyordum, fakat onun aklında başka bir film varmış. Ben de biraz ısrar ediyordum ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmi üzerine çalışmak için. Ardından bana bunu niye çekmemiz gerektiğini sordu. Ben de dedim ki, o gece ben başka bir adam oldum. Yani basit bir hikaye gibi gözüken katiller ve bürokratlarla sabaha kadar bir yolculuk yaptım. Sabahleyin başka birisiydim ben.

Senaryoların yüzde 30’unu çekebilirseniz o yüzde yüzlük bir başarıdır diye bir laf vardır. Filmler, kurguda, masada, sette sürekli değişebilir. Bu yüzden film baştan sona yönetmenin rüyası ve dünyasıdır. Elbette bu hikayeyi bir başka yönetmen de çekebilirdi ama Nuri Bilge’nin çekmiş olması filmi bu kadar güçlü hale getirdi kuşkusuz. İyi bir beraberlik olduğunu söyleyebilirim. Film çekerken Allah’ım inşallah iyi bir şey yaparız ve utanılacak bir şeyin içerisinde olmam diye düşünüyordum. Güzel bir sonuç aldığımızı düşünüyorum. Bir Zamanlar Anadolu’da benim de Nuri Bilge Ceylan’ın en sevdiğim filmidir.”

Kaynak: Anadolu Ajansı

Okumaya Devam Et

Diziler

Paolo Sorrentino ile Röportaj

Paolo Sorrentino, The New Pope dizisini konuştu.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

EPISODE Dergi, yeni sayısında ünlü İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino ile BluTV’de yayınlanan The Young Pope dizisinin yeni sezonu The New Pope dizisini konuştu. Paolo Sorrentino’nun senaristi ve yönetmeni olduğu The New Pope’da Jude Law, John Malkovic, Cécile de France gibi isimler yer alırken, Sharon Stone ve Marilyn Manson da konuk oluyor.

The Young Pope sizin için nasıl bir deneyim oldu?

The Young Pope, benim için dizi ya da uzun bir film çeken yönetmenlerin hislerine benzer şeyler ifade etti. Çok fazla yazma eğiliminde olduğum için ilk defa yazıp kesmeden aklımdaki her şeye yer verebildim. Kısacası geleceğe bakmama da sebep oldu çünkü sinemazor zamanlardan geçiyor ve çelişkili olarak roller değişti. Eskiden televizyonda çok az özgürlük alanı vardı ve bu alan sinemada yaratılabiliyordu fakat şimdi tersini gözlemliyoruz dolayısıyla The Young Pope, sinemada bazen bulamadığım özgürlüğe erişmemi sağladı.

İkinci bir sezonun fikri nerede ve nasıl doğdu?

Fikir birinci sezonun kurgusu esnasında doğdu, montaj sırasında terörist saldırılar hiddetlendi ve buradan ikinci sezon için fikirler geldi.

Javier Cámara şimdiden 3 sezon için dua ediyor, oyuncular onları ikinci sezon için çağırdığınızda nasıl tepki verdiler?

Mutlu oldular, oyuncularım çalışmayı çok seviyor ayrıca hepimizin sette iyi bir ilişkisi oldu. Sette güzel bir atmosfer vardı. The Young Pope’ta beraber çalıştığım ve yeni sezonda da bizimle olan oyuncuların hepsi profesyonel anlamda çok başarılı olmakla beraber insan olarak da harikalar. Dolayısıyla beraber tekrar çalışma arzumuz vardı ve sanıyorum 3. sezonun olma ihtimali de var.

The Young Pope’un sonunda nerede kalmıştık ve The New Pope’un başında neredeyiz?

The Young Pope’un finalinde kendini kötü hisseden Papa ile kalmıştık ve ikinci sezonun başında onu komada buluyoruz. Bu komadan çıkış olmadığı için Vatikan’ın yeni bir Papa bulması elzem oluyor ve bu sebeple biraz çelişkili bir durum yaşanıyor. Aynı anda komada bir Papa ile resmi olarak görevde olan bir Papa var.

Dizideki diğer karakterler, Lenny’nin komada olmasını nasıl karşılıyor?

Uzun bir dizi olduğu için tepkiler de çeşitli, başta acıyla karşılanıyor ve iyileşip geri döneceği umuluyor, sonrasında John Malkovich tarafından canlandırılan yeni Papa’nın seçimi var. Bu karakter son derece sakin ve vakur olmasıyla yavaş yavaş gönülleri ve hatta bir önceki Papa’nın ciddi destekçilerini de kazanıyor. Ardından bir noktada eski Papa da oyuna katılıyor ve durum karışmaya başlıyor. Tepkiler farklılaşıyor.

The Young Pope yalnızlık üzerineydi; The New Pope için ne söyleyebilirsiniz?

Her şey yalnızlık üstüne. Dünyada her şey yalnızlık ekseninde dönüyor, insanların hepsi öyle olmadıkları konusunda kendilerini kandırdıklarında bile yalnız. Bu sebeple her anlatı bir yalnızlık anlatısıdır fakat The Young Pope, daha çok karakterlerin tasviri üzerineyken ikinci sezonda bana da sürpriz oldu ama bazı olaylar da var ki genelde olay örgülerini dışlama, marjinalleştirme eğilimindeydim. Burada ise temel işlevleri var.

Bu dizide daha fazla olay var fakat yalnızlık, insan olmanın şartı özellikle de kilise gibi bir yerde. Kilisede tam da bu yalnızlık hissinden ötürü Tanrıya sığınılıyor.

Lenny’nin ruhu nerede? Plaj sahnelerini nasıl açıklıyorsunuz, bir araf temsili mi?

Hayır, plajdaki sahneler gerçekte rüyalar, rüyalarımın ve filmde Ludivine Sagnier’in canlandırdığı Esther karakterinin yansımaları, daha önce bahsettiğim klasik anlatıyı delen görsel öğeler.

Uyanışından sonra nasıl bir Lenny ile karşılaşacağız?

Öncelikle komada kaldığı bir yıl içinde yaşananları anlamayan bir adam, kendini bir anda Papa değilken buluyor. İnsanların da olanları ona nasıl aktaracakları konusunda bir çekince var; bu da komik durumlara sebebiyet veriyor çünkü aslında kendisinin yerine başka birinin göreve getirildiğini bilmeyip kendini hâlâ Papa zannediyor ve Papa’ya artık Papa olmadığını söylemek zordur.

Zor durumdaki kiliseye yardım etmeye çalışan bir insan olmaya çalışıyor çünkü bütün bu zaman içinde kiliseye karşı saldırılar gerçekleşti ve kötünün sistematik ve kararlı bir şekilde kendini var ettiği bir zamanda hayata döndü. Dolayısıyla son derece sadık ama aynı zamanda hırslı bir adama dönüşürken kilisenin içindeki kötülüğü tek seferde ve kökten yok edeceğini düşünüyor. Uyanışının mucizeviliği insanların, onun Mesih olduğunu düşünmesine sebep oluyor çünkü tam olarak da İsa’nın dirilişine benzer bir fikir oluşturuyor. Bu adam da insanların bu düşüncesinden faydalanarak dünyanın iyiye ya da kötüye gidişini yönlendirmeye çalışıyor. Bu sebeple biraz iddialı bir dizi olacak.

Olaylar nasıl gelişiyor?

Benim de tasvir etmeyi sevdiğim ideal bir dünyada iktidarı suistimal edince onu kaybetme riski oluşuyor. Ne yazık ki bu gerçek hayatta gerçekleşmiyor ama Vatikan’da gerçekleşiyor, çok fazla güç barındıranlar kendilerini de rahatsız etmeye başlayınca oluyor. Hayır, vazgeçtim; aslında gerçek hayatta da oluyor.

John Malkovich’in canlandırdığı Sir John Brannox’u konuşalım. Onu seçmenizde neler etkili oldu? Malkovich, karakteri nasıl yorumladı?

Çok başarılı oldu. Malkovich’i istedik çünkü o, bir anda pek çok fikir ortaya atan bir insan ve oyuncu. Aynı zamanda karizma ve otorite de barındırıyor. Bizim de bu karakteri yaratmamız için ihtiyacımız olan buydu. Bir önceki Papa’nın temsil ettiği gençlik, yakışıklılık ve önyargının aksine Vatikan tam tersi karizma ve otoriteyi seçmeyi tercih ediyor. John Malkovich kendiliğinden bu niteliklerle gelen bir adam. Benim gözümde belli bir ürkütücülüğü uyandıran biri olduğu için öncelikle onu seçtik ve tabii ki inanılmaz bir oyuncu olması sebebiyle böyle uzun bir anlatının sorumluluğunu üstlenebileceğini düşündük.

Sir John Brennox tam olarak kim ve güçlü / güçsüz yönleri neler?

Her insan gibi güçlü yönleri herkes tarafından gözlemlenirken güçsüz yönlerini içinde yaşıyor. Güçlü yönü; büyük bir sakinliğe, ağırlığa sahip olup orta yol olarak adlandırdığı yöntemle büyük ölçüde teoride ve manen taviz vererek sorunları çözümleyebilmesi. Güçsüz yönü ise son derece özel. Yaşadığı acı olaylar onu güçsüzleştiriyor. Bu iki çelişkili yönde karakterin patlamasına sebep oluyor, olmalı.

Brennox hemen ayrışıyor çünkü çok özel bir görünüşü var. Bu karakter için kimden ilham aldınız?

Tam olarak Malkovich’ten ilham aldım. Onu ilk defa gördüğümde bende direkt “yaşayan sondandy” izlenimi verdi ve bu anlamda en akıllıcasının ilhamı kendisinde bulmanın olduğunu düşündüm. Malkovich’i al ve Papa’ya dönüştür. Bu sebeple görünüş, giyim kuşam, bazı hareketler ve gariplikler şaşırtıcı derecede aslında Malkovich’e benziyor.

Lenny ve Brannox çok farklılar, hem insan hem de Papa olarak. Bu farklılıklardan bazılarının altını çizmek isteseniz hangilerini seçerdiniz?

Biri Papa olmayı çok isterken diğeri için bu durum çok farklılık yaratmıyor. Buna bağlı olarak hırs ve amaç farklılığı söz konusu aralarında. Jude Law’un karakteri Papa olmanın gerçek bir misyon olduğuna inanırken Malkovich’in karakteri ise bunun yaraları sarmak için bir fırsat olabileceğine inanıyor.

Diğer karakterlerden bahsedelim. Voiello’dan konuşalım, ikinci sezonda nasıl bir yol izleyecek ve hangi zorluklarla karşılaşacak?

Voiello bazı sorunları aşmak durumunda kalacak. O, her zamanki gibi bir kurum adamı ve sorunları da genelde kurumsal sorunlar. Kurumu koruması gerekiyor ve tüm eylemleri yalnızca kurumu korumak amacıyla gerçekleştiriyor. Kardinaller ülkenin en önemli insanları -Vatikan bir ülke- kurumu korumak için perde arkasında çalışıyorlar ve liderlerin yanlış yaptığı yerde ciddiyeti getiriyorlar. Voiello bu insanlardan biri. Kurumu korumak için sık sık kötüye de başvurması gerekiyor, bu artık bir örgütün, kurumun işleyişinde kabul görmüş bir yöntem. Bu sebeple Voiello kurumu kurtarmalı ve bunun için her şeyi yapmalı. Daha sonra başına birçok olay geliyor; en yakın arkadaşının, zor durumda olan Girolamo isminde bir çocuğun ölümü.

Voiello için Girolamo kim? Bu karakter neden bu kadar önemli?

Onun yalnızca gülümsemelere tepki veren, konuşmayan en iyi arkadaşı. Voiello için mümkün olan tek arkadaş. Onun bir akrana, eşe ihtiyacı yok; bilmesi gereken her şeyi zaten biliyor.

Cécile de France’ın canlandırdığı Sophia karakterinden bahsedelim; bu karakterin nasıl bir gelişimi olacak?

Sophia bilmediğimiz, kocasına kıyasla daha özel, karanlık diyebileceğimiz bir yönünü keşfetmemizi sağlıyor. Kocası, Vatikan’ın tartışmalı işlerine karışıyor fakat Sophia sadakatini koruyor; bu anlamda bir yönden dişi bir Voiello gibi. Her ne pahasına olursa olsun, başka bir adamla ilgilenmesine rağmen, kurumu koruyan biri. Özel hayatına hâkim olan karanlık yaşam ile profesyonel hayatının getirdiği gereklilikler arasında bir tercih yapması gerekiyor.

Cécile de France, erkeklerin egemen olduğu bu dünyada, karanlığın içinde bir güneş ışığı gibi olduğunu söylemiş. Siz de böyle mi hayal etmiştiniz?

Tüm kadınlar, tanımı gereği bunalım olan erkek egemen dünyada birer güneş ışığı. Dolayısıyla kesinlikle çok önemli bir yere sahip, ağır bir dünyayı hafiflettiği için. Neredeyse tamamı erkeklerden oluşan bir din dünyasını, gerçekliği de zorlayarak çokça kadın karakteri rahibe olarak eklemeyi başardık. Ve olumlu bir şekilde de gündeme gelen bir dünya oldu kibiz yazarken rahibelerin kilisede yaşadıkları sorunlara değinmemiştik. Çekimler sırasında bunlar ortaya çıktı; ne tesadüf ki yazdıklarımızla yaşananlar arasında bir ilişki kuruldu diyebiliriz, rahibelerin ruhbanlar tarafından kabulü ve erkek egemen dünyaya nasıl girdikleri…

Ludivine Sagnier’nin canlandırdığı Esther karakterinden bahseder misiniz? Dizinin belki de en zor ve acı verici yolculuğunu yapan karakter.

Ludivine Sagnier’nin karakteri ilginç çünkü tarifi etmesi zor, karmaşık bir yapısı var, maddi zorluklar yaşıyor ve bu zorlukları aşmak için kendini fiziksel rahatsızlıkları olan erkeklere satmayı kabul ediyor. Ve başta reddettiği bu dünyada beklenmedik bir sevgi çeşidi buluyor. Başta maddi sebeplerle girdiği bu dünyada, psikolojik zorunluluk haline gelen, anlatması güç bir yapıya sahip. Bence çok ilginç bir karakter gelişimi ortaya çıkıyor.

Javier Camara’nın canlandırdığı Gutierrez karakterine ne olacak?

Gutierrez’i, başka rahiplerin de zaman zaman yaşadığı, kilisenin gerektirdiği davranış ve ahlaki kalıpların içerisinde kalıp aksi yöne kapılan insani dürtülerin ikileminde kalışını göreceğiz. Gutierrez özelinde bu savaşı daha da derinlemesine gözlemleyeceğiz çünkü çok iyi ve erdemli bir insan olmasına rağmen acılarıyla ve dürtüleriyle yüzleşmekte ve kilise ile Tanrıya verdiği yemine sadık kalmakla ahlaksız dürtülere kapılmak arasında sıkışıyor.

Halihazırda bir önceki sezondan Vatikan’ın duvarları dışına çıkan çokça şey vardı. Sanki bu sezonda daha da fazla ileri gittiğiniz izlenimi var. Doğru mu bu?

Bunda bir kasıt yok. Sadece karakterlerin anlatı aksı buna sık sık sebep oldu. Öte yandan tamamen de doğal bir olgu çünkü Vatikan “boş” gerçekler devleti. Birisi bugün Vatikan’a gitse bulacağı şey, Vatikan müzelerini işgal eden turistler dışında, boşluk olur, çok az insan yaşıyor. Daha çok ofislerin olduğu boş bir konteyner gibi. Kilise yaşamının büyük bir bölümü Vatikan’ın dışında gerçekleşiyor. Biz de bu dünyayı anlatarak bunu yapmaya çalıştık.

Bazı konuk oyuncular da olacak dizide, kim olduklarını ve nasıl seçtiğinizi de anlatabilir misiniz?

Konuk oyuncularımız Sharon Stone ve Marilyn Manson olacak çünkü Papa’nın şahsiyetlere özel bir ilgisi var, bu sebeple konumunu ve gücünü kendisine sempatik gelen ünlüleri ağırlamak için kullanıyor. Stone ve Manson’ı da sevdiği için misafir ediyor. Dolayısıyla konuk oyuncular farklı sahneler ve bölümlerde kendilerini oynuyorlar. Papa bu başarılı olmuş kişiliklerden gücünü pekiştirmek ve kilisenin yüzünü değiştirmek için sırlarını çalmak için yararlanıyor. Stone ve Manson’dan başarılarının sırlarını çalmaya çalışacak.

Bu iki isim nasıl aklınıza geldi?

Çünkü hoşuma gidiyorlar. Benim tercihime kaldığı için sevdiğim insanları seçtim; bu kadar basit.

The New Pope’un senaryosunun yorumlara açık olduğunu söylemiştiniz. Bu, setteki işleyişi nasıl etkiledi?

Hayır, senaryonun yorumlara açık olması setteki oyuncuları ve diğer çalışanların senaryoyu istedikleri gibi yorumlayabildiği anlamına gelmiyor, aksi söz konusu. Oyuncular ve set ekibi senaryodan edindiğim çok belirgin fikirleri uyguladılar ama bu fikirler özel olarak izleyicinin edindiği yorumlara uygun olmayabileceği gibi seyircinin farklı yorumlarına açık. Ortaya çıkan işte benim fikirlerimin hâkim olduğu zamanlar oluyor fakat seyirciyle buluştuğu noktada fikirlerim marjinal ve hatta demode kalabiliyor.

Okumaya Devam Et

Popüler