Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Güven: “Bugünler ikinci bir “Vak’ayi Hayriyye” olarak anılacaktır.”

Yayınlandı

tarihinde

Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven son günlerin en çok konuşulan konusu olan “Şehir Tiyatroları Meselesi” ile ilgili çarpıcı bir yazı kaleme aldı.  

Güven, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Görev ve Çalışma Yönetmeliği’ndeki değişiklik hakkında “gelecekte ülkemizin tarihini objektif bir bakış açısıyla yazacak kitaplarda, tıpkı bir dönem iyice dejenere olmuşYeniçeriler’in bertaraf edilmesi gibi, ikinci bir “Vak’ayi Hayriyye” olarak anılacaktır.” dedi. İşte Ali Murat Güven’in “Ak Parti’nin görevi ziyafet sofraları düzmek, Ak Parti düşmanlarının görevi de onları afiyetle yemektir” başlıklı yazısı:

Geçen haftayı, bir dizi haber ve röportaj yapmak üzere davetli olarak gittiğim ABD’de geçirdim. Ben tam da Türkiye’den ayrılmaya hazırlanırken yavaş yavaş kıvamını bulmaya başlayan o mâlûm tartışma, yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Görev ve Çalışma Yönetmeliği’ndeki değişiklikler karşısında yapılan cazgırlıklar, Yeni Dünya’dan izleyebildiğim kadarıyla hafta boyunca iyice alevlendi. Hattâ, giderayak Habertürk gibi bazı televizyon kanallarından arayarak, bu konudaki tartışma programlarına falan katılmamı istediler. Aslında söyleyecek çok sözüm olmasına rağmen, zaman darlığından dolayı reddetmek durumunda kaldım bu tür meslektaş taleplerini…

Bir kere, lafı hiç uzatıp dolandırmadan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve kurmaylarına en samimi sevgi, saygı ve şükranlarımı sunmak istiyorum. Bilesiniz ki, birvatandaş, bir gazeteci ve bir sanatsever olarak size minnettarım Sayın Başkan… Dahası, son iki haftadır aleyhinizde yapılan onca tantana karşısında bir milim bile geri adım atmayarak, tiyatro yönetmeliği hakkındaki bütün kararlarınızı soğukkanlılıkla uygulamaya koymuş olmanızdan dolayı şahsınıza yönelik hayranlığım birkaç kat daha artmış durumda…

Ne yalan söyleyeyim, ABD’ye giderken kalbimde “Acaba, Başkan Topbaş geleneksel ulusalcı kesim çığırmalarından etkilenip, bu hayırlı girişiminden geriye döner mi?” şeklinde yoğun bir korku da vardı. Fakat, ilerleyen günlerde gördüm ki İBB yönetiminin kuru gürültüye pabuç bırakmaya hiç mi hiç niyeti yok.

Bu operasyon, Türkiye’yi, kültürüyle, sanatıyla, politikasıyla, ekonomisiyle ta 1839-Tanzimat Fermanı’ndan beri 170 küsur yıldır her alanda esir etmiş olan “Jakobenizm”e, kendisini ülkenin yegâne egemeni (egemen ne kelime, çiftlik ağası!) olarak gören bu küstah kesimin özellikle canını dişine takarak bütün varlığıyla koruduğu stratejik bir alan konumundaki “sanat” cephesine verilmiş esaslı bir ayardır. Ve hiç kuşkusuz ki gelecekte ülkemizin tarihini objektif bir bakış açısıyla yazacak kitaplarda, tıpkı bir dönem iyice dejenere olmuşYeniçeriler’in bertaraf edilmesi gibi, ikinci bir “Vak’ayi Hayriyye” olarak anılacaktır.

Soft porno dergilerin editörlüğünden -medya piyasasındaki politik “kanka transferleri” sayesinde- bir gündesinema yazarlığına atlayan, çalıştığı gazetelerde sokak çocuğu üslûbuyla inanç ve aile düşmanı sinema yazıları çiziktirip sonra da kendisi henüz baldır bacaklar üzerindeki lekelerin rötuşlarıyla uğraşırken sinemayazmakta olan bizim gibi adamları beğenmeyen kimi “yağlı kafa”ların küstahça gevelenmelerinden başlayıp,”Bu kararla Şehir Tiyatroları bitirilmiştir” diye orada burada ağlaşanlara kadar uzanan oldukça geniş bir yelpazede, Türkiye’nin halen çözüm bekleyen en köklü egemenlik meselesidir kültür-sanat alanındaki bu azgın jakobenizm, kendinden başkasına asla hayat hakkı tanımama refleksi…

Anlaşılan o ki, jakobenist küstahlığın iş dünyası, politika ve ordu cephesindeki elebaşlarına teker teker ayar çeken Hükûmet ve onun yerel yönetimlerdeki çalışkan, üretken temsilcileri için, sıra artık kültür-sanat dünyasını “babalarının çiftliği” olarak görenleri hizaya getirmeye gelmiştir. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir Türk medyasında görev yapıp aynı süre boyunca dinsel inançlarından, sahip çıkmaya çalıştığı değerlerden dolayı aralıksız aşağılanmış, anasından emdiği süt burnundan getirilmiş bir adam olarak, ömür maçımın en azından ikinci yarısında takımımdan böylesine ustalıklı bir oyun performansı izliyor olmaktan dolayı ne denli keyif aldığımı tahmin bile edemezsiniz.

Lafları dolandırarak, süsleyerek satmayı da aslında gayet iyi bilirim; fakat şimdiye kadar böylesine canımı yakmış hassas konularda ise bunu yapmayı hiç sevmem. O yüzden, benim de uzun yıllardır yıpratıcı bir varlık mücadelesi verdiğim kültür-sanat piyasasında olup bitenleri, alabildiğine berrak, ilkokul öğrencilerinin bile kolayca anlayabileceği bir üslûpta dile getireceğim sizlere…

Ülkemizde son on yıldır dindar-muhafazakâr düşünce iktidardadır. Olanca başarılı politik ve ekonomik performansıyla… Türkiye’nin son 150 yıldaki hükümranları (ki onların kimler olduğunu hepimiz çok iyi bilmekteyiz), iktidarın 2002’de el değiştirmesinden dolayı ilk aşamada tek kelimeyle dehşet içinde kalmışlardı. Fakat, aradan geçen zaman zarfında Ak Parti’nin onların en fantastik hayâllerini bile zorlayacak türden bir yönetim başarısı ortaya koymasıyla birlikte, anılan kesim sinsice tavır değiştirdi ve giderek şu istikamette düşünmeye başladı:

“Bu çarıklı çobanlar gerçi bir miktar gerici merici, fakat çok da iyi çalışıyorlar. Aynı süreçte bizim o fosilleşmiş CHP’miz iktidara gelse bunların başardıklarının milyonda birini bile başaramazdı. O yüzden bir süre daha hegemonyamıza hizmet etsinler; ekonomiyi, anayasayı, ordunun sivil irade üzerindeki vesayetini, kentlerin çürümüş altyapısını falan şöyle iyice bir düzeltsinler. Fakat, kültür-sanat gibi, reklâmcılık gibi, medya gibi, öteden beri bizim elimizde olan stratejik sektörlerde bunları asla oyun alanına sokmayalım. Dibe vurmuşken devralınıp şimdilerde dünyanın lider ülkeleri arasına giren Türkiye’de işler tam olarak düzelene kadar namaz mamaz kılan, Ramazan’da oruç tutup ağızları kokan bu tür ilkel tiplere belli ölçüde tahammül edelim. Bizlere kültürel hayata ilişkin yeni ve demokratik yasalar hazırlasınlar, modern tiyatro, konser, sergi salonları inşâ etsinler, ideolojik propagandalarımızı daha bir keyifle yapacağımız gıcır gıcır tesisler açsınlar, sonra da günü gelince bunların kıçına tekmeyi vurur, hepsini politik arenadan bir güzel şutlarız. Hattâ, mümkün olursa bir darbe yaptırıp elebaşlarını astırabiliriz de… Böylelikle, bunların 10-15 yıl boyunca gerçekleştirdiği bütün olumlu icraatlar bize kâr kalır.”

Mevcudu kafa sayısı olarak son derece az, fakat sahip oldukları mâlî, teknik, lojistik imkânlar ve çığırtkanlıklarının “desibel”i itibarıyla ziyadesiyle kudretli durumdaki jakobenistlerin, ülkemizin başat insan malzemesini oluşturan, nüfusun ezici çoğunluğu konumundaki milliyetçi-muhafazakâr çizgide halk topluluklarına bakış açısı, ne bir eksik ne bir fazla, tam olarak budur: Evlerinin önlerini süpürüp onlara aralıksız hizmet edecek sessiz sakin köleler… Eh, “efendi” konumundaysanız, kölelerden de azâmî verimi elde etmek, fakat onlara asla ödün vermemek gerekir!

İşte, bu yüzdendir ki Ak Parti’li yerel yönetimler tarafındanİstanbul-Beyoğlu’na onca güzellik ve artı değer kazandırıldıktan sonra sıra her gün en az 2 milyon insanın dolandığı İstiklâl Caddesi civarına orta boy bir cami açmaya gelince kızılca kıyametleri kopartıyorlar. Sonra da dönüp, içindebin 500 izleyici koltuğuna karşılık topu topu iki adet tuvaleti bulunan, 80 yıl önce alelâde bir iş hanı olarak inşâ edilmiş, hiçbir tarihî değere sahip bulunmayan, günümüzde de her tarafı çürümüş ve sapır sapır dökülen Emek Sineması’na ise resmen”Ayasofya” muamelesi çekiyorlar!

O sinema ki bunların gazıyla yeniden açılıp İstanbul’da yaşanacak ilk depremde milletin üzerine patır patır çöktüğünde, bunun hem hukukî, hem ahlakî, hem de vicdanî vebâlini ödemeye mahkûm edilecek olan baş sorumlu yine yerel yönetim olacaktır!

İstanbul’da yaşayan herkesin çok iyi bildiği üzere, Beyoğlu, Nişantaşı, Etiler, Levent, Kadıköy, Beşiktaşgibi bazı ilçe ve semtler bu kesimlerin “kurtarılmış bölgeler”idir, öncelikli yaşam alanlarıdır. Oralarda (hadi, geçmişte bir biçimde yapılmış olanlara iyi kötü tahammül edebilirler de) dinî ve geleneği temsil etme potansiyeli taşıyan hiçbir çağdaş yapılaşmaya zerrece tahammülleri yoktur. O yüzden, böyle bir potansiyeli simgeleyen her çeşit yeni proje ve yatırımın önünde de canlarıyla, kanlarıyla, mallarıyla, yanı sıra medyalarıylabarikat kurarlar.

Kendilerini Türkiye’nin tek ve değişmez sahibi olarak görmeye iyiden iyiye alışmış durumdaki muhataplarımızın bu sarsılmaz direnci karşısında, bizim de muhafazakârlar olarak temel görevimiz, onlara aralıksız şekilde görkemli ziyafet sofraları hazırlayıp, sonrasında ise -vaktiyle ABD’nin ırkçı Güneyeyaletlerinde yaşamış itaatkâr siyahî köleler gibi- efendimizin malikanesindeki devâsâ bahçenin ta öteki ucuna kondurulmuş derme çatma “Tom Amca Kulübesi”ne çekilip oradaki tahta ranzalarımızda uslu uslu uyumaktır. Bizler, gün boyu koşuşturmaktan sızlayan kemiklerimizin ağrıları eşliğinde uyumaya çabalarken, toprağın lordları da kendi soylu dostlarıyla, ideolojik yoldaşlarıyla keyif kahkaları atarak o sofradaki binbir türlü yemekten ziftleneceklerdir. Velev ki kendi hazırladığımız yemeklerin bir lokmasından canımız çeker de kaşla göz arasında o bir lokmayı ağzımıza atmaya kalkışırsak, böyle durumlarda cezamız ya kırbaç ya da elimizin kırılmasıdır.

Çünkü, dediğim gibi, ideal bir kölenin hayattaki tek varlık amacı “efendisine hizmet”tir. O kendisi için hiçbir şey talep edemez. Talebi de geçtim, bunu hayâl dahi edemez.

Buna karşılık, Ak Parti’nin lideri ve bu politik hareketin yönetsel yapısını oluşturan kadrolar, günümüzde artık neredeyse yüzde 60’lara dayanmış durumdaki müthiş oy gücünün, yanı sıra ulusal ve uluslararası alanda elde edilmiş yüksek saygınlığın da etkisiyle, ateş olsa ancak cürmü kadar yer yakabilecek böylesi ceza kesicilerin tafralarına boyun eğecek bir acziyet içinde değiller… Tam aksine, üçüncü iktidar döneminde “patron”un kim olduğunun altını daha kalın çizgilerle çizen bir yaklaşım içinde Başbakan Erdoğan ve yol arkadaşları…

Sorun şu ki kültür-sanat alanında kurulmak istenen “halk egemenliği”, politik, ekonomik, medyatik ve hattâ militarik alandaki egemenlik çabalarından bile daha zorlu, hani deyim yerindeyse “kıran kırana” bir mücadeleyi gerektirmekteydi; o yüzden de bu mücadele geride kalan yıllar içinde diğer acil sorunlara öncelik tanınarak sürekli ertelendi.

Şimdi artık sıra, bu konuda da bir “dengeleme” yapmaya gelmiştir. Çıkartılan bunca patırtının nedeni ise karşı taraftakilerin durumun en üst düzeyde farkında olmasıdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (eskiden içinde doğru düzgün makyaj yapılabilecek yeterli oda bile bulunmaz, hafif bir yağmurda tavanları akar ve her köşesinde fareler cirit atarken) yeniden yapımına milyonlarca dolar döktüğü, her köşesini sanata ve sanatçıya yaraşır bir kaliteye eriştirdiği, bu rekreasyon süreci boyunca da jakobenlerden bir tek “Allah sizden razı olsun” sözü duymak bir yana, kapısının önünde sürekli pankartlarla protesto yaptıkları Harbiye-Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda bundan böyle Bertolt Brecht, Aziz Nesin, Necati Cumalı’nın yanı sıra, Necip Fazıl ve Peyami Safa gibi dinî duyarlılıkları yüksek ustaların kaleminden çıkma klasik oyunlar da sahnelenecektir. Hem Muhsin Ertuğrul’da, hem de yapımına, onarımına ve işletmesine her yıl küçük bir kentin yıllık toplam yatırım bütçesi kadar para harcanan diğer belediye sahnelerinde…

Sürekli tekrarladığım üzere, “Ey kara cahil, gerici çobanlar, siz bize gerekli parayı ve tesisi verin, her türlü ihtiyacımızı fazla fazla karşılayın, fakat bundan gerisine de karışmayın!” mantığına öyle bir fena alışmışlar ki, egemenlik alanlarına ilişkin en küçük bir müdahalede bile çılgına dönüyorlar. Sözgelimi, sevgiliYücel Çakmaklı ustanın 2009 yılı yaz aylarında vefât edişinin hemen ertesinde, 2010 ilkbaharında düzenlenen Altın Lale Film Festivali sırasında bir önceki yıl yitirdiğimiz bütün sinemacıların anısına birer film gösterdiler, fakat Çakmaklı’yı bilinçli olarak atladılar. Halbuki, bütün tepe yönetimi Çakmaklı’nın filmleriyle büyümüş, ideolojik yönelimine bu maneviyatçı hikâyelerle motive olmuş İBB yönetimi de onlara her yıl eşek yüküyle para aktarıyor.

Aynı şekilde, biraz araştırınca öğrendim ki, değerli dostum İhsan Kabil’in ve benim -kendisini kimin hakiki sinema yazarı olduğu, kimin ise olmadığı sorunsalını çözmeye adamış- “yağlı kafa”dan ucuz eleştiriler dinlememize vesile olan eşcinsel filmler festivali “!F”, Kültür Bakanlığı’ndan her yıl 300-400 bin lira naktî yardım alıyormuş. Bu tür festivalleri büyük bir hırsla savunan tiplere sorarsanız, o para halktan geliyor, o yüzden, “!F” gibi oluşumların her türlü yardıma fazlasıyla hakkı vardır. Hem zaten, Türk toplumu da silme”sosyalist kimlikli” insanlardan oluşur. Ne de olsa biz gericiler vergi falan ödemiyoruz, bir tek onlar ödüyor!

Bu arada, benim gibiler ise 2008 yılından bu yana, “İçinden İstanbul Geçen Filmler” adlı, içeriğinde bir adetsergi, bir adet film festivali ve bir adet de Türkçe-İngilizce kitap bulunan (20 yıllık araştırma ve emeğin ürünü) bir proje için bu ülkede çalmadık kapı bırakmaz, fakat ne devletten ne de özel sektörden bir teksponsor bile bulamaz. Aradığımız paranın miktarı ne midir? “!F”‘in her yıl Bakanlık’tan tıkır tıkır aldığının en fazla yarısı!

Velhasıl, şükürler olsun ki diğer cephelerdeki mücadeleler artık hemen hemen bitti ve şimdi sıra bizim en vahşi arenamıza, yani “sanat”a geldi.

Hükûmet’ten ve Ak Parti’li yerel yönetimlerden yegâne ricam şudur:

Allah aşkına, Peygamber aşkına, Kitap aşkına, jakobenizmi yerle yeksan edecek bu tür hayırlı girişimlerde bulunduğunuzda, tanık olacağınız abartılı cazgırlıklar, haddi aşan çirkeflikler karşısında sakın ola geri adım atmayın. Cazgırlık, çok eski bir jakobenist geleneğidir. Bunların içleri aslında bomboş, hepsi birer maket kişilik; dahası ellerindeki en ağır silahları da yine bizim bilinçaltı korkularımız… İnançlı insanlar olarak, son 150 yıl boyunca tepemize basa basa özenle oluşturdukları aşağılık komplekslerimizi gayet iyi biliyor ve bu yüzden de habire -cılk yara durumundaki- o hassas bölgelere vuruyorlar.

Ancak, hiç merak etmeyin ki sizler dirayetli davrandıkça önce bir süre bağıracak çağıracak, sonra da susacaklardır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız!

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et

Liste

Bruce Willis ve 10 Performansı

66. yaşına özel Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için derledik.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1988 yapımı Zor Ölüm (Die Hard) filmindeki performansı ile Hollywood’un vazgeçilmez aktörleri arasına girmeyi başarmış olan Bruce Willis, 1985 yılında yer aldığı Mavi Ay dizisi ile Altın Küre ödüllerinde ‘Müzikal veya Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu‘ ödülünü alırken 1987 Emmy ödüllerinde ‘Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Başrol Oyuncusu‘ ödülünü kucakladı.

66. yaşını kutlayan Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için listeledik. İyi seyirler.

Altıncı His (1999) The Sixth Sense IMDb 8,1

Bruce Willis’in oyunculuğuyla dikkat çeken, 1999 yapımı psikolojik korku filmidir. Ölüleri görebildiğini ve onlarla konuşabildiğini iddia eden sorunlu, içine kapanık bir çocuk ve ona yardım etmeye çalışan eşit derecede sorunlu bir çocuk psikoloğunun hikâyesini anlatır.

Glass (2019) IMDb 6,7

James McAvoy ve Anya Taylor-Joy’un başrolünü üstlendiği Parçalanmış ile Bruce Willis ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini üstlendiği Ölümsüz filmlerini birleştiren yapım, Parçalanmış üçlemesinin devam halkası. Filmde, aşırı güçlü ve zarar görmeme yeteneğine sahip olan David Dunn, Kevin Wendell Crumb’ın parçalanmış kişiliklerinden biri olan ve en tehlikelisi olarak öne çıkan The Beast’in peşine düşüyor. Bu kovalamaca sırasında, kemiklerinin narinliğini şeytani zekası ile dengeleyen Mr. Glass’ın gölgesi de yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Glass’ın bildiği kimi sırlar iki adam için de kritik düzeyde önem kazanıyor. Aynı psikiyatri kliniğinde tedavi gören üç adam, birbirlerinden bambaşka karakterlerde olmalarına rağmen, “süper kahraman olduklarına inanan insanlar” üzerine uzmanlaşmış olan bir psikiyatrın bakımında tedavi için psikiyatri merkezine yatırılıyor. Ancak Mr. Glass ve Crumb’ın bir araya gelişi, kaçınılmaz olarak bir firar ile sonuçlanıyor. Onları durdurabilecek tek kişi olan Dunn da arkalarından firar ederek ikilinin peşine düşüyor.

Ucuz Roman (1994) Pulp Fiction IMDb 8,9

Ucuz Roman’da Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öteyandan, iki kaşarlanmış gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren bir kaç sahetekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar verir. Cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçar. Kader bu aykırı tipleri muhteşem bir şekilde bir araya getirecek, yollarını kesiştirecektir.

12 Maymun (1995) Twelve Monkeys IMDb 8,0

Dünyada insanlığın yok olmasına yetecek derecede tehlikeli olan bir virüs yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yer altlarına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu esnada virüsün yok olması için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole gönüllü olur. James kendisini yedi yıl geride, bir akıl hastanesinde bulur. Akıl hastanesi gibi bir ortamda gelecekten geldiğini ve misyonunu anlattığında ise gerçek anlamda akıl hastası etiketi yemesine neden olur.
12 Maymun, zamanda yolculuk temalı filmlerin arasında en önemli olanlardan biri. 

Zor Ölüm (1988) Die Hard IMDb 8,2

Zor Ölüm’de Noel gecesi New York polis departmanı dedektifi John McClane günden güne uzaklaştığı karısı Holly’le arasını düzeltmek ve tekrar barışmak için Los Angeles’a gelir. Holly şirketinin yılbaşı partisi için Nakatomi Plaza’dadır ve McClane bu binaya doğru yola çıkar. McClane plazaya vardığında kıyafetlerini değiştirmek için bir odaya girer. Bu esnada bir grup Alman terörist binayı kuşatarakk içindeki insanları rehin alır. Ellerinden kurtulabilen tek kişii McClane’dir. Şimdi McClane’e düşen görev içerisinde eşinin de bulunduğu bu kalabalığı kurtarmak olacaktır.

Günah Şehri (2005) Sin City IMDb 8,0

Frank Miller’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan film; kendini bir hilkat garibesi olarak düşünen buna karşın oldukça güçlü hatta yenilmez bir sokak savaşçısı olan gizli romantik Marv, özel dedektif Dwight, çabalarının yetersiz kalacağını bilse de, pislik yuvası haline dönmüş olan şehri temizlemeye çalışan idealist, gözü pek polis memuru Hartigan ve onların maceralarını anlatıyor.

Olaylar asıl ismi Basin olan fakat her türlü suçun vaka-i adliyeden sayılması nedeniyle “Günah Şehri” diye anılan hayali bir mekanda geçmektedir. Marv ve Dwight alışageldiğimiz “kahraman” tiplemelerine tam olarak uymasalar da alıştığımız gibi kötü adamlara karşı amansız bir savaş vermekteler. Hartigan ise bataklıkta açan bir çiçek misali dürüst ve namuslu birisidir. Bu üç kahraman, gücünü farklı kuvvetlerden almaktadır. Marv intikam, Dwight merhamet ve aşk, Hartigan ise dürüstlük.

Şanslı Slevin (2006) Lucky Number Slevin IMDb 7,7

Slevin’in hayatı hiç iyi gitmemektedir: Yaşadığı binanın mühürlenmesine karar verilmiştir; bir soyguncuya kimliğini kaptırmıştır; ve kız arkadaşını başka bir erkekle yakalamıştır. Los Angeles’tan ve sorunlarından bir süreliğine kurtulmak için arkadaşı Nick Fisher’ın New York’taki dairesinin anahtarını alır. Ama kötü talihi peşini bırakmayacak, işler daha da sarpa saracaktır.

Haham ve Patron New York’un yer altı suç dünyasının iki saygın ve korku uyandıran mafya babasıdır. Bir zamanlar ortak olan iki adam şimdi birbirlerinin en büyük düşmanıdırlar ve operasyonlarını aynı caddede karşılıklı malikanelerinden yürütmektedirler. Ellerinde tuttukları güce rağmen, paranoyanın esiridirler ve son 20 yılda kalelerinden bir kez olsun çıkmamıştırlar.

Ölümsüz (2000) Unbreakable IMDb 7,3

Tüm yolcuların hayatlarını kaybettiği büyük tren kazasından kurtulabilen tek kişi David Dunn olur. İşin daha da ilginç yanı Dunn’ın tek bir çizik bile almadan bu kazayı atlatmış olmasıdır. Bu mucizevi durum tüm insanların ilgisini çeker, en başta da bir çizgi roman müptelası ve koleksiyoncusu olan Elijah Price’ın… Price David Dunn’la tanışmak ister ve bu amacına ulaştığında ona bu kazayla ve bu gibi kazalardan nasıl kurtulduğuyla ilgili gizemli bir teoriden bahseder. Dunn’a başlarda gerçek dışı gelen bu teori zamanla kendini keşfetmeye giden yolun ilk adımı olacaktır.

5. Güç (1997) The Fifth Element IMDb 7,7

23. yüzyılda New York. Dünya yok olmanın eşiğindedir. Her 5000 yılda bir geri dönerek yaşamı yok etmeye çalışan şeytani güç, bir gezegen biçiminde hızla dünyaya yaklaşmaktadır. Tek kurtuluş beşinci güç olarak adlandırılan, kimsenin ne olduğunu bilmediği elementin dünyaya ulaşmasıdır. Bunu başaracak tek kişi eski bir asker olan taksi şoförü Korben Dallas’tır. Ancak onun ilgilenmesi gereken mükemmel güzellikte bir yaratık vardır.

Armageddon (1998) IMDb 6,7

 Birleşik Devletler Hükümeti, bizden dünyayı kurtarmamızı istiyor. İtirazı olan?”

Dünyayı yok edecek büyüklükte bir göktaşını yok etmek için bir grup sondajcı gök taşına doğru tehlikeli bir yolculuk yaparak onu yok etmeye çalışırlar.

Mavi Ay (Dizi 1985 – 1989) Moonlighting IMDb 7,6

Maddie Hayes ile eğlenceli dedektif David Addison’ın maceralarını anlatan Mavi Ay, 1985 ile 1989 yılları arasında ABC’de 65 bölüm olarak yayınlanmıştır. ABD yapımıcı Mavi Ay, sürekli çekişen ancak birbirlerine aşık iki karakterin dedektiflik hikayelerini konu almaktadır.

Okumaya Devam Et

Liste

Sağlık Çalışanlarının Hayatımızdaki Önemini Anlatan 10 Güzel Film

Tıp Bayramı kutlu olsun.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Biyografiden dramaya; sizi sürükleyecek, sonuna geldiğinizde sağlık çalışanlarına teşekkür etmek isteyeceğiniz filmler listesi sizlerle. Tıp Bayramı kutlu olsun. İyi seyirler.

Doktor (1991) The Doctor IMDb 7,0  

Jack McKee zengin ve başarılı bir doktordur. Düzgün seyrinde giden hayatı kanser teşhisi konmasıyla değişecektir. Yıllarca hekim-hasta ilişkisine hekim gözüyle bakan Jack, olaya bir de hasta gözüyle bakmak zorunda kalacak ve yaptığı hataların farkına varacaktır.

Doktor Ölüm (2010) You Don’t Know Jack IMDb 7,6

Gerçek olaylara dayanan bir hikayeden uyarlanan ve televizyon kanalı HBO tarafından çekilen film, iyileşme umudu kalmayan hastaların ölmesine yardım ederek kamuoyunun gündemine oturan, ‘ölüm meleği’ lakaplı meşhur Doktor Jack Kevorkian’ın hayatını anlatıyor.

Tanrıyı Oynayanlar (2004) Something the Lord Made IMDb 8,2

Büyük Buhran sırasında başlayan, cerrah Alfred Blalock ile siyahi asistanı Vivien Thomas’ın 34 yıllık ortaklıklarının hikayesi. İlk başta hademe olarak işe alınan Thomas, el becerisi ve kardiyolojiye duyduğu ilgi sayesinde Cerrah Blaloc’un araştırmalarının önemli bir parçası haline geliyor. Ancak dönemin ırkçı yaklaşımı Thomas’ı oldukça zorluyor. Kapalı kapılar ardında sorunsuz yürüyen bu ortaklık ilişkisi, beyazların hüküm sürdüğü kapıların ardında tam bir mücadeleye dönüşüyor.

Patch Adams (1998) IMDb 6,8

İntihar eğilimli biri olarak girdiği akıl hastanesinde gördüklerinden sonra Hunter ‘Patch’ Adams (Robin Williams), çıktıktan sonra tıp fakültesine öğrenci olarak girer. Okulda başarılı bir öğrenci olmasına karşın, ideallerinden dolayı hocalarından tepki görür. Amacı ‘hayata renk katarak’ mizah yoluyla tedaviye katkıda bulunmaktır. Daha sonra yoksul hastalar için kendi parası ve bağışlarla özel bir klinik açmaya kadar girişimlerini sürdüren Adams, film sürecinde sevgilisi Carin Fisher’in (Monica Potter) öldürülmesiyle ve lisanssız klinik açmakla darbeler yese de, tedavi hizmetlerinde yaptıklarıyla ünü ülke çapına yayılır ve bir anlamda amacına ulaşır.

Article 99 (1992) IMDb 6,1

Veteran Hastanesi’ndeki bir grup doktor, umutsuz bir durumla uğraşmak zorundaydı: çok fazla hasta ve yetersiz yatak kapasitesi. Doktorların sorunlarının asıl sebebi, hastane yönetiminin kemer sıkma politikasıdır. Doktorlar ise ellerinden gelen en iyi şekilde hizmet etmeye karar verirler, bu yönetimin kurallarına karşı gelme ve izinsiz işlemler gerçekleştirme anlamına gelse bile.

Aklım Karıştı (1999) Girl, Interrupted IMDb 7,3

Yaşamına kast etme,günlük ilişkiler yaşama ve kişilik bölünmesi tanısıyla ailesinden ayırılarak ‘Claymoore’ adlı psikiyatri kliniğine yatırılan yazar adayı genç Susanna Kaysen’in buradaki personel ve hastalarla yaşadığı hüzünlü, heyecan verici, iç burkucu ilişkinin hikayesini anlatan film yazar Susannna Kaysen’in aynı adı taşıyan romanıdan, başarılı filmleriyle bütün dünyaya kendini kanıtlayan James Mangold tarafından sinemaya uyarlanmış.

Yetenekli Eller: Ben Carson Hikayesi (2009) Gifted Hands: The Ben Carson Story IMDb 7,7

Dr. Ben Carson, işinde oldukça yetenekli bir cerrahtır. Kendisine gelen son vaka, onun bu yeteneğini kanıtlamasında bir kez daha etken olacaktır. Dr. Carson’un bu yeteneğini nasıl kazandığı, geçmişindeki zorlu mücadelede saklıdır.

Zeka (2001) Wit IMDb 8,0

1998’de Pulitzer ödülü kazanmış bir tiyatro oyunundan uyarlanan tv filmi, kendisine konulan kanser teşhisinin ardından, hayatı sorgulamaya başlayan bir kadının hikayesini anlatıyor. Edebiyat Profesörü olan Vivian Bearing; koyulan kanser teşhisinin ardından, hayatını gözden geçirirken, önceliklerini de yeniden değerlendiriyor.

Uyanışlar (1990) Awakenings IMDb 7,8

Oliver Sacks’ın kendi hayatını kaleme aldığı aynı isimli romandan sinemaya uyarlanan film, ömrünü bilime adayan asosyal bir doktorun, icat ettiği bir ilaç sayesinde değiştirdiği yaşamları anlatır. Nörolog Malcolm Sayer, yeni çalışmaya başladığı bir hastanede, daha önce görmediği tarzda bir hastalığa sahip bir grup hastayla karşılaşır. Bu insanlar uzun yıllardır hareket etmeden yatağa bağlı bir şekilde uyku modundadırlar. Doktor Malcolm bir konferans esnasında tanıtılan bir ilacın bu hastalığı da iyileştirebileceğini düşünür ve bu hastalar üzerinde uygulamaya başlar. Uyandırılıp hayata dönen ilk hasta Leonard Lowe olur.

Fil Adam (1980) The Elephant Man IMDb 8,1

Fil Adam, gerçek bir hayat öyküsünü anlatıyor. 1880’ler Londra’sındayız. Şehrin sokaklarından süzülen kasvet ve karamsarlık, arka sokaklarda olup bitenleri belli eder nitelikte. Doktor Treves, isli sokaklarda gezindiği esnada gezici bir sirke rastlıyor. Önündeki kalabalıktan anlaşıldığı üzere içeride normal olmayan bir gösteri var. Ve bu normal olmayan gösterinin kahramanı, doğuştan engelli olan John Merrick. Annesi Merrick’e hamileyken bir fil tarafından saldırıya uğradığı söylenir bu sirkte. Doktor Treves ise hızlı bir hamleyle tedavi altına almak ister bu fil görünümlü adamı ve istediği gibi de olur. Her haliyle ürkütücü olan fil adamın bu korkunç görünümünün altında, gönlünde yatanlar ise zamanla dökülmeye başlar.

Okumaya Devam Et

Popüler