Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Ülkemizde Sinema Eğitiminin Sorunları

Prof. Dr. Peyami Çelikcan kaleme aldı.

Yayınlandı

tarihinde

if_s

Prof. Dr. Peyami Çelikcan
İstanbul Şehir Üniversitesi
İletişim Fakültesi

Ülkemizde, her alanda olduğu gibi, sinema alanında da eğitim sorunları tartışılagelmiştir. Bu tartışmalar sinema eğitimizde önemli sorunların olduğunu işaret etmektedir. Genel olarak eleştiriler birkaç başlık altında toplanmaktadır.

Birinci eleştiri noktası, sinema eğitiminin teorik düzeyde kaldığı ve mezunlarının iyi film üretebilecek yeterliliklere sahip olamadığı yolundadır. İkinci eleştiri noktası ise, akademik kadronun film yapma deneyimi olmaması ve film yapımından ziyade teorik yaklaşımlar üzerine odaklanmasıdır. Bir diğer nokta ise, film yapımı için gerekli teknik altyapı imkanlarının yetersizliği üzerinedir.

Bu yaygın eleştirilerin hepsi de üzerinde durulması gereken sorunlara işaret etmektedir. Ancak sorunu sadece bu boyutlarıyla tartışmak yerine daha genel düzeyde bazı değerlendirmeler yaparak analiz etmek daha doğru bir yol olacaktır. Her şeyden önce, sinema eğitimine ilişkin sorunları yükseköğretim sistemimizin yapısı ve işleyişi ile ilgili genel sorunların bir parçası olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Diğer bütün alanlarda verilen eğitimin yeterli ama sadece sinema alanında yetersiz gibi bir yaklaşım tartışmayı sonuçsuz kılacaktır.

Öğrenci kaynağı

Halen geçerli olan üniversiteye yerleştirme sistemi orta öğretim sistemimizi belirlemektedir. Bu sistem içinde, nihai hedef üniversiteye girmek olduğu için, her düzeydeki eğitimin ana amacı öğrencilerimizi üniversite sınavlarında başarılı kılmaktır. Bireysel ve kurumsal başarının göstergesi de özellikle sayısal alanda kazanılan puandır. Hal böyle olunca, milyonlarca öğrenci acımasız bir yarışma ve rekabet ortamı içinde başarılı olma mücadelesi vermektedir. İlkokul çağlarından itibaren öğrencilerimizi içine alan bu yarış sistemi, daha çocukluk çağlarından itibaren kültüre, sanata, spora yönelebilecek ilgileri köreltmektedir. Sanatın ya da sporun herhangi bir dalına ilgi duyan, bu alanda belirgin bir yeteneği olan binlerce çocuk ilk öğretimi tamamlarken bu ilgilerden uzaklaştırılmaktadır. Çünkü bu ilgi alanları çocuğun katılacağı yarışma sınavlarında bir anlam ifade etmemektedir.

Hal böyle olunca, yarışma sınavlarında başarılı olmaya yarayacak alanlardaki eğitim okul içinde ve dışında yoğunlaştırılmaktadır. Bu yoğun eğitim-öğretim faaliyeti içinde, çocukların sahip oldukları yetenekleri bile körelmektedir. Müziğe, resme, fotoğrafa, sinemaya ve diğer pek çok sanat türüne ilgi duyan ve bu alanda kendisini geliştirmek isteyen için elverişli bir eğitim ortamımız yok maalesef. Ancak çok bilinçli ailelerin desteği ile bu alanlarda yeteneği olan çocuklar kendilerini geliştirebiliyor.

Eğitim sistemimizdeki bu yapısal sorunların genelde sanat eğitimini, özelde ise sinema eğitimini olumsuz etkilemektedir. Sinema eğitimimiz sorunluysa, kaynağında her yıl milyonlarca öğrenciyi içine alan merkezi sınav sistemlerinin yapısal etkileri önemli bir yer tutmaktadır. Eğitim sistemi sanata ilgi ve yeteneği olan öğrenciyi teşvik eden, ona sahip çıkan bir yapıya sahip değil. Bu şartlar altında, başka bölümlere giremediği ya da giremeyeceği için sinema bölümlerine yerleşen öğrencilere 4 yıllık bir eğitim verilmektedir. Bu koşullar altında ulusal ve uluslararası düzeyde başarılı filmler çeken, bir ülke sineması geleneği oluşturabilen güçte ve çapta sinemacılar yetiştirilemiyor.

Sinema bölümleri

Sinema eğitimi iki şekilde veriliyor üniversitelerimizde: Güzel Sanatlar Fakülteleri altında eğitim veren Sinema-TV Bölümleri ve İletişim Fakülteleri altında yer alan Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümleri. İlki sinemayı sanat olarak konumlandıran ve eğitim programını uygulamalı olarak tasarlayan bir özellik taşıyor. Dolayısıyla, akademik ve teknik altyapısı buna göre oluşturuluyor. Bu tür sinema programları Güzel Sanatlar alanında yer almakla birlikte, öğrencilerini merkezi yerleştirme ile kabul etmektedir. Bilindiği gibi, sanat bölümlerine yetenek sınavı ile öğrenci alınmaktadır. Sinema bu genel uygulamanın dışında tutulmuştur. Halbuki bu bölümlere de özel yetenek sınavı ile öğrenci alınması gerekmektedir.

Nitekim, bölümler öğrencilerini bu yolla aldığı dönemlerde çok daha başarılı olmuş ve bugün sinemamızı temsil eden yönetmenlerin yetişmesini sağlamıştır. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema/TV Bölümü’nün başarıyla yürüttüğü program daha sonra Marmara Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesindeki Güzel Sanatlar Fakültelerine bağlı Sinema/TV bölümleriyle sürdürülmüştür. Başarısı kanıtlanmış bu modellerin geliştirilmesi gerekirken tersi olmuştur. Özel yetenek sınavıyla öğrencilerini seçen bu bölümler, merkezi yerleştirme ile öğrenci almaya zorlanmıştır. Bu zorunlu uygulamayla, sinema bölümlerinin ana kaynağı olan öğrenci profili farklılaşmaya başlamıştır.

İletişim Fakülteleri altında hizmet veren ve genellikle Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü adıyla bilinen bölümler ise zaten başından beri merkezi yerleştirme ile öğrenci kabul etmiştir. Kökeni gazetecilik okulları ya da enstitülerine dayalı olan İletişim Fakülteleri, aslında basın sektörüne eleman yetiştirmek için yapılandırılmıştı. 1969 yılından itibaren televizyon yayıncılığının başlaması, beraberinde radyo ve televizyon sektörü için de eleman yetiştirmek ihtiyacını ortaya çıkarınca, aşama aşama bu alanda eğitim veren bölümler de açılmaya başlandı. Bu yapılanma içinde sinema sadece televizyon ile olan ilişkisi çerçevesinde yer aldı. Amaç sinemacı yetiştirmek değildi. Devlet radyo ve televizyonu için yapımcı-yönetmen yetiştirmekti. Bu nedenle eğitim programları radyo ve televizyon ağırlıklı yapılandırıldı. Sinema ile ilgili derslerin sayısı 2-3 ders ile sınırlı kaldı. Dolayısıyla böylesi bir yapıdan sinemacı yetiştirilmesi mümkün olmadı, olmaz da. Bu bölümlerde kendi çabalarıyla ve sinemacı hocaların yönlendirmesiyle yetişen sinema yönetmenleri de vardır. Ancak sınırlı sayıda kalmıştır.

İletişim Fakülteleri bünyesinde eğitim veren Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümleri’nin amacı sinemacı yetiştirmek değil, medya için her tür görsel-işitsel içerik üretecek yeterliliklere sahip mezunlar vermektir. Sinema bu içerik türlerinden sadece birisidir ve görsel-işitsel içerik üretme becerilerini geliştirmek amacıyla programlarda yer almıştır. Bütün bu nedenlerle, İletişim Fakülteleri sinemacı yetiştiremiyor diye eleştirmek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Sinemacı yetiştirecek asıl yer Güzel Sanatlar Fakülteleri’nin sinema ve televizyon bölümleri olsa gerektir. Bu bölümler sinema eğitimini odağına alan yanı sıra televizyon yapımına da yer veren programlardır.

Akademik kadro

Güzel Sanatlar Fakülteleri bünyesinde yer alan bu bölümlerin en önemli sorunlarından birisine yukarıda değindim. Öğrenci kabulündeki uygulama bu bölümlerin daha iyi mezunlar vermesine engel oluyor. Diğer bir sorun akademik yapılanma. Ülkemizdeki akademik yapılanma pozitif bilimlere uygun olacak şekilde tasarlanmış ve güzel sanatlar alanında da uygulanmıştır. Sanat eğitiminin gerekleri oldukça farklıdır ve bu farklılık akademik yapılanmada dikkate alınmalıdır. Ancak özellikle sinema alanında farklı bir yapılanma gerçekleştirilememiştir. Ürettikleri filmlerle akademik kariyer yapma imkanı söz konusu olmayınca, akademik çalışmalarıyla derecelerini kazanan öğretim kadroları oluşmaya başlamıştır.

Bir dönem uygulanan sanatta yeterlilik çerçevesinde verilen akademik unvan uygulaması geliştirilerek devam ettirilmek yerine kaldırılmış ve sinema alanında çok önemli çalışmalar yapmış önemli yönetmenler bile öğretim görevlisi kadrosunda yer alabilmiştir. Bu kısıtlamalarla film yapan sinemacıların öğretim kadrosundaki sayısı ve etkisi azalmıştır. Bunun sonucunda ise, mastır, doktora, doçentlik derecelerini sinema çalışmaları alanında yapan ve akademik çalışmalarıyla ön plana geçen öğretim üyelerinin ağırlığı artmıştır. Sinema alanında akademik çalışmalar yapan kadroya her zaman ihtiyaç duyulacaktır. Ama bir sinema bölümünde araştırmacılarla uygulamacıların dengeli bir oranda temsil edilmeleri gerekir ki, aynı zamanda uygulamalı bir sanat türü olan sinema alanında kaliteli mezunlar verilebilsin.

Teknik altyapı

Söz konusu bölümlerle ilgili bir başka sorun ise teknik altyapı ile ilgilidir. Başlangıçta 35mm ve 16 mm film tekniğine uygun olarak kurulan altyapılar hızla video formatına uygun hale getirilmiştir. Sinema eğitiminin temelini oluşturan “film” formatından uzaklaştıkça, sinema eğitimi almış ama filme çekme ve film kurgulama deneyimi dahi olmayan mezunlar verilmeye başlanmıştır.

Uluslararası düzeyde bakıldığı zaman, sinema eğitimi verilen her yerde film formatı kullanılmakta ek olarak video formatı da öğretilmektedir. Sinema eğitimine yönelik eleştiriler içinde önemli bir yer tutan “sinema okuyup sinema yapmayı bilmemek” yargısı buna dayanmaktadır. “Film çekmek” ile “video çekmek” aynı şey değildir. Sinema bölümlerinin film çekebilecek bir altyapıya sahip olması gerekir. Kaç sinema bölümümüz var film altyapısı olan? Bu altyapıyı kurmak ve işletmek için iyi bütçe imkanları gerekmekte. Sağlanamadığı için daha düşük bütçeler gerektiren video altyapısı kurulmakta.

Peki ne yapmak gerekli? Ne yapalım ki, sinema bölümlerinden güçlü yönetmenler çıkarabilelim? Daha önce başka ülkeler ne yaptıysa biz de onu yapmalıyız. Öncelikle bunu önemli bir ihtiyaç olarak görmeli ve buna uygun tedbirleri almalıyız. Üniversiteye girişte artistik yetenekleri olanları teşvik edecek bir düzenleme yapılmalı. Herkesin doktor-mühendis-avukat olması gerekmiyor. Başarının tek göstergesi de bu meslekleri kazandıran bölümlere girebilecek puanları almak olmamalı. Böyle olursa, ilkokuldan başlayarak sanata ilgisi olan, yeteneği bulunan çocuklar kendilerini geliştirebilir. Üniversitede kendilerine uygun bölümlere girebilirler. Sanata ilginin desteklendiği, sanatın ve sanatçının önemsendiği bir ortamda iyi bir sanat eğitimi ve sinema eğitimi verilebilir. Ancak böyle bir ortamda, kimliği ve geleneği olan bir ülke sineması inşa edilebilir.

Tabii ki, bütün bu koşullar sağlanana kadar beklemek gerekmiyor. Yapabileceklerimizi yaparak sinema eğitiminin gelişimine de katkıda bulunmamız gerekiyor. İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nde ulusal ve uluslararası öğrencilere eğitim verecek ikili bir yapı kurduk. İngilizce Sinema ve Televizyon programında uluslararası standartta bir sinema eğitim vermeye çalışıyoruz. Bu bölümde sadece Türkiye’den değil, 50’den fazla ülkeden öğrenci bulunuyor. Çok kültürlü bir ortamda, sadece Amerikan sinemasını ve Avrupa sinemasını değil; diğer ülke ve bölge sinemalarını da kapsayan bir yaklaşımla oluşturduğumuz programda uygulama ve kuram dengesini gözetiyoruz. Aynı yaklaşımı yeni açılan Türkçe programımızda da sürdürüyoruz.

Bizim programlarımızı farklılaştıran en önemli özellik, öğrencilerimizin tamamının insanı, toplumu, dünyayı; tarihi, kültürü ve medeniyeti tanıyıp anlayabileceği bir vizyon oluşturacak ortak dersleri tamamladıktan sonra sinema dersleri almaya başlaması. Sinema eğitimi sadece teknik ya da estetik değil, aynı zamanda entelektüel birikim gerektirmekte. Bu birikim oluşturulmadan, “iyi” film çekmek mümkün değildir. Bu nedenle, sinema eğitimini teknik bir eğitim modeline dönüştürmek, sanıldığının aksine, yeterli değildir.

Bir akademik yönetici olarak, “Şu an yürüttüğünüz programı daha da iyi bir noktaya taşıyabilmek için nelere ihtiyacınız var?” sorusuna şu cevabı verirdim:

– Kendi öğrencimizi kendimiz seçebilmeliyiz.

 – Akademik kadroya daha fazla sinema profesyonelini katabilecek özendirici bir yapı kurulmalı.

– Yabancı sinemacılardan da daha fazla destek alabileceğimiz bir düzenlemeye ihtiyaç var. Mevcut uygulamalar bu tür uygulamaları teşvik etmiyor maalesef.

Film formatına uygun teknik altyapı kurulması. Bu altyapının tek tek üniversitelerin bütçeleriyle oluşturulamayacağı açık. Bu konuda teşvik edici bir takım desteklerin sağlanması ve koordine edilmesi gerekir.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: The Last Duel

Serkan Baştimar, Ridley Scott filmi “The Last Duel” hakkında yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

❝Bir Onur Savaşı❞

Ridley Scott, en vasat filmiyle bile Hollywood’da dişe dokunur işlere imza atan bir yönetmen. Hala üretken ve hala dünya üzerinde tartışmaya değer şeyleri sinema üzerinden seyirciyle buluşturmaya devam ediyor.

Hollywood #MeToo hareketiyle bir süredir çalkalanırken, tacizciler, ayrımcılar afişe edilip, kadının toplumdaki yeri, erkek egemen toplumda kendine biçilen “rol” küresel bir düzlemde tartışılırken epik filmlerin kalburüstü yönetmeni Scott, gündemdeki bu konuyu 1300’lü yıllardan, Haçlı Seferleri arifesindeki Avrupa’dan epik bir hikayeyle tartışmaya açıyor. İyi de ediyor.

Hikayeleri, destanları, masalları, erdemleri…. daha sayılamayacak nice duygu ve olguyu erkek hegemonyasından eril dille insanlık bilincine pompalayan tarihin “karanlık” sayfalarında yerini almayan bir hikaye var karşımızda. Belki de tüm kadınların üzerinden mağdur bir kadının öyküsünü izliyoruz The Last Duel‘de. Adı ve açılış sahnesiyle “yine bir erkek filmi izleyeceğiz” imajı bırakan The Last Duel, üç farklı karakterin tek hakikat üzerinden tutumunu irdeliyor. Hele ki Gladiator ve Kingdom of Heaven gibi destansı işlerin referansıyla filme başladıysanız, yanlış sofraya oturduğunuzu kabul edin ama sürpriz yemeğin güzel olması.

Hollywood macerasına omuz omuza atılan Ben Afleck ve Matt Damon‘un da imzasının bulunduğu The Last Duel, 150 dakikalık bir dönem romanı gibi. Şövalyelerin, göğüs göğüse çatışmaların, dört nala atların savaş alanlarında arz-ı endam ettiği yapım, tüm bu tantananın ardından “mahalle baskısına” rağmen tecavüze uğradığını söyleme cesaretini bulan bir kadının onur savaşını anlatıyor. Bu savaşı erkeklerin rol çalmasıyla yine savunmaya dönüşen ana karakterimizin yaşadığı gerilim seyirciye empati olarak yansıyor.

Dönem atmosferini oldukça tatmin edici bir şekilde perdeye yansıtan Scott, özellikle erkek karakterlerini bir sığlık seviyesinde bırakmış gibi. Tabii bu sığlık belki de kadın, çocuk ve doğanın süper hükümdarı(!) erkeğin doğru yerden bakıldığındaki portresi de olabilir. Matt Damon‘un sevimli karakterden çıkıp başka bir role soyunarak kabuğunu kırıyor. Hem “sanat” hem de gişe filmlerinin sevilen yüzü Adam Driver ise bir kez daha “kullanışlı” aurasını seyirciye aksettiriyor. 28 yaşındaki Jodie Comer ise “zamansız” yüzü ile büyüleyici bir performansa imza atmış.

Scott, her ne kadar kaderci bir finale atsa da sorduğu sorunun, gösterdiği sorunun cevabını seyirciye bırakarak erkek-kadın-çocuk fark etmeksizin iliklerimize kadar işlemiş eril bakışın sütunlarına şövalye mızraklarıyla saldırıyor. Yer yer bir “İran filmi” matematiğini çağrıştıran olay örgüsü, epik savaş sahneleri ile tatmin edici bir film olan The Last Duel, koronavirüs nedeniyle tenhalaşan sinema salonlarını az da olsa hareketlendirecek güzellikte.

Serkan Baştimar

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Gelin Biraz Dertleşelim…

Muhammed Uyar, 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Kültür ve sanat etkinliklerinin kişilere, siyasetçilere ve kamu kurumlarına bağlı olmaması gerektiğini yıllardır dile getirir ve savunurum. Çünkü bu değişkenlerin herhangi biri yerinden oynadığında bütün organizasyonların yapısı da yerinden oynuyor ve bütün birikimler sıfırlanıyor. Bunun en son ve bariz örneği yeni olmasına rağmen çok güzel bir ivme kazanan ve gün geçtikçe derinliği ve kalitesi artarak devam eden Malatya Film Festivali’nde yaşandı. 2010 yılında ilki düzenlenen festival aradan geçen 11 yılda 9 kez düzenlenebildi ve birçok kez de organizasyon ekibini değiştirmek zorunda kaldı. Değişen her ekiple beraber festival de neredeyse sıfırdan başlamış gibi oluyor. Festivali, şehri, şehrin insanlarını ve dinamiklerini tanıyan ve öğrenen ekipler bir anda yerini başkalarına bırakmak zorunda kalıyor. Böyle bir ortamda herhangi bir şeyin büyüyerek, gelişerek devam etmesi mümkün mü? Kesinlikle değil.

Sağ veya sol hiç fark etmiyor, bu ülkede siyasetin “reklam kaygısı” her zaman iyi işlerin arka planda kalmasına sebep oluyor. Evet, farkındayız, film festivallerinin gerçekleştirilmesinde başta belediye başkanları olmak üzere siyasetçilerin çok fazla desteği var. Ama bu emekleri görünür kılmak için yapılması gereken şey her yere boy boy fotoğraflarınızı asmak veya isminizi yazdırmakla olmuyor. Aslında görünürlük artıyor ama kalıcı olmuyor. Ayrıca siz seçimi kaybedip gittiğinizde yeni gelenler de bu yarışın içine dahil olduğu için durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Cannes, Berlin, Saraybosna, Karlovy Vary vb… Bu saydıklarımın hepsi birer şehir ve hepsinde birbirinden önemli, başarılı film festivalleri gerçekleştiriliyor. Ama hiçbirinin ne afişlerinde ne de ödül törenlerinde belediye başkanları çıkıp “Bu festivali BENNN yaptım!” demiyor. Festivali organize edenler, sinemacılar çıkıyor sahneye ve sanat ile, festival ile ilgili konuşmalarını yapıp kenara çekiliyorlar. Belediye başkanları ve siyasetçilerin festivallerde yapacağı en güzel şey ödül takdim edip emeği geçenlere teşekkür etmek olmalıdır. Bu kadar. Fazlası hem siyasilerin hem de organizasyonların zarar hanesine yazılıyor.

Antalya Altın Portakal Film Festivali için bu ülkenin en köklü film festivali desek yanlış olmaz. Şehrin ve sanatın cazibesi doğru bir şekilde birleştiğinde bu festivalin önünde hiçbir güç duramaz. Ama halihazırdaki durum buna hiç uygun değil. Yukarıda da bahsettiğim kaygılarla belediye başkanları her değiştiğinde sanki festivalin de “siyasi partisi” değişiyormuş gibi saçma sapan bir durum ortaya çıkıyor.

Gelelim sanatçılarımızın şov merakıyla bütün güzellikleri yerle bir ettiği anlara… İnsanların siyasi görüşleri olabilir. İnsanlar kendi siyasi görüşlerine göre eserler de üretebilir. Ama bu siyaset herhangi bir sanatsal faaliyeti gölgede bırakacak kadar ön plana çıkıyorsa orada bir sıkıntı var demektir.  Nitekim son yıllarda özellikle Adana ve Antalya Film Festivalleri’nde sahneye ödül almak veya ödül takdim etmek için çıkan sanatçılar bu durumu bir fırsat belleyip sanatlarını konuşmayı değil de siyasi görüşlerini deklare etmeyi tercih ediyorlar. Hal böyle olunca da festivallerin ardından gündem olan konular filmler, oyunculuklar, yönetmenlikler değil de siyasi tartışmalar veya magazin olayları oluyor.

Son olarak Antalya’da ödül almak için sahneye çıkan Nihal Yalçın’ın konuşması sırasında yaşananlar festivalin önüne geçti. Tartışmaların Tamer Karadağlı’nın Nihal Yalçın’a ödülünü verme şekli ve Yalçın’ın konuşmasının içeriği üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Konuşmasının bir bölümünde “Ben filmi seyrettikten sonra bana kadın oyuncu vermezler diye düşündüm açıkçası. Çünkü bir festival seyircisinin ya da jürisinin çok alışkın olduğu bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Ama ne yazık ki, güçlü rakiplerim yoktu. Büyük ihtimalle… Çünkü çok az kadın hikayesi vardı.” diyen Yalçın’ın kadın hikayesi meselesine dikkat çekmek isterken festivaldeki diğer oyuncuları rencide edercesine konuşması büyük bir talihsizlikti. Bir festivalde finale kalan bütün filmler/ekipler/oyuncular güçlü rakiplerdir. Jüriler bunların arasından subjektif bir tercih yaparlar. Kendi anlayışları ve sanatsal zevklerine en uygun/yakın gördükleri kişi ve filmlere oylamalar yaparak ödül verirler. Bu noktada “güçlü rakiplerim yoktu” demek her şeyin ötesinde diğer tüm film ekiplerine ve kadın oyunculara yapılmış büyük bir ayıptır. Hal böyle olunca ödül törenini, filmleri ve sanatı konuşmamız gerekirken içi boş tartışmaların içinde bulduk kendimizi. İşin kötüsü bu tartışmaların kimseye faydası yok…

Bir de Antalya Altın Portakal Film Festivali ile ilgili genel bir derdim var. Türkiye’den ve dünyadan sektör profesyonelleri sinema dolu bir hafta için Antalya’ya geliyor. Festivalin ana film gösterimleri- pandemi nedeniyle- açık havada yapılabilmesi için iki seans şeklinde 19:15 ve 21:45’te gerçekleştiriliyor. Ama açılan ek seanslardaki gösterimler AKM içindeki kapalı salonlarda yapılabiliyor. Madem kapalı alanda gösterim yapılabiliyor o halde neden gündüz seansları açılmıyor? Gün içinde basın toplantıları haricinde başka bir etkinlik, söyleşi vs. neden yapılmıyor? Antalya’nın önemli bir bölümü haline gelen Film Forum’un toplantıları neden online olarak gerçekleştiriliyor? Çünkü böyle olunca daha az misafir geliyor. Yarışma bölümünde filmi olmayan sektör temsilcileri ve oyuncular festivale davet edilmiyor. Önceki yıllara kıyasla davetlilerin sayısı çok çok azdı. Meselenin/mazeretin bütçe mi yoksa pandemi mi olduğunu düşünmeden edemiyor insan… Sadece akşam seanslarında gösterimlerin yapıldığı ve başka etkinliklerin yapılmadığı bir festivalin halkla bütünleşmesi mümkün değil. Açılış ve kapanış törenlerinin halka açık olması bu açığı kapatamaz. Bu konuda biraz daha dikkatli çalışılması gerekiyor. Pandeminin hayatımızdaki birçok şeyi etkilediğinin farkındayız. Ama dikkatli ve kontrollü şekilde normalleşmenin zamanı çoktan geldi. Film festivalleri içeriği dolu dolu olduğunda unutulmaz hale geliyor.

Sonuç olarak festivallerimizi siyasi kavgalara, anlamsız tartışmalara, “fırsat buldum biraz şov yapayım”cılara kurban etmemeliyiz. Derdimiz sürekli gelişen, büyüyen, içerik kalitesi her geçen gün artan festivaller düzenlemek olmalı. Bu vesileyle festivallerde sinema ile buluşmamıza vesile olan, emek veren bütün ekiplere teşekkür ediyorum.

Muhammed Uyar

Okumaya Devam Et

Eleştiri

28. Altın Koza Film Festivali Uluslararası Seçkiden Geriye Kalanlar

Sueda Puloğlu, 28. Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası seçkisine dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sueda Puloğlu yazdı.

28. Adana Altın Koza Film Festivali 19 Eylül itibariyle sona erdi. Festivalin uluslararası seçkisi çok iddialı. Prömiyerini Cannes’da yapan birçok filmin ülkemizdeki ilk gösterimleri Altın Koza’da gerçekleşiyor. İzlediğim, gördüğüm, düşündüğüm uluslararası kategorideki 6 film hakkında kısaca görüşlerim şu şekilde:

House Arrest / Alexey German Jr. 

Araştırma projesi fonlarını çaldığı iddiası üzerine soruşturma geçiren profesörün, ev hapsi sürecine odaklanıyor film. Yaşadığı bölgenin belediye başkanını hırsızlıkla suçladığı için misilleme yapılan profesörün, öfkesi ve hüznü yalın bir şekilde yansıtılmış. Tam anlamıyla tek mekân filmi olmasa da çekimler küçük bir alanı kapsıyor. Kamera profesörden hiç ayrılmıyor, ya onun gördüğünü ya da onu izliyoruz. Dış dünyayı, televizyon veya başkalarının ağzından duyuyoruz. Ev hapsinde olan yalnızca profesör değil biz izleyiciler de aslında. Bu, seyircinin başrolle bütünleşmesi ve onun duygularını hissetmesindeki en büyük etken. Rusya’nın soğuk iklimi ve siyasi havası, öyküyü destekleyen baş ögeler. Film, politik mesajlarını çekinmeden fazla da derine inmeden açıkça dile getirip yapmak istediğini başarmış diyebiliriz.

Memoria / Apichatpong Weerasethakul

Birçok ülkenin ortak yapımı Memoria, çekim yapıldığı farklı coğrafyalar ve anlattığı ortak değerlerle coğrafya aidiyetinden çıkıp evrenselleşmiş bir film. Tilda Swinton’un canlandırdığı Jessica’nın zihninde aşikâr bir ses duyulur. Jessica, kendisini yer yer ürküten anlamlandıramadığı bu sesin kaynağını keşfe çıkıyor. Memoria, hissettiğimiz ama kelimelere dökülemeyen kavramlar hakkında şiirsel ve görsel bir yolculuk. Fakat ağır ağır işlenen örgüsü, yönetmenin üslubuna alışık olmayanlar için meşakkatli ve sıkıcı bir süreç. 136 dakikanın her bir saniyesini üzerimde taşıdım fakat bittiğinde bıraktığı etkiden mutluydum.

Card Counter / Paul Schrader

Oscar Isaac’in canlandırdığı eski asker William Tell, geçmişin acımasız izlerini kumarda ustalaşarak geride bırakır. Küçük oynayıp küçük kazanan rutinleşmiş bir hayatın içinde, yeni tanıştığı Cirk ve La Linda ile William’ın vicdani duyguları yeniden canlanır. Amaç insanı hayatta tutan yegâne şeydir. Kahramanın yolculuğu her zaman bir amaç etrafında çizilir. Card Counter’da William, intikam duygusunda kaybolmuş Cirk’ün hayatını düzene sokmayı misyon ediniyor.

Yer yer baş döndüren çekim teknikleriyle kolay, basit bir örgüye sahip olsa da izleyicinin ilgisini her an diri tutan bir film. Mesaj verme kaygısı taşımadan sisteme dair güzel noktalara değiniyor. Koyu temanın içinde saklı neonlar ile kumarhane filmi imajının altını çiziyor. Card Counter türüne fazla yenilik getirmese de beklenti düşük tutulduğunda memnun ayrılacağınız ortalama bir film.

A Hero / Asghar Farhadi

Bu yılın festival adına en heyecanlandıran haberi A Hero’nun ilk gösterimiydi şüphesiz. Son yıllarda kamerasını Avrupa’ya çeviren Farhadi’nin tanıdığı topraklara geri dönüşünü izlemek harikaydı. A Hero’da borçları yüzünden hapiste olan ve bulduğu altın dolu çantayla hayatının seyri değişen Rahim üzerinden kahraman-anti kahraman hikâyesi çizilmiş. Asghar Farhadi yine ahlaki sorgulamalara girip zamanla onun altında kalacağımız bir çatışma kurgulamış. Öyle ki ana karakter Rahim’in karşılaştığı her çıkmazdan seyirci de nasibini alıyor. Farhadi’nin kullandığı açılarda ileride yaşanacaklara dair detaylar bulmak mümkün. Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi burada da yoğun bir hadise zincirinin ardından final sekansıyla durulması, izleyicinin hiç bitmeden devam edecek düşünce serüvenine geçiş adımı adeta.

Prayers for the Stolen / Tatiana Huezo

Jennifer Clemenet’in aynı isimli kitabından uyarlanan bu filmde Meksika’daki Guererro    Dağı’nda yaşamını sürdüren Ana’nın hikâyesi anlatılıyor. Kızların kaçırılma tehlikesiyle her an yüz yüze geldiği Meksika’nın siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı gözler önüne serilmiş. Ana’nın annesi ve babasıyla olan -belki de olmayan- ilişkisi buna en iyi örnek. Yoksul toplumdaki arkadaşlık ilişkileri ve günlük yaşamların eşlik ettiği bir büyüme öyküsü. Arka planda savaşın derin izlerini de görmek mümkün. Fragmanın filmden daha yüksek bir seyir zevki verdiğini düşünüyor ve filmin bende yeterince etki bırakmadığını da belirtmek istiyorum.

Ahed’s Knee / Nadav Lapid

İsrailli yönetmen Nadav Lapid’in kaleminden siyasi bir taşlama. Film, başkarakter Y.’nin kendi kendi çektiği filmin gösterimine gitmesiyle başlıyor. İçeriğiyle otobiyografik özelliklere sahip görünen filmde Y’nin ağzından çıkan cümleleri Nadav Lapid’in kişiliğine yormak mümkün. Lapid, öfkesini dışa vuruyor ama bunu temelsiz bir biçimde yapmıyor. Sistem eleştirisini nedenlere dayandırarak absürt bir biçimde sunuyor. Anlatımında sık sık flashbacklere başvuran filmde kamera kullanımının da etkisiyle bazı anlar gürültülü ve yorucu bir vaziyet alıyor. Haliyle bittiğinde salondan, yorulmuş ve kafası karışık şekilde ayrılmak mümkün.

Uluslararası filmlerin yanı sıra ulusal uzun metraj filmler ve kısa metrajların yarıştığı festivalde, 18 Eylül Cumartesi akşamı ödül töreni gerçekleşti. Festivalin başından itibaren kendisini hissettiren pandemi önlemleri törende de kısmen alınmıştı. Başta Altın Koza’nın direktörü Kadir Beycioğlu olmak üzere geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz tüm sinemacılar anılarak geceye başlandı.

Altın Koza, özellikle son birkaç yıldır hak ettiği konumda değil. Belediyenin bu konudaki  çalışmaları ve festivalin arkasındaki organizasyon ekibi yetersiz. Sosyal medya hesapları aktif olmaları gereken zamanlarda aktif değil. Törenin sunucuları hazırlıksız olduklarını hissettiriyorlar, zaten ödül alan ekiplerin çoğu salonda bulunmuyor bile. Pandeminin de etkisiyle film gösterimlerine özel davetli olmayıp gelen kişi sayısı az, bu da festival ile halkın arasını daha da açıyor. Jüri seçimleri tartışmalı, öyle ki ödüllerin dağılımı sinemaseverlerin akıllarında soru işareti bırakıyor. Bir de üstüne Antalya Altın Portakal Film Festivali, katılım şartlarına ‘ilk gösterimini Altın Portakal’da yapma’ maddesi ekleyince çoğu film ekibi direkt oraya yöneliyor. Bu gibi nedenler ve aksamalar, Altın Koza’yı gölgede bırakıp geçmiş yılları aratıyor. Umalım ki gelecek dönemlerde festivaller çok daha özenli, adaletli ve keyifli geçsin.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler