Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Üç Yol Filminin Yönetmeni Faysal Soysal İle Röportaj

Bosna Savaşı’ndan, Batman’daki kadın intiharlarına kadar bir çok meseleyi şiir dolu bir anlatım ile bizlere sunan Üç Yol filminin yönetmeni Faysal Soysal ile güzel bir söyleşi yaptık.

Yayınlandı

tarihinde

Bosna Savaşı’ndan, Batman’daki kadın intiharlarına kadar bir çok meseleyi şiir dolu bir anlatım ile bizlere sunan Üç Yol filminin yönetmeni Faysal Soysal ile güzel bir söyleşi yaptık. 

İnsanların zamanla sanat eserlerindeki güzelliği taklit edeceğini belirten Soysal; “Erdem, sabır, inanç ve hakikat üzerine kurulu bir ahlakı temsil etmek kolay değildir; yüzyıllar sürer. Ama o ahlakı bozmak çok kolaydır.” diyerek sanatın asıl amacının ne olması gerektiğine dair önemli tespitlerde bulundu.

Faysal-Soysal-Röportaj (6)

Röportaj: Muhammed Uyar
Deşifre: Rukiye Saraç
Fotoğraflar: Bahadır Uşun

Üç Yol filmi aslında fizikî yollardan ziyade manevi yollar barındırıyor içerisinde. Özellikle Bünyamin, Züleyha ve Yusuf’un karakterlerinin bile farklı yönleri bizi bu yollara sürüklüyor. Sizin için ne ifade ediyor Üç Yol?

Sanırım benim ve seyirciler arasında çok fark olmaması lazım. En azından ortak bir zeminin olması lazım. Bu da en basitinden diyelim ki, hikâyenin geçtiği mekanlardan bir tanesi Üç Yol. Özellikle üç karakterin ilk defa bir araya geldiği bir yer. Ama tabi bir tanesi ölü, Bünyamin’in tabutunun olduğu, Züleyha’nın Bosna Hersek’ten yeni geldiği ve Yusuf’un ise kardeşini gömmeye götürdüğü Üç Yol. Ama özelde ise başka başka imgeleri var tabi ki Üç Yol’un.

Birbirinden ayrı olan üç yol değil bunlar, öncelikle bunu belirtmek gerekir. Birlikte olan, bitişik olan üç tane yol. Yani, ikinin aslında birleştiği veyahut da birin yer yer ayrıştığı üç yol anlamına gelir. Böyle kategorize etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama Yusuf için örneğin daha çok gerçeklik ve hakikati, yaşadığı hayat, kendi karakteri, duruşu, hayatı algılayış biçimi, rüyaların içinde olmasına rağmen büyük bir kavga ve idealizm peşinde koşmayıp aslında var olanla yetinmesi ve alınyazısına kendisini teslim etmesi. Ki normal kıssadaki Hz. Yusuf’un tavrı da budur; kuyuya atılması Allah’ın takdiridir. Emir’in rüyasını yorumlamasını da yine Allah’ın takdiri olarak görür.

Kardeşlerinin tekrar kendisine dönüşünü o bir zamanlar gördüğü rüyanın artık gerçekleştiği fikrine götürür. Dolayısıyla Yusuf burada da bu anlamda tamamlanmıştır, kemali gösteren bir özellik ve karaktere sahip. Bünyamin ise tersine, aslında bizim aç olan yanımızı, ruhumuzu, beşer olan tarafımızı simgeleyen ve bu yüzden aslında şair aslında böyledir. Duygusuz, kontrolsüz, huzura ermemiş, kaosu içinde barındıran, kosmosa hasret, onun peşinde giden ama bunu yaparken de sürekli hatalar yapan, günahlar işleyen, bazı kişilere istemeden zarar veren bir durumda Bünyamin. Ama rüyalarında varmak istediği yer ise Yusuf ve kayıp rüyası da aslında Yusuf, o kemale ermek, o huzura ermek.

O huzurun olduğu yer de işte rüyaların mantığında aslında bir alınyazısını kabullenmedir. Yusuf bir rüya görür veyahut Hz. İbrahim bir rüya görür, buna saçma deyip kendisi bambaşka hatta tersine tavırlar içerisine girebilirler. Ama Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye gidiyor, Yusuf ise kuyuya atıldıktan sonra sabır gösteriyor.

Siz nasıl yaklaşıyorsunuz rüyalara? Gerçekte de çok rüya gören birisi misiniz?

Evet, çok rüya gören birisiyim ama azaldı, tüketim şartları ve aynı zamanda yaşadığımız bu saatler ki her biri kontrollü aslında. Bizim tarafımızdan tasarlanmamış ama bir şekilde tasarlanıyor ve bir saatte uyanmak zorundasınız, bir saatte işyerine geliyorsunuz, yemek saatiniz belli, arkadaşınızla sohbet edeceğiniz saat belli hatta artık edemiyorsunuz dahi. Dolayısıyla bu kontrol içerisinde çok fazla rüya görme imkânına sahip olamayabiliyorsunuz ya da rüya görürseniz dahi etkisi çok az kalıyor üzerinizde.

Faysal-Soysal-Röportaj (5)

Ya da o kontrol edilmemiz neticesinde bizim bilinçaltımıza itilen şeylerimi görüyoruz?

Tabi tabi. Aynen bu da başka bir açıdan, diğer açıdan da gördüğümüzde dahi aslında bu keşmekeşin, bu kaosun farklı yansımalarını görüyoruz. Aslında bizler başka şeyler arzu etsek; yolculuğu, buradan uzaklaşmayı, başka bir ruh ve atmosfer içerisine girmeyi arzu etsek zaman içerisinde buna yönelik rüyalar göreceğiz. Ve belki de onun etkisinde kaldığımızda gün içerisinde daha doğru hareket edeceğiz, daha az zarar vereceğiz insanlara, daha az yiyeceğiz, daha az tüketeceğiz, daha az bağırıp çağıracağız, daha az konuşacağız belki ve o aslında ulaşmaya çalıştığımız doğadan minimum miktarda ama daha güzel ifade etme noktasına erişeceğiz.

Burada Bünyamin bunu yapmaya çalışırken tek başına yapamıyor.  Bunun için bazı şeyler gerekli, düşüş gerekli, yani kuyuya düşmek gerekiyor Yusuf’un rüyasında olduğu gibi. O da düşmek istiyor, düşüşün peşinde. Ama kuyuyu birileri taşlarla örmüş. O kuyu da aslında daha sonra gerçekteki hikâyemizde karşımıza çıkacak. Onun aslında toplu mezarlarda bulduğu kuyunun farklı bir yansıması.

Gerçekliği var mı kuyunun, gerçek bir hikâye mi?

Evet.  Kuyunun gerçekliği var tabi adı kuyu diye geçmiyor. Büyük bir çukur kazılmış ama kuyu gibi derine doğru kazılmış bir çukur ve çok sayıda Boşnak maalesef katledilip içeriye gömülmüş. Ben onu okuduğumda hikâye daha kendini hissettirmeye başladı. O kuyu meselesi, benim senaryodaki ilk yazdığım Yusuf’un rüyasını görmek için kuyunun kenarına gelmesi ve kuyunun taşlarla dolmuş olması daha belirgin olmaya başladı ve nitekim Bünyamin de onu bulduğunda taşların altından sesler duyuyordu; “Yusuf, Yusuf, Yusuf!” diye.

Filmin de iki yerinde tekrar bu geçiyor kuyunun başında. Aslında bu tarz böyle göndermeler var, tek başına o kuyuyu orada görmek yetmiyor. Onun devamını da görmek ve ilişkisini kurmak gerekiyor. Tabi bazı şeyler ancak diyalog üzerinden anlatılabilirdi. O kuyuyu, o insanları, o cesetleri vs. göstermek daha ayrı bir prodüksiyon isterdi, ona da bizim imkanımız yoktu zaten.

Filmde Bosna’nın savaşta yaşadığı acılara dair belge görüntüler de yer alıyor. Daha çok imgeler üzerinden gitmeyi tercih eden bir filmde neden böyle bir şeyi tercih ettiniz?

Neden olmaz diye ben size sormak isterim aslında. İmgesel, şiirsel bir filmde gerçekçi bir sahne birden çıkabilir. Ya da diyelim ki; Züleyha yukarıya doğru çıkarken çok şiirsel bir rüya sahnesi neredeyse. Ki daha sonra gerçek ya da rüya olduğunu artık orada örtüyoruz, birbirine giriyor tam o sahnede. Gerçekten uyandığı ve o mavi elbiseyi bir yerden bulduğu ve Bünyamin’in söylediği gibi atlamaya gitti. Bir gerçek de olabilir, rüya da olabilir. Ama kimin rüyası?

Bünyamin’in gördüğü rüya belki de, şimdi Yusuf’la tam olarak birleştiler. Ki rüyalarda Yusuf Züleyha’yı bulmaya çalışıyordu. Ama oradaki taşın üzerinde bir yazı yazar: “Kadınların kaleye çıkması yasaktır.” Bu mesela orada yaşanmış bir şey. Kaleye belki o yazı yazılmadı ama bir dönem kadınları almadılar çünkü bir kadın intiharı oldu. O çevrede başka birkaç intihar daha olunca, yüksek yerlere çıkmalarına izin verilmedi kadınların. Haliyle; “O zaman bu yazı niçin burada?” diye söylenebilir.

Benim derdim sadece böyle şiirsel bir film yapmak değil veyahut sadece rüya üzerine film yapmak değil. Sonuçta bunun mutlaka bir gerçeklik ayağının olması lazım. Bir yere dokunması lazım. Hatta ben belgesel görüntülerin az olduğunu bile düşündüm. Ama o söylediğiniz kaygıdan ve korkudan da çok fazla arttırmak istemedim. Hatice Teyze hadisesi nitekim gerçek bir hadisedir. Hala aslında çocuğunun kemiklerini bulamamış bir anne ve o belgeseldeki kadın da ona çok benzeyen bir kadındır.

Faysal-Soysal-Röportaj (2)

Sanat eserleri geçmişin izlerini geleceğe taşıma gibi bir görevi de üstleniyor. Hasankeyf gibi bir güzelliğin sular altında kalmasına müsaade eden ya da savaşlar ile barış oluşturma gayreti güden modern insan sanattan ne kadar ve ne anlıyor? Tüm güzellikleri kaybettiğimiz gün sanatın bir ehemmiyeti kalacak mı sizce?

Bu zaten modern dönemin bütün sanatçılarının derdi ve konuştukları hakikat. Bunu Oscar Wilde güzel bir cümleyle ifade ediyor; “Doğa, sanatı taklit ediyor.” der. Sanat eseri o güce eriştiği vakit, o güzelliğe bu sefer doğa onu taklit edecek, bizler taklit edeceğiz. Bizler diyelim, bir filmdeki karakterin yaşamına özeneceğiz. Bizler bir şiirdeki şairin söyleyiş cesaretine ve kendinden eminliğine, korkusuzluğuna özeneceğiz ve bizler onu taklit etmeye başlayacağız. Ve ha keza diyelim ki iyi bir ressam çok güzel bir resim yaptığı vakit, doğayla ilgili, bambaşka bir mekânla ilgili bizler o mekânı özleyeceğiz ve bu sefer onun arayışına gireceğiz. Neden bu mekânlar yok veya bu mekânlar neden yok oluyor?  Veyahut “Kardeşim sen Hasankeyf gibi bir güzellik var, ben onu şu filmde gördüm. Nasıl sular altında kalmasına izin veriyorsun?” diye belki gelip engel olacak.

[bilgi] Erdem, sabır, inanç ve hakikat üzerine kurulu bir ahlakı temsil etmek kolay değildir; yüzyıllar sürer. Ama o ahlakı bozmak çok kolaydır. [/bilgi]

Belki bu saatten sonra zor olur ama yarın öbür gün biri gelir belki bunun hesabını sorar. Veyahut da hesabını soramaz, bunun gibi bir vakanın yaşanmasına engel olur. Sonuçta sanatın sosyal gücü dediğimiz şey, böyle anlık tarif edilebilecek ya da paraya dönüştürülebilecek bir şey değildir. Gücü de buradan kaynaklanır. Bütün zamanlar üstü bir şeydir. Mesela bu yaptığım için birileri çıkar, der ki; “bu kadar paraya değer mi bu film?” ve sadece neler yapıldı şu kadar paraya? Recep İvedik yapıldı, Cem Yılmaz’ın filmleri yapıldı, komedi filmleri yapıldı. Buna benzer filmler yapılmadı.

Ve toplum ne hale geldi biliyor musunuz bu filmler sayesinde? Gidip eğlenecek, 12 lirasını verecek ve eğer gülemezse bir süre sonra ve eğer aksiyon kendisini rahatsız etmese, şiddet damarına kadar batmasa o parayı helal etmeyecek. Çıkarken kavga çıkaracak; “Benim paramı geri verin, ben burada gülmedim, ben burada etkilenmedim, ben burada korkmadım.” Çünkü sizler insanı, bu tarz filmleri yapan ve bu filmlerden para kazanmayı hedef edinen kapitalizm ve düzen, çünkü bunlar daha fazla insandan para kazanmanın yolunu öğrendiler, insanı hayvanlaştıran özelliklere önem veriyorlar. Ve insanların hayvanlaşması tabii ki melekleşmesinden daha zordur.

Erdem, sabır, inanç ve hakikat üzerine kurulu bir ahlakı temsil etmek kolay değildir; yüzyıllar sürer. Ama o ahlakı bozmak çok kolaydır. Birkaç bozuk elmayla bütün hepsini çürütebilirsiniz. Ve içine ne kadar elma koyarsanız da o çürük elmayı iyileştiremeyebilir. Bu yüzden bu tarz filmler yapıldığı vakit sadece bu zamanla olarak sınırlı düşünmemek lazım. Veya şu kadar kişi izledi, bu kadar kişinin izleyeceği filme destek mi verilir ya da yapılır mı böyle film? Bu beş yıl sonra da izlenecek, on yıl sonra da izlenecek, sürekli izlenecek. Sürekli bunun üzerine tartışılacak, yorum yapılacak.  Ya da belirli kişi izleyecek ama bu memleketin fikir ve düşünce dünyasına etki eden insanlar bunu izleyip, bunun üzerine yorum yapıp bir şeyler konuşacak.

Filmi izlerken şiir gibi görüntülerle baş başa kalıyoruz bazen. Şair bir yönetmen için bu duyguları görüntüye yansıtmanın zorlukları neler?

Tabi o şiirlerle görüntüler arasında bir ilişki kurmak biraz zor oluyor. Diyelim ki; şair Bünyamin aynalarla ilgili bir mısra söylüyor, ayna mevzusuna gireceğiz yavaş yavaş. Oradaki biraz daha basit bir şiirdi mesela, neye göre? Yusuf ve Züleyha karşılıklı oturdukları şiire göre. “Doğru mu Züleyha,  kısacık bir aşk rüyası uğruna bütün insanlığı bir ömür kuyularda uyuttuğun?” Bu ise daha derin, daha bana yakın.

Araba sahnesinde de intihar eden şairlere bir gönderme var. Aynı zamanda intihar eden şairlere, bu yaşadığımız çağda var olan hayatı ve aynı zamanda düzeni ve insanların çıkarlarını artık kabul etmeyip, bunlara dayanamayıp buradan göçen şairlere de bir gönderme vardı. Bizim intihar eden şairlere de yer vermek gerekirdi belki ama olaya biraz daha batılı yaklaşmak istedim. Doğudaki intihar daha farklıdır, şair de olsak şair umutsuz insan değildir. Umutsuz insan küfür içindedir. O yüzden intihar bizim anlayışımızda yoktur.

Faysal-Soysal-Röportaj (3)

Filmi izlerken Bünyamin karakterinin sizi anlattığına dair bir algıya kapıldım. Şiir ve memleketleri dışında var mı ortak noktalarınız? Bünyamin sizden neler aldı?

Bünyamin mesela şair olması, rüya görmesi, Bosna’ya gitmesi bütün bunları benden aldı. Ama kıskançlık yok, yani ben abimle bir kıskançlık yaşamadım. Küçükken mutlaka olmuştur, ben hatırlamıyorum kavgaları, tartışmaları. Hiç o anlamda kıskançlık, hele aynı kızı sevme bambaşka, bu huylarımız çok farklı abimle. Böyle bir dünyamız yok. Ama abimin de aslında Yusuf’a benzer bazı özellikleri var; abim Amerika’dan teklif almasına rağmen gitmedi, annemin babamın yanında kaldı. Ekonomik olarak maddi durumu çok da iyi olmayan bir ortamda yetiştik. Abim de gidip çalışmak durumunda kaldı. Haliyle aslında aileyi kucakladı, Yusuf’un karakterine bu yönüyle benziyor. Ankara’da okumuş olmasına rağmen Batman’da yaşamayı tercih etti.

Rüya sahnelerinin mavi renkte tonlanması, Züleyha’nın mavi kıyafetlerinin tercih nedeni nedir?

Mavi derinliği, saflığı aslında beyazdan daha fazla çünkü biz suyu birlikte gördüğümüzde artık mavi görürüz. Tek başına beyaz olduğunu düşünürsün ya da bardakta görürüz. Ama denizde gördüğümüz vakit hatta gökyüzünü mavi görürüz. Elimize alıp parçaladığımızda beyaz görürüz. O bütünlüğe yani o rüya ikliminin varmak istediği kemalin simgesi ancak mavi olabilirdi.

Oyuncuların farklı ülkelerden olması ve farklı dilleri de konuşmaları aslında bir risk değil miydi?

Onu çok tartıştık. Acaba Türk oyuncular götürüp, bütün filmi Türkçe mi yapalım, Amerikalılar gibi. Amerikalılar böyle yapıyorlar. İngilizce bütün dünyada olduğu için böyle yapıyorlar. Sizin dilinizin dünyada böyle bir yaygınlığı yok ki bunu düşünüp, böyle yapasınız. Kimse sormuyor, Hindistanlı oyuncu ama İngilizce konuştu diye. Ya da Kürt oyuncu ama İngilizce konuştu Amerikan filminde diye. Kimse bunu sorgulamıyor. Çünkü alışkanlık haline getirdi bunu. Türkçe’nin böyle bir durumu yok. Osmanlı döneminde olsa herkes Osmanlıca da konuşur, hiç problem olmaz. Ama hikâye iki ülke arasında olduğu vakit, bir oyuncunuz oradan bir oyuncunuz buradan olduğu vakit hangi dili konuşsunlar orada?

Kız Türkçe konuşsaydı daha mı inandırıcı olurdu? Kız Fransız değil de Türk şairler üzerine mastır yaptım deseydi, bunlar hep Türkçe konuşuyorlar Bosna’da demeyecek miydiniz? Türkiye’den de oyuncu götürebilirdik. Buradan kişilerle de çalışırdık. Ama o zaman ortaya başka bir film çıkardı, Üç Yol olmaz başka bir film olurdu. Tasarlanmış, kurgulanmış, televizyon mantığında bir film çıkardı. Ama ben bu filmin bütün insanların tarafından izlenmesini istiyorum. Hakikaten de Batman’dan Bosna Hersek’e zamanında benim gittiğim gibi biri gitmiş, oradan da bir kızla tanışmış, kendi geçmişiyle ilgili problemleri var, bir yandan da insanlara yardımcı olmaya çalışıyor, kendi dünyası dâhilinde şiirle, sanatla, idealleriyle barışı sağlamak, hayatını kurtarmak. Ama bunu yapamıyor.

Faysal-Soysal-Röportaj (4)

Yeni projelerde de şair oluşunuzun etkisini hissedeceğimiz muhakkak. Ama anlatım dili olarak bu filminizi referans alabilir miyiz?

Aslında şu ana kadar yaptığım bütün filmlerde bu anlamda bir sürreal, gerçeküstü şeyler var filmlerde. Ve tabi buna en büyük sebebiyet veren şey, şiir. Ben bundan şiir yazarak kurtulamazdım. Şu an şiir yazmıyorum eskisi kadar. 2011’de son şiir kitabım çıktı. Ondan sonra iki ya da üç şiir yazmışımdır. Ama ruh olarak kurtulamıyorsunuz ki. Şair olmak sadece şiir yazmak değildir. Şiir çekiyor sizi, okumak zorundasınız. Mesela ben bazen bazı arkadaşlarla tanışıyorum. “Ben ömrümde hiç şiir okumadım.” diyor. Ben bir daha o insanlarla görüşmem.

O insanların bana değil, topluma da katacak bir şeyleri yok. Kendilerinden, konuştukları dilden de haberleri yok. Hatta o insanların Kuran-ı Kerim okumaları, İncil okumaları da bir anlam ifade etmiyor. Şiiri ben çok özel bir yerde tutuyorum. Küfre götüren özelliği de var, olabilir. Bu ondaki o büyük gücü gösteriyor zaten. Bazısı da belki şiir içinde yaşıyordur ama tanışmamıştır.  O tarz insanlar da var. Ama onlar da derviştir yani. Yusuf gibidir. O insanları bulmak zaten ayrı bir şey. Onlar yürüyen şiirdir, şiiri okumalarına gerek yok.

Bu film diliyle ilgili şöyle bir şey söyleyebilirim; Türk Sineması’nda ben büyük ağabeylerimize bazen sorardım neden uzun plan yok diye. Hatta Nuri Bilge’de bile yoktu mesela. İlk zamanlar bunun çok pahalı olduğunu söylerlerdi. Dert şimdi daha pahalıya film yapmak vs. değil. Siz bir hisse sahipsiniz, o his akmalı.  Kameranın hareket etmesi aslında Tanrı’nın da varlığını gösteren bir şeydir. Aynı zamanda seyircinin de varlığını gösteren bir şey. Davet eden bir şey. Ben sizi şu an yaklaştırıyorum, sizi şu an götürüyorum, sizi şu an uzaklaştırıyorum. Siz o hissi yaşarsınız.

Üç Yol filmi foto galerisi için tıklayın!

‘Üç Yol’ Filminin Galası CRR’de Yapıldı

Üç Yol Fragman

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et

Liste

Bruce Willis ve 10 Performansı

66. yaşına özel Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için derledik.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1988 yapımı Zor Ölüm (Die Hard) filmindeki performansı ile Hollywood’un vazgeçilmez aktörleri arasına girmeyi başarmış olan Bruce Willis, 1985 yılında yer aldığı Mavi Ay dizisi ile Altın Küre ödüllerinde ‘Müzikal veya Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu‘ ödülünü alırken 1987 Emmy ödüllerinde ‘Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Başrol Oyuncusu‘ ödülünü kucakladı.

66. yaşını kutlayan Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için listeledik. İyi seyirler.

Altıncı His (1999) The Sixth Sense IMDb 8,1

Bruce Willis’in oyunculuğuyla dikkat çeken, 1999 yapımı psikolojik korku filmidir. Ölüleri görebildiğini ve onlarla konuşabildiğini iddia eden sorunlu, içine kapanık bir çocuk ve ona yardım etmeye çalışan eşit derecede sorunlu bir çocuk psikoloğunun hikâyesini anlatır.

Glass (2019) IMDb 6,7

James McAvoy ve Anya Taylor-Joy’un başrolünü üstlendiği Parçalanmış ile Bruce Willis ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini üstlendiği Ölümsüz filmlerini birleştiren yapım, Parçalanmış üçlemesinin devam halkası. Filmde, aşırı güçlü ve zarar görmeme yeteneğine sahip olan David Dunn, Kevin Wendell Crumb’ın parçalanmış kişiliklerinden biri olan ve en tehlikelisi olarak öne çıkan The Beast’in peşine düşüyor. Bu kovalamaca sırasında, kemiklerinin narinliğini şeytani zekası ile dengeleyen Mr. Glass’ın gölgesi de yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Glass’ın bildiği kimi sırlar iki adam için de kritik düzeyde önem kazanıyor. Aynı psikiyatri kliniğinde tedavi gören üç adam, birbirlerinden bambaşka karakterlerde olmalarına rağmen, “süper kahraman olduklarına inanan insanlar” üzerine uzmanlaşmış olan bir psikiyatrın bakımında tedavi için psikiyatri merkezine yatırılıyor. Ancak Mr. Glass ve Crumb’ın bir araya gelişi, kaçınılmaz olarak bir firar ile sonuçlanıyor. Onları durdurabilecek tek kişi olan Dunn da arkalarından firar ederek ikilinin peşine düşüyor.

Ucuz Roman (1994) Pulp Fiction IMDb 8,9

Ucuz Roman’da Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öteyandan, iki kaşarlanmış gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren bir kaç sahetekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar verir. Cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçar. Kader bu aykırı tipleri muhteşem bir şekilde bir araya getirecek, yollarını kesiştirecektir.

12 Maymun (1995) Twelve Monkeys IMDb 8,0

Dünyada insanlığın yok olmasına yetecek derecede tehlikeli olan bir virüs yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yer altlarına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu esnada virüsün yok olması için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole gönüllü olur. James kendisini yedi yıl geride, bir akıl hastanesinde bulur. Akıl hastanesi gibi bir ortamda gelecekten geldiğini ve misyonunu anlattığında ise gerçek anlamda akıl hastası etiketi yemesine neden olur.
12 Maymun, zamanda yolculuk temalı filmlerin arasında en önemli olanlardan biri. 

Zor Ölüm (1988) Die Hard IMDb 8,2

Zor Ölüm’de Noel gecesi New York polis departmanı dedektifi John McClane günden güne uzaklaştığı karısı Holly’le arasını düzeltmek ve tekrar barışmak için Los Angeles’a gelir. Holly şirketinin yılbaşı partisi için Nakatomi Plaza’dadır ve McClane bu binaya doğru yola çıkar. McClane plazaya vardığında kıyafetlerini değiştirmek için bir odaya girer. Bu esnada bir grup Alman terörist binayı kuşatarakk içindeki insanları rehin alır. Ellerinden kurtulabilen tek kişii McClane’dir. Şimdi McClane’e düşen görev içerisinde eşinin de bulunduğu bu kalabalığı kurtarmak olacaktır.

Günah Şehri (2005) Sin City IMDb 8,0

Frank Miller’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan film; kendini bir hilkat garibesi olarak düşünen buna karşın oldukça güçlü hatta yenilmez bir sokak savaşçısı olan gizli romantik Marv, özel dedektif Dwight, çabalarının yetersiz kalacağını bilse de, pislik yuvası haline dönmüş olan şehri temizlemeye çalışan idealist, gözü pek polis memuru Hartigan ve onların maceralarını anlatıyor.

Olaylar asıl ismi Basin olan fakat her türlü suçun vaka-i adliyeden sayılması nedeniyle “Günah Şehri” diye anılan hayali bir mekanda geçmektedir. Marv ve Dwight alışageldiğimiz “kahraman” tiplemelerine tam olarak uymasalar da alıştığımız gibi kötü adamlara karşı amansız bir savaş vermekteler. Hartigan ise bataklıkta açan bir çiçek misali dürüst ve namuslu birisidir. Bu üç kahraman, gücünü farklı kuvvetlerden almaktadır. Marv intikam, Dwight merhamet ve aşk, Hartigan ise dürüstlük.

Şanslı Slevin (2006) Lucky Number Slevin IMDb 7,7

Slevin’in hayatı hiç iyi gitmemektedir: Yaşadığı binanın mühürlenmesine karar verilmiştir; bir soyguncuya kimliğini kaptırmıştır; ve kız arkadaşını başka bir erkekle yakalamıştır. Los Angeles’tan ve sorunlarından bir süreliğine kurtulmak için arkadaşı Nick Fisher’ın New York’taki dairesinin anahtarını alır. Ama kötü talihi peşini bırakmayacak, işler daha da sarpa saracaktır.

Haham ve Patron New York’un yer altı suç dünyasının iki saygın ve korku uyandıran mafya babasıdır. Bir zamanlar ortak olan iki adam şimdi birbirlerinin en büyük düşmanıdırlar ve operasyonlarını aynı caddede karşılıklı malikanelerinden yürütmektedirler. Ellerinde tuttukları güce rağmen, paranoyanın esiridirler ve son 20 yılda kalelerinden bir kez olsun çıkmamıştırlar.

Ölümsüz (2000) Unbreakable IMDb 7,3

Tüm yolcuların hayatlarını kaybettiği büyük tren kazasından kurtulabilen tek kişi David Dunn olur. İşin daha da ilginç yanı Dunn’ın tek bir çizik bile almadan bu kazayı atlatmış olmasıdır. Bu mucizevi durum tüm insanların ilgisini çeker, en başta da bir çizgi roman müptelası ve koleksiyoncusu olan Elijah Price’ın… Price David Dunn’la tanışmak ister ve bu amacına ulaştığında ona bu kazayla ve bu gibi kazalardan nasıl kurtulduğuyla ilgili gizemli bir teoriden bahseder. Dunn’a başlarda gerçek dışı gelen bu teori zamanla kendini keşfetmeye giden yolun ilk adımı olacaktır.

5. Güç (1997) The Fifth Element IMDb 7,7

23. yüzyılda New York. Dünya yok olmanın eşiğindedir. Her 5000 yılda bir geri dönerek yaşamı yok etmeye çalışan şeytani güç, bir gezegen biçiminde hızla dünyaya yaklaşmaktadır. Tek kurtuluş beşinci güç olarak adlandırılan, kimsenin ne olduğunu bilmediği elementin dünyaya ulaşmasıdır. Bunu başaracak tek kişi eski bir asker olan taksi şoförü Korben Dallas’tır. Ancak onun ilgilenmesi gereken mükemmel güzellikte bir yaratık vardır.

Armageddon (1998) IMDb 6,7

 Birleşik Devletler Hükümeti, bizden dünyayı kurtarmamızı istiyor. İtirazı olan?”

Dünyayı yok edecek büyüklükte bir göktaşını yok etmek için bir grup sondajcı gök taşına doğru tehlikeli bir yolculuk yaparak onu yok etmeye çalışırlar.

Mavi Ay (Dizi 1985 – 1989) Moonlighting IMDb 7,6

Maddie Hayes ile eğlenceli dedektif David Addison’ın maceralarını anlatan Mavi Ay, 1985 ile 1989 yılları arasında ABC’de 65 bölüm olarak yayınlanmıştır. ABD yapımıcı Mavi Ay, sürekli çekişen ancak birbirlerine aşık iki karakterin dedektiflik hikayelerini konu almaktadır.

Okumaya Devam Et

Liste

Sağlık Çalışanlarının Hayatımızdaki Önemini Anlatan 10 Güzel Film

Tıp Bayramı kutlu olsun.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Biyografiden dramaya; sizi sürükleyecek, sonuna geldiğinizde sağlık çalışanlarına teşekkür etmek isteyeceğiniz filmler listesi sizlerle. Tıp Bayramı kutlu olsun. İyi seyirler.

Doktor (1991) The Doctor IMDb 7,0  

Jack McKee zengin ve başarılı bir doktordur. Düzgün seyrinde giden hayatı kanser teşhisi konmasıyla değişecektir. Yıllarca hekim-hasta ilişkisine hekim gözüyle bakan Jack, olaya bir de hasta gözüyle bakmak zorunda kalacak ve yaptığı hataların farkına varacaktır.

Doktor Ölüm (2010) You Don’t Know Jack IMDb 7,6

Gerçek olaylara dayanan bir hikayeden uyarlanan ve televizyon kanalı HBO tarafından çekilen film, iyileşme umudu kalmayan hastaların ölmesine yardım ederek kamuoyunun gündemine oturan, ‘ölüm meleği’ lakaplı meşhur Doktor Jack Kevorkian’ın hayatını anlatıyor.

Tanrıyı Oynayanlar (2004) Something the Lord Made IMDb 8,2

Büyük Buhran sırasında başlayan, cerrah Alfred Blalock ile siyahi asistanı Vivien Thomas’ın 34 yıllık ortaklıklarının hikayesi. İlk başta hademe olarak işe alınan Thomas, el becerisi ve kardiyolojiye duyduğu ilgi sayesinde Cerrah Blaloc’un araştırmalarının önemli bir parçası haline geliyor. Ancak dönemin ırkçı yaklaşımı Thomas’ı oldukça zorluyor. Kapalı kapılar ardında sorunsuz yürüyen bu ortaklık ilişkisi, beyazların hüküm sürdüğü kapıların ardında tam bir mücadeleye dönüşüyor.

Patch Adams (1998) IMDb 6,8

İntihar eğilimli biri olarak girdiği akıl hastanesinde gördüklerinden sonra Hunter ‘Patch’ Adams (Robin Williams), çıktıktan sonra tıp fakültesine öğrenci olarak girer. Okulda başarılı bir öğrenci olmasına karşın, ideallerinden dolayı hocalarından tepki görür. Amacı ‘hayata renk katarak’ mizah yoluyla tedaviye katkıda bulunmaktır. Daha sonra yoksul hastalar için kendi parası ve bağışlarla özel bir klinik açmaya kadar girişimlerini sürdüren Adams, film sürecinde sevgilisi Carin Fisher’in (Monica Potter) öldürülmesiyle ve lisanssız klinik açmakla darbeler yese de, tedavi hizmetlerinde yaptıklarıyla ünü ülke çapına yayılır ve bir anlamda amacına ulaşır.

Article 99 (1992) IMDb 6,1

Veteran Hastanesi’ndeki bir grup doktor, umutsuz bir durumla uğraşmak zorundaydı: çok fazla hasta ve yetersiz yatak kapasitesi. Doktorların sorunlarının asıl sebebi, hastane yönetiminin kemer sıkma politikasıdır. Doktorlar ise ellerinden gelen en iyi şekilde hizmet etmeye karar verirler, bu yönetimin kurallarına karşı gelme ve izinsiz işlemler gerçekleştirme anlamına gelse bile.

Aklım Karıştı (1999) Girl, Interrupted IMDb 7,3

Yaşamına kast etme,günlük ilişkiler yaşama ve kişilik bölünmesi tanısıyla ailesinden ayırılarak ‘Claymoore’ adlı psikiyatri kliniğine yatırılan yazar adayı genç Susanna Kaysen’in buradaki personel ve hastalarla yaşadığı hüzünlü, heyecan verici, iç burkucu ilişkinin hikayesini anlatan film yazar Susannna Kaysen’in aynı adı taşıyan romanıdan, başarılı filmleriyle bütün dünyaya kendini kanıtlayan James Mangold tarafından sinemaya uyarlanmış.

Yetenekli Eller: Ben Carson Hikayesi (2009) Gifted Hands: The Ben Carson Story IMDb 7,7

Dr. Ben Carson, işinde oldukça yetenekli bir cerrahtır. Kendisine gelen son vaka, onun bu yeteneğini kanıtlamasında bir kez daha etken olacaktır. Dr. Carson’un bu yeteneğini nasıl kazandığı, geçmişindeki zorlu mücadelede saklıdır.

Zeka (2001) Wit IMDb 8,0

1998’de Pulitzer ödülü kazanmış bir tiyatro oyunundan uyarlanan tv filmi, kendisine konulan kanser teşhisinin ardından, hayatı sorgulamaya başlayan bir kadının hikayesini anlatıyor. Edebiyat Profesörü olan Vivian Bearing; koyulan kanser teşhisinin ardından, hayatını gözden geçirirken, önceliklerini de yeniden değerlendiriyor.

Uyanışlar (1990) Awakenings IMDb 7,8

Oliver Sacks’ın kendi hayatını kaleme aldığı aynı isimli romandan sinemaya uyarlanan film, ömrünü bilime adayan asosyal bir doktorun, icat ettiği bir ilaç sayesinde değiştirdiği yaşamları anlatır. Nörolog Malcolm Sayer, yeni çalışmaya başladığı bir hastanede, daha önce görmediği tarzda bir hastalığa sahip bir grup hastayla karşılaşır. Bu insanlar uzun yıllardır hareket etmeden yatağa bağlı bir şekilde uyku modundadırlar. Doktor Malcolm bir konferans esnasında tanıtılan bir ilacın bu hastalığı da iyileştirebileceğini düşünür ve bu hastalar üzerinde uygulamaya başlar. Uyandırılıp hayata dönen ilk hasta Leonard Lowe olur.

Fil Adam (1980) The Elephant Man IMDb 8,1

Fil Adam, gerçek bir hayat öyküsünü anlatıyor. 1880’ler Londra’sındayız. Şehrin sokaklarından süzülen kasvet ve karamsarlık, arka sokaklarda olup bitenleri belli eder nitelikte. Doktor Treves, isli sokaklarda gezindiği esnada gezici bir sirke rastlıyor. Önündeki kalabalıktan anlaşıldığı üzere içeride normal olmayan bir gösteri var. Ve bu normal olmayan gösterinin kahramanı, doğuştan engelli olan John Merrick. Annesi Merrick’e hamileyken bir fil tarafından saldırıya uğradığı söylenir bu sirkte. Doktor Treves ise hızlı bir hamleyle tedavi altına almak ister bu fil görünümlü adamı ve istediği gibi de olur. Her haliyle ürkütücü olan fil adamın bu korkunç görünümünün altında, gönlünde yatanlar ise zamanla dökülmeye başlar.

Okumaya Devam Et

Popüler