Türk Sineması’nın Kurtuluşu Kendi Değerleriyle, Kendi Hikayeleriyle Yapacağı Filmlerdir

Manşet Röportajlar

Atalay Taşdiken2

Röportaj: Rukiye Saraç

Fotoğraf: Bahadır Uşun

2009 Yılında Mommo Kız Kardeşim filmi ile uluslararası birçok festivalden ödülle dönen yönetmen Atalay Taşdiken’le yeni filmi Meryem’den Yeşilçam Sineması’na, bundan sonraki projelerine kadar pek çok konuda sohbet ettik.

Öncelikle bu cuma vizyona giren yeni filminiz Meryem’i konuşalım. Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli bir film ve gerçek bir hikaye ve gerçek Meryem’e saygıyla başlıyor. Peki neden Meryem, niye Meryem’in hikayesi?

Ben öncelikle bir film çekerken yada çekmeye niyetlenirken çok da fazla hesap kitap yapmıyorum. Beni etkileyen, bende etki bırakan hikayeleri film yapmaya gayret ediyorum. Meryem öyle bir hikayeydi. Tıpkı Mommo gibi. Biraz sinemaya giriş amacım da derdimi paylaşmak, bende etkisi olan hikayeleri başkalarına anlatmak gayesi olduğu için Meryem’i öyle seçtim. O da benim hikayesine tanık olduğum birisiydi, beni etkileyen birisiydi. Onun ötesinde de dediğim gibi, çok özel bir hesabı kitabı yok yani Meryem’i çekmemin. Temel meselesi Meryem’de etkileyen aslında masumiyetiydi. Yani, bütün yaşadığı bizim içimizi acıtan hikayede kendi adına hiçbir sorumluluğu, hiçbir payı olmayan ama bütün o yükü kaldırmak zorunda kalan tertemiz bir kadın hikayesiydi, asıl etkileyen yanı oydu.

Film gerçek bir hikaye olmasına rağmen sonunu gerçekteki gibi değil hayal ettiğiniz gibi bitirdiniz. Niye böyle tercih ettiniz?

Benim Meryem’in hikayesi çok spesifik bir hikaye değil; yani Meryem’in hikayesi kimsenin başına gelmemiş bir hikaye olarak etkilemiş değil beni. O kadar çok örneği var ki. Sonundaki o tercih biraz da benim içimin el vermemesinden kaynaklanıyor. İçim el vermedi Meryem’le ilgili gerçek sonu anlatmaya, çekmeye. Biraz da belki insani bir şey bu; daha iyi, daha umutlu en azından bundan sonraki Meryem’ler için belki umut verici bir son olsun diye öyle bir tercihte bulundum.

Aslında şöyle bir şey de var; filmin 35mm olan kopyalarında filmin sonundaki yazı yok, birkaç sinemada dijital kopyalarda çözülemediği için yazı kaldı. Yani, izleyen insanlar aslında gerçek hikayenin nasıl bittiğini bilmiyorlar.

Peki Meryem’in Mommo’yla bir bağlantısı var mı?

Yok, bir bağlantısı yok Mommo ve Meryem’in.

Meryem’in bundan sonraki yolculuğu nasıl olacak? Açılışı bu sefer vizyonla, seyirciyle yaptınız.

Bu sefer festivalle değil de izleyiciyle açtık filmi. Bundan sonra Antalya var, Altın Portakal Film Festivali. Antalya’da sonra da ağırlıklı olarak yurtdışı yolculuğu olur Meryem’in.

Mommo bir çok uluslararası festivalden ödülle döndü, 31 tane ödül aldınız bu filminizle. Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz? Yani insanlar neyi sevdi sizce, neyi kendilerine yakın buldular kendilerine Mommo’da?

Bence, hikayeyi anlatma biçimindeki samimiyeti sevdiler. Ve o samimiyetin getirdiği sahiciliği sevdiler. Bir de en önemlisi; çocuklar büyüklerin dünyasını elbette bilemezler ama her yetişkin çocuk dünyasını bilir ve herkes bir gün çocuk olmuştur. Dolayısıyla o çocuklarda, izleyen herkes kendine ait, geçmişine ait, çocukluğuna ait mutlaka bir şeyler buldu. Herkes buldu. Onun çok etkisi oldu diye düşünüyorum ben. Uluslar arası ödüllerin temel nedeni de filmin sahiciliği, inandırıcılığıydı bence.

Meryem’e elbette sadece bir kadın filmi diyemeyiz ama ön planda olan kadının sıkışmışlığı, çaresizliği, toplumun kadına dayattığı baskı… Kadınların ve erkeklerin toplumdaki rollerinin, farklı olmasından yola çıkacak olursak sizin için böyle bir hikaye anlatmak, bir kadın hikayesini anlatmak zor oldu mu? Meryem’i yazmakta zorlandınız mı, sonuçta Mommo’da dediğiniz gibi herkes bir gün çocuk olmuştur ama Meryem’de farklı. Mesela, filmde Meryem’in eşi çekip gidebilirken, kimseye hesap vermezken Meryem gidemiyor.

Ben zorlanmadım çünkü o tür hikayelerin, o tür insan ilişkilerinin olduğu bir coğrafyada, bir kasabada büyüdüm ben. O ilişkileri çok iyi biliyorum ve ben meseleye bir kadın perspektifinden yada bir erkek perspektifinden bakmanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Ben sadece Murat için de, Meryem için de hakeza diğer karakterler için de; karakterlere bakış şeklim sadece insani ve vicdani kalabilmektir. Filmde hiç kimse kötü değildir ama davranışlarının sonuçlarının getirdiği trajediler vardır.

Gerçek hayatta olduğu gibi.

Evet, gerçek hayatta da olduğu gibi. Filmlerde çok alıştık; kötü kötü, iyi iyi gibi. Ama hayat gerçekten böyle değil . Yani, iyi ve kötü kavramı aslında insanların karşılaştıkları olaylara göre değişebilir. Yani biz meleği de şeytanı da içinde barındıran yaratıklarız. Bazen içimizdeki melek çıkar ortaya, kimi zaman da içimizdeki şeytan çıkar ortaya. Dolayısıyla karakterlerin de ben “iyi karakter”, “kötü karakter” gibi daha önceki filmimde de ayrımını yapmadım. Biz onların olaylar karşısındaki tepkilerini çok rahat anlayabiliriz. Baştaki soruya dönecek olursak, bir kadın hikayesi anlatmak bir erkek gözüyle zor muydu: bence hiç zor değildi. Yani, insan olarak kendinizi onun yerine koyup, onu anlamaya çalıştığınız zaman bence insani bir perspektiften bakabilirsiniz.

Sinema filmlerinizde kırsaldaki hayattan şehir hayatına çevirmeyi düşünüyor musunuz kameranızı?

Elbette. Zaten ilk film köyle başlamıştı, ikinci film kasabada geçiyor. Üçüncü filmim İstanbul’da geçecek, İstanbul hikayesi ama komedi olacak.

[bilgi]Hiç kimse de bir film içerisinde yedi, sekiz oyuncu içinde iki tanesi kötü oynamışsa “Bunlar kötü oyuncu” demez. Tamamen o yönetmenin başarısızlığıdır.[/bilgi]

Sıradan bir hikayeyi  ihtişamlı görsel bir yapıta dönüştürmenin sırrı nedir sizce? Bazen bir filmin sinopsisini okuduğumuzda hikaye bize çok sıradan görünür ama izleyince büyüleniriz. Sinema tabi ki birçok şeyin birlikte uyumuyla ilgili ama bahsettiğimiz görüntü yönetmenliği başarısından mı, senaryo başarısından mı kaynaklanıyor sizce, nedir o ihtişamı ortaya çıkaran sizce sıradan bir hikayeden?

Evet, kimi zaman baktığımızda bir sayfalık son derece basit hatta sıradan görünebilen bir hikaye bakıldığında çok iyi, bizi çok etkileyen bir filme dönüşebilir. Bunun elbette tek bir formülü yok. Sadece görüntüdür yada sadece senaryonun inceliğidir gibi bir şey söyleyemeyiz. Bu bir bütün ama temel şey şudur bence; sinema bir yönetmen sanatıdır. Bu olmazsa olmaz bir şeydir. Hep şunu söyleriz, üniversitelerde de öğrencilere de söylenen bir şeydir:  “Kötü senaryodan iyi film olmaz ama iyi senaryodan kötü film olabilir.” Buradaki anahtar yönetmendir.  Yani, bir yönetmen kötü senaryodan iyi bir film çıkaramaz ama iyi senaryodan kötü film çıkarabilir. Senaryo çok önemlidir, elbette en önemlisi yönetmendir.  Çünkü; size ilginç gelmeyen hatta sıradan gelen bir konuyu bile size nefes almadan izletebilen bir şey varsa o birinci derecede yönetmenin başarısıdır. Nasıl yönetmenin başarısıdır: oyuncuları iyi kullanmak, görüntüleri doğru seçmek, atmosferi doğru kurmak. Bütün bunlar aslında bir kolektif çalışmanın ürünü gibi görünse de sonuçta bunlara karar veren, bunlara son noktasında “evet” diyen yönetmendir ve bütün bu unsurların içersinde aksayan bir ayak varsa da zaten o filme yansır. Hiç kimse de bir film içersinde yedi, sekiz oyuncu içinde iki tanesi kötü oynamışsa “Bunlar kötü oyuncu” demez. Tamamen o yönetmenin başarısızlığıdır. Dolayısıyla bence sıradan görünen bir hikayeyi izlenir hale getirebilmenin birinci unsuru yönetmendir. Elbette onun destekleyicisi;  oyunculuklar, mekanlar, görsellerdir.

[bilgi]Ben bu yaşıma kadar senaryosu filme çekilmiş bir senaristin: “Evet ya, benim senaryom çok güzel çekilmiş.” dediğini hiç duymadım.[/bilgi]

O halde yönetmenin senaryosunu kendisinin yazmasının bu anlamda bir yardımı dokunur mu?  

Benim vereceğim cevap kişisel bir cevap olabilir, ben iki filmimin senaryosunu da kendim yazdım. Üçüncü çekeceğim filmin senaryosu da bana ait. Büyük konuşmak istemem ama bundan sonraki yapacağım işlerde de kendim yazmayı tercih ederim. Çünkü senarist yazarken bir hayal kurar, kendince o filmin ritmini, seyircideki karşılığını bir hayalle yazar. Hiçbir zaman bir yönetmen onu tam ve doğru algılamaz. Yanlıştır anlamında söylemiyorum. Yönetmenin de bir hayata bakışı vardır, yönetmenin de bir sinema anlatım biçimi vardır, o da alır o senaryoyu kendine göre uyarlar. Ben bu yaşıma kadar senaryosu filme çekilmiş bir senaristin: “Evet ya, benim senaryom çok güzel çekilmiş.” dediğini hiç duymadım. Ama senaryo zaten sizinse, siz o filmi yazarken bir hayal kuruyorsanız filmi çekerken elbette o hayalin peşinden koşarsınız. “Tamam, tatmin oldum.” Dediğiniz nokta aslında senaryonun referanslarını içerir. Ben kendim yazıp, kendim çekmeyi tercih eden tayfadanım, öyle söyleyeyim.

Atalay Taşdiken

Meryem filminin kamera arkasında yabancı isimler de var. Film bitiminde dikkatimi çekti. Mesela müziklerini yapan yabancı bir isim, Youki Yamamoto. Şunu merak ediyorum: film bizim kültürümüzden, bizden bir hikayeyi anlatıyor. Başka kültüre ait, dünyanın başka yerinde yaşayan biri için o kadar etkili olmayabilir ama müzisyen bu filmi izleyip filme ve atmosferine çok uygun müzikler yapabiliyor. Ve çok da başarılı olabiliyor, Meryem’de olduğu gibi. Yani; sinema evrensel mi?

Kesinlikle sinema evrensel. Tabi ki evrenselliğe giden temel basamaklardan bir tanesi de yerelliktir. Siz sonuçta Anadolu’da bir Japon hikayesi anlatmıyorsunuz. Anadolu’da bir Anadolu hikayesi anlatıyorsunuz. Ama sinemanın evrenselliği siz onu algılayabildiğiniz, siz o evrensel dili yakalayabildiğiniz zaman ortaya çıkar. Onun dışında gerçekten söylediğiniz gibi Anadolu’daki bir hikaye bırakın çok uzak coğrafyaları Yunanistan’daki insan için bile ilgisiz, alakasız bakılır ve izlenmez.

Youki’nin bu filmin müziklerini yapma süreci aşağı yukarı on ay falan sürdü. Çok kolaylıkla yapmadı bu müziği. Bunun altı aya yakın bir süreci de benim ona topladığım Orta Anadolu’ya ait, filmin geçtiği bölgeye ait yüzlerce müzik cd’sini dinleyerek geçti. Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş, Çekiç Ali, Bedia Akartürk aklınıza ne kadar isim gelirse o coğrafyadan bütün hepsinin albümlerini topladım ve altı ay Youki bunları dinledi. Ve şöyle; Doğu Anadolu’ya ait bir öykü anlatıyor yapıyor olsaydık Youki başka bir müzik yapacaktı. Çünkü her bölgenin, enstrümanları ayrı tutuyorum ama, bir müziği ve tınısı var. Her coğrafyanın ayrı. Bizim türkülerimizdeki çeşitlilik zaten bunu gösterir. Altı ay bunları dinledi. Bu coğrafyaya ait melodi, bu coğrafyaya ait tınılar nedir bir defa o şifreyi çözdükten sonra bu müzikleri yaptı. Yaptığı müziklerdeki enstrümanlar da zaten çağdaş enstrümanlardı , bize ait sadece duduk vardır sadece. Zaman zaman orkestranın içinde dudukları kullandı. Ama evet, sinema evrensel olduğu kadar müzik de evrensel bir anlatım biçimidir. O anlamda ben Youki’nin yaptığı işi çok başarılı buldum.

Ben de çok beğendim. Filmin atmosferiyle çok uyuşmuş. Bir şeyi evrensel olarak anlatabilmemiz için önce kendimizi tanımamız mı gerekiyor. Mesela, siz Konya Beyşehir doğumlusunuz. Filmleriniz bu yörelerde geçiyor ve dediğiniz gibi oradaki insan ilişkilerini iyi biliyorsunuz. Başarı sağlamasında önemli bir neden mi sizce? 

Elbette. Doğru tanımanız, doğru tanımlamanız gerekir ki doğru anlatasınız. Ben İstanbul’da yetişmiş, burada büyümüş biri olsaydım asla bir taşra öyküsü anlatmaya cesaret edemezdim. Çünkü siz ne kadar edebiyatta taşrayla ilgili şeyler okursanız okuyun oradaki insanların iç dünyasını, duygusunu bilmiyorsanız; anne babanın yanında çocuk nasıl oturur, söze nasıl girilir, sofraya nasıl oturulur, bir esnaf dükkanına gittiğinizde esnafla nasıl konuşulur vs. hayatın bütün alanlarına dair sadece edebiyattan okuyarak o insanları anlayamazsınız. Evet, evrensel olmanın yolu önce sizin iyi tanımanız, onları iyi anlatmanız gerekir. Öbür türlü sinemamızda çok örneği olduğu gibi, siz Anadolu’ya ve taşraya sadece bir Alman gibi, bir İngiliz gibi oryantalist bir bakışla sadece abartılı giyimi kuşamı, abartılı bir mekan dizaynı, abartılı bir sanat yönetimiyle taşra havasını çıkarmaya çalışırsanız oradaki bütün insan ilişkileri, bütün kahramanlar filmin içersinde eklektik kalır ve siz inandıramazsınız.

Mekanlardan ilham aldığınız oluyor mu? Filmleriniz için hikayeler çağrıştırıyor mu mekanlar size?

Hayır, ben mekanlardan ilham alarak onun üzerine bir şey kurmuyorum. Benim temel referansım öykü. Bizim kültürümüzde köy köy dolaşıp hikayeler anlatan masalcılar vardır. Sinemanın görsel bir anlatım gücü olduğunu asla inkar etmiyorum zaten yaptığım işlerde de onu hiç ıskalamıyorum. Ama sinemanın temel meselesinin ben öykü anlatmak, doğru hikaye anlatmak olduğunu düşünüyorum ve onu daha çok önemsiyorum.

O zaman geçmişte köy köy dolaşıp hikaye anlatanlar günümüzde sinemacılar oluyor yani? Uluslararası gezip bizim hikayelerimizi anlatıyorlar dünyaya.

Evet. Ama bunu bir kısım sinemacılar çok doğru algılamıyorlar. Fotoğraf anlatmak şeklinde algılıyor kimileri. Benim tercihim hikaye anlatmak.

Son yıllarda Türk Sineması’nda üretim anlamında bir artış oldu. Vizyona giren filmlerde Türk filmlerinin sayısı arttı, festivallere katılımlar arttı. Sizce bu Türk Sineması için bir başarı mı?

Son dönemde festival filmi, vizyon filmi gibi ciddi bir ayrım olmaya başladı. Ben bu konuda bazı insanların yanlış bir algılama içerisinde olduğunu düşünüyorum. Teknolojinin de getirdiği kolaylıkla insanlar hayalindeki projeleri yapabilmek noktasında daha avantajlı bir hale geldiler. Eskiden bir film yapmak gerçekten teknoloji anlamında çok büyük masraflar gerektiriyordu. Şimdi telefonlarla bile gerçekten iyi kullanırsanız bunu yapabilirsiniz. Bu, bir sinemacı için avantaj olduğu gibi dezavantaja da dönüştü ve insanlar projelerini gerçekten çok iyi çalışmadan, derslerine çok iyi çalışmadan küçücük bir iyi fikirle koca bir film çıkarabileceklerini düşünüp filmler yapmaya başladılar. Bu da maalesef nitelikle ilgili çok ciddi bir sıkıntı doğurdu, doğuruyor. Bundan sonrası da öyle olacak sanki. Ama benim üzüldüğüm; evet, kötü işler mutlaka elenecekler, kaybolup gidecekler ama o kötü işler içerisinde belki de çok pırıltılı, belki de gelecekte çok iyi sinemacı olacak o genç çocukların bir daha film çekme şansı olmayacak. İşin üzücü yanı o bence.

[bilgi]Türk Sineması’nın kurtuluşunun kendi değerleriyle, kendi hikayeleriyle yapacağı filmler olduğunu düşünüyorum. [/bilgi]

Türk Sineması’nı kendi öz değerlerini yansıtmak mı kurtarır, yükseltir sizce yoksa biraz da düşünce ve teknik anlamda açıldığımız yapımlar mı?

Teknik imkanların ben sinema için çok önemli bir şey olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar Türk Sineması, Türk seyircisi son yıllarda Amerikan Sineması’nın dayattığı o görkemli teknolojik şeylere çok alışsa da ve o alışkanlıkla bugün kendi hikayelerine bile çok sahip çıkmasa da, ben yine de Türk Sineması’nın kurtuluşunun kendi değerleriyle, kendi hikayeleriyle yapacağı filmler olduğunu düşünüyorum.  Çünkü, teknolojik anlamda bizim hiçbir zaman Amerikan Sineması’yla yarışma şansımız yok. Bunu en iyi keşfeden sinemalar ve bir ekol olan İran Sineması, Güney Kore Sineması, Amerika’nın dibinde olmasına rağmen onlara hiç öykünmeyen, kendi hikayelerini kendi anlatım biçimleriyle sunan Arjantin Sineması… Ben de Türk Sineması’nın ancak öyle bir “Türk Sineması” olabileceğini düşünüyorum.

Türk Sineması’nda hala usta-çırak ilişkisinden hala bahsedebilir miyiz, devam ediyor mu?

Hayır. Bence yok. Ben son dönemde hiç tanık olmuyorum çünkü artık kimse çırak olmayı kabul etmiyor. Özellikle Sinema Televizyon okuyan, yönetmen olmak isteyen herkes neredeyse okuldan Spielberg olarak mezun oluyor. Dolayısıyla kimsenin çıraklık yapmaya niyeti yok.

Özellikle son yıllarda Türk Sineması’nda çeşitli ekoller oluşturulma çabasında kendinizi nerede görüyorsunuz? Milli sinema, ulusal sinema dersek…

Ben kendimi hiçbir yerde görmüyorum. Ben sadece bu toprağın çocuğu olarak, bu toprakta yaşayan insanların değerlerinin farkında biri olarak film yapmaya çalışıyorum. Kendimi de söylediğiniz hiçbir akımın içinde görmüyorum.

Avrupa Sineması’na baktığımız zaman birçok sinema akımından bahsedebiliyoruz. Türkiye’deyse akım diyebileceğimiz bir tek Yeşilçam Sineması var. Türkiye Sineması’nda akımlar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Evet, sinemamızla ilgili söylenebilecek tek kavram Yeşilçam Sineması kavramıdır. Onun dışında üretilmiş her şeyin içi boştur. Yeşilçam; sevelim, sevmeyelim, eleştirelim ama dönemi itibariyle bu toplumun şifrelerini, kodlarını çok iyi çözmüş, doğru anlatmış yada anlatamamış o başka mesele, ama çok önemli bir sinemadır. Çok önemli bir kavramdır. Bence onun dışında bizim sinemamıza dair üretilmiş bütün kavramların içi boştur.

Yeni Türkiye Sineması hakkında neler düşünüyorsunuz? Politika, kimlik sorunları ağırlıklı sinemamız bir akım oluşturabilir mi?

Yeni Türkiye Sineması’nın benim için en temel referansı şudur: daha realist film yapma, daha İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne yakın bir anlatım biçimidir. Bunun içerisinde elbette politik sinema da vardır, bir sürü akım yer alabilir. Yeni Türkiye Sineması’nı Yeşilçam’dan ayıran temel mesele; İtalyan Yeni Gerçekçilik kavramına daha yakın bir anlatıma sahip olmasıdır. Ama nasıl Yeşilçam Sineması dediğimiz zaman çok unsur barındıran bir sinemadan bahsediyorsak bugün de aynı unsurları barından bir Yeni Türkiye Sineması var. Bence önderi Nuri Bilge Ceylan’dır. Böyle bir kavramdan söz edeceksek bunun temel referansının Nuri Bilge Ceylan olması gerekir diye düşünüyorum. Ama homojen bir yapı, homojen bir anlatım biçimi değildir elbette ki bu. Bir çoğu da Nuri Bilge Ceylan öykünmesidir. Ama umut verici yönetmenler yetişmiştir, yetişiyor.

Atalay Taşdiken3

TRT’de yayınlanan Böyle Bitmesin dizisinin yapımcılığını yapıyorsunuz aynı zamanda. Peki televizyon dizilerinin süreleri hakkında konuşacak olursak, son yıllarda sürelerin kısalmasıyla ilgili konuşmalar oldu ama henüz bir sonuç çıkmadı ortaya. Tabi ki televizyon reklam ve reklam anlaşmalarıyla beslendiği için bu kolay çözülecek bir şey gibi durmuyor ama siz televizyonun yapım kısmında olan biri olarak neler söyleyebilirsiniz bu konuda?

Çok zor bir şey bir haftada sizin 100-120 dakika bir şey hazırlayıp bitirmeniz, o durumda kalmanız, o zorunlulukta olmanız, gerçekten herkes için çok zor bir şey. Oyuncusu için, kamera arkasında çalışanlar için, yönetmeni için, müziklerini yapan için, stüdyosu için, herkes için… Ama maalesef bu öyle bir kısırdöngüye dönüştü ki, yani; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan meselesine döndü. En basitini anlatayım: bu içinden çıkılmaz hali çözmek belki mümkün olabilir, kanallar da buna sıcak bakıyorlar. 120 Dakika değil de 60 dakika yapılmasını düşünüyorlar ama orada temel konu şu; bir kanal 120 dakikada atıyorum altı kuşak reklam alabilecekken 60 dakikada iki yada üç kuşak reklam alabilecek. Sonuçta aldığınızla verdiğiniz arasında bir oran olması lazım. Hatta o oranın da kanalın lehine olması lazım ki o kanal ayakta kalsın. O zaman da dizi bütçelerinin yarıya inmesi meselesi gündeme geliyor. Dizi bütçelerinin yarıya inmesi meselesini de başta oyuncular olmak üzere hiç kimse, kamera arkasındakiler de dahil, kabul etmiyorlar. Dolayısıyla kolay çözülecek bir mesele değil. Bu gidişle de biraz zor olur gibi bir sonuca bağlanması.

Devlet kanalına iş yapıyorsunuz şu anda, bilinçli bir seçim mi bu? Özel kanala da iş yapacak mısınız?

Ben televizyon yapımcılığı olarak proje seçiminde sinemadaki gibi titiz davranıyorum. Çünkü en temel mesele proje benim için. Evet, başka işler yapmayı da düşünüyorum, başka diziler yapmayı düşünüyorum. Ama şu anda yapmaya karar verdiğim bir proje maalesef yok. Elbette özel bir kanala da iş yapabilirim, ama dediğim gibi şu anda yok.

Televizyonda yapımcısı olduğunuz Böyle Bitmesin devam ediyor, Meryem yeni vizyona girdi. Bundan sonraki projeleriniz nelerdir?

Meryem’in Altın Portakal gösterimi var, sonrasında yurtdışı festivallerine de gideceğiz. Onun dışında finansal meseleleriyle ilgili problemleri çözersek bu yıl içerisinde bir komedi filmi çekeceğim. Niyetim o.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up