Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Türk Sineması’nın Kurtuluşu Kendi Değerleriyle, Kendi Hikayeleriyle Yapacağı Filmlerdir

Yayınlandı

tarihinde

Atalay Taşdiken2

Röportaj: Rukiye Saraç

Fotoğraf: Bahadır Uşun

2009 Yılında Mommo Kız Kardeşim filmi ile uluslararası birçok festivalden ödülle dönen yönetmen Atalay Taşdiken’le yeni filmi Meryem’den Yeşilçam Sineması’na, bundan sonraki projelerine kadar pek çok konuda sohbet ettik.

Öncelikle bu cuma vizyona giren yeni filminiz Meryem’i konuşalım. Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli bir film ve gerçek bir hikaye ve gerçek Meryem’e saygıyla başlıyor. Peki neden Meryem, niye Meryem’in hikayesi?

Ben öncelikle bir film çekerken yada çekmeye niyetlenirken çok da fazla hesap kitap yapmıyorum. Beni etkileyen, bende etki bırakan hikayeleri film yapmaya gayret ediyorum. Meryem öyle bir hikayeydi. Tıpkı Mommo gibi. Biraz sinemaya giriş amacım da derdimi paylaşmak, bende etkisi olan hikayeleri başkalarına anlatmak gayesi olduğu için Meryem’i öyle seçtim. O da benim hikayesine tanık olduğum birisiydi, beni etkileyen birisiydi. Onun ötesinde de dediğim gibi, çok özel bir hesabı kitabı yok yani Meryem’i çekmemin. Temel meselesi Meryem’de etkileyen aslında masumiyetiydi. Yani, bütün yaşadığı bizim içimizi acıtan hikayede kendi adına hiçbir sorumluluğu, hiçbir payı olmayan ama bütün o yükü kaldırmak zorunda kalan tertemiz bir kadın hikayesiydi, asıl etkileyen yanı oydu.

Film gerçek bir hikaye olmasına rağmen sonunu gerçekteki gibi değil hayal ettiğiniz gibi bitirdiniz. Niye böyle tercih ettiniz?

Benim Meryem’in hikayesi çok spesifik bir hikaye değil; yani Meryem’in hikayesi kimsenin başına gelmemiş bir hikaye olarak etkilemiş değil beni. O kadar çok örneği var ki. Sonundaki o tercih biraz da benim içimin el vermemesinden kaynaklanıyor. İçim el vermedi Meryem’le ilgili gerçek sonu anlatmaya, çekmeye. Biraz da belki insani bir şey bu; daha iyi, daha umutlu en azından bundan sonraki Meryem’ler için belki umut verici bir son olsun diye öyle bir tercihte bulundum.

Aslında şöyle bir şey de var; filmin 35mm olan kopyalarında filmin sonundaki yazı yok, birkaç sinemada dijital kopyalarda çözülemediği için yazı kaldı. Yani, izleyen insanlar aslında gerçek hikayenin nasıl bittiğini bilmiyorlar.

Peki Meryem’in Mommo’yla bir bağlantısı var mı?

Yok, bir bağlantısı yok Mommo ve Meryem’in.

Meryem’in bundan sonraki yolculuğu nasıl olacak? Açılışı bu sefer vizyonla, seyirciyle yaptınız.

Bu sefer festivalle değil de izleyiciyle açtık filmi. Bundan sonra Antalya var, Altın Portakal Film Festivali. Antalya’da sonra da ağırlıklı olarak yurtdışı yolculuğu olur Meryem’in.

Mommo bir çok uluslararası festivalden ödülle döndü, 31 tane ödül aldınız bu filminizle. Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz? Yani insanlar neyi sevdi sizce, neyi kendilerine yakın buldular kendilerine Mommo’da?

Bence, hikayeyi anlatma biçimindeki samimiyeti sevdiler. Ve o samimiyetin getirdiği sahiciliği sevdiler. Bir de en önemlisi; çocuklar büyüklerin dünyasını elbette bilemezler ama her yetişkin çocuk dünyasını bilir ve herkes bir gün çocuk olmuştur. Dolayısıyla o çocuklarda, izleyen herkes kendine ait, geçmişine ait, çocukluğuna ait mutlaka bir şeyler buldu. Herkes buldu. Onun çok etkisi oldu diye düşünüyorum ben. Uluslar arası ödüllerin temel nedeni de filmin sahiciliği, inandırıcılığıydı bence.

Meryem’e elbette sadece bir kadın filmi diyemeyiz ama ön planda olan kadının sıkışmışlığı, çaresizliği, toplumun kadına dayattığı baskı… Kadınların ve erkeklerin toplumdaki rollerinin, farklı olmasından yola çıkacak olursak sizin için böyle bir hikaye anlatmak, bir kadın hikayesini anlatmak zor oldu mu? Meryem’i yazmakta zorlandınız mı, sonuçta Mommo’da dediğiniz gibi herkes bir gün çocuk olmuştur ama Meryem’de farklı. Mesela, filmde Meryem’in eşi çekip gidebilirken, kimseye hesap vermezken Meryem gidemiyor.

Ben zorlanmadım çünkü o tür hikayelerin, o tür insan ilişkilerinin olduğu bir coğrafyada, bir kasabada büyüdüm ben. O ilişkileri çok iyi biliyorum ve ben meseleye bir kadın perspektifinden yada bir erkek perspektifinden bakmanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Ben sadece Murat için de, Meryem için de hakeza diğer karakterler için de; karakterlere bakış şeklim sadece insani ve vicdani kalabilmektir. Filmde hiç kimse kötü değildir ama davranışlarının sonuçlarının getirdiği trajediler vardır.

Gerçek hayatta olduğu gibi.

Evet, gerçek hayatta da olduğu gibi. Filmlerde çok alıştık; kötü kötü, iyi iyi gibi. Ama hayat gerçekten böyle değil . Yani, iyi ve kötü kavramı aslında insanların karşılaştıkları olaylara göre değişebilir. Yani biz meleği de şeytanı da içinde barındıran yaratıklarız. Bazen içimizdeki melek çıkar ortaya, kimi zaman da içimizdeki şeytan çıkar ortaya. Dolayısıyla karakterlerin de ben “iyi karakter”, “kötü karakter” gibi daha önceki filmimde de ayrımını yapmadım. Biz onların olaylar karşısındaki tepkilerini çok rahat anlayabiliriz. Baştaki soruya dönecek olursak, bir kadın hikayesi anlatmak bir erkek gözüyle zor muydu: bence hiç zor değildi. Yani, insan olarak kendinizi onun yerine koyup, onu anlamaya çalıştığınız zaman bence insani bir perspektiften bakabilirsiniz.

Sinema filmlerinizde kırsaldaki hayattan şehir hayatına çevirmeyi düşünüyor musunuz kameranızı?

Elbette. Zaten ilk film köyle başlamıştı, ikinci film kasabada geçiyor. Üçüncü filmim İstanbul’da geçecek, İstanbul hikayesi ama komedi olacak.

[bilgi]Hiç kimse de bir film içerisinde yedi, sekiz oyuncu içinde iki tanesi kötü oynamışsa “Bunlar kötü oyuncu” demez. Tamamen o yönetmenin başarısızlığıdır.[/bilgi]

Sıradan bir hikayeyi  ihtişamlı görsel bir yapıta dönüştürmenin sırrı nedir sizce? Bazen bir filmin sinopsisini okuduğumuzda hikaye bize çok sıradan görünür ama izleyince büyüleniriz. Sinema tabi ki birçok şeyin birlikte uyumuyla ilgili ama bahsettiğimiz görüntü yönetmenliği başarısından mı, senaryo başarısından mı kaynaklanıyor sizce, nedir o ihtişamı ortaya çıkaran sizce sıradan bir hikayeden?

Evet, kimi zaman baktığımızda bir sayfalık son derece basit hatta sıradan görünebilen bir hikaye bakıldığında çok iyi, bizi çok etkileyen bir filme dönüşebilir. Bunun elbette tek bir formülü yok. Sadece görüntüdür yada sadece senaryonun inceliğidir gibi bir şey söyleyemeyiz. Bu bir bütün ama temel şey şudur bence; sinema bir yönetmen sanatıdır. Bu olmazsa olmaz bir şeydir. Hep şunu söyleriz, üniversitelerde de öğrencilere de söylenen bir şeydir:  “Kötü senaryodan iyi film olmaz ama iyi senaryodan kötü film olabilir.” Buradaki anahtar yönetmendir.  Yani, bir yönetmen kötü senaryodan iyi bir film çıkaramaz ama iyi senaryodan kötü film çıkarabilir. Senaryo çok önemlidir, elbette en önemlisi yönetmendir.  Çünkü; size ilginç gelmeyen hatta sıradan gelen bir konuyu bile size nefes almadan izletebilen bir şey varsa o birinci derecede yönetmenin başarısıdır. Nasıl yönetmenin başarısıdır: oyuncuları iyi kullanmak, görüntüleri doğru seçmek, atmosferi doğru kurmak. Bütün bunlar aslında bir kolektif çalışmanın ürünü gibi görünse de sonuçta bunlara karar veren, bunlara son noktasında “evet” diyen yönetmendir ve bütün bu unsurların içersinde aksayan bir ayak varsa da zaten o filme yansır. Hiç kimse de bir film içersinde yedi, sekiz oyuncu içinde iki tanesi kötü oynamışsa “Bunlar kötü oyuncu” demez. Tamamen o yönetmenin başarısızlığıdır. Dolayısıyla bence sıradan görünen bir hikayeyi izlenir hale getirebilmenin birinci unsuru yönetmendir. Elbette onun destekleyicisi;  oyunculuklar, mekanlar, görsellerdir.

[bilgi]Ben bu yaşıma kadar senaryosu filme çekilmiş bir senaristin: “Evet ya, benim senaryom çok güzel çekilmiş.” dediğini hiç duymadım.[/bilgi]

O halde yönetmenin senaryosunu kendisinin yazmasının bu anlamda bir yardımı dokunur mu?  

Benim vereceğim cevap kişisel bir cevap olabilir, ben iki filmimin senaryosunu da kendim yazdım. Üçüncü çekeceğim filmin senaryosu da bana ait. Büyük konuşmak istemem ama bundan sonraki yapacağım işlerde de kendim yazmayı tercih ederim. Çünkü senarist yazarken bir hayal kurar, kendince o filmin ritmini, seyircideki karşılığını bir hayalle yazar. Hiçbir zaman bir yönetmen onu tam ve doğru algılamaz. Yanlıştır anlamında söylemiyorum. Yönetmenin de bir hayata bakışı vardır, yönetmenin de bir sinema anlatım biçimi vardır, o da alır o senaryoyu kendine göre uyarlar. Ben bu yaşıma kadar senaryosu filme çekilmiş bir senaristin: “Evet ya, benim senaryom çok güzel çekilmiş.” dediğini hiç duymadım. Ama senaryo zaten sizinse, siz o filmi yazarken bir hayal kuruyorsanız filmi çekerken elbette o hayalin peşinden koşarsınız. “Tamam, tatmin oldum.” Dediğiniz nokta aslında senaryonun referanslarını içerir. Ben kendim yazıp, kendim çekmeyi tercih eden tayfadanım, öyle söyleyeyim.

Atalay Taşdiken

Meryem filminin kamera arkasında yabancı isimler de var. Film bitiminde dikkatimi çekti. Mesela müziklerini yapan yabancı bir isim, Youki Yamamoto. Şunu merak ediyorum: film bizim kültürümüzden, bizden bir hikayeyi anlatıyor. Başka kültüre ait, dünyanın başka yerinde yaşayan biri için o kadar etkili olmayabilir ama müzisyen bu filmi izleyip filme ve atmosferine çok uygun müzikler yapabiliyor. Ve çok da başarılı olabiliyor, Meryem’de olduğu gibi. Yani; sinema evrensel mi?

Kesinlikle sinema evrensel. Tabi ki evrenselliğe giden temel basamaklardan bir tanesi de yerelliktir. Siz sonuçta Anadolu’da bir Japon hikayesi anlatmıyorsunuz. Anadolu’da bir Anadolu hikayesi anlatıyorsunuz. Ama sinemanın evrenselliği siz onu algılayabildiğiniz, siz o evrensel dili yakalayabildiğiniz zaman ortaya çıkar. Onun dışında gerçekten söylediğiniz gibi Anadolu’daki bir hikaye bırakın çok uzak coğrafyaları Yunanistan’daki insan için bile ilgisiz, alakasız bakılır ve izlenmez.

Youki’nin bu filmin müziklerini yapma süreci aşağı yukarı on ay falan sürdü. Çok kolaylıkla yapmadı bu müziği. Bunun altı aya yakın bir süreci de benim ona topladığım Orta Anadolu’ya ait, filmin geçtiği bölgeye ait yüzlerce müzik cd’sini dinleyerek geçti. Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş, Çekiç Ali, Bedia Akartürk aklınıza ne kadar isim gelirse o coğrafyadan bütün hepsinin albümlerini topladım ve altı ay Youki bunları dinledi. Ve şöyle; Doğu Anadolu’ya ait bir öykü anlatıyor yapıyor olsaydık Youki başka bir müzik yapacaktı. Çünkü her bölgenin, enstrümanları ayrı tutuyorum ama, bir müziği ve tınısı var. Her coğrafyanın ayrı. Bizim türkülerimizdeki çeşitlilik zaten bunu gösterir. Altı ay bunları dinledi. Bu coğrafyaya ait melodi, bu coğrafyaya ait tınılar nedir bir defa o şifreyi çözdükten sonra bu müzikleri yaptı. Yaptığı müziklerdeki enstrümanlar da zaten çağdaş enstrümanlardı , bize ait sadece duduk vardır sadece. Zaman zaman orkestranın içinde dudukları kullandı. Ama evet, sinema evrensel olduğu kadar müzik de evrensel bir anlatım biçimidir. O anlamda ben Youki’nin yaptığı işi çok başarılı buldum.

Ben de çok beğendim. Filmin atmosferiyle çok uyuşmuş. Bir şeyi evrensel olarak anlatabilmemiz için önce kendimizi tanımamız mı gerekiyor. Mesela, siz Konya Beyşehir doğumlusunuz. Filmleriniz bu yörelerde geçiyor ve dediğiniz gibi oradaki insan ilişkilerini iyi biliyorsunuz. Başarı sağlamasında önemli bir neden mi sizce? 

Elbette. Doğru tanımanız, doğru tanımlamanız gerekir ki doğru anlatasınız. Ben İstanbul’da yetişmiş, burada büyümüş biri olsaydım asla bir taşra öyküsü anlatmaya cesaret edemezdim. Çünkü siz ne kadar edebiyatta taşrayla ilgili şeyler okursanız okuyun oradaki insanların iç dünyasını, duygusunu bilmiyorsanız; anne babanın yanında çocuk nasıl oturur, söze nasıl girilir, sofraya nasıl oturulur, bir esnaf dükkanına gittiğinizde esnafla nasıl konuşulur vs. hayatın bütün alanlarına dair sadece edebiyattan okuyarak o insanları anlayamazsınız. Evet, evrensel olmanın yolu önce sizin iyi tanımanız, onları iyi anlatmanız gerekir. Öbür türlü sinemamızda çok örneği olduğu gibi, siz Anadolu’ya ve taşraya sadece bir Alman gibi, bir İngiliz gibi oryantalist bir bakışla sadece abartılı giyimi kuşamı, abartılı bir mekan dizaynı, abartılı bir sanat yönetimiyle taşra havasını çıkarmaya çalışırsanız oradaki bütün insan ilişkileri, bütün kahramanlar filmin içersinde eklektik kalır ve siz inandıramazsınız.

Mekanlardan ilham aldığınız oluyor mu? Filmleriniz için hikayeler çağrıştırıyor mu mekanlar size?

Hayır, ben mekanlardan ilham alarak onun üzerine bir şey kurmuyorum. Benim temel referansım öykü. Bizim kültürümüzde köy köy dolaşıp hikayeler anlatan masalcılar vardır. Sinemanın görsel bir anlatım gücü olduğunu asla inkar etmiyorum zaten yaptığım işlerde de onu hiç ıskalamıyorum. Ama sinemanın temel meselesinin ben öykü anlatmak, doğru hikaye anlatmak olduğunu düşünüyorum ve onu daha çok önemsiyorum.

O zaman geçmişte köy köy dolaşıp hikaye anlatanlar günümüzde sinemacılar oluyor yani? Uluslararası gezip bizim hikayelerimizi anlatıyorlar dünyaya.

Evet. Ama bunu bir kısım sinemacılar çok doğru algılamıyorlar. Fotoğraf anlatmak şeklinde algılıyor kimileri. Benim tercihim hikaye anlatmak.

Son yıllarda Türk Sineması’nda üretim anlamında bir artış oldu. Vizyona giren filmlerde Türk filmlerinin sayısı arttı, festivallere katılımlar arttı. Sizce bu Türk Sineması için bir başarı mı?

Son dönemde festival filmi, vizyon filmi gibi ciddi bir ayrım olmaya başladı. Ben bu konuda bazı insanların yanlış bir algılama içerisinde olduğunu düşünüyorum. Teknolojinin de getirdiği kolaylıkla insanlar hayalindeki projeleri yapabilmek noktasında daha avantajlı bir hale geldiler. Eskiden bir film yapmak gerçekten teknoloji anlamında çok büyük masraflar gerektiriyordu. Şimdi telefonlarla bile gerçekten iyi kullanırsanız bunu yapabilirsiniz. Bu, bir sinemacı için avantaj olduğu gibi dezavantaja da dönüştü ve insanlar projelerini gerçekten çok iyi çalışmadan, derslerine çok iyi çalışmadan küçücük bir iyi fikirle koca bir film çıkarabileceklerini düşünüp filmler yapmaya başladılar. Bu da maalesef nitelikle ilgili çok ciddi bir sıkıntı doğurdu, doğuruyor. Bundan sonrası da öyle olacak sanki. Ama benim üzüldüğüm; evet, kötü işler mutlaka elenecekler, kaybolup gidecekler ama o kötü işler içerisinde belki de çok pırıltılı, belki de gelecekte çok iyi sinemacı olacak o genç çocukların bir daha film çekme şansı olmayacak. İşin üzücü yanı o bence.

[bilgi]Türk Sineması’nın kurtuluşunun kendi değerleriyle, kendi hikayeleriyle yapacağı filmler olduğunu düşünüyorum. [/bilgi]

Türk Sineması’nı kendi öz değerlerini yansıtmak mı kurtarır, yükseltir sizce yoksa biraz da düşünce ve teknik anlamda açıldığımız yapımlar mı?

Teknik imkanların ben sinema için çok önemli bir şey olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar Türk Sineması, Türk seyircisi son yıllarda Amerikan Sineması’nın dayattığı o görkemli teknolojik şeylere çok alışsa da ve o alışkanlıkla bugün kendi hikayelerine bile çok sahip çıkmasa da, ben yine de Türk Sineması’nın kurtuluşunun kendi değerleriyle, kendi hikayeleriyle yapacağı filmler olduğunu düşünüyorum.  Çünkü, teknolojik anlamda bizim hiçbir zaman Amerikan Sineması’yla yarışma şansımız yok. Bunu en iyi keşfeden sinemalar ve bir ekol olan İran Sineması, Güney Kore Sineması, Amerika’nın dibinde olmasına rağmen onlara hiç öykünmeyen, kendi hikayelerini kendi anlatım biçimleriyle sunan Arjantin Sineması… Ben de Türk Sineması’nın ancak öyle bir “Türk Sineması” olabileceğini düşünüyorum.

Türk Sineması’nda hala usta-çırak ilişkisinden hala bahsedebilir miyiz, devam ediyor mu?

Hayır. Bence yok. Ben son dönemde hiç tanık olmuyorum çünkü artık kimse çırak olmayı kabul etmiyor. Özellikle Sinema Televizyon okuyan, yönetmen olmak isteyen herkes neredeyse okuldan Spielberg olarak mezun oluyor. Dolayısıyla kimsenin çıraklık yapmaya niyeti yok.

Özellikle son yıllarda Türk Sineması’nda çeşitli ekoller oluşturulma çabasında kendinizi nerede görüyorsunuz? Milli sinema, ulusal sinema dersek…

Ben kendimi hiçbir yerde görmüyorum. Ben sadece bu toprağın çocuğu olarak, bu toprakta yaşayan insanların değerlerinin farkında biri olarak film yapmaya çalışıyorum. Kendimi de söylediğiniz hiçbir akımın içinde görmüyorum.

Avrupa Sineması’na baktığımız zaman birçok sinema akımından bahsedebiliyoruz. Türkiye’deyse akım diyebileceğimiz bir tek Yeşilçam Sineması var. Türkiye Sineması’nda akımlar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Evet, sinemamızla ilgili söylenebilecek tek kavram Yeşilçam Sineması kavramıdır. Onun dışında üretilmiş her şeyin içi boştur. Yeşilçam; sevelim, sevmeyelim, eleştirelim ama dönemi itibariyle bu toplumun şifrelerini, kodlarını çok iyi çözmüş, doğru anlatmış yada anlatamamış o başka mesele, ama çok önemli bir sinemadır. Çok önemli bir kavramdır. Bence onun dışında bizim sinemamıza dair üretilmiş bütün kavramların içi boştur.

Yeni Türkiye Sineması hakkında neler düşünüyorsunuz? Politika, kimlik sorunları ağırlıklı sinemamız bir akım oluşturabilir mi?

Yeni Türkiye Sineması’nın benim için en temel referansı şudur: daha realist film yapma, daha İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne yakın bir anlatım biçimidir. Bunun içerisinde elbette politik sinema da vardır, bir sürü akım yer alabilir. Yeni Türkiye Sineması’nı Yeşilçam’dan ayıran temel mesele; İtalyan Yeni Gerçekçilik kavramına daha yakın bir anlatıma sahip olmasıdır. Ama nasıl Yeşilçam Sineması dediğimiz zaman çok unsur barındıran bir sinemadan bahsediyorsak bugün de aynı unsurları barından bir Yeni Türkiye Sineması var. Bence önderi Nuri Bilge Ceylan’dır. Böyle bir kavramdan söz edeceksek bunun temel referansının Nuri Bilge Ceylan olması gerekir diye düşünüyorum. Ama homojen bir yapı, homojen bir anlatım biçimi değildir elbette ki bu. Bir çoğu da Nuri Bilge Ceylan öykünmesidir. Ama umut verici yönetmenler yetişmiştir, yetişiyor.

Atalay Taşdiken3

TRT’de yayınlanan Böyle Bitmesin dizisinin yapımcılığını yapıyorsunuz aynı zamanda. Peki televizyon dizilerinin süreleri hakkında konuşacak olursak, son yıllarda sürelerin kısalmasıyla ilgili konuşmalar oldu ama henüz bir sonuç çıkmadı ortaya. Tabi ki televizyon reklam ve reklam anlaşmalarıyla beslendiği için bu kolay çözülecek bir şey gibi durmuyor ama siz televizyonun yapım kısmında olan biri olarak neler söyleyebilirsiniz bu konuda?

Çok zor bir şey bir haftada sizin 100-120 dakika bir şey hazırlayıp bitirmeniz, o durumda kalmanız, o zorunlulukta olmanız, gerçekten herkes için çok zor bir şey. Oyuncusu için, kamera arkasında çalışanlar için, yönetmeni için, müziklerini yapan için, stüdyosu için, herkes için… Ama maalesef bu öyle bir kısırdöngüye dönüştü ki, yani; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan meselesine döndü. En basitini anlatayım: bu içinden çıkılmaz hali çözmek belki mümkün olabilir, kanallar da buna sıcak bakıyorlar. 120 Dakika değil de 60 dakika yapılmasını düşünüyorlar ama orada temel konu şu; bir kanal 120 dakikada atıyorum altı kuşak reklam alabilecekken 60 dakikada iki yada üç kuşak reklam alabilecek. Sonuçta aldığınızla verdiğiniz arasında bir oran olması lazım. Hatta o oranın da kanalın lehine olması lazım ki o kanal ayakta kalsın. O zaman da dizi bütçelerinin yarıya inmesi meselesi gündeme geliyor. Dizi bütçelerinin yarıya inmesi meselesini de başta oyuncular olmak üzere hiç kimse, kamera arkasındakiler de dahil, kabul etmiyorlar. Dolayısıyla kolay çözülecek bir mesele değil. Bu gidişle de biraz zor olur gibi bir sonuca bağlanması.

Devlet kanalına iş yapıyorsunuz şu anda, bilinçli bir seçim mi bu? Özel kanala da iş yapacak mısınız?

Ben televizyon yapımcılığı olarak proje seçiminde sinemadaki gibi titiz davranıyorum. Çünkü en temel mesele proje benim için. Evet, başka işler yapmayı da düşünüyorum, başka diziler yapmayı düşünüyorum. Ama şu anda yapmaya karar verdiğim bir proje maalesef yok. Elbette özel bir kanala da iş yapabilirim, ama dediğim gibi şu anda yok.

Televizyonda yapımcısı olduğunuz Böyle Bitmesin devam ediyor, Meryem yeni vizyona girdi. Bundan sonraki projeleriniz nelerdir?

Meryem’in Altın Portakal gösterimi var, sonrasında yurtdışı festivallerine de gideceğiz. Onun dışında finansal meseleleriyle ilgili problemleri çözersek bu yıl içerisinde bir komedi filmi çekeceğim. Niyetim o.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

Steven Spielberg’ün Yönettiği 12 Güzel Film

Steven Spielberg’ün sinemasından 12 güzel filmi sizler için listeledik.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Dünyada filmleri en çok izlenen yönetmenlerden olan, adını Hollywood’a altın harflerle yazdıran Steven Spielberg’ün gişe rekorları kıran 12 güzel filmini doğum gününe özel sizler için listeledik.

 Er Ryan’ı Kurtarmak (1998)

Er Ryan’ı Kurtarmak’ta, dört çocuk annesi bir kadı İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiği üç oğlunun ardından fazlasıyla yaralanmıştır. Şimdi tek dileği hayatta kalan tek oğlunun savaştan sağ salim dönmesidir. Yakarışları karşılık bulur ve Başkan tarafından verilen bir emirle James Ryan’ın ne pahasına olursa olsun bu savaştan sağ çıkması sağlanacaktır.

Normandiya çıkarmasının yapıldığı gün, sekiz kişilik bir asker birliği farklı bir göreve, Ryan’ı kurtarma görevine atanır. Ancak yüzbaşı John Miller tarafından yönetilen bu birim, can pazarının yaşandığı bu zorlu ortamda hakikatli bir yaşam mücadelesine atılacak; tek bir adamı kurtarmak için sekiz kişinin hayatının tehlikeye atılmasının meşruluğunu sorgulayacaktır.

Schindler’in Listesi (1993)

Schindler’in Listesi, Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor.

Denizin Dişleri (1975)

Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası obur, beyaz bir köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır. Yaşanan birkaç ölüme rağmen belediye başkanının kârı ve turizmi önde tutan tavrı nedeniyle olay fazlaca su yüzüne çıkarılmaz. İlgililer, konuyu gizlemeye çalışıp konu hakkında konuşmaktan geri kalırlar.

Plajın kapatılması başkan tarafından yasaklanır. Bir gün bir çocuk ölümü gerçekleştiğinde ise artık kamu bu köpekbalığını aramak ve bulmak için hazır kıta olacaktır. Steven Spielberg’in döneminin ‘eğlence’ sineması açısından en değerli yapıtlarından biri olarak kabul edilen filmi, üzerinden geçen zamanla doğru orantılı olarak bir klasiğe ve külte dönüşmüştü.

 ET – The Extra Terrestrial (1982)

Meraklı bir uzaylı grubu, ziyaret etmek ve meraklarını gidermek üzere dünyaya gelirler. Geri dönüşleri esnasında aralarından bir kişiyi memleketlerine döndürmeyi unuturlar. 3 milyon yılı uzaktan gelen bu sevimli yaratık korku içerisinde, hiç tanımadığı bir yerde tek başına kalmıştır. Elliot isimli, 10 yaşlarında bir çocuk, yapayalnız olan bu yaratığı sahiplenip evine götürmeye karar verir. Elliot, sadece E.T’yi tanırken değil; önyargıları yıkmaya çabalarken de büyük bir efor sarf edecektir.

Kutsal Hazine Avcıları (1981)

Kutsal Hazine Avcıları’nda Amerikan Hükümeti Ark of the Conenant’ı bulması için Arkeolog Dr. Indiana Jones’u görevlendirir. Ark’ta ünlü 10 Emir’in varolduğuna ve kutsal güçler olduğuna inanılmaktadır. Üstelik Hitler’in ajanları da Ark’ın peşindedirler. Jones, eski aşkı Marion’la birlikte Nepal’den Kahire’ye kadar tuzak ve tehlikeyle dolu bir maceraya atılır.

 Indiana Jones: Son Macera (1989)

Maceracı arkeolog olan doktor Indiana Jones, babası doktor Henry Jones için önemli olan bir günlüğü babası tarafından kendisine gönderilir. Günlüğün içinde Kutsal Kase ile ilgili harita ve ipuçları vardır. Özel bir koleksiyoncu ile görüşen Jones , babasının uzun süredir ortalarda olmadığını öğrenir. Jones , babasını aramak için İtalya’ya gider.

İtalya’da kendilerini Nazilerin içinde bulurlar. Nazilerde Kutsal Kase’nin peşine düşmüşlerdir. Jones , babasını kurtarmaya çalışırken aynı zamanda da Kutsal Kase’yi herkesten önce ele geçirmeye çalışır.

Terminal (2004)

Krakozhia isimli bir ülkenin vatandaşı olan Viktor Navorski, JFK hava limanına giriş yaptığı an pasaportunun geçersiz olması nedeniyle Amerika’ya girme hakkını kaybeder. Ülkesine geri dönmek zorunda kalan talihsiz adam bu esnada havaalanında televizyonda yayınlanan haber bültenindeki bir habere takılır. Ülkesi Krakozhia’da sivil savaş çıkmıştır ve ABD artık ülkesini resmi olarak tanımamaktadır. Bu nedenle ABD karasularına giremeyen adam, aynı sebepten ötürü kendi ülkesine de dönememektedir.

Pasaport ve kimliği geçersiz olan Viktor’un yapabileceği tek şey dilini bile bilmediği bu ülkenin havaalanında yaşamayı öğrenmek olacaktır.

Münih (2005)

Olimpiyatlar, 1972 yılında Münih’te başlamıştır. Başarı, ve barışın hakim olduğu ortama bir anda bir ahber bomba etkisi yaratarak düşüyor. Bir grup Filistinli terörist, İsrailli atletlerin bulunduğu yatakhaneyi basarak iki sporcuyu öldürüp dokuz kişiyi de rehin almıştır. İstedikleri ise rehinelerle birlikte Münih Havaalanı’na ulaşabilmektir.

Hükümet rehine kurtarma operasyonu başlatır. Teröristlerden birinin peşine Mossad ajanı düşer. Ortalık karmakarışıktır.

 Jurassic Park (1993)

Mağaralarda yapılan kazı çalışmaları sonucunda dinazorların yaşadığı tarih öncesi çağa ait bazı sivrisinek fosilleri bulunur.Milyarder John Hammond öncülüğündeki bilimadamları, son derece ilginç ve karmaşık testler deneyerek bu sivrisinek fosillerindeki kan örneklerini almayı başarırlar. Dinazorların DNA zinciri bir Afrika kurbağasıyla birleştirilerek 65 milyon yıl önce yaşamış bu korkunç yaratıklar yeniden yaratılır.

Hammond hükümetten kiraladığı bir adada klonladıkları bu vahşi hayvanlar için elektrikli tellerle çevrili bir hayvanat bahçesi kurmuştur.İhtiyar Hammond,bir hafta sonunda Doktor Allen gibi bazı işinde uzman bilimadamlarını Jurassic Park adını verdiği bu hayvanat bahçesini test ettirmek için adaya getirir. Ancak embiryolarını ele geçirmek isteyen biri, güvenlik sistemini devre dışı bırakınca serbest kalan dinazorlar adada dehşet saçmaya başlar…

Lincoln (2012)

Film, Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. Başkanı olan ve kuzey eyaletlerinde 1861-1865 yılları arasında yaşanan iç savaşa öncülük eden Lincoln’un son dönemlerine ışık tutuyor. İç Savaş’ın hararetli günleri geride kalınca, Abraham Lincoln ile kabinesi arasında fikir ayrılıkları da su yüzüne çıkacaktır. En ciddi görüş ayrılığı ise kölelik konusunda yaşanacaktır…

Kamçılı Adam (1984)

Şangay’da bir gece kulübündeki kargaşadan son anda kaçan Indiana Jones, yanında uzakdoğulu küçük yardımcısı ve istemeden kader birliği ettiği genç ve çekici şarkıcı Willie olduğu halde, kendisini Hindistan’da bulur. Maceraperest arkeolog, küçük bir köydeki çocukları kaçırarak madende çalıştıran ve zulüm eden Thuggee tarikatıyla karşı karşıya gelir.

Kana susamış bu şeytani tarikatın hedefi, yüz yıl önce İngiliz sömürgeciler tarafından yasaklanan korkunç eylemlerine devam etmek için madenlerde kaybolmuş olan kutsal elmasları bulmaktır.

Tenten’in Maceraları (2011)

Meraklı genç muhabir Tenten ve Milu maket bir gemi keşfederler fakat bu gemi aslında asırlık büyük bir sır saklamaktadır. Tenten merakının onu götürdüğü noktada, kötü adam İvan İvanoviç Sakharine’in hedefi haline gelir. Maceraperest kahramanımız bu macerada dünyayı dolaşır ve gizemli gemi enkazına ulaşır. Yönetmen Steven Spielberg, 25 yıllık bir uğraş sonucu film haklarını satın alabildiği Tenten’i nihayet yönetmen Peter Jackson ile birlikte hayata geçirdi.

Okumaya Devam Et

Liste

2000 Sonrası Uluslararası Dalda Oscar Kazanan Filmler

Oscar’ın yabancıları burada.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1956 yılından bu yana, yabancı filmler için ayrı bir kategoride ödül veren Akademi’de yarışan filmler, dünya çapında ses getirerek isimlerini ülkelerinin dışına taşımayı başardı. Sizler için, başta “Yabancı Dilde En İyi Film” ismiyle verilen, ancak bu yıl “Uluslararası En İyi Film” olarak değiştirilen ödüle layık görülen 21 filmi derledik. İyi seyirler.

2021
Körkütük / Druk IMDb 7.8

Körkütük, belirli seviyede tüketilen alkolün hayat standartlarını yükselteceğine dair bir araştırmaya rastlamalarının üzerine, bunu kendi hayatlarında test etmeye karar veren dört lise öğretmeninin hikayesini konu ediyor. Martin, kendisini yorgun ve yaşlı hisseden bir lise öğretmenidir. Evliliğinde sorunlar yaşayan Martin’in iş hayatı da pek yolunda gitmez. Martin’in öğrencileri ve velileri, not ortalamalarının artması için onun sözleşmesini iptal etmesini ister. Belirli seviyede tüketilen alkolün, zihni dünyaya açtığını savunan bir fikir üzerine Martin ve arkadaşları bir deney yapmaya karar verirler. Üç öğretmen arkadaşı ile birlikte Martin, deney için her gün belirli miktarda alkol tüketmeye başlar. Sonuç başlarda gayet olumludur. Ancak bir süre sonra deney, bazıları için olumsuz sonuçlar vermeye başlar.

2020
Parazit / Gisaengchung IMDb 8,6

Usta sinemacı Bong Joon-ho’nun Altın Palmiye ödülüne layık görülen filmi Parasite, metropolleşen Seul’un yuttuğu bir muhitte, bodrumdan hallice bir evde yaşayan Kim ailesinin, oğul Ki-woo’nun varlıklı Park ailesinin kızları Da-hye’nin özel öğretmeni olması sonrası başlarından geçenleri konu ediniyor.

2019
Roma IMDb 7,7

Cleo, Meksiko’nun orta sınıf ailelerinin yaşadığı bir Roma mahallesinde bulunan bir evde hizmetçi olarak çalışan genç bir kadındır. Bir yandan ev işleri ile uğraşan Cleo, bir yandan da evdeki dört çocukla ilgilenir. O tüm zamanını hizmetlisi olduğu evde geçirse de kendisine ait bambaşka bir dünyası vardır. Genç kadın, gönlünü Fermin adındaki bir adama kaptırmıştır. Fakat bu ilişki pek de Cleo’nun düşlediği gibi sonuçlanmaz. Bu sırada evin dört çocuk annesi olan hanımı Sofia, kocasının yokluğu ile başa çıkmaya çalışır. Birbirinden farklı hayatlara sahip olsalar da benzer travmalar yaşayan Cleo ve Sofia, siyasi kargaşanın hüküm sürdüğü bir ortamda birbirlerinin en büyük destekçisi olur.

2018
Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica IMDb 7,2  

Marina, kendinden yaşça büyük olan sevgilisiyle mutlu bir ilişkisi olan bir kadındır. Gündüzleri garsonluk yapan Marina, geceleri ise gece kulübünde şarkı söyleyerek hayatını devam ettirmektedir. Marina’nın bu düzenli hayatı, sevgilisinin ani ölümü ile birlikte tepetaklak olur. Artık Marina, hem geride ve yalnız kalmışlığın ağırlığı hem de kendisini dışlayan, hırpalayan bir toplumla mücade etmek zorunda kalır. Yoldaşının zamansız ölümünden sonra, Marina’ya dair her şey sorgulanmaya başlar. Orlando’nun ölümündeki etkisi, alışılmamış ilişkileri ve en önemlisi de kaybettiği sevgilisinin ardından yas tutma hakkı.

2017
Forushande IMDb 7,8

“Üzülmene gerek yok, hayatın sadece ilk yüzyılı zordur.”

Günümüz İran’ın da geçen Satıcı başlarına gelen korkunç bir olayla başa çıkmaya çalışan genç tiyatrocu çift Rana ve Emad’ı konu alıyor. İran sinemasının güçlü soluğu Ashgar Farhadi’nin izleyiciyi girdap gibi içine çeken senaryo dinamikleriyle ve oyuncu kadrosunun kusursuz performansları, filme Cannes’da hem En İyi Senaryo hem de En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini ve bol övgü kazandırdı. Satıcı ahlaki açılımları ve İran toplumuna getirdiği derin çözümlemelerle insan davranışlarının dehlizlerine iniyor.

2016
Saul Fia IMDb 7,5

1944 yılında Auschwitz’deki vahşet kampında geçen hikayade Macar esir Saul Auslander’in hikayesi konu ediliyor. Saul, üst yetkililer tarafından öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı gündelik işlerini yürütürken bir gün yakın zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi topraklarından insanların olduğundan da şüphelenir. Saul kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılacaktır.

2015
Ida IMDb 7,4

1960’lı yılların Polonya’sında geçen hikaye, inanç ve din kavramlarını tutkuyla keşfeden ve kendini Tanrı’ya adayarak rahibe olmaya karar veren Anna’nın hikayesini ele alıyor. Genç kadın, yıllardır hazırlığını yaptığı rahibelik yemini etmeye çok az bir süre kala ailesiyle ilgili büyük bir sırra vakıf olur. Polonya’daki Nazı İstilası sırasında tüm ailesini kaybeden Anna, parçaları birleştirip yıllardır kurduğu hayalin sona erişine tanık olur. İnandığı ve savaştığı değerler bilmediği geçmişinin ortaya çıkmasıyla değişime uğradığında, Anna kendini büyük bir boşluğun tam ortasında bulur.

2014
Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza IMDb 7,8

65 yaşına yeni girmiş başarılı bir yazar olan Jep Gamberdella bir dergide röportaj yaparak hayatını sürdürmektedir. Jep, Roma’da zengin bir hayat sürmektedir. Zenginliğini ve kariyerini gençken yazmış olduğu “The Human Camera” isimli kitabına borçludur. Jep yaşlandıkça gençliğini özlemektedir. Çünkü yıllar geçtikçe etrafındaki insanların ikiyüzlülüklerine şahit olmuştur. Bu durum onu gençliğine daha çok özendirir ve yeni bir kitap yazmaya karar verir.

Filmin yönetmen koltuğunda Paolo Sorrentino oturuyor. Sorrentino Muhteşem Güzellik isimli filminde “Gecenin Sonuna Yolculuk” isimli kitaptan da bazı alıntılar yapmakta.

2013
Aşk / Amour IMDb 7,9  

“Aşkın ve acının yaşı yok.”

80’lerinde emekli ve eğitimli iki müzik öğretmeni olan Georges ve Anne, ilerlemiş yaşlarına rağmen geride kalan ömürlerini huzur ve mutluluk içerisinde geçiren bir çifttir. Ayrıca kendileri gibi müzisyen olan kızları Eva.

Avrupa’da onlarda uzakta ailesiyle yaşamaktadır.
Yaşlı çiftin sakin hayatı bir gün Anne’nin kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına elinden geldiğince iyi bakar ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir. Georges çareyi en sonunda iki ayrı hemşire tutmakta bulur. Şimdi onca yıla yayılmış olan evlilikleri, bir kez daha bağlılık sınavı verecektir.

Usta yönetmen Michael Haneke’nin yarı otobiyografik yapımın başrollerini Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva paylaşıyor. 2012 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen film baş yapıtlar arasında gösteriliyor.

2012
Bir Ayrılık / Jodaeiye Nader Az Simin IMDb 8,3

Bir Ayrılık’ta boşanmak üzere olan Nadir ve Simin, çocuklarının velayeti konusunda ikileme düşüp kadıdan yardım istemektedir. Bir çok festivalden büyük övgüler alarak ayrılan film, özellikle başrol oyuncularının başarılı performanslarına sırtına dayıyor.

Simin, kocası Nader ve kızı Termeh’le birlikte İran’ı terk etmek istemektedir. Nader’in Alzheimer hastası babasını bırakmayı reddetmesi üzerine boşanma davası açan Simin, dava talebi reddedilince anne babasının evine gider. Termeh ise babasıyla kalmaya karar vermiştir. Nader kızına ve babasına bakması için hamile bir genç kadını tutar; ama bu durum daha fazla soruna yol açacaktır.

2011
Daha İyi Bir Dünyada / Hævnen IMDb 7,6

Anton, Danimarka’nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere evsahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarlarla karşı karşıyayken bulurlar.

İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra’dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias’ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır.

2010
Gözlerindeki Sır / El Secreto De Sus Ojos IMDb 8,2

Gözlerindeki Sır’da, ülkenin en önemli mahkemelerinden birinde yıllarca sorgu müfettişliği yapan Benjamin Esposito, görevini bırakarak inzivaya çekilmeye karar vermiştir. Bu süreçte, görev yaptığı süre boyunca kendisini oldukça etkileyen bir vakayı kaleme alıp romana çevirmeyi planlamaktadır. Yaklaşık otuz yıl önce işlenen bu vahşi tecavüz ve cinayet vakasıyla ilgili detayları yeniden hatırlamaya başlayan adam tekrar bu dava üzerinde çalışmaya ve bu üstü kapanmış suçu aydınlatmaya karar verir. Belge ve bulguları yeniden inceleyebilmek için ilk adım eski çalıştığı yere geri dönmektir. Esposito için bu süreç adaletin ve vicdan kavramının acı gerçeklerinin su yüzüne çıktığı bir yolculuğa dönüşür.

Arjantin sinemasının son dönemde çıkardığı en iyi iş olan yapıt, aynı yıl En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ı kazanıp, çeşitli festivallerden de onlarca ödülle geri döndü. Arjantin sinemasından çıkan yetenekli yönetmenlerden biri olan Juan José Campanella tarafından yönetilen film, özellikle meşhur tek plan çekilen ‘stadyum sahnesi’ ile hafızalara kazınır.

2009
Son Veda / Okuribito IMDb 8,1

Son Veda, Uzakdoğu kültürüne has duygusal yoğunlukları en güçlü bir şekilde beyazperde’ye yansıtmayı başarabilen, son dönem Japon sinema sanatına katkıları yadsınamayacak sanatçı Yojiro Takita’nın duygusal bir komedi filmi. Daigo, artık orkestrası dağılan ve müzisyen arkadaşlarına veda etmek zorunda kalmış bir çellisttir. Müzik dosyası kapanınca eşiyle beraber doğduğu topraklara geri döner. Başka bir işte çalışacak deneyimi olmadığı için deneyim aramayan ‘Gidişler’ ismindeki bir işe seyahat acentası zannederek başvurur. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip ‘Nokanshi’, yani ölüleri öteki dünyaya yapacakları yolculukları için hazırlama işi olduğunu farkettiğinde artık çok geçtir. Uzakdoğu geleneğinin bir parçası olan bu tuhaf işin aslı, ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir. İlk başlarda bu durumda hoşlanmasa da zamanla işine alışılan Diago’nun kendi yaşantısı, bakış açısı ve duyguları da bu işle beraber değişecektir. Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını evine götüren Gidişler, Japonya’nın dini inançlarına ve geleneklerine yer yer komik ve duygusal bir bakış atıyor. Ölümün bir son mu yoksa yeni bir yolculuğun başlangıcı mı olduğunu sorgulatan film, izleyicisini sömürmeyen son derece naif ve aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden bir yapım.

2008
Kalpazanlar / Die Fälscher IMDb 7,6

Usta bir kalpazan olan Salomon Sorowitsch’in gerçek hikayesini anlatan film, savaştan kısa bir süre sonra, kumarbazların cenneti, görkemli Monte-Carlo’da başlar. Yıpranmış, eski püskü bir pardesü giydiği halde elinde para dolu bir çantayla sahilde oturan adam Salomon Sorowitch’in ta kendisidir. Geçmişine ait en büyük iz de kolundaki işarettir…
1936 Berlin. Dolanbazların, jigoloların ve kolay kadınların dünyasında barınan “Kalpazanlar Kralı” Salomon Sorowitsch için hayat, para gerektiren bir oyundur. Bunun için ihtiyaç duyduğu parayı kendi basar. Pragmatizmi ve yaratıcılığı sayesinde hayatın renkli – ve güvenli – tarafında kalmayı becermektedir, belki de bunu sadece görünüşte başarıyordur…
Güzel Aglaia’nın gülümsemesine karşı koyamayan Sorowitsch’in Berlin’de bir gece daha kalması onu felakete sürükler. Müfettiş Herzog tarafından tutuklanır. Diğer birçok profesyonel suçlu gibi, Sorowitsch de toplama kampına yollanır. Mauthausen’in normal bir hapishane olmadığının kısa sürede farkına varır; burada mahkumlar sistematik olarak öldürülmektedirler. Hayatta kalma içgüdüsü ve sanatsal mahareti sayesinde diğerlerinden ayrılır ve naziler için önemli bir işte görevlendirilir.

2007
Başkalarının Hayatı / Das Leben der Anderen IMDb 8,4

İşine çok bağlı bir Stasi polisi ve uzman sorgu yargıcı olan Wiesler, ünlü oyun yazarı Georg Dreyman’la ilgili kanıt toplama görevini üstlenir. Devlet Güvenlik Kültür Departmanı başkanı Yarbay Anton Grubitz’in (Ulrich Tukur), Dreyman’ın yeni oyununun galasına Wiesler’ı davet etmesiyle birlikte bu görev başlar. Gala gecesine katılanlar arasında Bakan Bruno Hempf de (Thomas Thieme) vardır. Bakan Hempf gala sırasında Grubitz’e başarılı oyun yazarının SED’e sadakatinden kuşku duyduğunu söyler ve geniş boyutlu bir gözetleme operasyonuna onay vereceğini açıklar. Kendi politik geleceğini aydınlatmaya istekli olan Grubitz, insanların tek tek izlenmesini içeren ve “Etkin Prosedür” adıyla bilinen yakın izleme prosedürünü uygulayacağına dair söz vererek operasyonun sorumluluğunu üzerine alır. Öte yandan Wiesler da, Dreyman’ın partiye yeteri kadar sadık olamayacağı konusunda onlarla aynı fikirdedir.

2006
Tsotsi IMDb 7,2

Juilliard’daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşer. Hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışan Ayers’in, zamanla hayatı değişmeye başlar.

2005
İçimdeki Deniz / Mar Adentro IMDb 8,0

İçeriden ağlarken gülümsemek dışarıya…

Ramon Sampedro’nun yaşamı, 30 yıldır bir yatakta geçmektedir. Gençliğinde geçirdiği bir kazadan sonra hayatla tek ilişkisi deniz manzaralı penceresidir.Hayatına iki kadın girer: avukat Julia ve köylü kızı Rosa. Bu iki kadından biri, boynundan aşağısı felçli adama hayatın anlamını tattırır ve onun kurtuluşunu sağlar.

2004
Barbarların İstilası / Les İnvasions Barbares IMDb 7,6

Kanser hastalığı nedeniyle yatağından kalkamayan ve yavaş yavaş ölümü beklemeye başlayan Rémy, son anlarında yanında olmak isteyen ailesi ve yakınlarıyla yüzleşmek durumunda kalır. Gelenler arasında yıllardır samimi bir ilişki kuramadığı oğlu Sébastien’de bulunmaktadır. Yıllar sonra hastayı ziyarete gelen akrabalar, dostlar, metresler ilişkilerin öteki yüzünü, ekonomik ve cinsel yönlerini ortaya koyarlar.

2003
Nirgendwo in Afrika IMDb 7,5

2. Dünya Savaşı’na kısa bir süre kala, Yahudi bir aile Kenya’ya göç etmek zorunda kalır. Yeni yaşamlarının kendilerine nerelere sürükleyeceğini düşünmeden, gözden ırak bir çiftliğe yerleşirler.

Walter Redlich, eşini ve 5 yaşındaki kızını yanına almış olmasına rağmen ailenin geri kalanını geride bırakmak zorunda kalmıştır. Yeni yuvalarına alışmadan, eski hayatlarına göri dönmeyi uman aile, öteki dünyadan gelen haberle sarsıldıkça, dönmelerinin imkansız olduğunu fark etmeye başlar.

Ailenin her bireyi, yeni hayatına kendince bağlanmaya çalışır. Yeni işler, dostlar ve aşklar onları Kenya’ya yavaş yavaş bağlayacaktır.

2002
Tarafsız Bölge No Man’s Land IMDb 7,9

1993 yılında, Bosno savaşının en kanlı günleri cereyan etmektedirler. Sırp askerler ile Bosnalılar arasındaki, tampon bölgede yollarını kaybeden bir grup Bosnalı asker, kendilerine doğru açılan ateşten kaçmak üzere buldukları boş bir siperi sığınak olarak kullanmaya başlarlar. Geriye sadece Chiki kalmıştır. Yaralı olan bir diğer Sırp asker de kısa bir süre sonra aynı sipere sığınmak zorunda kalacaktır. Bu bölgeden kurtulmak için bu iki düşman asker, birbirlerinden faydalanmak durumunda kalacaklardır

2001
Kaplan ve Ejderha / Wo Hu Cang Long IMDb 7,8

Efsanevi savaşçı Li Mu Bai, Yeşil Kader adını verdiği sihirli kılıcını bölge valisine vermesi için Yu Shu Lien’e teslim eder. Ancak kılıç çalındığı zaman tüm şüpheler, Li’nin ustasını öldüren kötü şöhretli bir kaçak olan Jade Fox üzerinde toplanır.

Kaynak: Taste of Cinema

Okumaya Devam Et

Liste

David Fincher’ın Tavsiye Ettiği Filmler

Usta yönetmenden film tavsiyeleri.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

28 Ağustos 1962’de dünyaya gelen David Fincher, meslek hayatına belgesel ve video kliplerle başladı. 1992’de Alien 3 ile başladığı uzun metraj macerasına Yedi, Dövüş Kulübü, Zodiac, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi gibi her döneme damga vuran filmleri ekledi.

Kendi tarzını ustalıkla beyaz perdeye yansıtan yönetmen, senaryolarını incelikle işleyerek sinema endüstrisine sıkı sıkıya bağlı bir düzende kült filmler üretmeyi başardı.

Başarılı filmlerinin yanı sıra, yönetmenlik konusunda da sinemaya farklı bir bakış açısı kazandıran David Fincher’ın tavsiye ettiği filmleri sizler için derledik.

Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) Sonsuz Ölüm IMDb 8.1

Sonsuz Ölüm’de Butch Cassidy, 1890’lı yıllarda faaliyet gösteren bir soygun çetesinin zeki ve karizmatik lideridir. En yakın arkadaşı, aynı zamanda iş arkadaşı da olan güçlü Sundance Kid’tir. İkili tüm şehrin korkulu rüyası olmuş başarılı soygunculardır, Butch’ın aklıyla Sundance’in güçlü yapısı birleşince ikilinin ellerinden hiç kimse kurtulamaz. Ancak değişen dünya ve yeni global sistemde artık bu tarz illegal işlere yer yoktur. Zor durumda kalan ikili için yaşadıkları yerden uzaklaşmaları şart olmuştur.

Yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı filmin başrollerinde Robert Redford ve Paul Newman ikilisi bulunuyor.

Chinatown (1974) Çin Mahallesi IMDb 8.2

Chinatown, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ida Sessions isimli bir kadın, özel dedektif Jake Gittes’e başvurup, Los Angeles su teşkilatında çalışan mühendis kocası Hollis Mulwray’in kendisini aldattığından şüphelendiğini söyler. Kadının dedektiften isteği, kocasını takip etmesidir. Gittes, Mulwray’in yanında bir kadınla yakalar, fotoğraflarını çeker ve dava kapanır. Ancak bir süre sonra Mulwray’in öldürülmesi işleri gizemli hale sokar. Davanın üzerine gitmeye karar veren Gittes, zamanla kendisini kiralayan kadın başta olmak üzere birçok gizemle karşılaşır.

Ünlü yönetmen Roman Polanski’nin en önemli yapıtlarından olan Oscar’lı filmin başrollerinde Jack Nicholson, Faye Dunaway ve John Huston gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Dr. Strangelove (1964) – IMDb 8.4

Kubrick’in ne kadar stilize olsa da nispeten “natürel” bir tuvalden ufak ufak düşlerin, masalların, hatta deliliğin o tuhaf diyarına geçiş noktasını oluşturan Soğuk Savaş dönemi kara komedisi… Paranoyak bir ABD Hava Kuvvetleri generalinin Sovyetler Birliği’ne nükleer saldırı niyetiyle start alan bu amansız politik hiciv, senaryosundan oyuncu performanslarına kadar nüfuz eden absürtlük ve çılgınlık hissini, siyah-beyaz sinemasal dünyasının kalbini oluşturan aşırı gerçekçi dekorlarla dengeliyor. Peter George’un Red Alert romanının epey serbest bir uyarlaması olan bu “kâbus komedisi”nde (yönetmenin kendi tanımı) Kubrick rejisörlük ve senaristliğinin yanı sıra, sözde belgesel sahnelerde bir kez daha kamerayı eline alıyor.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı filmin başrollerinde Peter Sellers, George C. Scott ve Sterling Hayden yer alıyor.

The Godfather 2 (1974) Baba 2 IMDb 9.0

1972 yapımı ilk filmin devamı niteliğinde olan The Godfather 2 ‘da Genç Corleone, Amerika’ya yeni gelmiştir. 1917 yılında, New York şehrinin yerel mafyalarından birinin liderini öldürünce saygınlık kazanır ve korkulan biri haline gelir. Bu arada, 50 yıl sonra, Michael Corleone, Washington’da senato komitesine aile işleriyle ilgili ifade vermektedir.

Oscardan 6 ödül alan filmin yönetmenliğini ilk filmden tanıdığımız Francis Ford Coppola yapıyor. Başrollerinde de Al Pacino ve Robert De Niro gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Taxi Driver (1976) Taksi Şoförü IMDb 8.3

Taksi Şoförü, Vietnam’da savaşının izlerini henüz atamayan bir askerin, geceleri taksi şoförlüğü yaparak gördüğü kirli ve adaletsiz dünyaya uyum sağlamayı reddetme hikayesini anlatıyor. Film, Robert De Niro’nun canlandırdığı Travis Bickle karakteriyle kültleşmiştir. Taksi şoförü Travis, sosyal hayatındaki başarısızlığını, saplantılı bir tutku beslediği Bickle’la tersine döndürmeye çalışsa da beklediği karşılığı bulamıyor. Bu kırılma anından sonra bir silah alıp harekete geçmeyi, sokakların pisliğini temizlemeye karar veriyor; bu esnada kendini bir fahişeyi kurtarmaya adıyor.

Yönetmenliğini Martin Scorsese’ın yaptığı filmin başrolünde Robert De Niro ‘ya Jodie Foster ve Harvey Keitel eşlik ediyor.

Being There (1979) Merhaba Dünya IMDb 8.0

Chance, kendisini bildi bileli yanında yaşadığı yaşlı adamın evinde bahçıvanlık yaparak büyümüş ve hayatında bir kez olsun sokağa çıkmamıştır. Bütün hayatı bahçede bakımını yapıp büyüttüğü çiçeklerden ve televizyondan ibaret olan Chance, yaşlı adam bir gün ölünce ortada kalır. Çünkü ev artık satılacaktır. Kendi varlığının haricinde yaşadığına dair hiçbir kanıt olmayan Chance, avukatlara yıllardır yaşlı adamın yanında kaldığını kabul ettiremez. Nüfus kağıdı bile yoktur. Kendini birden sokaklarda bulunca yıllardır görüp bilmediği hayatın rutinleri ile tanışır. İlk defa sokaklarda yürür, arabaya biner… Ve birden şansı hiç tahmin etmediği bir yerde dönüverir.

Hal Ashby tarafından yönetilen filmin başrolünde Peter Sellers yer alıyor.

All That Jazz (1979) – IMDb 7.8

Joe Gideon müzikal tiyatroların en başarılı isimlerinden biridir, hatta koreografların zirvesindedir. Fakat bu başarı ona bir türlü mutluluk getirmez, çünkü tüm zamanını ve benliğini işine verdiğinden özel hayatını ihmal etmektedir. Gitgide ilaçlara bağlı yaşamaya başlar. Eski karısı, sevgilisi ve kızıyla olan ilişkilerini yoluna koymaya çalışırken, kaybettiği sağlığını da geri kazanmaya çalışır. Bir süre sonra ciddi bir yol ayrımında ve seçim yapmak zorunda kalır; ya sanatını sürdürecektir ya da hayatını…

 Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Roy Scheider yer alıyor.

Alien (1979) Yaratık IMDb 8.5

Görevini tamamlayan kargo gemisi Dünya’ya dönmeye hazırlanır. Bu gemisinin mürettebatını oluşturan beş erkek, iki kadın ve bir kediden oluşan ekip özel kabinlerinde uykudadır. Bu grup, bilgisayarların onlara yakın bir gezegende yabancı bir yaşam türü algılaması üzerine uyandırılırlar. Kanunlar, akıllı olabilecek her canlının araştırılmasını emretmektedir. Dallas, Lambert ve Kane’den oluşan takım gezegene ulaştığında terk edilmiş bir uzay gemisiyle karşılaşırlar. Uzay gemisini araştırmaya başlarlar ve buldukları yumurta benzeri organizmaları incelerken, bir tanesi kırılır. İçerisinden yengeç benzeri bir yaratık çıkar ve Kane’in yüzüne yapışır. İşi biten Ekip gemiye döndüğünde Ripley, Kane’i içeri almak istemez.

Ridley Scot tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Ian Holm, Veronica Cartwright, John Hurt, Sigourney Weaver ve Tom Skerrit yer alıyor.

Rear Window (1954) Arka Pencere IMDb 8.5

Arka Pencere, komşusu ile ilgili korkunç bir duruma şahit olan bir adamın hikayesini konu ediyor. Fotoğrafçı L.B. Jeffries, geçirdiği kaza sonuncunda bacağını kırar. New York’taki apartman dairesinde zorunlu tatili sırasında arka penceresinden komşularını teleskopla seyrederek zaman geçirmektedir. Jeff, yine bir seyri sırasında komşusunun, karısını öldürdüğünden şüphelenir. Olayı araştırmaları için sevgilisi Lisa ve hemşiresi Stella’dan yardım ister.

Alfred Hitchcock tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde James Stewart, Grace Kelly ve Wendell Corey yer alıyor.

Zelig (1983) IMDb 7.8

Woody Allen’nın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği film, 1920’lerde sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig’in kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bir adam olması ve huzuru ise sadece psikoloğunun kollarında bulmasını konu ediniyor.

Cabare (1972) IMDb 7.8

1930’ların Berlin’i, politik, toplumsal ve ekonomik anlamda büyük bir kargaşanın içindedir. İnsanlar işsizlikten sokaklara dökülmüş, ekonomi tamamen hasara uğramış ve Nazi’lerin yükselişi yavaş yavaş ilk izlerini göstermeye başlamıştır. Kit-Kat adlı müzik ve dans klübünde çalışan Sally Bowles’in de hayatı, tıpkı Almanya’nın genel atmosferi gibi bir kargaşa içindedir. Özel hayatının kargaşası yanında, hızla iktidara yürüyen Nazi’lerin tacizleri de dayanılmaz boyutlardadır.

Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Liza Minnelli yer alıyor.

Paper Moon (1973) Ay Beyazdır IMDb 8.1

Buhran yıllarında bir araba dolusu incille seyahat eden altın dişinin ardındaki ikna edici gülümseyişiyle dolandırıcı Moses Pray Kansas’ta seyahat etmektedir. Yanında dokuz yaşındaki sigara tiryakisi kimsesiz Addie bulunmaktadır. Eğlenceli ve nevrotik bir tip olan Trixie Delight onlara eşlik etmeye başlar ve zamanla Addie ve Mosses’in arasına girer. Ancak Mosses’in buna izin vermeye niyeti yoktur.

Peter Bogdanovich tarafından yönetilen filmin başrollerinde Ryan O’Neal, Tatum O’Neal ve Madeline Kahn yer alıyor.

Jaws (1975) IMDb 8.0

Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası obur, beyaz bir köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır. Yaşanan birkaç ölüme rağmen belediye başkanının kârı ve turizmi önde tutan tavrı nedeniyle olay fazlaca su yüzüne çıkarılmaz. İlgililer, konuyu gizlemeye çalışıp konu hakkında konuşmaktan geri kalırlar. Plajın kapatılması başkan tarafından yasaklanır. Bir gün bir çocuk ölümü gerçekleştiğinde ise artık halk bu köpekbalığını aramak ve bulmak için hazır bir durumda olacaktır.

Steven Spielberg tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Lawrence of Arabia (1962) Arabistanlı Lawrence IMDb 8.3

Arabistanlı Lawrence, Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.

David Lean tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Peter O’Toole, Alec Guinness ve Omar Sharif yer alıyor.

All the President’s Men (1976) Başkanın Bütün Adamları IMDb 8.0

Film amerikan tarihinde istifaya zorlanan tek başkan olan Nixon’ın öyküsünü konu alır. 17 Haziran 1972… Nixon’ın da bir üyesi olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin birkaç mensubu, seçimi kazanması beklenen Demokrat Partinin merkez binasına sızarak dinleme cinayeti yerleştirir. İki gazetecinin durumun farkında olması, Amerikan tarihinin en büyük skandallarından birini su yüzüne çıkaracaktır. Bu gazetecilerin isimleri ise Carl Bernstein ve Bob Woodward’dır.

Alan J. Pakula tarafından yönetilen Oscar ödüllü filmin başlıca rollerinde Dustin Hoffman, Robert Redford ve Jack Warden yer alıyor.

8½ (1963) IMDb 8.1

Dünyaca tanınmış İtalyan yönetmen Guido Anselmi, yaratıcı ve kişisel bir krizin tam ortasındadır. Yeni filmi için aynı anda birkaç proje üzerinde çalışmakta, fakat çocukluk anıları onu rahat bırakmamaktadır. Yönetmen yaşamına bir türlü bir anlam verememekte ve yeni filmine başlayamamaktadır. Kaçınılmaz olarak içine kapanarak yaşamdaki gelişmesine katkıda bulunan olayları değerlendirir: çocukluğu, kilise, ailesiyle ilişkileri, yaşamına giren kadınlar ve bunların her birine eşlik eden türlü karabasanlar… Belki de yeni filminin malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Guido, işinin saçmalığı, sanat ve karşı cinsle olan ilişkileri ve insanın varoluşunun anlamı üzerinde düşünmeye başlar.

Federico Fellini tarafından yönetilen filmin başrollerinde Marcello Mastroianni, Anouk Aimée ve Sandra Milo yer alıyor.

Citizen Kane (1941) Yurttaş Kane IMDb 8.3

Filmde zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Orson Wells’ın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde Wells’a Joseph Cotten ve Dorothy Comingore eşlik ediyor.

Days of Heaven (1978) Cennet Günleri IMDb 7.9

20. yüzyılın başlarında geçen hikaye, iki yoksul aşığın, Bill ve Abby’nin hikayesini anlatır. Bill çalıştığı yerdeki patronunu öldürdükten sonra kız arkadaşı Abby’i de yanına alarak, Texas’a kaçar. Burada varlıklı bir çiftçi için çalışmaya başlayan genç adamın patronu teşhisi konulmayan bir hastalığa kapılır. Kısa bir sürede ölecek olan bu adamın mirasını ele geçirebilmek için son derece kurnaz bir plan hazırlayan Bill, kendisini ve sevgilisini içinden çıkılması güç bir durumda bulacaktır.

Terrence Malik tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Richard Gere, Brooke Adams ve Sam Shepard yer alıyor.

Animal House (1978) Çılgınlar Okulu IMDb 7.5

Faber Koleji’nin her okulda olduğu gibi bir “kardeşlik kulübü” vardır; fakat kim başvursa kabul ettiği için şöhreti pek de iyi değildir. Bir diğer kulüp ise beyaz, Anglosakson, genç, zengin ve kendini beğenmiş erkeklerden oluşmaktadır ki onlara Dekan Worner dışında kimse tahammül edemez. Bu ikinci kulübün desteğini arkasına alan dekan, ilk kulüpteki haylazları okuldan uzaklaştırmak için bir liste oluşturur. Ve planı hoşgeldiniz partisinden hemen önce devreye girer…

Yönetmenliğini John Landis’in üstlendiği filmin başrollerinde John Belushi, Karen Allen, Tom Hulce ve Mary Louise Weller yer alıyor.

Mad Max 2: Road Warrior (1981) Çılgın Maks 2: Savaşçı IMDb 7.6

Nükleer savaş sonrası harap ve bitap düşmüş Avustralyada çılgın Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. İnsanların ulaşımlarını sağlayacak petrol için yaşadığı bir bölgede çetelerin baskısı altında olan bir grubun yanına sığınır ve güvenliklerini sağlamaya çalışır.

George Miller tarafından yönetilen devam filminin başlıca rollerinde Mel Gibson, Bruce Spence ve Vernon Wells yer alıyor.

 The Year Of Living Dangerously (1982) Tehlikeli Bir Yıl IMDb 7.2

Christopher Koch’un 1978 tarihli romanından uyarlanan film Endonezyada  1965 yılında Cumhurbaşkanı Sukarnoya karşı saldırıyı konu ediniyor.

Peter Weir tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Michael Murhp yer alıyor.

American Graffiti (1973) Gençlik Yılları IMDb 7.5

1962 yazında geçen film, Modesto gençlerinin, yetişkinliğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeden önce biraz eğlenmek istemeleri üzerine gelişen olayları anlatıyor.

George Lucas’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Ron Howard, Harrison Ford ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Terminator (1984) IMDb 8.0

2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sistemi 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmaktadır.

Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen  önce Skynet savaşçı Terminatör’lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminatör’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir..

Yönetmenliğini James Cameron’nın üstlendiği serinin ilk filminde başrolde Arnold Schwarzenegger’a Michael Biehn ve Linda Hamilton eşlik ediyor.

Monty Python and The Holy Grail (1975) Monty Python ve Kutsal Kâse IMDb 8.3

Monty Python ve Kutsal Kâse’de, kral ve onun şövalyeleri, gökten gelen bir emir ile İsa’ya ait olan ama bir o kadar da kayıp olan kutsal kasenin peşine düşerler. Bu kutsal kaseyi bulmak için önlerine çıkan tüm tehlikelere göğüs germek zorundadırlar.

Terry Jones ve Terry Gilliam’ın yönetmenliğini üstlendikleri komedi türündeki filmin başlıca rollerinde Graham Chapman, John Cleese ve Eric Idle yer alıyor.

The Exorcist (1973) Şeytan IMDb 8.0

William Peter Blatty’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmde yeni filminin çekimleri sırasında 12 yaşındaki kızı Regan’ın tuhaf eylemler sergilemeye başladığını fark eden aktris Chris MacNeil, kızını doktora götürür. Doktorlar beyninde geçici bir hasar olabileceğini söyleseler de bu vaka daha önce rastlanmamış türdendir. Bir seri tıbbi testten sonra küçük kızın hiçbir sorunu olmadığı ortaya çıkar. Ancak Regan’ın tuhaf halleri sona erecek gibi değildir. Küçük kız son derece şiddetli bir şekilde titremekte, garip sesler çıkarıp hiçbir anlamı olmayan hareketlerde bulunmaktadır. Bu ürkütücü durum karşısında çaresiz kalan Chris, kızını aynı zamanda psikiyatr olan Peder Merrin’e götürür. Peder, Regan’ın içine şeytan girdiğini tespit edecek, aile çaresizce bu durumdan kurtulmaya çalışacaktır.

William Friedkin tarafından yönetilen korku filminin başlıca rollerinde Linda Blair, Ellen Burstyn ve Max von Sydow yer alıyor.

The Graduate (1967) Mezun IMDb 8.0

Üniversite öğrenimini yeni bitirmiş genç Benjamin, okulu bitirmesinin ardından büyük bir boşluğa düşmüştür. Ne yapacağına dair karar veremeyen genç adam çevresi tarafından sürekli sıkıştırılmakta, ancak onların istediği gibi yaşamayı istememektedir. Depresyonun eşiğine gelen genç adamın hayatı, şehir dışındaki evlerinde dinlendiği bir sırada babasının patronunun karısını görmesiyle aniden değişir. Kısa zaman içerisinde ilginç bir ilişkiye daha başlayacak olan Benjamin hem annesini hem de kızı Elaine’i aynı anda idare etmeye çalışacaktır.

Mike Nichols’ün yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Anne Bancroft, Dustin Hoffman ve Katharine Ross yer alıyor.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler