Tüm Zamanların En İyi 15 Avantgart Film Yönetmeni

Keşfet Liste Manşet

 

Ana akım sinemanın bütün o şaşasının altında öyle bir sinema âşıkları topluluğu var ki kendileri sinemanın geleneksel kapasitesini keşfetmek yerine buna karşı devrimci bir duruşta ısrarcıolmayı tercih ederler. Bu listede size sunduğumuz 15 sinemacı arasında deneysel çekim tekniklerine yoğunlaşmışlardan tutun da sıradanlığı sorgulayıp alternatif yapıtlarla karşımıza çıkanlar var. Aslına bakarsanız yüzlerce yetenekli avantgart sinema sanatçısını bu listeye ekleyebilirdik fakat biz listede “yeraltı sineması” diyebileceğimiz türün kilit isimlerini sunmayı tercih ettik (Listedeki sinema dâhilerini belli bir sıraya göre koymadık bilginiz olsun).

Man Ray

Her şeyden önce bir ressam olmasının yanısıra Man Ray’ın avantgart sinemaya olan katkısı görmezden gelinemez. Dada ve Sürrealist akımlara çokça katkısı olmuş sinemacının 1920’lerin ve 30’ların Fransa’sında avantgart sanatçıların başını çekmiştir. Kamerasız fotoğrafçılık ya da onun adlandırdığı gibi “Rayographs” çalışmaları film yapımcılığında bir devrim niteliği taşımaktadır, hatta geleceğin avantgart sanatçılarına ilham olmuştur. Bunun üzerine hayatını anlatan, Mel Stuart ve Neil Baldwin tarafından çekilen “The Prophet of the Avant-Garde” belgeseli yayınlanmıştır

Ray deneysel yapıtlar üzerinde de çalışmıştır. Mesela “Le Retour à la Raison” (Aklın Dönüşü) önceden bahsettiğimiz ‘rayographs’ ile çekildiyse de, “L’Étoile de mer” (Deniz Yıldızı) karakterleri mizansen bir şekilde yerleştirerek acayip deforme, birbirinden bağlantısız ve belirli bir konusu olmayan sahneler çekmiştir.

“Emak-Bakia” şekli bozulmuş kamera teknikleri ile kamerasız fotoğrafçılığın bir birleşeni olarak yapılmıştır. “Les Mystères du Château de Dé” (Cheateau of Dice’ın Sırları) ise Ray’in en uzun filmlerinden biridir ve 29 dakikayı geçmez. Bu filmde iki maskeli karakterin bir zar eşliğinde birbirine rol biçmelerini görüyoruz. Ray’ın sineması resmi, fotoğrafçılığı, şiiri, müziği ve mimariyi birbirine bağlıyor. Böylesi bir sanatlat karışımını filmlerine adapte etmesi sonucu filmlerine tuhaf bir kalite sağlıyor.

David Lynch

Sinemanın olağanüstü figürlerinden biri olan David Lynch’in tarzı tamamen özgün. Sürrealist rüya-mantığı ile sürekli oyun oynar vaziyette olan yönetmen, avantgart türünü Amerikan klasik sinema ile buluşturmayı başarmıştır. Lynch’in bilinçli muğlaklaştırma ve çapraşık tarzı bazı eleştirmenlerin hoşuna giderken bazıları negatif yorumlarda bulunmuşlardır. Sahneye çıktığı ilk eseri olan 1977 yapımı “Eraserhead” ile birlikte bu eleştiri ve yüceltme paralel süregelmiştir. Bu kült film ile Lynch ciddi bir hayran kitlesine sahip olmuş ve sonraki filmleri olan “Blue Velvet”, “Wild at Heart” ve “Lost Highway” ile kitleyi katlamıştır.

Lynch’in en büyük başarısı tuhaf bir güzelliğe sahip olan “Mulholland Drive” (Mulholland Çıkmazı) filmidir. Naomi Watts ve Laura Elena Harring dikkat çekici performanslarını sergileyen film genç bir aktrisin Hollywood macerasını, aşık olmasını ve hastalık derecesindeki kalp kırıklığını konu almaktadır. Lynch filmde hüzün verici bir dünya çizer, sonsuz caddeler bizi romantizmin ve ihanetin dünyasına götürür. Kompleks yapısından ötürü seyirciyi filmden koparmak yerine filmin bizi içine aldığını hissederiz. Sonsuz katmanların olduğu tipik bir Lynch filmidir “Mulholland Drive”.

Lynch’i anlamak zorunda değilsiniz, fakat ona saygı duymadan da geçemiyorsunuz. Lynch filmleri gerçekten eşsizdir.

Derek Jarman

İngiliz avantgart sinemasının dâhisidir Derek Jarman ve genç eksperimental film yapımcıları onu bir ilham kaynağı olarak görür Birleşmiş Krallıkta. 1976’dan 1993’e kadar aktif olan Jarman çokça kişiseldir çalışmalarında. Genelde süper 8mm format kullanarak yaptığı filmlerinde homoerotik imgelere ve tutkulara çokça yer vermiştir. Şiirsellik, kasvetli ama renkli sunumları ve tinsellik, ateist olmasına rağmen, Jarman’ın en belirgin özellikleridir.

Jarman açıkça eşcinseldi ve birçok filminde homofobiye karşı öfkeli duruşunu dile getirirdi. En öne çıkanlardan biri “The Last of England” filmidir, eşcinselliğin kabul görmediği Thatcher Britanyasında cesur bir çıkıştır. 1985 art-house draması olan “The Angelic Conversation”da homoerotizme çokça gönderme vardır, Judi Dench Shakespeare’den iki erkek aşığın sonelerini okur mesela. “The Garden” ise homoerotik ikonografi ile Hristiyanlığı ele alır ve Aden bahçesine refere eder.

Jarman’ın en büyük başarısı 1993 yapımı olan “Blue” filmidir. Tartışmasız en eksperimental filminde 79 dakika boyunca çeşitli karakterler Jarman’ın günlüğünden parçalar okur. Şüphesiz yapıtın en güçlü tarafı Jarman’ın sağlığına değinilen sahneler. AIDS olan yönetmen nerdeyse kör olmuştur ve “Blue” hastane ziyaretlerine kadar olan ayrıntıları seyirciyle paylaşır. Seyirci sanki Jarman’ın beynine yerleşmiş ve oradan belli ipuçlarına ulaşmaya çalışıyor. Seyirci Jarman’ın bedeninde sürekli olarak mavi görüyor heryeri. Bu film kesinlikle Britanya’nın en cesur film yapımcılardan birinin büyüleyici bir vasiyetnamesi.

Andy Warhol

Bir sui generis yani nev’i şahsına münhasır bir sinemacı kelimenin tam manasıyla! Andy Warhol eline bir fırçayı ya da kamerayı alarak benzersiz yapıtların altına imza atacak benzersiz bir sanatçıdır. Warhol garip ve soluk imgelemeleri Amerikan avantgart sinemasının yapısal alanında uzmanlaşmış, minimalist estetizm ve ‘sessiz’ film müzikleri ile gündelik Amerikan hayatını teşhirci sanat tarzında sunan bir sinemacı.

Warhol sabit çekim tekniği ile ana akım sinemada onun gelişine kadar bastırılmış ya da açıkça incelenmemiş cinselliği incelikle seyirciye sunmuştur. Gerçi Warhol’un cinsellikle ilgili tabuları yıkan sinematografik keşfi 1960’lara denk geliyor, hepimiz biliyoruz ki o yıllar Amerikan gençliği zaten cinsel özgürlük için ayağa kalkmıştı. İşte Warhol Amerikan dünyasını sarmaya başlayan bu özgür düşünme ortamında kamerasını tabu konu “cinsellik” kavramı için kullanmış ve konuyu öznelleştirerek seyirciyle buluşturmuştur.

Yönetmenin 1963’te yaptığı “Kiss” filmi ilkin iki aşığın soluksuz hislerine sırt dönüyormuş gibi dursa da insani yakınlığın güzelliğini anlatan bir belge gibi karşımıza çıkıyor. Warhol’un asıl skandal sayılabilecek filmi 1963 yapımı “Blow Job”tır. Filmde sabit çekim ile DeVeren Bookwalter adlı bir gencin görünmez bir katılımcı (muhtemelen kadın) ile fellatio deneyimini izliyoruz. Bookwalter’ın bu sahnesinde kıvrandığını ve gözlerinin yuvarlandığını yakından görüyoruz, kamera bu esnada hiç hareket etmeden hareketsizce çekiyor ve cinsellik içeren bu sahneyi belirsizleştiriyor. Hatta seyirci burada bir cinsel aktivitenin icra edildiğinden bile emin olmamaya başlıyor.

Warhol aynı zamanda “Screen Tests” olarak bilinen portre sineması koleksiyonu çekmiştir. Bu koleksiyonda yönetmen farklı tiplerden bireylerin sadece kameraya bakmalarını istemiştir. Bu kişiler arasında en ilgi çekici karakter Ann Buchanan adında bir kızdır, Ann gözlerinden yaş boşalan kadar gözlerini kırpmadan kameraya bakmayı denemiştir. Bu portre çekimlerin sonucunda yönetmen trajik olduğu kadar güzel olan özgün bir yapıta imza atmıştır.

Deneysel (eksperimental) sanatsal yapıtları arasında “Empire” tartışmasız gizemli olanıdır. Filmin sinematografik kalitesi için piyasanın en iyilerinden olan Jonas Mekas’la çalışan Warhol, 8 saatlik bir çekim gerçekleştirmiş ve çekim boyunca sadece Amerikan tarihinin ikonik simgesi olan Empire State Building’e odaklanmıştır. Bu şekilde seyirciye ya da ‘insan’ olarak bize sabrımıza dair zor sorular sormuştur.

Luis Bunuel

Aslen İspanyol olan fakat Fransa’nın erken sinemasıyla bağdaştırılan Luis Bunuel 1920’lerdeki sürreal avantgart akımının öncülerindendir. Provokatör bir hicivci olan Bunuel’in yaklaşık 50 yıllık sinema hayatına ait yapıtlarının rüya mantığı ile kurgulanması ve çekilmesi hala tartışılmaktadır.

1929’da Bunuel diğer bir sürrealist olan Salvador Dali ile güçlerini birleştirerek “Un Chien Andalou” adında bir yapıta imza atarlar. İki dehanın yaptığı bu film şu an sinema tarihinin en iyi filmleri arasında yerini alır. Sadece 15 dakika süren filme asıl ününü veren ilk sahnedir. Bu ikonik sahnede bir kadının elindeki ustura ile sakince sol gözünü yardığını görüyoruz. İçerikte acayip ve kronolojisi ciddi anlamda kaotik olan “Un Chien Andalou” belki de en çok bilinen sürrealist avantgart filmlerinden. Bunuel filmde imgeleri birbirine karşı iliştirir, böylece anlamsız ve şiddetli bir karşıtlık oluşturarak film çekmenin ve o filmi görmenin farklı biçimlerini sunar bize. Filmin en rahatsızlık verici sahnesi ekranda çıkan bir notta iki başrol oyuncusunun sonunda intihar edeceğini öğrenmemizdir (Biri aşırı dozda ilaç alarak diğeri ise kendini yakarak intiharı seçiyor). Bu şekilde filmin trajik ve tuhaf aurası seyirciyi etkisi altına alır.

“Un Chien Andalou” filmini 1930 yapımı “L’Age d’Or” izler, bu filmin gösterime girmesi birçok isyanı fitillemiştir. Dali’nin de katkıda bulunduğu senaryo sürrealist teknikleri kullanarak Katolisizm’in riyakârlığına vurgu yaparken aşırı cinsellik ve şiddet içeren seri halinde görüntülere de yer vermiştir.

Bunuel’in Dali ile birlikte altına imza attıkları iki yapıttan bahsettik, fakat Bunuel’in sinemaya en cüretkâr ve başarılı katkısı sürrealist belgesel “Las Hurdes”tir. Bir seyahat filmidir “Las Hurdes”, fakirlikle savaşan La Alberca adında dağlık bir kasabayı yönetmen sansasyonel olduğu kadar alaycı bir ton ile seyirciye sunar. İspanyol topraklarını cehennemvari göstermesinden, ölüme dair çokça sürrealist tema içermesinden, deformasyon ve rüya benzeri niteliklerinden ötürü film İspanyol lider Francisco Franco tarafından hemen yasaklandı. Filmin çekimi sırasında Bunuel’in iki hayvanı öldürdüğü düşünülür; Bir eşşeği bal içerisinden boğarak öldürmesi ve bir dağ keçisinin yüksek bir tepeden tökezleyip düşmesine zorlamak gibi. Bütün bu bilgiler üzerine teoriler vardır, fakat günümüze ait bir spekülasyonda bütün belgeselin bir uydurma olduğu belirtilmektedir.

Esasen Bunuel hakkında en gerçekçi hikâye yönetmenin skeptisizm içinde gizlidir: “Un Chien Andalou”nın prömiyerinden hemen sonra Bunuel ona saldırmak için hazır bulunan kalabalığa karşı ceplerine biriktirdiği taşlarla ekranın arkasında beklemektedir. Bu hikâye gerçek değilse bile Brunuel’in taşlarla saldırma fikrinde ne kadar emin olduğu konusunda şüphemiz yok.

Stan Brakhage ile ilgili görsel sonucu

Stan Brakhage

“Görme eylemini belgeleriyorum” diye iddia eder avantgart sinema tarihinin en değerli hazinelerinden biri olan Stan Brakhage. Kansas, Missouri’de doğan sanatçının Amerikan eksperimental film türüne olan etkisi görme eylemini dilin (konuşma eyleminin) üzerinde tutması ve doğrudan sineme keyfi yaşatma arzusundan gelmektedir.

Brakhage konuşma eyleminden önce var olan görme eylemi üzerine kurar filmlerini, böylece özgürce görmenin ve dil yükündün muaf tutulmanın zevkine varır seyirci. Yönetmen insanın parlak ışık ya da değişen sahnelerde gözlerini kamaştırmasına ve ovalamasına karşı bir hayranlık besliyor, bu yüzden “Eye Myth”, “Black Ice” ve “Rage Net” gibi filmlerinde bu göz kırpma/kapatma vizyonunu işlemiştir. Bu filmlerin her birinde tutarsız noktalar ve lekeler yer almıştır bu şekilde Brakhage gözün içsel vizyonunun tekrardan oluşturulmasını ekrana taşımıştır.

Brakhage hatta ileri giderek farklı yaratıkların vizyonu üzerine kafa yormuştur. 1963 yapımı “Mothlight” filmini kamerasız çekmiş ve bir güvenin doğumundan ölümüne kadar siyahı beyaz beyazı siyah görürse nasıl olur sorusunun cevabını aramıştır. Brakhage filmi topladığı güve kanatlarını, çimi ve yaprakları filmlere yapıştırıp projektörden yansıtarak yapmıştır. Sonuç: doğa ve sinemayı birbirine iliştirerek katıksız bir bakış/vizyon sunma. Işığın görme eylemine olan etkisini incelemenin yanı sıra, Brakhage belli imgelerin anlamları bilinmeden sadece görerek ilk tepkimizi analiz etmiştir. 1971 yapımı “The Act of Seeing with One’s Own Eyes” belgesel filminde işte bu imgelere karşı fiziksel tepkimizi vurgulamıştır, Brakhage kamerasını kaptığı gibi bir morga gider gider ve çeşitli otopsi örneklerini sabırla, sessizce ve heyecansız bir tarzda çeker. İnsan bedenini ve gözlerini ve öznellik kavramını inceleyen filmde unutulmaz sahneler vardır. Film o kadar büyüleyicidir ki herkese tavsiye etmeniz imkânsız.

Rainer Werner Fassbinder

Rainer Werner Fassbinder

Yeni Alman sinemasının dahi krallarından biridir Rainer Werner Fassbinder, kısacık ömrüne ve 14 yıllık sinema hayatına 40 yapıt sığdırmış ve 37 yaşında alkol ve uyuşturucu aldıktan sonra tek başına odasında hayata veda etmiştir. Fassbinder, Werner Herzog ile omuz omuza 1970’lerin Yeni Alman sinemasına katkıda bulunarak akımını eksperimental yönlere taşımıştır.

Aralıksız çalışma ilkesi ile kendini aşan yapıtlara imza atan Fassbinder’ın büyüleyici filmleri arasında “The Bitter Tears of Petra Von Kant” ve “World on a Wire” varsa da asıl tarzını konuşturduğu filmi 1974 yapımı “Fear Eats the Soul”dur. Douglas Sirk’in melodramı “All That Heaven Allows”tan esinlenerek yaptığı filmin öyküsü Faslı bir işçi olan Ali ile 60 yaşındaki dul Emmi’nin aşkına değiniyor.

Tumturaklı ve tuhaf bir film olan “Fear Eats the Soul”da Ali ve Emmi’ye başka karakterlerin yargılayıcı uzun sessiz bakışmaları var. Filmde sürekli olarak rahatsızlık veren bir aura var. Fassbinder’in filmi cesur ve güçlü olduğu kadar kasvetli bir komedi.

Fassbinder en öne çıkan özelliği ilk filmi olan “Love is Colder than Death” (Aşk Ölümden Soğuktur, 1969)’deki kaliteyi sonraki filmlerinin her birinde yakalamış olmasıdır. Ne “Lola”da, ne “Veronika”da ne de “The Marriage of Maria Braun” kaliteyi ufak dahi olsa düşürmüştür. Sinema tarihinin en gözü kara karakterlerinden biri olan Fassbinder avantgart türünün kilit isimlerinden biridir.

Chantal Akerman

Bir kadın sineması tarihine değinecek olursak buna “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles” ile başlayabiliriz. Akerman’ın bu filmi kadının sinema ve toplumdaki yerini irdeleyen başlıca filmlerden biridir. Üç saat boyunca dul bir kadının 3 günlük ev hayatını anlatıyor film. Yapısal sinematografi ve sabırla yapılmış düzenlemeler ile filme adını veren karakterin ev hayatına sinematik bir aralıktan bakıyoruz.

Aslen Belçikalı olan yönetmen 21 yaşında New York’a taşınıyor ve “Jeanne Dielman”ın gösteriminden sonra şehirdeki hayatına dair “News from Home” filmi üzerine çalışır. Bu film çokça sabır gerektirse de, seyirciye sonunda çok şey sunabiliyor. “News from Home” 70’lerin New York’unu tamamen statik bir şekilde çeken bir yapıttır – sokaklar, metro ve platformlar, kapılar – Akerman’la birlikte annesinden gelen mektubu sanki seslice okuyoruz. Statik kamera çekimi yoldan geçenlerin sorgulayıcı bakışlarını gösteriyor bize. Yoldan geçerken çekim yapan Akerman’ın sadece ne yapmaya çalıştığını anlamlandırmaya çalışan bu insanlar aslında bir yabancılaşma duygusunun filmde yer almasını sağlıyor. New Yorklular Akerman’a mesafeli bir duruş sergiliyorken, yönetmen şehre yabancı olan köklerini çokça hissediyor. Filmde mektupların içeriği uzaklaştıkça arka plan müziğinin sesi daha da yükseliyor. Filmin sonunda metronun gürültüsü annenin mektuplarındaki kelimeleri duyulmaz hale getiriyor, böylece Akerman köklerinden yavaşça koptuğunu ve yeni şehrin kültürüne kapıldığını ima ediyor.

“News from Home” – “Jeanne Dielman” gibi – sade ve durgun olduğu kadar yoğun ve capcanlı. Akerman’ın böylesi minimalist imgelemeyi güçlü bir şekilde sunması övülesi bir başarı, yakın zamanda kaybettiğimiz yönetmen bütün bu özellikleri ile avantgart sinemanın önde gelen isimleri arasında yerini alıyor.

Kenneth Anger

Avantgart sanatçılar arasında kesinlikle en ihtilaflı figürlerden biridir Kenneth Anger. Anger 1940’larda film yapmaya başlamasıyla birlikte Satanizm bağlantılı müstehcenlikle suçlanmış ve takıntılı bir provokatör olarak kenara atılmıştır. Ne şekilde etiketlenirse etiketlensin Anger sinemasının kopuk hikâyeleri ve sürrealist imgelemeyi esrarengiz homoerotizm ile sunan karşı konulamaz bir tarafı vardır.

Anger genelde açıkça eşcinsel olan ilk filmyapımcısı olarak tanınmaktadır. 20’li yaşlarında “Fireworks” filmini Anger arka bahçesinde çeker ve kullandığı homoerotik içerik yüzünden müstehcenlikle suçlanır. “Rabbit’s Man”, “Eaux d’artifice”, “Inauguration of the Pleasure Dome” ve “Lucifer Rising” yeraltı film yapımcıları arasından ciddi ses getirmiştir. Hatta 1969 yapımı olan “Invocation of My Demon Brother” filminin müziğini Mick Jagger yapmıştır.

Şaşırtıcı olduğu kadar harika bir film yapımcısı olan Anger Hollywood mitolojisine dair bir kitap yazmayı da ihmal etmez. “Hollywood Babylon” adındaki kitabında bolca komplo teorilerine yer verir; yani Hollywood’a dair tuhaf dedikodular okumaya meraklıysanız bu hayret verici adamın hayret verici kitabına göz atmanızı tavsiye ederiz.

Maya Deren

Bir anlamda Maya Deren avantgart türünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Deneysel sanatı tamamen özümsemiş bir kişilik. Şiir, dans, fotoğrafçılık ve sinema, hepsi Deren’de hayat bulmuştur.

Anti-semitizm korkusuyla Amerika’ya kaçmış Yahudi bir bireyi olarak Deren art-house sahnesine kocası Alexander Hammid ile birlikte yaptığı 1943 yapımı “Meshes of the Afternoon” ile çıkar. Tekrarlanan motifler ve dairesel hikâye anlatımı ile film Deren’in sinema tarzını çok iyi yansıtır.

Daha sonraki yapıtları olan “The Witch’s Cradle”, “At Land” ve “The Private Life of a Cat” estetik olarak eksperimental sinemanın önemli örnekleri olup avantgart türüne ciddi birer katkıdır. Deren’ın avantgarta olan bir diğer katkısı film teorileri üzerine olan kitabıdır. Kitapta film çekmenin şiirselliğine değinir ve avantgardın en hiddetli sinema fikirlerini sunmak için iyi bir araç olduğunu anlatır.

Deren 1961’de beyin kanamasından öldüğünde sadece 44 yaşındaydı, fakat sinematografik mirası günümüze kadar ulaşmıştır.

Jonas Mekas ile ilgili görsel sonucu

Jonas Mekas

Sık sık Amerikan avantgart sinemasının “vaftiz babası” olarak anılan Jonas Mekas eksperimental film yapımının katalizör kaynağı olmuştur. Böylesi bir statüye sahip olmak aslında Mekas’ın Amerika’daki yeraltı akımına yaptığı önderlik düşünüldüğünde pekte şaşırtıcı değil. Sinemaya yaptığı 60 yıllık katkının yanı sıra, Mekas “Sight and Sound” ya da “Cahiers du Cinema” gibi “Film Culture” (Film Kültürü) adında entelektüel bir sinema dergisi de çıkarmayı ihmal etmemiştir.

Ülkesi Litvanya’daki savaştan kaçmak zorunda kalan Mekas çığır açan eksperimental eserleri ile çevresine ilham kaynağı olmuştur. 1964 yapımı “The Brig” Mekas’ın mükemmel ötesi filmlerinden biridir. Filmde ABD Deniz Piyade Kolordusu’nun hapishanesinden tuhaf kareler görüyoruz. Kenneth Brown’ın oyunundan esinlenmiş film neredeyse bir komedi gibiyken sunduğu otantik ortamla birlikte ciddi sorular da öne sürüyor.

Mekas “Reminiscences of a Journey to Lithuania” (Litvanya Yolculuğu Anıları, 1971–72) ile Litvanya’daki evine dönüşünü anlatır. “Lost, Lost, Lost” (1976) filmi ise Litavanya’daki yaşamını, New York’a gitme öncesini ve bağımsız sanat sahnesine başlayacak olan uyum sürecini anlatır. Mekas’ın en iddialı projelerinden biri “As I Was Moving Ahead I Occasionally Saw Brief Glimpses of Beauty” (İlerlerken Ara Sıra Güzelliğe Dair İşaretler Görürdüm) filmidir. İsminden bile daha uzun olan filmde Mekas seslendirme yaparken ailesine ait kareler/sahneler görürüz. Film hayata ve sinemaya dair bir kutlama tarzındayken Mekas’ın eksperimental kabiliyeti ile birleşir ve akılda kalıcılık kazanır.

Jean Luc-Godard

“Bir filmi eleştirmenin en iyi yolu daha iyisini yapmaktan geçer” der Jean-Luc Godard. Bu alıntı Fransız yönetmen Godard’ın sinema camiasındaki ikonik kimliği ile ilgili ipucu verir aslında. Zamanın çok ötesinde yaşamış bir adam var karşımızda. 1960’lardaki Fransız Yeni Akımı’nın kurucularından olan ve Cahiers du Cinema’ya çokça katkısı olan Godard tipik Fransız film yapımını reddetmiş ve sofistike sinematografik değerleri kullanarak kendisinden öncekilerin cesaret edemediğini yapmıştır.

Godard’ın filmlerini analiz etmek için tamamen ayrı bir listeye ihtiyacımız var esasen, biz sadece değinerek idare edelim. “Tout va Bien”, “Week End”, ve “Une Femme est une Femme” gibi filmlerin hepsi aykırı kurallar ve değerlerle çekilmiştir. Fakat Godard’a popülerliğini kazandıran ve orijinal sinematografik özellikleri olan filmler “Breathless” ya da orijinal adıyla “A Bout de Soufflé”dir.

Godard kamerayı kullanma konusunda kesinlikle nevi şahsına münhasır bir yönetmendir, mesela “Histoire du Cinema” 20. Yüzyılın sinemasını belgeleyen 8 part’lık bir filmdir. Film 10 senede çekilmiş ve 266 dakikadır. “Taxi Şoförü” filmindeki Travis Bickle’ın köpüren suya o çok ünlü bakışı Godard’ın “Two or Three Things I Know About Her” filminden esinlenmiştir ve birçok günümüz filminin bu şekilde esinlendiğini biliriz. Godard hala günümüz genç yönetmenlerini etkiler ve hala “Film Socialisme” filmi ile bize sorular sordurtur. Godard hala eleştirmenleri ve seyirciyi ihtilafa sürükler ve şaşırtır.

Douglas Gordon

“Zidane: A 21st Century Portrait” (Zidane: Bir 21. Yüzyıl Portresi) çok ses getirmiş olsa da filmin yönetmeni olan Douglas Gordon için asıl önemli olan filmde ünlü bir futbolcunun hayatını sunmak değildi asla. Film esasen sinematik bir deneyim olarak ele alınmalı ve imgenin 21. Yüzyılda önemini sorgulaması görmezden gelinmemeli. Film Zinedine Zidane’nin hayatını anlatmak yerine Real Madrid’in Villarreal’ karşı oynadığı maçta yıldız futbolcuyu takip eder. Nadiren Zidane seslendirme ile filme dâhil olur, böylece daha derin bir Zidane portresi çizilir kafamızda. Sesin yalnızlaşması ve Zidane’nın maç sırasındaki hareketliliğinin çoğalması ve seyircinin duyduğu nefes alıp vermeleri, filmin eksperimental olarak ne kadar yoğun olduğunu gösterir. Gordon seyirciyi birden staddan alır ve küresel imgeler sunar, böylece seyircinin küresel olaylarla bütünleşmesi yerine yıldız oyuncu ile özdeşleşmesini sağlar.

Gordon’un diğer eserlerinde olduğu gibi Zidane zamana ve insan görüş açısına dair bir çalışmadır. Bu tarz bir obsesyonu 1993 yapımı “24 Hour Psycho” filmle iyice anlaşılır. Bu filmde Gordon Hitchcock klasiğini devirerek 24 kareyi saniyede 2 kareye indirir ve filmi tam 24 saatlik bir eser haline getirir. İnsan böylesi bir sinematografik deneyimi yapan dâhinin kafasına cidden hayret ediyor.

Dziga Vertov

Dziga Vertov haber filmi olan “Kinopravda” ya da diğer bir ismiyle “Film Truth” hayatın harikalığını ortaya çıkartmaya ithaf edilmiştir. Vertov Kinopravda’da yapımındaki diğer ortağı olan Elizaveta Svilova ve kardeşi Mikhail Kaufman hayatın fark edilmeyen taraflarını sinema aracılığı ile sunarken günümüz sinema literatürüne yeni tür film teknikleri kazandırmışlardır.

Vertov’un 1929 yapımı avantgart belgeseli “Man with a Movie Camera”sı genelde gelmiş geçmiş en iyi filmler listesinden yer almıştır ve sinema âşıkları için kesinlikle seyredilesidir. Belgesel film Sovyet işçi sınıfını yüceltirken “Kino-Eye” diye yeni bir sinematik kavram sunar ve Sovyet toplumunun mükemmelliğini belgelemek adına kullanılır. “Kino-Eye”ı, kamerayı ve insan gözünü birbirine iliştirmek üzerine yazıları olan Vertov tamamen yeni bir bakış açısı (vizyon) sunmayı amaçlamıştır, “Mükemmel bir göz ve mükemmel bir vizyon”. Vertov’un belgeseli donuk kare, atlama, yarık ekran gibi öncesinden hiç ekrana taşınmamış birçok sinema tekniğini dikkat çekici bir şekilde beyaz perdeye taşımıştır. Sofistike diyebileceğimiz film tekniklerini Sovyet işçi sınıfına dair kareleri birleştiren Vertov sinematik süreci deşifre etmek istemiştir. Yani sinema ve toplum arasında bir entegrasyonu hedeflemiştir.

Vertov’un bu belgeseli ilham verici olsa da kullandığı tekniklerle herkesi heyecanlandırmamıştır, mesela Sergei Eisenstein’a göre Vertov bir “Film Holiganı”. Vertov’a göre film çekmek belgesel olarak bitmesi gereken bir süreci içerir. Sinemaya dair hedefleri konusunda çok da istediği verimliliği elde edememiş olsa da, Vertov avantgart sinemanın en etkili figürlerinden biridir.

Martin Arnold

Martin Arnold belki de bu listedeki en az bilinen yönetmendir, fakat eksperimental düzeyde sorduğu soruları ele alırsak kesinlikle bahsedilmesi gereken bir sinemacıdır. Arnold, Hollywood’un film yapma klişelerini tehdit eden bir yönetmen olarak karşımızda. Filmlerden belli kısımları alıp onları manipüle eden yani iki adım öne bir adım arkaya şeklinde sıralayan Arnold orijinal materyalı altüst edilen filmlerin adamıdır. Sonuç dolayısıyla rahatsızlık verici oluyor, yani çizilmiş bir DVD’yi seyrederken atlayan sahnelerin ne kadar sinir bozucu olduğunu hatırlayın mesela! Bu ritmik bir şekilde atlayan kareler ilkin mizahi gelebilir, fakat filmi seyretmeye devam ettikçe Arnold’un asıl amacının Hollywood’un orijinal materyallerini sorgulamak olduğunu anlıyoruz.

Arnold’un sinemadaki asıl kimliğini ortaya koyan projesi “Passage a’ l’acte” filmidir. Film Robert Mulligan’ın “To Kill a Mockinbird”ının belli parçalarını alıp tekrardan düzenler. Hızlıca silinen sahneler ve ani duruşlar ile Arnold dizilimi tekrardan yorumlar. Mesela sakin bir aile yemeği sahnesi birden çarpıtılır ve aileye agresif özellikler kazandırır. Bu şekilde Hollywood’un kontekstinde kadının çok pasif olduğu ataerkil bir sinema anlayışına atıfta bulunur. Büyükanne aslında tamamen gereksiz bir kadın figürüdür ve birden film karesinden yok oluverir. Arnold’un popüler kültürün geleneklerine ait kodları küçümseyerek yeni anlam arayışına girmesi hayranlık vericidir. Bir filmin kopyasını yaparken kendi sinematografik teknikleriyle dalga geçecek kadar zekicedir yapıtları. Hollywood’un altında yatan ciddiyetsizliğini eleştirmek adına yine aynı materyallerle irdelemesi ilgi çekicidir.

Hazırlayan: Gareth Lloyd

Çeviri: Elif Şimşek

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up