Televizyonu kim izliyor?

Eleştiri Fatih Mutlu Manşet Türkiye

Önce, Türkiye’deki reyting ölçümlerini yapmakla yetkili Televizyon İzleme Araştırmaları Komitesinin (TİAK) verilerine bakalım.

2012 yılında “total” grupta bütün televizyonların toplam reytingi (yani her 100 kişide dakika başına televizyon izleyenlerin oranı) yaklaşık yüzde 17 olarak kaydedilmiş. Aynı oran 2018 yılında ise yaklaşık yüzde 18.

Yüzdelik dilimde 1 puanlık, kendi aralarında ise neredeyse yüzde 6’lık (ciddi) bir artış var. Ancak bu fark “televizyonun daha çok izlendiği” anlamına gelmiyor.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun (RTÜK) 2018 tarihli Televizyon İzleme Eğilimleri Araştırmasına bakalım.

2012 yılında günlük ortalama televizyon izleme süresi 3 saat 54 dakikayken, 2018’de bu 3 saat 34 dakikaya düşmüş. Neredeyse yüzde 9’luk (korkunç) bir düşüş bu. (2006’da bu sürenin 5 saat 8 dakika olduğunu da not edelim.)

Yazının ilk “cümlesi” bu olsun: Ana-akım her kanalın ayda en az 1 yeni içerikle reyting yarışında ayakta kalmaya uğraştığı (yani su gibi akan milyon liraların her geçen gün arttığı) bir dönemde televizyon izleme sürelerinde korkunç bir düşüş yaşanıyor.

(Televizyon izleme sürelerindeki düşüşe üzülüyor muyuz, üzülmeli miyiz? Bu sorunun entelektüel bağlamdaki cevabı ayrı bir yazı konusu. Bu yazıda sektörel bir değerlendirme yaptığımızı vurgulayalım.)

“Gençler’ televizyonlarımızdan hızla uzaklaşırken, ‘yaşlılar’ neredeyse koltuklarından hiç kıpırdamıyorlar.”

“Reytingler” yükselirken “televizyon izleme süreleri” düşüyor… Neden acaba?

Cevabı bulmak için RTÜK’ün araştırmasındaki ayrıntılara göz atmamız gerek.

15-25 yaş grubunun 2012 yılındaki hafta içi günlük ortalama televizyon izleme süresi 3,5 saat. 2018’de ise 2,8 saat. Düşüş: Yüzde 20.

25-35 yaş grubu için bu sayıların 2012’de 3,6 saatken, 2018’de 3,3 saat olduğunu görüyoruz. Düşüş: Yüzde 8. 35-45 yaş grubunda da hemen hemen aynı saatler ve aynı düşüş kaydediliyor.

45+ yaş grubunda ise 2012 yılında hafta içi günlük ortalama 4 saat olan televizyon izleme süresi, 2018 yılında 3,9 saate inmiş. Düşüş: Yüzde 2,5.

Şöyle toparlayalım: 2012’den 2018’e genel televizyon izleme süresinde yüzde 9’luk düşüş olduğunu söylemiştik. 25-45 yaş grubu, evet, bu ortalamayı neredeyse birebir aynıyla gerçekleştirmiş. Fakat 15-25 yaş grubunda düşüş yüzde 20, 45+ yaş grubunda ise yüzde 2,5.

Bir daha yazayım: 15-25 yaş grubunda televizyon izleme süresi yüzde 20 düşerken, 45+ yaş grubunda düşüş sadece yüzde 2,5!

“Reytingler” yükselirken “televizyon izleme sürelerinin” düştüğünü belirtip “Neden acaba?” diye sormuştuk. Bu verilerden yola çıkarak ikinci “cümlemizi” kuralım o zaman: “Gençler” televizyonlarımızdan hızla uzaklaşırken, “yaşlılar” neredeyse koltuklarından hiç kıpırdamıyorlar. Diğer deyişle, televizyonumuz günden güne “yaşlı işi” haline geliyor.

“Gençlerin’ televizyonumuzdan uzaklaşmaları, doğrudan halihazırdaki televizyon içeriklerimizden uzaklaşmaları manasında bir gerçek.”

“Gençler televizyonumuzdan uzaklaşıyorlar” cümlesinin altını çizecek bir başka veri paylaşalım.

RTÜK’ün 2018 araştırmasına göre, 15-25 yaş grubunda cep telefonu sahipliği oranı yaklaşık yüzde 95. Neredeyse herkeste var yani. Ancak “Televizyon yayınlarını hangi mecradan izlersiniz?” sorusunu şekillendirecek bir vaka doğurmuyor bu veri. Nitekim “gençlerin” sadece yüzde 4’ü bu soruya “Her gün” diye cevap veriyor. Aynı cevap klasik/akıllı televizyonlar sözkonusu olduğunda ise oran yüzde 80… Yani, “gençler” arasında internet kullanımının yaygınlaşması, televizyon izleme biçimini değiştirmemiş. “Gençler” bir televizyon programını izleyecekleri zaman “televizyon” adlı makinanın başına geçiyorlar hala, cep telefonunun ya da bilgisayarların değil mesela.

Dolayısıyla üçüncü “cümlemiz” de şu: “Gençlerin” televizyonumuzdan uzaklaşmaları; “televizyon” adlı makinayı es geçip aynı yayına internet sağlayan başka bir araçtan ulaşmaları manasında değil, bilakis, doğrudan halihazırdaki televizyon içeriklerimizden uzaklaşmaları manasında bir gerçek.

“Milyonlarca liranın saçıldığı reklam kuşaklarını kim izliyor, farkında mıyız?”

Meşhur Fransız reklamcı Jacques Seguela’nın, kendilerini sosyo-kültürel manada kamusal görevliymiş gibi takdim eden televizyoncuları ti’ye aldığı anlatılır: “Aslında bütün o içeriklerinizi, biz reklamlarımızı gösterebilelim diye üretiyorsunuz.”

Nitekim, “televizyon” ile “reklam” kavramlarının buluştuğu günden bu yana, özel televizyon kanallarının reklamlar tarafından finanse edildiği bir gerçek.

Bunu aklımızda tutarak, Türkiye’deki televizyon reklamlarının “hedef kitlesine” bir bakalım.

RTÜK verilerine göre, 2012 yılında “Reklamlar çıktığında hemen kanalı değiştiririm” diyenlerin oranı yüzde 56, 2018’de yüzde 58. Hemen hemen aynı yani.

Fakat “Reklamların tamamını izlerim” diyenler arasında dramatik bir fark var. 2012 yılında her 100 kişiden 11’i “reklamların tamamını” izlerken, 2018’de bu sayı 18 kişiye yükselmiş. Kendi içinde yüzde 60’tan fazla bir artış sözkonusu.

Şimdi yukarıdaki verileri burada bir daha hatırlatmamız gerekiyor: “Gençlerin” kaçtıkları, “yaşlıların” yerlerinden kıpırdamadıkları bir platform, televizyon.

Hal böyleyken, televizyoncular (ve tabii reklam verenler) şu dördüncü “cümlemizi” kendilerine sorsunlar isterim: Milyonlarca liranın saçıldığı reklam kuşaklarını kim izliyor, farkında mıyız?

Bu arada, geçen yıl televizyon kanalları ile reklam verenler arasında yaşanan kriz, reklam bütçelerinin düşüşü ve dolayısıyla kanalların içerik üretmede mali sıkıntı yaşadıkları sizin de kulağınıza kadar gelmiştir.

“…milyon liralarla çektiğimiz kerli ferli dizilerimiz, yurtdışında “off prime time”, yani televizyonun epey daha az izlendiği zaman diliminde yayınlanıyor.”

Son olarak, henüz rakamlarla ifade edemediğim bir kanaatimi bildireyim.

Yıllar evvel dizi senaryosu yazarken kanal yöneticileri “her bölüm için senaryonun orta bloğunda ciddi bir kırılma tasarlamımızı” rica ederlerdi. Çünkü bizim dizi sürelerimiz uzundu ve yurtdışına satıldığında oradaki kanallar bizim 1 bölümümüzü ortadan ikiye bölüp 2 bölüm halinde yayınlıyordu. (Şimdi daha uzun, biliyorsunuz, artık 3’e bölüp yayınlıyorlar.)

Henüz sektör dinamiklerine kafa yormadığım bir dönemdi ve bu kadarcık açıklama bana yetmişti.

Ondan birkaç yıl sonra meşhur dizilerimizden biri “Uluslararası Emmy Ödülü” aldığında “aydınlanmıştım.” Nitekim “en iyi dizi”, “en iyi oyuncu” ve sair ödüllere layık görülse de, bizim dizilerimiz “telenovela” kategorisinde yarışıyordu. “Telenovela…” Yani bizim bir zamanlar “arkası yarın”, “pembe dizi” ya da “Brezilya dizisi” olarak adlandırdığımız, gündüz kuşağı dramaları…

Diğer deyişle, “prime time”da, yani televizyonun en yoğun izlendiği zaman diliminde yayınlanması için milyon liralarla çektiğimiz kerli ferli dizilerimiz, yurtdışında “off prime time”, yani televizyonun epey daha az izlendiği zaman diliminde yayınlanıyor. Televizyon ürünlerimizin “niteliği” açısından önemli bir gösterge.

Bunun elbette ki “nicelik” açısından da bir karşılığı var.

Türkiye şartlarında kabaca şöyle bir şey söyleyebiliriz: “Off prime time”da 1 liraya yayınladığınız bir reklamı “prime time”da göstermek isterseniz en az 10 lirayı gözden çıkarmalısınız. 10 katı “nicelik” farkı var yani.

Malumunuz, dünyanın en büyük dizi ihracatçısı ülkelerinden biriyiz. Gelgelelim, dizilerimiz reklamların ticari anlam taşıdığı ülkelerde “prime time”da değil, “off prime time”da yayınlanıyor. Yani reklamın 10 lira değil, 1 lira olduğu dönemde… Yani, “niteliklerinden” ötürü, dizilerimiz yurtdışında Türkiye’dekinden 10 kat daha ucuz. (Türkiye’de 10 liralık dönem için tasarladığımız [yani 10 liralık] şeyi, yurtdışında 1 liralık dönemde ancak satabildiğimiz [yani ancak 1 lira ettiği] için, niteliğe göre muadillerinden 100 kat daha değersiz tasarımlar yaptığımızı bile söyleyebilirim, ama söylemiyorum.)

Son “cümlemiz” de bu olsun.

(Öte yandan, Netflix’in son derece agresif bir politikayla, yurtdışı satışlarımızın gözde içeriklerinde yer alan popüler oyuncuları bir bir kendine “bağladığını”, bunların her biriyle “prime time” niteliğine uygun işler yaparak sektörümüze seri çalımlar attığını da hatırlatalım. Bunun [korkunç] mali karşılığı ne kadar olacak, önümüzdeki birkaç yılın ardından ancak konuşabileceğimiz bir şey. Bu yüzden, bu bloktaki “kanaatimi” henüz rakamlara dönüştüremiyor, test edemiyorum.)

“Öyle ki, en ‘nitelikli’ ürünümüzün bile ‘niceliği’ yurtdışında 10’a 1 kıymet buluyor.”

“Cümlelerimizi” alt alta yazı toplu sonuçları alalım şimdi:

1) Su gibi akan milyon liraların her geçen gün arttığı bir dönemde televizyon izleme sürelerinde korkunç bir düşüş yaşanıyor.

2) “Gençler” televizyondan hızla uzaklaşırken, “yaşlılar” neredeyse koltuklarından hiç kıpırdamıyorlar. Diğer deyişle, televizyon günden güne “yaşlı işi” haline geliyor.

3) “Gençlerin” televizyondan uzaklaşmaları; “televizyon” adlı makinayı es geçip aynı yayına internet sağlayan başka bir araçtan ulaşmaları manasında değil, bilakis, doğrudan halihazırdaki televizyon içeriklerinden uzaklaşmaları manasında bir gerçek.

4) Milyonlarca liranın saçıldığı reklam kuşaklarını aslen ve çoğunlukla “yaşlılar” izliyor.

5) “Niteliklerinden” ötürü, dizilerimiz yurtdışında Türkiye’dekinden 10 kat daha ucuz.

Dolayısıyla şöyle bir döngü var önümüzde:

>Şu veya bu sebeple “niteliksiz” sayılan televizyon ürünleri “talepkar” seyirci sayısını düşürüyor. >>Seyirci sayısı düştüğü için reklam alanlarının değeri azalıyor. >>>Bu, reklam verenlerin televizyona ayırdıkları bütçeleri düşürüyor. >>>>Düşük reklam bütçelerinin finanse ettiği kanallar ancak “niteliksiz” içerikler üretebiliyor. >>>>>Öyle ki, en “nitelikli” ürünümüzün bile “niceliği” yurtdışında 10’a 1 kıymet buluyor.

“Televizyoncular kadar asla bilemem. Ama, Allah vergisi, matematiğim hep iyi olmuştur.”

Estağfirullah, televizyoncu değilim. Haşa, televizyonu televizyoncular kadar asla bilemem. (Televizyoncularımız mesela Netflix’çilerden çok daha fazla kafa yoruyorlardır bunlara, eminim.) Bu yüzden, yazının finalinde şu şöyle olsun bu böyle olsun diye ahkam kesemem. Ama, Allah vergisi, kendimi bildim bileli matematiğim hep iyi olmuştur. Başta söylemeyi unuttum.

Yorumlar

 
Fatih Mutlu, TRT Okul için hazırlanan 22 bölümlük 'Çek Bir Film' projesinin editörlüğünü yaptı. Çeşitli dergi ve gazetelerde sinema yazıları yazdı. Şimdilerde senaryo doktorluğu yapıyor.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up