Son Umut Fakat Son PR Değil!

Manşet

abdulhamit-guler

Savaşlar dünyayı yakın zamanda ateş içine düşürdü. Maalesef tarihe gömülmekten kendini koruyan yegane şey savaş sanırım.

İnsanoğlunun en acı mirası. Esasında ders alınıcak şeylerin başında. Fekat zaman öylesine oyunbaz ki, şu şaşmaktan bıkmayan beşere hep aynı ateşi yaktırıyor.

Yanıyoruz hep birlikte. Yanmaktan korunmak için de yakıyoruz ve yine, yeniden yanıyoruz.

Hasılı kelam savaş kötü bir şey. Bunu bilmeyen yok. Peki neden bunca kan akışı? Herkesin bildiği, neden kimseyi bağlamıyor? Hatalar mı yapılıyor?

Herkesin zamanı okuyuşuna göre cevabı değişecektir. Sorular da farklılık arz edecek, sonucunda rayına oturacaktır.

Beklenti bu. Ancak olmuyor, olamıyor. Asır/lar geçse de olamıyor.

100 yıl önce yaşanan bir savaşı ele alsak misal, bugünkülerden farkı ne olacak? Sonuçta kaybeden hepimiz değil miyiz?

Bu ve benzeri soruları dillendirmeye çalışan amma ve lakin cevap verme aşamasında klişeye takılan bir filme, ‘Son Umut’a (The Water Diviner) lafı getirmeye çalışıyorum.

Meşhur oyuncu Russell Crowe’un başrolünde olduğu, dahası, ilk yönetmenlik tecrübesini yaşadığı, aynı zamanda yapımcısı olarak da imza attığı film vizyona girdi.

Çanakkale Savaşı’nı konu almasının dışında (ve belki birçoklarına göre daha önemli olarak) başrolünde Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan sebebiyle bir yıldır gündemimizden düşmeyen film nihayet perdeye ulaştı.

Haftalar öncesinde galası yapılan filmin reklam-tanıtım işlemleri başarılı diyebiliriz. Hep gündemimizde tutuldu film. Kah Russell Abi’miz ‘özeleştiri’ yaptı ataları adına, kah ‘yerli’ oyuncuların açıklamaları gündeme oturdu. Sonuçta film yüzlerce salonda gösterime girdi ve kuvvetle muhtemel sağlam ‘gişe yapacak’.

Yönetmen koltuğunda nasıl bir performans sergiledi Crowe; vasat. Standardı zor yakalayan, bolca görsel klişenin yanında -hoşuna gittiği belli olan- bazı kamera açı ve hareketleriyle de vasatı aşamayan film, konusu ve oyuncuları dışında bir şey ile anılamayacak.

Elbette başyapıt/şaheser beklemiyorduk. Ancak bunca senelik Hollywood tecrübesiyle bir takım farklılıklar ortaya konabilirdi. Tercih meselesi.

Oyunculuklara gelince…

Yılmaz Erdoğan’ın standardı yükselten; Cem Yılmaz’ın, kendini göstermesine mahal vermeyen senaryoya takılan; Crowe’un, yönetmen koltuğu ile yapımcı hesabı arasına sıkışan; Olga Krilenko’nunsa kadın kontenjanının hakkını vermekten ileri gidemeyen performansları, Son Umut’un umut kıran göstergeleriydi.

Peki ya hikayesi?

Bir Avustralyalı olarak nasıl yaklaştı Russell Crowe meseleye?

Beklendiği gibi sorgulayıcı, ‘atalarımın orada ne işi vardı’ mesajını enjekte edici, bununla da kalmayarak ‘savaş kötüdür ama bazı savaşlar ayrıca manasızdır’ sonucuna ulaşıcı bir yol izliyor film…

Yani meraklısının izleyeceği, sinema ve tarih adına ise bir şey vaat etmeyen bir yapım…

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up