2000’den Sonra Çekilmiş En İyi 15 Sürrealist Film

Keşfet Liste

“Sürrealizm, fantastik kurgunun aksine ne gerçekçiliği devirmeyi ne de onun ötesine geçmeyi amaçlar. Sürrealizm gerçekçiliği keşfetmenin farklı yollarına bir arayıştır.”

 Michael Richardson

suureal films 21st century
Sürrealizm 20. Yüzyıl’ın en etkili akımlarından biridir. Sanatçıların bilinçaltına ulaşmaya çalışmanın yanı sıra pragmatik (faydacı) geleneklerden ve ilkelerden ötürü gizlenmiş gerçeklerin sorgulandığı bir sanat metodudur sürrealizm. Sürrealizm, Dadaizm gibi dünyaya dair absürt bir bakış açısı sunmayı amaç edinir, bunun için geleneksel değerlere iliştirmek adına sanatsal yaratıcılığın rastlantısallığından ve hayal gücünden faydalanır.
Sürrealizm 1920’lerin başlarında Luis Buñuel ve Salvador Dalí gibilerinin filmleri aracılığı ile kitlelere ulaşmıştır. Sürrealist sinema, rüya sembolizmler, iç içe/yan yana sunulmuş kavramlar, ruhsal çalkantılar ve sarsıcı imgeler üzerine kurulmuştur. Sürreal sinema genellikle rüyalarımızdaki gibi açıklanamaz bir mantığı ve öyküleme ilkesini seyirciye sunar.
21. Yüzyıl’ın başlamasıyla sürrealizmin sonu gelmiş gibi gözükse de bu devrim niteliğindeki akımın yansımalarını bulunduğumuz devirde mükemmel bir şekilde sunan filmler yok değil. Bu dosyada 21. yüzyılın en iyi 15 sürrealist filmini sizler için listeledik.

_____

15. Blood Tea and Red String (Kanlı Çay ve Kırmızı İp, 2006)

Christiane Cegavske tarafından sessiz stop-motion olarak çekilen ve Türkçe’ye “Kanlı Çay ve Kırmızı İp” olarak çevirebileceğimiz film Grimm masallarının modern zaman anekdotu olarak görülebilir. Film bir sanatçının sanatına olan takıntılı bağlılığının hikâyesidir. Hikâye içerisinde aslında yönetmenin de sanatsal yolculuğuna şahitlik ediyoruz ki filmin 13 yılda çekilmiş olması buna bir kanıt olarak gösterilebilir. Filmdeki tuhaf dünyanın el yapımı imgelerle ve karakterlerle sunulması kesinlikle övülmeye değer. Fakat ne yazık ki “Kanlı Çay ve Kırmızı İp” sürreal filmler arasında en çok gözden kaçırdıklarımızdan.
Doğanın birçok canlısının karakterize edildiği bir ormanda bir grup beyaz fareler ile bir meşenin altında yaşayan köylü yaratıklar arasında çatışma çıkar. Beyaz fareler köylü yaratıklardan özel bir bebek yapmalarını isterler. Yaratıklar yaptıkları bebeğin güzelliği ve kusursuzluğu karşısında şaşkına dönerler, ona bağlanırlar ve farelere vermekten vazgeçerler. Fareler antlaşmadan cayan yaratıklardan bebeği çalarlar. Bundan sonrasında filmde meşe sakinleri bebeğe tekrardan sahip olmak için zorlu bir mücadeleye girişirler.
Filmin tamamı semboller üzerine kurgulanmıştır çünkü filmde nerdeyse hiç sözlü iletişim yoktur. Çok basit bir temaya sahip olsa da film yaptığı göndermeleri seyircinin tahmin edemeceyeği şekilde sunarak meydan okuyan bir içerikle karşımıza çıkar.

______

Cowards Bend the Knee
14. Cowards Bend the Knee (Korkaklar Diz Büker, 2003)

Sıkça “Kanadalı David Lynch” olarak tanıtılan Guy Maddin’in kişisel travmalarını sürreal drama olarak sunmada üstüne yok. Türkçe’ye “Korkaklar Diz Büker” olarak çevirebileceğimiz film Maddin’in büyük ölçüde otobiyografik olan ve ‘ben’ trilojisi olarak sayabileciğimiz filmler serisinden ilkidir. Diğer filmler Beyne Vurulan Damga! (Brand Upon the Brain!) ve Benim Şehrim Winnipeg (My Winnipeg).
Guy hafızasını kaybeden bir talip olarak karşımıza çıkıyor. Yeni biriyle tanışma heyecanı ile yanıp tutuşan Guy annesini ve çocuğunun annesini unutur. Karakterimiz bilinmedik bir şekilde Meta adında gizemli bir kadına sırılsıklam aşık olur. Bu sırada filmde Guy’ın kızarkadaşı, çocuğunun annesi, kürtaj olur. Meta’ya yenik düşmüş Guy onun babası yüzünden akrosiyanoz olur ve öç almak için Meta’nın aldatan annesini ve onun sevgilisini öldürür.
Film aynı zamanda Guy Maddin’in “Winnipeg Maroons” adlı Kanadalı bir buz hokey takımındaki oyunculuk serüvenine gönderme yapar. “Korkaklar Diz Büker” sessiz postmodern ekspresiyonist (dışavurum) bir film olarak önplana çıkar. Guy’ın grenli ve hafif kirlimsi görüntüleri filmlerinde görsel tarz olarak kullanması eski sinema filmlerinin sinematografik kalitesini anımsatır.

____

Du levande

13. You, the Living (Siz Yaşayanlar, 2007)

Roy Andersson’ın “Siz Yaşayanlar” filmi bir dokuma misali, sıradan hayatların ümitsizliğe dair kesitlerini incelikle işlemiş bir eser. Dokusu zengin, rengi koyu ve serinletici bir sıcaklık yayan bir film var karşımızda.
Filmin başlangıcından itibaren film Goethe’den bir alıntı ile seyirciyle irtibata geçiyor, “Şükredin ey yaşanlar, sıcacık yatağında yatarken Lethe nehrinin buz gibi dalgaları terketmekte olan ayaklarını yalamadan”. Duygudan yoksun bu sürreal komedide karakterlerin sorunları rengârenk rüyaların ritimleri arasında gidip geliyor.
Siz Yaşanalar’ın ana temasını Charlie Kaufman’ın Synecdoche New York Yanılsamaları (2008) filminden bir cümle ile özetleyebiliriz, “Kimse sizin dertlerinizi dinlemek istemiyor çünkü insanlar kendi dertleriyle yeterince meşgul”. Burada ise tek fark, herkesin derdine ortak oluyoruz. Sıradan karakterler öne çıkıyor ve içlerini kemiren sorunları bazen direkt bizlere bazen de birbirlerine anlatıyorlar. Filmde herşeye rağmen hayat devam ediyor çünkü yarın başka bir gün.
Bergman’ın gülünç türü olarak bilinen (Buñuel dokunuşu da olan) Roy Andersson, sabit uzun çekimlerin üstadıdır. Kameranın yönünü bir görüntüden diğerine pek uğraşmadan kaydırıverir, bu geçişleri bilinçli olarak çok hızlı bir şekilde yapar.
Bu filmde The Phantom of Liberty (Özgürlük Hayaleti, 1974)’deki rastlantısallık ve The Discreet Charm of the Bourgeoisie (Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği, 1972)’nin zarafeti var.

____

Borgman

12. Borgman (Bela, 2013)

Hollandalı yapımcı Alex van Warmerdam’ın haneye tecavüzü konu alan gerilim filmi müstehcenlikte büyüleyici, muğlaklıkta tartışılmaz ve şeytanilikte eğlendirici. Bela, bir dizi imgenin ekran boyunca serpiştirilip yayıldığı bir tablo gibi.
Film yerin altında yaşayan Camiel Borgman ve onun gizemli arkadaşlarını konu edinir. Filmin en çok dikkat çeken bölümünde bir rahip ve yandaşları Borgman’in yerin altındaki yaşam alanını kazıyıp gün yüzüne çıkarırlar. Borgman’ın zengin bir muhitte banyo yapacak yer aramaya başlaması ile sinsice meydana gelecek olayların ilk işareti veriliyor. Dehşet veren sürreal bir sahnede Borgman’ı uykusunda kâbus görmekte olan Marina’nın üzerinde çıplak ve çömelmiş bir halde buluyoruz.
Warmerdam aslında filmdeki entrikalara dair çokça ipucu verse de açıklanabilir bir sonuç ya da çözüm görmez seyirci. Filmde şeytani güçlerin mesken tuttuğu cennet vari yerlerden cinsellikle cebelleşmeye kadar yoruma açık çokça sembolizm var. Borgman’da Lynch dokunuşlarını görmemek imkânsız, mesela biçimli özel ışıklar yerine ışık ve gölge oyunları seyircinin dikkatinden kaçmaz. Yine de bu bir Warmerdam filmi ve Hollanda’dan Oscar’ın yabancı dilde filmler dalına gönderilmiş önemli filmler arasında.

____

Büyülü Tarla

11. A Field in England (Büyülü Tarla, 2013)

Ben Wealey’ın aşırı düşük bütçe ile yönettiği bir sivil savaş dramı olan Büyülü Tarla monokrom (tek renkli) olarak çekilmiş. Film emsalsiz bir şekilde “fairy ring” yani peri halkası (mantar halkası) mitine simya ve folklor karışımı bir göndermeyi sunar. Aniden kesilen ve ‘sanrımsı’ görüntüleri içeren ustalıkla üzerine çalışılmış kamera çekimleri ile Wealey bizi başka bir zamana ve dünyaya götürüyor.
Film savaş alanından kaçıp bir tarladaki meyhaneye gitmekte olan dörtlü ile başlıyor. Yolda giderken O’Neil adında Irlanda’lı bir adamla karşılaşırlar. O’Neil tarlada gizlenmiş olan hazineye ulaşmak için dört kaçaktan Whitehead’ın keşif yeteneğini kullanmak ister. Film mizahtan halüsinasyona doğru kayan katıksız duyguların karışımını sunuyor.
Filmdeki imgeler sıklıkla esrarengiz ve dipsiz, sebebi ise iki imgenin sürekli birbirine işlenmesi. Stroboskopik (ışıkta hız ve hareket yanılsamaları) kesitler görüşümüzle oynayarak insanın bilinçaltını incelememizi sağlıyor. Filmdeki birçok görüntü ilk model sürreal filmlerden sayılan Seashell and the Clergyman (Denizkabuğu ve Papaz, 1928) filminin etkisindedir.
Filmin tamamı bir tek lokasyonda yer alır: İngiltere’de bir tarla. Filmde İskoç şarkı “Baloo My Boy” arka plan müzik olarak filmi epey büyüleyici kılıyor. Bu avant-gard eser kültürel ve dini çeşitliliği ile size bir avuç dolusu sihirli mantar sunuyor, tabii sindirebileceklere!

_____

Öldürme Eylemi

10. The Act of Killing (Öldürme Eylemi, 2012)

Sürrealizmi ‘belgesel’ ile bağdaştırmak tuhaf gibi gelebilir malum sürrealizm genellikle anti-gerçekçidir ve belgesel türü tamamen gerçeklikle ilintilidir. O zaman Christine Cynn ve Joshua Oppenheimer’ın “Öldürme Eylemi” belgeseli tamamen oyunbozan olarak karşımızda. Bu belgesel film sürrealizmi gerçek trajediyi sunmak için kullanıyor. Şöyle de diyebiliriz, gerçeğin kendisi bize yegâne bir sürrealizm örneği sunuyor. Sloven filozof Slavoj Zizek’tan alıntı yapacak olursak, “ Bir şey çokça travmatik ve şiddetli olmaya başlıyorsa, bize ait olan gerçeğin koordinasyonlarını bozguna uğratır ve bizi bu gerçeği kurgulaştırmamıza zorlar”.
Bu film komünistleri yok etmek adına kurulmuş ‘Pancasila’ adlı yarı askeri bir organizasyonun portresidir. Faillerin kendilerine belgeselde rol verilmiş. Faillerin soykırımı kutladıklarına şahit oluyoruz, mesela barbarca yaptıkları katliamlarını kamera önünde sergilemekten çekinmiyorlar. Filmin dikkat çekici sahnelerinden birinde ölümcül grubun lideri şöyle diyor, “Neden insanlar Nazilerle ilgili filmleri seyreder? Gücü ve sadizmi görmek için! Biz de yapabiliriz! Hatta biz Nazi filmlerinde gördüklerinizden daha sadistik sahneler sunabiliriz. Siz bunları kurgu olarak gördünüz, fakat o farklı, ben gerçek hayatta yaptım”.
Film hayal bile edemeyeceğimiz bir vahşeti sunarak sinir bozucu olarak karşımızda dursa da, aynı zamanda derinlemesine bir empati sunuyor ve dolayısıyla tatmin edici. “Öldürme Eylemi” sürrealizm türüne en uygun belgesellerden biri.

Cha no aji

9. The Taste of Tea (Çay Tadı, 2004)

Katsuhito Ishii genellikle Quentin Tarantino’nun Kill Bill vol. 1’in animasyon kesitlerini yapan emektar animatör olarak tanınır. Filmde bir karakterin de ifade ettiği gibi, “Tuhaf olmaktan çok tarz ve akılda kalıcı”. Film bir animasyon olmasa da animenin ruhunu taşıyor. “Çay Tadı” kırsalda yaşayan bir ailenin ekzantrik portresi ve hayata dair belli karelerin koleksiyonu gibi. Film sıcakkanlı bir ailenin devasa bir ikizi (doppelganger) tarafından sürekli izlenen kızçocuğunun, aşktan derbeder olmuş erkek kardeşin, yeniden anime sanatçısı olma çabasındaki annenin, hipnotizma uzmanı babanın, düşüncesizce hareket eden amcanın ve dünyasında kaybolmuş sevecen bir dedenin hikâyesi.
Doğa görüntüleri ve müthiş bir şekilde birbirine geçmiş sahnelerin uzun çekimleri “Çay Tadı” filmine tüm zamanların en etkili hipnotik sürreal filmi olma statüsünü vermiştir. Yönetmen bu filmle aslında hayata dair sorumluluklarımızı yerine getirmek için çırpınırken gökyüzünün rengini ve toprağın kokusunu unutmamıza gönderme yapıyor.

Tahnit

8. Taxidermia (Tahnit, 2006)

György Pálfi tarafından yönetilen bu Macar yapımı drama Balatony ailesinin İkinci Dünya savaşı’ndan günümüze kadar üç neslin hikâyesini sunuyor. Filmde sırasıyla bir teğmenden, bir atletten ve bir tahnitçiden (hayvan doldurma sanatçısı) bahsediliyor. Bu film cinsellik, kuşak çatışması, oburluk ve ölümsüzlük gibi konuları irdeleyen en gerçekçi sürreal filmler arasında.
Kálmán Balatony filmin odağındaki ana karakter: domuz kuyruğu ile doğan Kálmán uluslarası hızlı yeme şampiyonudur. Kendinden çok daha fazla bir kapasiteye sahip, içinde bilinmeyen odaları olan ve herşeyi yutma potansiyeli olan bir adamdır. Zaman ilerledikçe Kálmán genişler ve fonksiyonlarını yitirir. Bu trajikomik öyküde insan vücudu kan ve etten oluşan bir evrene benzetilir.
Pálfi’ye göre film çekmek çok ulusal bir meslek ki bu da filminden kesinlikle anlaşılıyor. Filmin en büyüleyici sahnesi bir banyo küvetinin tarihsel yolcuğu, kullanımı sırasında geçen acı tatlı anılar. Bu sahne bir hayli sembolik, yönetmen burada Macaristan’ın kendisine dair bir portra çiziyor aslında.

Inland Empire

7. Inland Empire (İç İmparatorluk, 2006)

David Lynch’in yoğun bir şekilde sunduğu ‘kafa yolculuğu’ sizi bir sürü sorgulamalara doğru götürecek. Üç saat süren bu bir hayli gizemli film çok az seyirci tarafından tamamen anlaşılıyor. Hollywood’un en parlak döneminde ona “hayal fabrikası” denirmiş, kimse Lynch kadar bunu bu kadar ciddiye almamıştır. Film lanetlenmiş olması muhtemel olan ve hiç bitirilemeyen Polonya yapımı tuhaf bir filmde rol alan Hollywood aktrisi bir kadın karakterin hikâyesi. Film tipik Lynch boyutları arasında gidip gelirken, aktrisin kendisine ait muğlak kesitlerine şahit oluyoruz. Bir sahnede birden tavşanlı bir komedi görüyoruz (oyuncuları tavşan kostümü giymiş insanlar).
Lynch zaten genelde müphemliği ile bilinir, filmin tamamında da bunu görüyoruz. Görüntülere verilen bozukluk elde taşınabilir DV kamerası ile oluşturularak filmin sürrealist yapısına katkıda bulunulmuş. Bazı sahneler duyusal olarak o kadar derin ki, ekranda gerçekleşen bazı olaylar sanki oradan çıkıp bizi yakalayıp tutacakmış gibi. Filmin özündeki tuhaflıklara rağmen, film tehlike altındaki kadınlara gönderme yaparak insani boyutunu da göstermiş oluyor. Film aynı zamanda sinemanın sihirli bir sanat olduğuna dair bir göndermeyi de içerir.

______

Sil Baştan

6. Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, 2004)

Charlie Kaufman’ın kaçıklık üzerine ustalığı Michel Gondry’nin titizliği ile buluşunca bir şaheser kaçınılmaz oluyor tabii. “Sil baştan” 21. Yüzyılın belkide en iyi sürrealist filmlerinden biri.
Filmde karışık bir kurgulama olsa da, kolay anlaşılır bir yapılış tarzından dolayı takip etmesi kolaylaşıyor. Filmde Joel kaybolmakta olan hatırların akıntısına kapılmış bir karakter. Joel Clementine ile yaşadığı bütün acı tatlı anıları tekrardan yaşıyor ve herşeye rağmen ona âşık olduğunu farkediyor. Nick Cave’den alıntılandığı gibi, “Anılar bizim kimlğimiz, ruhumuz ve varlığımızın bütün sebebi hafızamıza bağlı”. Film en iyi senaryo ödülü dâhil birçok ödüle layık görülmüştür.

_____

Küçük Otik

5. Little Otik (Küçük Otik, 2000)

Küçük Otik Lynch’in “Silgi Kafa” filminin bir yansıması gibi. Çek sürrealist animatör Jan Švankmajer’ın ebeveynlik ve tüketim çılgınlığı üzerine tuhaf bir hicvi. Masallar gerçeklerden kaçmak içindir, fakat ya masallar gerçeğimiz olursa? Film bir mahalleyi ve K.J. Erben’ın “Otesánek” halk hikâyesini içeren olaylar arasında belli belirsiz paraleller kurar. “Küçük Otik” sebebi bilinmeyen bir kısırlıkla mücadele eden bir çift var karşımızda. Ebeveyn olma aşkı tutkuya dönen bu çift bir ağaç kökünü evlat edinirler. Bu ağaç kökünü bir çocukmuş gibi beslerler ta ki çotuk canlanıp bir canavara dönüşene kadar. Çirkin yaratık etrafındaki herşeyi yer bitirir.
Hikâye sürekli olarak animasyon masal ve canlı kesitler arasından gidip gelir. Canlanan objeler Švankmajer’ın en belirgin özelliklerindendir, fakat bu kez daha sofistike ve sinematografik olarak seyirciye inanılmaz bir deneyim yaşatma güdüsü ile karşımızdadır.

_____

Mulholland Çıkmazı

4. Mulholland Drive (Mulholland Çıkmazı, 2001)

Birçok sürrealist sanatçı vardır, fakat David Lynch kendini markalaştırmış nadir sanatçılardandır. “Lynchian” kavramı ‘Sürrealizm” ile eş anlamlıdır. “Mulholland Çıkmazı” bizi bütün ahlaki ve sosyal değerlerin altüst olduğu ve herşeyin mümkün olduğu kâbus vari bir Lynch boyutuna taşıyan transandantal bir meditasyon.
Filmin odak noktası Hollywood’da aktris olma yolunda olan Betty ve bir kaza sonrası hafızasını yitirdiği için gerçek kimliğini arayan Rita’dır. Yolları kesişen karakterler kaderlerinin de kesiştiğini keşfederler. Rüya âleminin gerçeklikle içiçe geçmesi filmi aşırı derecede muğlaklaştırıyor, yine de film somut bir şekilde bizde etkisini bırakıyor. Hayal dünyasının gerçeklikle paralel sunulduğu dünya sanki bize uzanıyor ve kendimizi kaybetmemizi sağlıyor.
Bu kasvetli gerilim filmi üzerine olan yorumlara ilişkin tartışmayı hiç tercih etmemiştir Lynch, onun yerine ipuçları vererek gizemi çözmeleri için seyirciye bırakmıştır herşeyi. Lynch bu filmle en iyi yönetmen ödülünü kazanmasını sağlamıştır.

_____

Gerçeğin Dansı

3. The Dance of Reality (Gerçeğin Dansı, 2013)

23 sene ara verdikten sonra devrimci sürrealist Alejandro Jodorowsky yarı otobiyografik özelliği taşıyan aynı adlı kitaptan kurgulanmış filmi ile sessizliğini bozmuştur. “Gerçeğin Dansı” tuhaf bir fabl olarak 85 yaşındaki Jodorowsky’ın rehberliğinde bizi çocukluğuna götürüyor. Filmde sürrealist prizma içerisinde yönetmenin gençliğine dair anıları görüyoruz. Sürrealizm hayranları bu filmle kesinlikle evde hissedeceklerdir.
Şili’nin bir sahil kenti olan Tocopilla’nın arka plan olduğu film şiirsel bir şekilde kendini keşfetmenin saykodalık bir yolculuğunu sunuyor seyirciye. Film bunu yaparken yönetmenin bireysel ve komünal mücadelesini mükemmel bir şekilde harmanlıyor. Jodorowsky bu film çekerken içindeki çocuğu yeniden canlandırarak anne ve babasının portresini gerçekten çok daha büyük olarak sunar. Babası agresif ve hükmetmeyi seven bir Stalinist iken annesi film boyunca opera dizeleri ile iletişim kuran şefkatli bir karakter. Film aynı zamanda babasının geçmişini açığa çıkararak diktatör Ibanez’i katletmeyi görev bildiği zamanlara gönderme yapar.
Bir önceki filmleri kadar çokça acaip olmayan daha samimi, gösterişten uzak ve yönetmenin en çok sonunu getirdiği film var karşımızda.

_____

Kutsal Motorlar

2. Holy Motors (Kutsal Motorlar, 2012)

Leos Carax’ın kesinlikle çıtayı yüksek tuttuğu bilimkurgu filmi sinematik sanatın en katıksız halin. 1999’tan (Pola X) beri çektiği ilk film olan “Kutsal Motorlar” 20 yılda çekilmiş ve radikal bir muğlaklık seviyesi ile seyircinin algısını ürkütücü bir bir şekilde yükseltmeyi hedefliyor.
Filmde Paris sokaklarında limuzini ile gezerken gün içerisinde kılık değiştirerek birçok hayat yaşayan Oskar’dan bahsediliyor. Oskar aynı gün içerisinde serseri bir dilenci, çirkin bir yaratık, kiralık katil, bir âşık ve endişeli bir baba rollerini oynayabiliyor. Oskar bu kılıklara “Kutsal Motorlar” adında bir ajans için girerken kimliğini tamamen değiştiriyor hatta derisinin altına sızıyor. Film kendi içinde bölümlere ayrılarak her bir bölümde seyirciye ayrı bir sürreal dünya sunuyor.
Bu filmde ‘deri’ insan vücudunun organik bir parçası olarak sunulmuyor, deri şok edici bir boyut sunarak ve kendi başına özerk bir parça olarak vücudu hükmedebiliyor. Değişime uğramış bu kimlikten ve bozulmuş görüntüden kurtulmanın tek çaresi ise ‘bir’ olmaktan geçiyor. Filmin seyirciye sunduğu mesaj bazıları için baştan savma gibi gözükse de, büyüleyiciliğinden kurtulmak imkânsız.

_____

1. My Winnipeg (Benim Şehrim Winnipeg, 2007)

Zaman içinde bir film gelir ve tamamen yeni bir tür sunar sinemaya, işte Guy Maddin’in filmi bunlardandır. Maddin’in “Benim Şehrim Winnipeg” için en uygun kavram olsa olsa ‘docu-fantasia’ olabilir, yani belgesel ve gerçekler yerine mitik imgeler sunan bir tür. Film Winnipeg’in gelişigüzel bir portresini sunuyor. Dünyanın en soğuk şehirlerden olan Winnipeg’te efsanevi nehirler, gizli geçitler vardır ve herkesin uyurgezer olduğu şehri kimse terketmez. Filmde Winnipeg’i keşfe çıkmıyoruz, şehri Maddin’in gözlerinden seyrediyoruz. Yönetmen film esnasında şehirdeki çocukluğu üzerine sanki deney yapar gibi. Maddin’in böylesi bir tarzda sunduğu film esasen şehre dair o kadar tuhaf görüntüler sunuyor ki, insanın aklına şöyle bir soru geliyor, “Bunlardan hangisi gerçek?”
Sürrealizm filmde imgeleme formunda sunulmuyor. Maddin filmde esasen tipik kurgu yöntemi olan “Postmodern Ekpresyonizm” (Postmodern Dışavurumcu) tekniğini kullanarak eskilerin deneysel sinemasına gönderme yapar.
Maddin bu filmi çekerek ailesine, evine ve mahallesine dair anılarından sanki kopmaya çalışır. Filmin özünü anlamak için şu alıntıyı öne sürebiliriz, “Bir yere dair özleminiz arttığında, fotoğraflardaki arka plan fotoğrafların içlerinde yer alan insanlardan daha çok önemli olmaya başlıyor”.

Hazırlayan: Deloret Imnidian

Çeviri: Elif Şimşek

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up