Sınırsızlar, Hırsızlar, Hırssızlar ve Sizler!

Manşet Serbest Kürsü

abdulhamit-guler

Modern dünyanın bize verebileceği şey,  kendisine alabileceğinden fazla değil. Yani bu sistemi kuranların ‘ideal’ olarak addettiği nokta, esasında kendileri için ‘yeterli’ gördükleri noktanın yansıması. Aynısı değil, yansıması. Zira kendi noktaları, sadece kendilerine mahsus. Kendileri dışındaki herkes ve her şey kullanımlık.

Her insan… Her hayvan… Her kavram… Her hayat… Her soru…

Zaten modern zaman; sınırları koyanlarla, çizilmiş sınırları kabul etmediği için reddeden, direnen, önce kendini ve sınırını tarif eden ve sonrasında da sınırlılığı reddeden ve nihai noktada kırmızı çizgilerini sınır olarak nitelenmeyeceği aşamaya ulaştıranlar arasında geçen bir savaştan başka bir şey değil.

[bilgi]Sömürü artık bize en yakınımız kadar yakın…[/bilgi]

Tam manasıyla bu…

-Farkında olalım veya olmayalım- hepimiz çetin bir savaşın tam göbeğindeyiz…

Her türlü aracın değiştiği dönemlerde tariflerin ve tabirlerin de aynı kalmasını beklemek -bazı durumlar dışında- statükonun ta kendisi oluyor. Bu sebepten ki, onlarca yıl önce topla, tüfekle hayat bulan emperyalizm, bugün para, medya ve kavramlar ile yaşıyor.

Hiçbir emperyal gücün gelip toprağınızı işgal etmesini beklemeyin. Bu olmadığı için kendinizi özgür hissediyorsanız da -kusura bakmayın- safsınız.

Sömürü artık bize en yakınımız kadar yakın…

Bir tedavi yöntemi kadar…

Sağlığımız ve hatta hastalığımız kadar…

Ve elbette bunu sağlayabilmenin yolu hastalığa da tedaviye de hükmedebilmekten geçiyor…

“Sınırsızlar Kulübü” bunu anlatıyor…

Orijinal ismi “Dallas Buyers Club”… Türkiye’de ise “Sınırsızlar Kulübü” olarak çevrildi… Kim, neden böyle bir isim belirledi bilemiyorum fekat gayet yerinde olmuş.

Film, uyuşturucu bağımlısı, ‘beyni uçkurunda’ ve HIV taşıyıcısı Ron Woodroof’un hayatından esinlenerek beyazperdeye aktarılıyor. 1986 yılında AIDS yüzünden 30 günlük ömür biçilen Woodroof’a, FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) kurumundan onaylı olarak kullanabileceği tek ilaç AZT’dir. Lakin ilaç hala denenme aşamasındadır. Kendisi de dener. Anlar ki, birkaç ufak belirti dışında ilacın bir faydası yok. İlaç lobisi ise devasa yatırımın heba olmaması için AZT dışında hiçbir ilacın veya ürünün kullandırılmaması için ‘gereken’ her yola başvurur. Ömrüne biçilen mühletin bitimine saatler kala Meksika’da bir doktora (lisansı elinden alınmış) gider ve bedenini ayakta tutacak ilaçlara ulaşır. 30 gün denir, 2191 gün daha yaşar.

Woodroof’un hayatta kalmasını sağlayan ilaçlar ABD’de yasak. Halbuki dünyanın başka noktalarında kullanılır. Ve önce hayatını kurtaran, sonra da kendisi için ciddi bir ticari kapı olan bu ilaçları ülkeye sokmaya çabalayan Woodroof, bir nevi Don Kişot’luk yaparak ilaç lobisi ile savaşır.

Woodroof kaybeder ancak sonrasında AZT denen ilaç yeniden düzenlenir ve kısmen faydalı hale gelir.

[bilgi]Mesele şu ki, ‘devlet’ ve ‘birey’in sınırlarını belirleyen ‘yasalar’, onları yapanların boyunlarından bağlı oldukları ipleri tutanların arzularından başka bir şey değil.[/bilgi]

Bütün bir hikaye boyuca Woodroof’un yaşadıkları, yaşamadıkları, yaşattırdıkları ve kendisine yaşattırılanlar, ‘sınır’ ve ‘sınırsızlık’ kavramları üzerinde düşünmemizi sağlıyor.

HIV virüsüne yakalanmamanın yolu, ‘çağdaş batı’da -genel olarak- özgürlük diye nitelendirilen ‘kafasına göre takılma’ hüviyetinden uzak durmak. Evet, her haltı yiyip, ‘korunarak’ da HIV’e yakalanmayabilirsin. Ancak bu, virüsün yayılmasının önündeki yegane çareden kaçmaktan başka bir şey değil.

Alkol, uyuşturucu, seks başta olmak üzere hemen her meselede ‘sınırsızlar’ın simgesi olarak Woodroof’un yaşadıkları, sınırsızlığın ‘ideal insan’a çizdiği sınırın kanamasının göstergesi.

Mesele şu ki, ‘devlet’ ve ‘birey’in sınırlarını belirleyen ‘yasalar’, onları yapanların boyunlarından bağlı oldukları ipleri tutanların arzularından başka bir şey değil.

Neyse…

Filmden mülhem ele almak gereken diğer bazı hususlara da işaret edebilme adına bir geçiş yapalım…

Film, ‘homofobik’ bir erkek üzerinden ‘cinsiyet ayrımcılığı’nı eleştirirken, kadının meta olarak kullanıldığı hakikatini teğet geçiyor. Zayıf noktalardan biri bu.

Bitimde, AZT’nin, bazı eklemeler sonrası hayat kurtardığının vurgulanması ise bir çeşit Hollywood paradoksuna işaret ediyor. Kuvvetle muhtemel yapımcı, mevcut ilaç sektörü ve yönetim ve yasalarla sorun yaşamamak için böyle bir güzelleme yapma gereği duymuş.

Gelelim film diline…

Senaryo gayet başarılı… Hızlı geçişlerle lüzumsuz anlatım kalabalığından kurtulmuş. Sadece oyunculuğa imkan tanıyan sahneler de senaryonun başarısı…

Oyunculuklar ise üst düzey…

Başrol Matthew McConaughey ve ona eşlik eden Jared Leto, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dallarında Oscar kazandılar. Sonuna kadar hak ettiler. Özellikle McConaughey’ın kilo vermiş hali ve birbirine zıt sahnelerdeki duyguyu aksettirmesindeki başarı, filmi özel kılan başlıca unsurlardan…

Yönetmen ise -bir Hollywood çaresizliği olarak da niteleyebileceğimiz- ‘gösterebilmenin çaresizliği’ne düşmüş. Özellikle son dönem Hollywood filmlerinde (Para Avcısı, Düzenbazlar Çetesi, vs.) daha çok dikkat çeken, seks, uyuşturucu ve şiddet odaklı filmlerde bütün bu unsurların açıkça gösterilmesi noksanlığı, Sınırsızlar Çetesi’nin de en ciddi ‘götürü’sü.

Halbuki sanat o sanat ki, -apaçık ortaya koyandan daha fazla- doğrudan göstermeden anlatabilmektir.

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up