Sinemanın Kıyısında: Yeni Dalga

Genel Serbest Kürsü

feyza yeşilyılmaz

Sinema tarihi yeni anlatım arayışlarının, biçimlerinin ve akımlarının tarihidir. Bu akımların içerisinde Fransız yeni dalgası en heyecan verici hareketlerden biri olmuştur. Karşımızda savaştan çıkmış ve sanata ve kültüre susamış bir Fransa görürüz. Chaiers du Cinema dergisinin etrafında toplanan, sinema üzerine yazan ve kafa yoran yönetmen topluluğu bu akımın çekirdeğini oluşturmuştur. Bu akımın yönetmenleri, film eleştirmeni olan Andre Bazin’ın gerçeklik olgusundan çok etkilenmişlerdir. Çünkü sinemayı ve gerçeği özgün bir şekilde ele almanın yolu yönetmenin kişisel söyleminden geçer. Auteur yönetmenler için seyircinin de hayatın gerçekliği içinde olacağı bir film dili kullanıldı. Fransa’ da sinema okulu yok. Ama bu dergi etrafında kapsamlı bilgi dolu yönetmenler var. Akımın etkili yönetmenlerinden François Truffaut’un “Geleceğin filmleri kiralanmış eller ya da gözler değil, sinema yapmayı hayatın en olağanüstü ve etkileyici deneyimi olarak gören sanatçılar tarafından yapılacaktır” der.

François-Truffaut-films

Hollywood sinemasına bir alternatif olarak doğdular. Ve kısa sürede sanat sinemasına büyük etki getirdiler. Sanat sineması piyasa amaçlı değil, maksimum seyirci gütmeyen, festivallere giden ve art house sinemalarında gösterilen filmlerden oluşur. Bu yaklaşım Auteur kavramını marka haline getiriyor. Yani her yönetmenin kendi sinema biçimine önem verdiği bir kavram… Filmde, filmin içerdiği asıl anlamı yakalamak önemlidir. Ayrıca, bu bir kişiliğin, kişiselliğin işaretidir. Yönetmenin filminde kendine has biçimsel özelliğini göstermeli ki bu onun auteur olduğunu göstersin. Peki bu akımın kullandığı sinema teknikleri nelerdir? Hollywood klişelerini yok sayan bir mizansen anlayışı getirdiler. Mizansen olarak, sahne arası ani sıçrama sekansları, doğaçlama diyaloglar, doğal dış mekan çekimleri ve aktüel ses kullandılar. Bunun dışında kronolojik olmayan sahne sıralaması, karmaşık kurgu yapısı da yenilikleri arasındadır. Şimdi akımın özelliklerini döneminin ünlü yönetmenlerinin filmleri üzerinden inceleyelim.

 ———-

tumblr_mqs6mdXbkv1qkyz1oo1_500

400 Darbe (1959)

“Ergenlik kimse de tatlı hatıralar bırakmaz.”

‘400 Darbe’ “okulu kırmak” anlamına gelen Fransızca bir deyimdir. 1959 yapımı François Truffaut’ın filmidir. Amaçları yalnızca denize ‘ulaşmak’ olan iki çocuğun siyah-beyaz çekimlerle oluşturulan hikayesi anlatılır. Filmin arka planında verilmek istenen mesajda toplumsal yapıya ve eğitim sistemine ağır eleştirilerle doludur. Okul ve aile özgürlük alanımızı yok sayan, bizi varoluşsal kaygılara sokan bir şekilde sunulmuştur. Film Antonie üzerinden gider. Öykü üzerinden bir film dili kurulmamıştır. Özgür ruhlu bir çocuğun ailesi ve okulu arasında sıkışmışlığı anlatılır. Kendini ifade edememenin sancısı yüzündeki olgun duruşta verilir. Ingmar Bergman “hiçbir sanat sinema kadar vicdanımıza dokunmaz” der. Bu film aslından Bergman’ın sözünü tasdikler niteliktedir. Filmde Antonie’nin Balzac’ın kitabını okuduğunu görürüz. Antonie haylaz bir çocuk değildir. Farklı bir yaratılışı olduğunu bu sahneden anlıyoruz. Hollywood filmleri gibi belirli bir konu sıralaması üzerinden gitmez. Antonie bir okulda, bir evde sıçrayan sahneler ile görürüz. Burada sanki olağan bir akış hayat gibi filminde karışıklığı ve sürprizleri sunulmaya çalışılmıştır. Hollywood filmleri gibi bir sıralama izlemez. Çünkü, sıralama yapaylık doğurur. Filmi hayatın içinden bir parça olarak görürüz.

———-

ee

Hiroşima Sevgilim (1959)

‘Fransız Yeni Dalga’ akımının temsilcilerinden Alain Resnais’in belgesel tadında filmidir. Film mekan ve zaman olgusu üzerine kurulu bir filmdir. Hiroşima Sevgilim’de, Hiroşima’ya atılan bombanın ardından barışla ilgili çekilen bir filmde oynayan Emmanuelle Riva , Hiroşima’da kalan son iki gecesini Eiji Okada ile geçirir.
İkisinin mutlu bir evlilikleri olmasına rağmen birbirlerine aşık olurlar. Eiji, Emmanuelle’nin kısa zaman içinde ülkesi olan Fransa’ya döneceğini öğrenince, Hiroşima’da onunla kalması için uğraşır. Film edebiyat eserlerinde kullanılan bilinçakışı tekniği üzerine kurulmuştur. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında zamansızlığın izleriyle doludur. Filmde monolog sahnelerinden ziyade iç diyaloglar hakimdir. Emanuelle’nin kendi geçmişi ile yüzleşme sahnelerinde filmde boş sokaklarda gezdiğini görürüz. Belkide boş sokaklar hayatındaki boşluğu ve anlamsızlığı yansıtıyordu. Hikayelerde atlama sahneleri sırıtmaz. Çünkü zaman ve mekan duygusunun önünde bir sınırlama yoktur. Bir kadının geçmişi, anı ve geleceği ile olan zorlu imtihanı edebiyat sözleri ve mekan çekimleri ile yansıtılır. Yüzü sürekli hüzünlü ve tedirgin bir şekilde yansıtılmıştır. Savaş’ın insan hayatında yarattığı travmalara dair birçok şey buluruz. Yaralı bir belleğe sahip olan insanların hayatındaki belirsizlik zaman ve mekan kullanımları üzerinden anlatılmıştır.

———-

tumblr_me7vdbSPGi1qlzmbqo1_500

Serseri Aşıklar (1960)

Mutsuz olduğum için mi özgür değilim, yoksa özgür olmadığım için mi mutsuzum?

Michel Poiccard küçük çaplı hırsızlıklar yapan, genç bir adamdır. En son Marsilya’da yaptığı bir araba hırsızlığı yüzünden başı derde girmiştir. İstemediği halde bir kişinin ölümüne neden olan Michel Paris’e gelir ve daha önce birkaç kez beraber olduğu Patricia’yı bulur. Film, Yeni Dalga akımının teknik ve konu olarak etkilendiği birçok unsuru barındırır. Mekan Paris sokaklarında doğal ortamlarda geçer. Michel ve Patricia arasında yoğun doğaçlama diyalog sahneleri görürüz. Bu sahneler hem Paris sokaklarında hem de yatak odası sahnelerinde geçer. Patricia’nın olduğu sahnelerde sürekli bir jump cut (atlamalı kurgu) tekniği uygulanmıştır. Patricia iş görüşmesinde olduğu gazeteciyle cafede otururken görürüz. Burada gazetecinin Patricia’nın istemediği şeylerden bahsetmesiyle canının sıkılmasına işaret ediliyordu. Üst üste Patricia’nın sıkılgan ifadesine kesmeler yapılmıştı. Film bir sıralama üzerinden gitmiyor. Konular oradan oraya dağılır. Belki de karakterlerin hayat ile olan uyumsuzluğuna bir göndermedir. Olay odaklı değil, karakter odaklı bir başka yeni dalga filmi izlemiş oluruz.

———-

tumblr_l6qwdbqI8o1qb0tnwo1_500

Jules et Jim (1961)

Truffaut, Jules et Jim adlı yapıtını inceleyeceğiz. Jules et Jim adlı film, Henri-Pierre Roché’nin üçlü bir aşk hikâyesinin anlatıldığı, aynı adlı romanının sinemaya uyarlanmıştır. Filmde iki arkadaş bir kadına aşık olur. Ve ani çıkan bir savaş dolayısıyla ayrılırlar, fakat savaşın sona ermesiyle tekrar buluşup birlikte yaşamaya başlarlar. Filmdeki karakterler özgür düşünceli ve entelektüel bohem hayat tipini benimsemiştirler. Bu film aşk ve evlilik hayatı üzerine derin hicivli bir dil geliştirmiştir. Ve kadın erkek ilişkisinde çok ters köşeli ve farklı bir dil sunar. Film stil olarak değilde, içerik olarak daha ön planda kalan bir yana sahiptir. Filmde dış mekana çok fazla yer verilmiş. Sokak ruhu  ve özgürlük arayışı bu üç genç üzerinden gösterilmiştir.

———-

vivre-sa-vie_948943

Vıvre Sa Vıe (1962)

“Belki de bu kadar çok konuşmamalı hayatı sessizce yaşamalıyız.”

Filmin açılış sahnesinde eşinden ayrılmak isteyen Nana karakterini görürüz. Eşiyle geçen diyalog sahnelerinde arkası dönüktür. Yönetmen bilinçli olarak Nana ile özdeşim kurmak istemememizi sağlar. Çünkü Nana para düşkünü, aktrist olma hayalleri olan ayrıksı bir kadındır. Bu yolda eşi ve çocuğundanda vazgeçmiştir. Mizansen de ışık tekniği üzerinden bir film dili oluşturulmuştur. Filmde siyah beyaz bir film tekniği kullanarak Nana’nın bunalımlı ve karışık hayatı anlatılır. Filmin bir sahnesinde Nana sinema sahnesindedir. Drayer’in La passion de Jeenne d’Arc filmini izlediği sahnedir. Filmin içindeki kadın karakter  doğal bir ışık ile gösterilmiştir. Nana ise karanlıkta ve hüzünlü bir şekilde gösterilir. Burada ışıklar üzerinden iki kadın arasındaki benzer kader bağını anlatılır. Bundan sonra Nana’da hırsızlık suçlamasından yargılandığını görürüz. Burada parallel bir kurgu bağı kurulmuştur Nana hep yakın çekim tekniği üzerinden gösterilir. Film on iki bölümden oluşur. Filmde Nana ile ilk başlarda özdeşim kuramazken, gittikçe Nana ile özdeşim kurmaya başlarız. Filmin on birinci kısmı, varoluşsal derinlikli edebiyat ve felsefe konuşmalarının ağırlıkta geçtiği en etkileyici kısımdır. O kısım da sanki Nana kafasındaki soruların aydınlandığı mesajı yaratmak açısından açık ve aydınlık bir ışık seçimi kullanılır.

————

tumblr_mgy28eokGa1s1x70vo1_500

Cleo da 5 a 7 (1962)

Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni olan Agnes Varda’nın filmini inceleyeceğiz. Filmin konusu, kanser olma korkusu yaşayan Cleo’nun biyopsi sonuçlarını öğrenmeden önceki iki saatini anlatmaktadır. Filmin açılış sahnesinde tarot kartları görüyoruz. Bu giriş sahne renkli bir şekilde görünüyor. Sonra falcı ve Cleo’ya baktığımız zaman siyah beyaz bir geçiş görürüz. Cleo’nun batıl inançlara çok fazla inanan bir kişiliğe sahip olduğu düşüncesini çıkartıyoruz. Cleo’nun kişiliğine dair ipuçları alıyoruz. Ayrıca filmde çok fazla ayna objesinin kullanıldığını fark ettim. Ayna, tarot kartları geleceğe dair mesajlar içeriyor. Filmde bir zaman algısı yaratılmaya çalışılmış. Sonrasında falcı kadından ayrıldıktan sonra merdivenden inme sahnesi var. Bu sahnede Cleo duvardaki çatlaklara bakar. Burada hayatında çatlakların olduğuna dair bir metafor dili kullanılmıştır. Filmde sürekli Fransız sokaklarında kendimizi buluruz. Sıradan insanların hayatlarına da Cleo’nun gözünden bakarız. Arabaya bindikleri sahnede kendisi gibi sanatçı olan Ediath Piaf’ın kritik durumundan kurtulacağı haberini duyarız. Burada Cleo’nun da aslında hastalığının kritik dönemini aşacağına dair mesaj alırız. Cleo’yu yakın arkadaşları yanında yalnız ve huzursuz bir şekilde görürüz. Cleo’yu filmin son sahnelerinde bir suyun kenarında buluruz. Su metafor olarak hayatı simgeler. Cleo’nun orada tanıştığı yabancı bir subayla  konuşmaları hayata, kendini canlılık getirir. Batıl inançlarından ve kendi benliğinden sıyrıldığı zaman huzuru bulur. Filmin birçok sahnesinde, Cleo’yu sürekli aynalarla karşı karşıya buluruz. Film metaforik bir kurgu ile ilerler ve zaman kavramına sürekli vurgu yapılır.

———-

la jetté 92

La Jetee (1962)

“Gelecek geçmişten daha iyi korunur.”

Üçüncü Dünya Savaşı’nın sonrasında, radyoaktif bir enkaza dönüşmüş Paris’te, yeraltına sığınmış “son sağ kalanlar” üzerinde yapılan bir dizi deneyin ortasındayız. Filmin açılış sahnesinde Avrupa’nın kültür merkezi Paris’i çok ters köşe bir halde buluruz. Paris’i sisler içerisinde klostrofobik mekanların fazlasıyla göze battığı bir yıkıntı şehri olarak görürüz. Sonrasında bizi çocukluk dönemine ait bir görüntüden çok etkilenmiş bir adamın öyküsü’ne götürüyor. Paris artık yaşanacak bir şehir olma havasından çıktığı için bilim adamlarıda denekler kullanarak bu zamandan çıkmaya çalışıyorlar. Davos Hanich ilk once geçmişe sonra geleceğe gider. Film geçmiş-gelecek zamanı içinde barındıran bir deney olarak kullanılan bir adamın hikayesini anlatır. Freud hayatımıza dair sakladığımız her şeyin bilinçaltımızda gizlendiğini söyler. Bu zamansal yolculuklarda Davos’un aşık olduğu kız arkadaşı çıkar karşımıza… Fransayı da bundan sonraki sahnelerde çok farklı görürüz. Davos kızla parka gidiyor, iki sevgili gibi güzel anlar paylaşıyorlar. Ama o anlar yer yer bugüne dönüyor. Davis bir var, bir yok. Zaman yolculuğu sebebiyle sürekli gidip geliyor. Burada karaler fotoğraf şeklinde arka arkaya sıralanıyor. Hani belleğe gittiği için onun gelgitler yaşaması, fotoğraflara yansıyor. Geçmiş ve geleceği yaşadıktan sonra bir mahkum olduğunu hatırlıyor. Bilim adamlarının beklentilerini karşıladıktan sonra , ölümden kaçmanın mümkün olmadığını da anlıyor.

———-

giphy

Pierrot Le Fou (1965)

Godard’ın bir başka şaheser filmini analiz edelim. Bu filmde Godard’ın kült oyuncuları Anna Karina ve Jean Paul Belmando oynuyor. Pierrot le fou, iki genç sevgilinin trajik firarını anlatan bir polisiye filmdir. Bu filmde Godard renkler üzerinden bir film dili kurmuştur. Filmde lüks bir aile içinde yaşayan Ferdinand’ın kendini bu aileye yakın görmemesini izleriz. Ferdinand lüks içerisinde bir hayat yaşar. Bu sahnelerde göze rahatsız bir şekilde gelen mavi rengi ile kaplıdır. Ama Ferdinand kendini bu kalabalık ve lüks hayat içerisinde yalnız ve mutsuz hisseder. Bir gün eski kız arkadaşı ile tesadüfü bir karşılaşma sonucunda her şey değişir. Ferdinand’ın hayatının değişimini yine kırmızı rengine geçişle görürüz. Kırmızı ruhun ve arzunun rengidir. Ferdinand arzuladığı bir hayata kaçmıştır. Kullandığı araba kırmızı renktedir. Kız arkadaşının ve kendi giyimlerinde de kırmızı rengin kullanımını sıklıkla görürüz. Ama Ferdinand için hayatın değişimi kız arkadaşının onu sevgilisi ile kandırıp kaçmasından sonra değişir. İçinde derin bir bunalım yaşar. İki tarafta da hayal kırıklığı ve bunalım yaşar. Filmin son sahnesinden yüzünü maviye boyar ve dinamitler kırmızı renktedir. Aslında iki hayatı da deneyip onların bir parçası olamadığını anlayıp intihar eder. Godard, Ferdinand’ın varoluşsal bunalımlarını, ikili hayatını renkler üzerinden anlatır.

———————

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up