Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Sinemamız Fon Meselesinin Çözümünü Bekliyor

TRT’nin yürütücü olarak yer alacağı ama Kültür Bakanlığı tarafından fonlanacağı bir sistem hayata geçirilebilir mi?

Yayınlandı

tarihinde

muhammeduyar

53. Antalya Film Festivali kapsamında düzenlene Antalya Film Forum’a bu yıl ilk defa katılma fırsatım oldu. Antalya Film Forum ‘öncelikli olarak Türkiye’de olmak üzere Türkiye’ye yakın coğrafyalarda (Avrupa, Güneydoğu Avrupa, Ortadoğu, Akdeniz ve Orta Asya) ortak yapım olanaklarını arttırmayı, sinema sektörünün gelişimini desteklemeyi, yapımcı ve yönetmenlerin yeni filmler üretmesine maddi ve manevi katkı sunarak onları teşvik etmeyi ve projelerinin uluslararası platformlarda tanıtılmasını sağlamayı amaçlayan bir ortak yapım ve proje geliştirme platformu.’

Türkiye’de bu tarz çalışmaları çok fazla görmeye alışık değiliz aslında. İstanbul Film Festivali kapsamında düzenlenen Köprüde Buluşmalar’ı başka bir örnek olarak ekleyebiliriz. Dolayısıyla mevzunun amaçlarının daha net anlaşılması için biraz daha konuyu açalım.

Antalya Film Forum’un amaçları:

– Uluslararası Antalya Film Festivali’nin markasını kuvvetlendirmek,

– Türkiye’deki film üretimine destekte bulunmak,

– Türkiye sinemasının en önemli ulusal endüstri merkezi olmak, sektörel iletişimi ve dayanışmayı arttırmak,

– Dünya sinemasından saygın isimleri, ustalık sınıfları, paneller, atölyeler ile festival kapsamında ağırlamak.

– Antalya’nın uygun coğrafi ve fiziki özellikleriyle dört mevsimin aynı zamanda yaşandığı bir sinema platosu olması üzere uluslararası film sektöründe tanınmasını sağlamak…

19 Ekim’de başlayan Antalya Film Forum’da ilk panel “TRT TV Filmleri: Sonuçlar ve Gelecek Vizyonu” başlığıyla düzenlendi. TRT Televizyon Dairesi Başkan Yardımcısı Halid S. Şimşek TRT TV Filmleri’nin başlangıcından bugüne kadar geçen sürede yaşananları oldukça net ve samimi bir şekilde katılımcılar ile paylaştı.

TRT TV Filmleri kapsamında bugüne kadar toplam 33 proje gerçekleştirilmiş. Bunlardan 29 tanesi tamamlanmış ve 4 tanesi de henüz yapım aşamasında. Bir yıl içerisinde (tabiri caizse) üzerine vazife olmadığı halde TRT gibi bir kurumun bu kadar filmi sektöre kazandırmış olması bile başlı başına büyük bir başarı. Ve çok iyi bir istatistik.

Bu güzel tablonun hali hazırdaki durumu ise sektör açısından pek iç açıcı değil maalesef. Panelin yapıldığı gün ve saat itibariyle TRT TV Filmleri, Ortak Yapım, Mini Dizi, Uluslararası yapılan başvuru sayısı 1504! Bunlardan 1032’si TRT TV Filmleri’ne yapılmış. TRT bu yıl 30 filmin daha yapımına katkıda bulunsa halihazırdaki başvuruların %5’ini bile değerlendirememiş oluyor.

Burada sorulması gereken bazı sorular var. TRT yapımına destek verdiği 33 film ile Türkiye’de 1 yılda vizyona giren ortalama 300 filmin %10’una tekabül eden bir desteğe imza atmış oluyor. Peki; bunu yapmak TRT’nin vazifesi mi? TRT sonuçta bir televizyon kanalı. Evet projenin adı TV filmleri ama üretilen işlerin sinema salonlarında yayınlanan filmlerden bir farkı yok. Zira bu filmlerden bazıları vizyonda yer bulurken bazıları da festivallerde yarışıyor.

FON MESELESİ ÇÖZÜM BEKLİYOR

TRT başvuran filmlerin %5’ine destek sağlamayı başarsa bile geriye kalan %95’lik başvuru ne olacak? Ve bu başvurunun her geçen gün katlanarak artacağını düşünürsek, bu işin sonu nereye gidecek? TRT’nin yeni ve genç sinemacıları desteklemek gibi bir misyon ile çıktığı yolda elinden ne kadarının geleceği ortada. Zaten çok daha fazla film yaptırsa ve onları da yayınlamaya kalksa yine de işin içinden çıkamıyor. Ki bunu yapmak da TRT’nin görevi sayılmaz. TRT’nin bu kadar başvuruyu fonlayacak bir gücünün olmadığı da ortada.

Peki, ne olacak? Fon desteği bekleyen, daha da öncesinde incelenmek için bekleyen bunca -bence- kıymetli başvuru varken bu işe acil bir çözüm üretmek gerekmez mi? TRT’nin başladığı bu sistem ülkemizde sektörün büyümesi ve gelişmesi için ciddi bir imkan olabilir mi? TRT’nin yürütücü olarak yer alacağı ama Kültür Bakanlığı tarafından fonlanacağı bir sistem hayata geçirilebilir mi? Açıkçası bu soruların çok daha fazlasını sormak ve ‘fonlama’ meselesine el atmak gerekiyor. Bu meselenin bir çok platformda ciddi şekilde tartışılması ve uygulanabilir sonuçlar elde edilmesi şart. Yoksa ülkede -en azından incelenmeyi hak eden- binlerce senaryo maalesef tozlu (dijital) raflarda beklemeye mahkum olacak.

ASGHAR FARHADİ İLE DOYUMSUZ BİR MASTERCLASS

İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin forumun 3. gününde gerçekleştirilen masterclass etkinliği katılımcıların neredeyse tamamı üzerinde çok önemli etkiler bıraktı. Asghar Farhadi konuşmasına başlarken iki kilit kavramın kendisi için ne anlam ifade ettiğini açıkladı: Sembol ve İşaret.

Sembol için filmlerinde kullandığı ve şüpheyi temsil ettiğini söylediği sarı renk kullanımını örneklendirirken, işaret için Elly Hakkında ve son filmi Satıcı (The Salesman) filmleri üzerinden örnekler verdi. Örneğin Elly Hakkında filminde oyuncuların sadaka vermemesi, gittikleri evin duvarının yıkık olması, çocukların ailelerinden uzaklaşarak denize doğru gitmelerinin aslında geçerkleşmek üzere olan kötü bir olayın işaretçileri olduğunu söyledi. Bu işaretlerin tek başına bir anlam ifade etmeyebileceğini ama hepsinin bir bütün hale geldiğine aslında filmin mesajını dair işaretler olduğunun anlaşılacağını aktardı.

Böyle bir başlangıç ile zihinlerimizde bir kapı aralayan Farhadi, yönetmenliğin aslında gönül ile yapılan bir iş olduğunu, bize öğretilen bazı klişelerden sıyrılmamız gerektiğine dair çok kritik bilgileri konuşması boyunca katılımcılara aktardı.

Yerimiz kısıtlı olduğundan bazı bilgileri kısaca yazacağım ama bu söyleşinin tamamının deşifresini Sinefesto’da önümüzdeki günlerde yayınlamayı planlıyorum.

Kameranın Durduğu Yer

Asghar Farhadi bu konuda gelen teknik soruya “Oyuncularıma sık sık prova yaptırırım ve onlar provalarının yaparken çeşitli açılardan bazen gezerek bazen yaklaşıp uzaklaşarak bazen de durarak onları izlerim. Eğer ayakkabılarımın altına boya vurulsa ve ben çekim için başlayacağımda yerdeki izlere bakılsa, kamerayı koyduğum yer en çok gezdiğim veya durduğum yerdir. Çünkü ben o sahnenin duygusunu en çok orada hissetmişimdir.”

Sanatçı Eseri ile İzleyici arasından Çıkmalı

Asghar Farhadi’nin bu konudaki sözleri salonda ne kadar karşılık buldu bilmiyorum ama benim için oldukça anlamlıydı. Zira insan Sani-i Hakiki’nin yarattığı eserler ile sürekli iç içe yaşarken kendi ürettiği, yarattığı, oluşturduğu (adına ne derseniz deyin) eserler ile ulaştırmak istediği kitlenin arasında durmaya çalışıyor. Aslında sanatçının bu öne çıkma gayretinin altında bir ego ve “ben yaptım!” duygusunun yattığı muhakkak. Asghar bu konuda “Sanatçı eseri ile izleyicisi arasından çıkmalıdır. Bir filmi izleyen kişi sanatçıyı ve senaryoyu, bunların birisi tarafından yazıldığını hissetmemelidir.” diyor.

Kadın ve Erkek Yoktur, İnsan Vardır

Filmlerindeki kadın ve erkek karakterler ile ilgili yazım aşamasında herhangi bir ayrım yapmadığını söyleyen Farhadi “Ben bir karakteri yazarken “kadın olduğu için şurada şöyle davransın” gibi bir yaklaşım içine girmiyorum. Yazdığım her sahnede hem kadının hem erkeğin insan olarak nasıl tepkiler vereceği üzerinde çalışıyorum.” diyerek senaryo yazımı konusunda güzel bir yaklaşım örneği vermiş oldu.

Filmlerimin 1 Sonu 2 Başlangıcı Var

Farhadi filmlerinin sonlarının açık olduğuna ve tamamen sonlanmadığına dair genel bir yaklaşımın olduğunu ama bunu doğru olmadığı söyledi. Filmimin başında size anlatmaya başladığım hikaye aslında film ile birlikte bitiyor. Ama filmin sonunda biten hikayenin geldiği noktada siz filmden çıkıp eve gittiğinizde kafanızda başlayan ikinci bir hikaye oluşuyor. Örneğin Bir Ayrılık filminde kız “Babasıyla yaşarsa ne olur? Annesiyle yaşarsa ne olur?” diye kafanızda iki soru oluşuyor ve bunu üzerine yeni şeyler üretmeye devam ediyorsunuz. Oysa filmin başında cevabını aradığımız şey anne ile babanın ayrılıp ayrılmayacağına dair idi.

“Boğaziçi Film Festivali Yapım Destek Platformu”nu Kaçırmayın

Antalya Film Forum ve Köprüde Buluşmalar’ın ardında yeni bir yapım destek platformu daha başlıyor. Bu yıl 4.sü düzenlenecek Boğaziçi Film Festivali’nde ilk kez gerçekleştirilecek olan yapım destek platformu ile “TRT Ortak Yapım Ödülü” ve 100 bin liralık “Digiflame Post Prodüksiyon Hizmet Ödülü” verilerek Türk sinemacılar desteklenecek. Destekleri alabilmek için başvuran filmlerin yönetmen ve yapımcıların sunumlarına katılma fırsatınız olursa mutlaka değerlendirin. Detaylı bilgiye festivalin web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Robert McKee Sinemaseverler İle İstanbul’da Buluşuyor

4.Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, Robert McKee ile sinemaseverleri bir araya geritecek güzel bir etkinlik düzenliyor. TV Series, Comedy ve Thriller başlıkları ile üç gün sürecek olan bu özel etkinliği de kesinlikle kaçırmayın.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Emily in Paris

Oumeima Madhioub, Emily in Paris dizisini moda ve trendler merceği altında inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Moda; giyim, makyaj ve hatta mobilya sektörlerinde kullanılan genel bir terim olarak tanımlanmıştır. Konu sinema ve televizyona geldiğinde ise bir sahnedeki bütün küçük detaylar önemlidir. İşte bu yüzden sanat ve görüntü yönetmenlerine bir sahneyi olabilecek en güzel ve estetik şekilde hazırlamaları için ihtiyaç duyarız.

Bu yazıda güncel moda endüstrisinin iyi bir temsili olmakla birlikte mizansen yardımı ile yönetmenin arzu ettiği hale gelen mini dizi “Emily in Paris” hakkında konuşacağız.

Öncelikle dizinin kendisinden bahsetmek gerekirse bana göre en önemli şey ana fikri anlamak. Emily, iddialı, genç ve Amerikalı bir karakter. Hali vakti yerinde olan Emily, erkek arkadaşıyla birlikte gayet yerleşik bir hayata sahiptir. Bir gün patronu hamile kalınca Emily’yi Paris’e göndermek zorunda kalır. Böylece Emily Paris’te hem patronunu hem de şirketini temsil edecektir. Bunun yanı sıra Emily’nin tek amacı Amerikan düşünce yapısını Fransa ile paylaşmaktır. Aslında diziye adını veren şey ise Emily’nin bir Instagram bağımlısı olması ve Emily in Paris isimli bir Instagram hesabını günlüğü olarak kullanıp oradan yeni hayatını paylaşmaya başlamasıdır.

Dizinin ilk bölümünün ilk birkaç dakikasından itibaren Emily’nin tarzındaki değişiklikler gözümüze çarpıyor. Modanın şehri Paris’e taşındıktan sonra Emily’nin bölümün temasına veya kendi ruh haline göre her gün ve hatta bazı günler günde iki kez farklı şeyler giymeye başladığını görüyoruz. İlk başlarda siyah kot, yarım bir bluz ve kırmızı ekose giyen tipik bir Amerikan kızıyken Paris’teki odasından ilk defa dışarı çıktığında üzerinde kısa bir etek, beyaz yarım bir bluz ve desenli ipek bir tişört giyindiği görülüyor. Bu kıyafetlerin renkli ve eğlenceli oluşu izleyiciye Emily’nin ruh halini ve onun ilk Paris günlerinde nasıl hevesli olduğunu gösteriyor.

Fakat Fransız insanı ile anlaşmak zor olduğu için işler Emily’nin hayal ettiği gibi gitmiyor. Böylece Emily, Fransız kültürü ile kendi yaşam tarzı arasındaki farklılıklardan dolayı yeni hayatının düşündüğü kadar kolay olmayacağının farkına varıyor. Dizi ilerledikçe Emily’nin yaşadığı zorluklara rağmen Paris’teki hayatına alışmasına ve tarzının gitgide Fransızlara benzemeye başlamasına tanıklık ediyoruz. Tabii ki göze çarpan tek değişiklik kıyafetleri değildir, fark edilen bir diğer ayrıntı ise Emily’nin hemen hemen hiç makyaj yapmamaya başlamasıdır.

Konu aksesuarlara gelirse; Emily’nin dizide kullandığı şapkalar harika ötesi. Özellikle bere ve kloş şapka dikkatimi çeken aksesuarlardan. Bu şapkalar ile ana karakter daha da Fransız bir görünüme sahip oldu. Ayrıca dizide çoğu kez Emily’nin saçları tam omzunun üstüne düşmesi ve Fransız kızlarının tarzını anımsatan berelerin kullanılması ile Parizyen bir hava yayılıyor. Gözden kaçmayan bir detay ise Emily’nin sabahları taktığı yaka kolyeleri.

Göze çarpan bir diğer detay ise bütün gün giymeye devam ettiği topuklu ayakkabılar. Spor yaparken ise rahat spor kıyafetleri ve koşu ayakkabısı ile burasının onun rahatlık alanı olduğunu hissediyoruz.

İkinci bölümde siyah bir elbise, kırmızı bir ruj ve küçük bir çanta ile karşımıza çıkan Emily bize partide bütün ışıkların kendisine döndüğü, güçlü ve özgüvenli bir kadın karakter siyah elbisesi ile içeri giren bir “film noir” karakterini anımsatıyor. Ayrıca dizide mükemmel Paris manzarasını ve Eyfel Kulesi’ni de görüyoruz.

Karakterler arasında yine tipik Fransız veya Amerikan TV dizilerinde genellikle karşılaştığımız yakışıklı, sakal tıraşlı ve sanki moda gösterilerinden fırlamış kadar iyi giyinen erkek karakterleri görüyoruz. Aynı zamanda dizide cinsiyetçilik gibi bazı toplumsal sorunları ve moda endüstrisine erkek gözünden bakışın eleştirildiğini de görebiliyoruz. Ayrıca dizi boyunca kullanılan sosyal medya hikayesiyle de Instagram ile ortaya çıkan içerik üreticilerinin modaya ne kadar hızlı yön verdiklerinin de farkına varıyoruz.

Sonuç olarak, bu dizinin farklı toplumlardan da görüşleri gördüğümüz moda endüstrisi üzerinden cinsiyetçilik ve erkek bakışı gibi birkaç toplumsal sorunu eleştirdiğini söyleyebiliriz. Kadın vücudunun bir reklam kampanyasında yayınlanması gereken cinsiyetçi bir unsur olarak sembolize edilmesi gibi. Ayrıca günümüzde Instagram’da içerik oluşturucu olanların, onları artık moda trendleri yaratan insanlar yapan yeni bir kültürün eleştirisini de görmek mümkün.

Emily in Paris, güncel moda endüstrisi üzerinde güçlü bir etkiye sahip ve Fransızların yaşadığı kültürel sorunları, yabancılarla ve Fransızca dışındaki diğer dillerle nasıl başa çıktıklarına dair eleştirileri de içermekte. Öte yandan, Fransız kültürü, modası ve şehir manzarası ilgiliyseniz, bu mini dizi beklentilerinizi karşılayacaktır.


Fashion was defined as a general term from popular style or practices especially in clothing, makeup, and even furniture. But when it comes to the cinema and television field every single detail in one scene matters and that’s why we have art directors and DOPs to create the most beautiful visual scene.

In this review we will be talking about the TV series “Emily in Paris” because I think that it is a good representation of the current fashion industry and also its mise-en-scene that helped the Serie to get into what the director desired.

I will first start with the TV Serie itself because I think that it is important to get the main idea. Emily is an American ambitious young woman that has her work, her boyfriend, and her life well settled. One day her boss got pregnant and had to send her to Paris so she can represent her and her company. Emily went to Paris with her one goal which is to share the American mentality in France. Our main character with her obsession with Instagram, decided to use this platform to be as If it was her diary so she can post her new daily routine and she called this page “Emily in Paris” which is also the series’ name.

From the first couple of minutes from the first episode, we see Emily’s outfit style changes when she moves from a city to another. As soon as she arrives at the capital of fashion “Paris”, we start to see Emily every day and even twice a day with different outfits that go with the theme of the episode or her mood. Starting with the moment that she arrives from US we see her wearing red and black flannels with a black jean and a crop top which defines a typical American girl. But right when she goes out for the first time from her Parisian room, she changes into a short skirt a white crop top and w-patterned silk shirt. This pattern contains a Parisian street with some trees and a clear sky. And it is colorful and joyful which gives us an idea of her mood and how she is enthusiastic on her first day at work and in a completely different stunning city.

This wasn’t going as well as Emily imagined and she realized that French people aren’t that easy to deal with, so she knew that her life isn’t going to be also as easy as she thought it would be since there were huge differences in her lifestyle and their culture.

As we continue watching her suffer and getting used to her life in Paris, we see her outfits changing but in a more French style every episode. Her clothes are not the only thing that was noticeable, but we also notice that she barely put makeup on.

Talking about the accessories, her headwear was also stunning. The beret and the cloche hats caught my attention and it gave her more like a French girl style look and also most of the times in the series we see Emily with her hair down on her shoulders. Because we always see berets on the French girls, and it gives us always a Paris vibe. And of course, we also have the neckpieces that she wears in the mornings.

Another noticeable detail is the high heels that she keeps on wearing the whole day. While she plays sports, I here feel that that’s her comfort zone with comfortable sportswear and a running shoe.

In the second episode, we see her wearing a black dress with red lipstick and a small bag which reminds us of film noir characters. Back to black and white movies with the main character in the party and with all the lights and this strong confident lady comes in with her black dress. We also see the wonderful Paris view with the tour Eiffel shinning telling us that this is the capital of lights.

To complete the French American typical tv series, we see that most of the male main characters are handsome with a clean shave and well dressed as if they were coming out from a fashion show.

As a conclusion we can say that this TV series criticizes a couple of social problems like sexism and the male gaze through the fashion industry where we see the too opinions from different societies. Like the woman’s naked body was symbolized as a sexist thing that should be posted in an advertisement campaign. Also, being a content creator on Instagram nowadays became a new culture which made them the people who create fashion trends now.

The Serie has a strong impact on the current fashion industry and it criticizes the cultural problems of French people lives like how they deal with foreigners and the other languages besides French. On the other hand, If you are in to French culture, fashion and city views, ‘Emily in Paris’ will serve your expectations.

Oumeima Madhioub

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Bir Başkadır

Didenur Kazar gözünden Netflix dizisi Bir Başkadır’a psikanaliz bakış.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Netflix‘in ses getiren yeni dizisi “Bir Başkadır“a psikanaliz bakış:

Bireyin var olmasını sağlayan onu dünyaya getirenler midir yoksa yaşadıkları ve edindikleri, sosyal hayattaki kimliği midir? “Bir Başkadır” insanın yaşadığı sosyokültürel yapının ve coğrafyanın kişilik oluşumundaki etkilerini anlatıyor. Berkun Oya’nın Masum’dan sonra çok ses getiren dizisi Bir Başkadır, Türkiye’de çok farklı insan tiplemeleri ve kültürel yapıların olmasının verdiği kaos ve karmaşıklık durumunun birey üzerinde yarattığı stresi dile getiriyor. Dizinin ağır işleyişi ve karakterlerin düşündüren özellikleri bu eleştiri ile sizi karakterlerin iç dünyalarına psikanaliz ve psikolojik etmenler aracılığıyla davet ediyor.

Dizi Meryem’in sisli bir sabahta temizlik yapmak için çalıştığı eve gitmesiyle başlıyor. Meryem apartmana girdiğinde asansörde aynaya bakıyor. Dizinin bu ilk sahnesiyle son bölümdeki son sahnesi aynı. Meryem’in aynaya bakması, kimse yok iken kendi ile baş başa kalması, kendi özüne bakması halidir. Meryem dizi boyunca kendini duygusal olarak bastıran bir karakterdir. Bunun sebep olduğu durum da, sürekli bayılmalarıdır. Meryem aniden bayılmalarından şikayetçi olarak gittiği psikiyatrda ona sorulan sorulara cevap vermekte zorlanır, farkında olduğu halde bilinçaltında tutmaya çalıştığı Sinan Bey söz konusu olduğunda sürekli konuyu değiştirmeye çalışır, bunun sebebi ise geldiği sosyal kimlik ve dini inançları, doğduğu ev ve yaşadığı insanlardır, özellikle de sürekli baskı yaratan bir abinin olmasıdır. Dizide sık sık neredeyse her sahnede gördüğümüz push in ve pull out (kameranın yaklaşıp uzaklaşması) diziye eski Türk filmi havası verse de, aslında karakterlerin iç mücadelelerini, endişelerini ve özellikle yalnızlıklarını yansıtıyor. Dizideki en temel konu aslında yalnızlık. Her karakter sürekli insanlarla etkileşimde, koşuşturmada fakat çok yalnız, bu da aslında Türk insanının bu kadar fazla seçenek (düşünce yapısı, kişilik) karşısında kafasının karışmasını ve bulunduğu ortama uyum sağlamaya mecbur edilmesini ve bunun getirdiği ağır duygusal bunalımı yansıtıyor.

Ruhiye ve abisi ile köye yaptığı yolculukta Meryem, Ruhiye’nin küçük bir nevroz geçirmesi üzerine radyoyu açıyor ve dans etmeye başlıyor. Berkun Oya’nın Masum dizisini izleyenler varsa bu sahne tanıdık gelmiş olabilir, Meryem, ailenin yükünü üstüne alan bir başka karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Meryem’in bir başka sahnede Hoca’ya danışmaya gittiğinde ona yukarıdan bakması aslında Meryem karakterinin bilinçaltında Hoca’nın düşüncelerini çok da önemsemediği, kendini ona mecbur görmediğini anlatıyor, bunu da ilerleyen bölümlerde psikiyatra gitmesini abisinin zoru olmasa Hoca’ya söylemeyeceğinden anlıyoruz. 

Psikiyatr Peri’nin bir başka psikiyatr Gülbin’e süpervizyona gitmesi çok da şaşırtıcı değil, fakat Peri’nin yakındığı durum kişinin oluşmasındaki etkenleri oldukça eleştiriyor ve izleyiciye kendini sorgulatıyor. Kapalı hastalara terapi yapmakta zorluk çekmesinin sebebini ise sonraki bölümlerde annesi ile olan konuşmasında anlıyor. Peri yanlışlıkla Meryem’e Hazal diyor. Annesiyle yaptığı telefon konuşmasında ise annesi evdeki temizlikçiye eski temizlikçi Hazal olarak sesleniyor. Peri tam bu anda aslında şu anki duygu ve düşüncelerinin yetiştirilme tarzından yana, annesiyle kendini özdeşleştirdiğini anladığı anda algılıyor ve bunu farkına varması onu tamamen farklı bir bakış açısına sürüklüyor, aslında aileden bağımsız kendi öz kimliği olduğunu hatırlıyor. 

Peri’nin Gülbin ile olan seanslarında Gülbin’in sessizliğini koruması aslında dizideki çok önemli bir nokta. Gülbin süpervizör, Peri kendi sıkıntılarını anlatırken aslında Gülbin de kendi içinde çok fazla öfke yaşıyor. Bunun sebebi ise Gülbin’in de ablasının kapalı olması ve Peri’nin anlattığı hastasını kendi kardeşiyle özdeşleştirmesi fakat kardeşine hem sevgi duyması hem de öfkeli olması ve öfkeyi kendi içinde bastırmaya çalışmasıyla bir nevi kendini de Perinin dedikleriyle özdeşleştirmesidir. Gülbin’in kapalı kardeşi Gülhan ise kardeşinin sahip olduklarından yoksun olduğu için duygularını agresif olarak yansıtıyor. Gülbin herkesten neredeyse en üst konumdaki karakter. Sinan ile birlikteyken de onun düşüncelerini analiz edebilecek konumda fakat spor salonunda Gülbin’in dediklerini Sinan onun haberi yokken duyuyor. Bu da aslında dizideki çoğu ironiden bir tanesi.

Sinan karakterine gelince, Meryem’e çeşitli duygular beslediğini ve ona saplantılı olduğunu anlıyoruz. Sinan annesini ziyaret ettiğinde annesi Sinan ile çok ilgili görünmüyor, görünse de Sinan ile arasının çok samimi olmadığını fark edebiliyoruz. Ailesinden eksik ya da tam alamadığı ilgi ve sevgiyi dolduracak birini arıyor. Hiçbir kadınla duygusal bağ kuramamasını fakat sürekli duygusal boşluğunu doldurmaya çalışmasını ise buradan anlıyoruz. Sinan aslında kendine bakacak ve onu gerçekten sevecek bir kadını arıyor. Bu durum aslında Sinan’ın Meryem’e olan saplantısını açıklıyor. Meryem’e duyduğu ilgi bir oedipus sendromu halinde onu annesiyle özdeşleştirmesiyle anlam kazanıyor.

Dizide dikkat çeken bir diğer öğe ise Hoca’nın kızı Hayrünnisa. Hayrünnisa kapalı bir diğer karakter. Yabancı müzik sevdalısı ve ait olmada zorluk yaşayan bu karakterin Hoca’nın kızı olması onun duygu ve düşüncelerini bastırmasında yeterli olmuyor. Annesinin ölmesiyle yaşadığı suçluluk duygusu ve üzüntü aslında kendi benliğini yıllardır saklamasının verdiği suçluluk. Bundan da zaten annesi öldüğünde kendini de özgür bırakarak, babasına ‘hazır’ olduğunu söyleyerek kurtuluyor. Hayrünnisa her ne kadar ailesine bağlı biri olarak görülse de bir bölümün sonunda babası ile yan yana otururken oturuşu oldukça rahatsız ve babasından mesafeli, bu da seyirciye karakterin iç dünyasını ve bilinçaltını açıkça yansıtıyor. Babasının o anda uyuyor olması da kızının durumunu, duygularını farkedememesi veya görmezden gelmesine bir gönderme.

Bir sahnede masasının üzerindeki “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” kitabı ise Hayrünissa’nın doğduğu evin kendi kimliğini oluşturmasına engel olamayacağına bir gönderme aslında. Bu sahne belki de çoğu kişi tarafından eleştiri alabilir, fakat dizide anlatılan geri kalmışlık aslında insanın en doğal duygu, düşünceleri ve bunlara duyduğu ihtiyaçlarını bastırma zorunluluğunda olması. 

Ruhiye karakteri ise majör depresyonda, yıllardır içine attığı bastırmaya çalıştığı travmanın onu bitirdiğini sonunda farkına varıyor ve bununla yüzleşmek için kendi iç yolculuğuna çıkıyor, köye gidiyor. Geçmişiyle, travmasıyla yüzleşmesi onu iyileştiriyor ve kocasının da onun için travmasına sebep olan adamın hayatını mahvettiğini öğrenmesi onu iyi hissettiriyor. Çocuğunun dilinin açılması da aslında annenin ruh halinin çocuğa yansıması ve sonunda annenin iyi olmasıyla çocuğun problemlerinin de çözülmesi, anneye olan tepkinin son bulması aslında.

Her bölümün sonunda çalan şarkılar da diziyi daha da dokunaklı yapıyor. Türk toplumunun her türlü geçmişinden gelen insanları tek bir ortak noktada topluyor bu şarkılar, izleyiciye duygusal olarak dokunarak. Her insanın içinde birtakım bastırdığı duygularının olması ve bunları gün yüzüne çıkaramadığı bir toplumda yaşamamız ve bunların hem kendi sağlığımızı hem de etrafımızdaki herkesi etkilediğini anladığımız, kendimizden parçalar bulduğumuz bir dizi “Bir Başkadır”, belki de çoğu düşünceye kendini kapatan kişiler için yeni bir bakış açısı kazandırabilir.

Didenur Kazar

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: İran’ın Oscar Adayı “Sun Children”

Oumeima Madhioub İran’ın “En İyi Uluslararası Oscar Aday Adayı” Sun Children’ı değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

İranlı yönetmen Majid Majdi tarafından yönetilen “Sun Children“, sokaklarda yaşayan terk edilmiş çocukların küçük yaşlarında hayatla olan günlük mücadelelerini anlatıyor.

Filmin gerçekten güçlü bir açılış sahnesi var. Ana karakter Ali ve arkadaşları bir araba parçası çalmaya çalışır, ancak güvenlik görevlisi tarafından yakalanırlar. Güvenlik görevlisinden kaçtıktan sonra bir çeşme bulurlar ve yüzüp eğlenirler. Bu sahne izleyiciye ana karakterler, yaşadıkları konum ve yaşam tarzları hakkında net bir fikir oluşturuyor.

Hikâye ilerledikçe Ali’nin hayatı hakkında daha çok şey anlamaya ve öğrenmeye başlıyoruz. Annesi ve sevdiği kız Zehra gibi. Ama tabii ki onun yaşındaki çocuklar için hayatın olması gerektiği kadar kolay olmadığını da görmüş oluyoruz. Filmin antagonisti olan Hashem, Ali’den bodrumun altında gizli bir hazine aramasını ister, bulduğu takdirde ise Ali’yi serbest bırakacağını söyler.

Ali, bir yandan arkadaşları ile okula gitmek ve derslere girmek için çok uğraşırken diğer yandan da arkadaşlarının yardımıyla o hazineyi bulmanın bir yolunu aramaya başlar. Bu hazine avı sırasında Ali ve arkadaşları öğrenme tutkusunu keşfeder ve geliştirir.

Filmde aynı zamanda sosyal ve politik konular eleştiriliyor ve tartışılıyor. Afgan mülteci çocuklarının metroda kaçak olarak çalıştırılmaları, yaşam mücadeleleri ve polisten kaçmaları filmin odak noktalarından biri. Bir örnek olarak Zehra’nın istasyonda çalışırken polis tarafından yakalanıp başının kazıtılmasını izliyoruz. Ali ve öğretmeni ise Zehra’yı bu durumdan kurtarmaya çalışıyor.

Her şey yolunda giderken hükümet okulun toprak sahibi ve okul arasında bir tartışma yaşanır. Okulun birkaç aydır kirayı ödeyememesi üzerine hükümet araziyi sahibine vermeye karar verir. Mülk sahibi ise okuldaki herkesi kapı dışarı eder. Ancak öğrenciler okulu çok sevdikleri için okulun çitine tırmanarak ev sahibini o bölgeden dışarı atmaya karar verirler. Filmin bu kısmı hem toplum hakkında hem de hükümetin sokak çocukları ve toplumun yoksul kesimine bakış açısı hakkında bize bilgi veriyor.

Finale gelirsek en az filmin kendisi kadar güçlü ve hatta ondan daha güçlü. Neden mi? Hem o hem de biz Ali’nin hayatının daha iyi olması için bir hazine bulmasını bekliyorduk ancak sonu hiç de öyle olmadı. En sonunda hayat, Ali’ye asla unutamayacağı bir ders verdi.


Sun Children is an intelligent movie that was directed by the Persian director Majid Majdi. This movie talks about the reality of the abandoned children that lives in the streets and their daily struggle with life at their young age.

The movie has a really strong opening. The main character Ali and his friends try to steal a car part, but they got caught by the security guy. After running away from him they find a fountain and start swimming, having fun and relaxing. This gives the audience a clear idea about the main characters, location and their lifestyle. 

As the story moves on, we start to understand and to know more about Ali and his life like his mother and Zahra, the girl that he likes. But of course, life is not as easy as it should be for a child at their age. Hashem, the antagonist, is a guy who asks Ali to look for a hidden treasure under the basement so that he can benefit from it and set Ali free as he says in the movie.

Ali tries so hard with his friends to start going to school and attend classes but during that time Ali starts to look for a way to find that treasure with the help of his friends. During this treasure hunt Ali and his friends discover and develop the passion for learning.

Social and political issues where criticized and discussed in the movie. The struggle of afghan refugees’ children, working illegally in the metro, and they run away from the police were one of the focus points. We see an example where Zahra gets caught while working in a station, the police takes her away and shave her head. Ali and his teacher Mr. Rafie try to save her from her suffer.

While everything was going alright and settle, a discussion between the government, landowner of the school and the school happens. The government decides to give the land to its owner because they school couldn’t pay the rent for couple of months. The owner kicks everyone outside of the school and refuses to let them in. But since the students were so happy that they were getting a good education just like the other children they decide to climb the school fence and kick the owner outside from that territory.

These kinds of incidents give a clear idea about the society and the government point of view on the street children and the poor part of its society.

The ending of the movie is as strong as or even stronger than the movie itself because the main character and the audience were expecting to find a treasure so that Ali’s life gets better, but the ending was not as expected.  At the end, life thought Ali a lesson that he will never forget.

Oumeima Madhioub

Okumaya Devam Et

Popüler