Bizimle İletişime Geçin

Keşfet

Sinema Tarihinin En İyi Felsefe Filmlerini Yapan 14 Yönetmen

Yönetmen olmasalar felsefeci olacaklardı…

Yayınlandı

tarihinde

“Film bir rüya, film müzik gibidir. Hiçbir sanat türü yoktur ki film gibi bilincimizi aşıp duygularımıza ulaşsın ve ruhumuzun en karanlık odalarını bulsun.” – Ingmar Bergman.

Film yapımcıları sinemanın icadından bu yana elit bir grup insan olarak toplumda yerini alır. Genelde iyi eğitimli olan bu sanat insanlarının filmleri türlü türlü anlamlarla ve imgelerle yüklüdür. Bence bu en bayağı, saçma ve korkunç filmler için bile geçerli. Vereceğim listede bulunan 14 sinema ustasının ortak özelliği filmlerinde derin düşünsel tekniklerin ve yoğun bir felsefi doğanın hakim olmasıdır, bundan dolayı onlara “Felsefe’nin Kralları” diyebiliriz

Terrence Malick

‘Terry’nin bütün filmleri bizi derin düşüncelere yöneltir, bu özelliğiyle ilk olarak 1973 yapımı Badlands’te (Çorak Topraklar) tanışırız. Harvard ve Oxford’da Felsefe okurken Stanley Cavell ve Heidegger’dan ucundan da olsa faydalanmış Malick’i daha sonra MIT’te felsefe eğitimi veriRken görüyoruz. Filmlerinde bol bol felsefi alıntıların yer alması dolayısıyla şaşırtıcı olmasa gerek. Tree of Life (Hayat Ağacı) ve To the Wonder (Aşkın İzleri) filmlerinde bildiğiniz Kierkegaard’dan direkt alıntılar vardır. The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) Homeros’a gönderme yapar mesela. Kısaca bütün filmleri Heideggervari şiirsel bir atmosferi yansıtır.

Eğer yeni dalga bir felsefecinin elinden çıkmış, düşündürücü diyalogların olduğu bir film seyretmek istiyorsanız Malick’in filmleri sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Mesela, Hayat Ağacı’nda hayat, varlık ve teolojiye dair Malick’in felsefi dokunuşları ona 2011 Cannes film Festivali’nde Palm D’or ödülünü kazandırmıştı.

_____

Andrei Tarkovsky

Andrei’de Malick gibi bir felsefecidir ve bütün filmlerinde bunun yansımalarını görürsünüz. Felsefe ve filme dair yazdığı eserler vardır, “Sculpting in Time” (Zamanı Yontmak) bunların en meşhurudur. Sanatçının şiirleri bile vardır.

“A Voyage in Time” (Zamanda Yolculuk) aslında hayatını belgeleyen bir Tarkovsky filmidir. Filmde sanatçı kasaba kırsalında gezinti yaparken geçmişi hatırlayarak şiir yazar. Tarkovsky’nin esasen geçmişi çok ilginçtir, annesi bir edebiyatçı babası ise Ukrayna’da bir şair ve şiir tercüme eden bir asilzadedir. Tarkovsky de piyano, sanat ve film üzerine çalışmalarıyla meşguldür.

Tam bir Rönesans adamıdır Tarkovsky. Doğa, varlık ve irade özgürlüğü konularına değinmeyi sever. Ingmar Bergman’ın iyi bir arkadaşı olan Tarkovsky Dreyer, Bresson ve Bunuel gibi felsefi yönetmenlerden etkilense de onları geçmeyi başarmıştır.

Malick çok kez Tarkovsky’e gönderme yapar, bu sanırım Tarkovsky’nin sinemanın en iyi “poetik felsefi” yönetmeni olmasından ötürü. Sanatçının en iyi felsefi filmlerinden tavsiye isterseniz “Stalker” ve “The Sacrifice”i (Kurban) bir görün derim.

Ingmar Bergman

Bir dâhidir Bergman! Lutheran bir vekil ve İsveç Kralı’nın şapel papazı olan bir babanın oğludur kendileri. İnanca dair sadakatini çok erken yaşta kaybetmiş ve varlığa dair sorgulamaları o zamanlar başlayıp (sanat) hayatının bütün evrelerinde etkili olmuştur ―Winterlight” (Kış Işığı) filminde bunu çok daha açık görürüz. Bu yüzden felsefeye odaklanarak her şeye rasyonel bakış açısı geliştirmeyi amaç edinmiştir.

Bergman Stockholm Üniversitesi’nde sanat ve edebiyat okumuştur. Filmlerinde varlık, ölümlü olmak, sadakat ve cinsellik gibi konuları işlemiştir. Varoluşçuluk, metafizik ya da sadakatle ilgili herkese gönderme yapar Bergman, ama en çokta Nietzche’ye (Bergman bunu reddetse de).

Aslında Tarkovsky gibi Bergman da bir felsefecidir, ve filmlerinde hayatı en absürt tarafından tutup seyirciye sunar. Filmleri bir çok sinema yapımcısına esin kaynağı olmuş ve onu sinematografinin maestrosu yapmıştır. Bergman’ın felsefe dünyasına dalmak istiyorsanız “Fanny and Alexander” ya da “The Seventh Seal”e (Yedinci Mühür) bir göz atın.

Carl Theodor Dreyer

Evlilik dışı bir çocuk olarak Danimarka’da dünyaya gelen Dreyer kimsesiz çocuklarla hayatının bir kısmını geçirdikten sonra ona çokta sevgi göstermeyecek olan bir aile tarafından evlat edinilmiştir. Sağlam bir muhafazakâr gazeteci olarak çalışma hayatına başlamış, 24 yaşında ise sessiz sinema filmleri için yazı kartonları yazarı olmuştur. Sinema hayatının ilk evrelerinde çok başarılı yapıtları olmayan Dreyer sonrasında popüler ve kaliteli filmlere imza atmaya başlamış ve ilk büyük başarısını “The Passion of Joan of Arc” (Jeanne d’Arc’ın Tutkusu) ile yakalamıştır. Bu film Jeanne’ın sadakatinin diyalektiğini sunarken gerçek dediğimizi ne olduğunu inceler.

Sonradan yaptığı Gertud ve Ordet filmlerinde yine aynı derece sadakat anlayışımıza felsefi bir şekilde dokunur. Gertud’e sadakat ve aşk arasında gidip gelen bir kadının sonunda evliliğine son verip aşkın peşine düşmesinden bahseder. Ordet ise sadakat ekseninde biri ateist, biri dindar ve bir diğeri Kierkegaard okumaları yapmaktan kafayı sıyırıp kendini İsa zanneden 3 çocuğu inceler. İki film de sadakati ve bireyselliği derinlemesine sorgular. Dreyer’in filmleri arasında benim naçizane tavsiyem ise Ordet olur, çünkü bu filmde bütün bu sorgulamalar çok daha geniş çapta yer alır.

Luis Bunuel

Zengin ve kalabalık bir İspanyol ailesinin Katolik oğludur Bunuel. Katı bir Cizvit okulunun en başarılı öğrencilerinden biriydi ta ki bırakana kadar. Ayinlerde düzenli rol alan Bunuel sonunda kiliseyi mantık dışı hareketlerinden ve güç açlığından dolayı bırakır. Madrid Üniversitesi’nde tarım bilimi, mühendislik ve tabii ki felsefe okur. Salvador Dali ve daha az bilinen Federico Garcia Lorca ile yakın ilişki kurar ve böylece surreal hareketin kurucu kaynaklarından biri olur.

Böylece Marksizm, absürdism, ve varoluşçuluk gibi ideolojilerle dolu filmlerini etkilemiştir. En çok bilinen filmleri “The Discreet Charm of the Bourgeosie” (Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği), “Belle De Jour” (Gündüz Güzeli), “Un Chien Andalou” (Bir Endülüs Köpeği) ve “Simon of the Dessert”dır (Çöl Adamı Simon). Ama ben size daha az bilinen Viridiana ve Nazarin’i tavsiye ederim.

Jean Luc-Godard

Zengin Protestan Paris’li bir ailenin oğludur Godard, genç yaşta İsviçre’ye gitmiş ve 2. Dünya Savaşı’nın büyük bir kısmında orada kalmaya devam etmiştir. Gençlik yıllarında biraz isteksiz de olsa Sorbonne’da yazar Jean Schlumberger ve Yeni Akım harekâtının film eleştirmenlerinin etkisi altındaki antropoloji bölümünde okumuştur.

Gerçi sinemaya yönelmesi film topluluklarının Fransa’da popülarite kazandığı bir dönemde film eleştirmenliği ile başlar. Oralarda Truffaut ve Fransız sinemasının kilit eleştirmen isimleri ile tanışır, sonunda ise kendini film yaparken bulur. “Breathless” (Serseri Aşıklar) en iyilerdendir, tıpkı diğer Godard filmlerindeki gibi pop kültüre ve felsefi ikilemlere bolca gönderme yapar. Filmlerinde aynı zamanda kendi radikal sağ geçmişini yansıtırken sınırları zorlayan ve otoriteyi sarsacak sorular sorar.

Woody Allen

Muhafazakâr bir Yahudi ailesinin oğlu olarak Brooklyn’de doğar Allen. Sürekli kavga eden ebeveynlerinden dolayı kötü bir çocukluk geçirmiştir. Musevi okulunda okumuş, sonrasında New York Üniversite’sinde eğitim görmüştür. İlginçtir burada bir gün sinema dersinden kaldığını öğrenir ve okulu bırakır. Bunun üzerine 20 yıl sürecek olan bir komedi yazarlığı ve komedyenlik serüveni başlar ta ki 1965’te ilk filmi olan “What’s New Pussycat’e kadar.

Allen’in dışardan bakıldığında felsefi olduğu anlaşılmayan filmleri vardır. Kuru ve eleştirel mizah anlayışı ile hayatı, ölümlü olmayı ve gerçekliğe dair her şeyi bize sunar.

Krzysztof Kieslowski

Kieslowski Polonya’da Roman Katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Yaşamında hedefi tutturmuş bir rotası olmamış Kieslowski gittiği tiyatro okulundan sonra kendini birden sinemanın içinde bulur. Nitekim sonraları Polonya’nın Lodz’da bulunan en ünlü film okulunda eğitime başlar ve belgeseller yapar. “Three Colors” (Üç Renk) serisi en çok bilinendir. İlk filmleri derin olsa da çok iddialı değildir, gerçi Decalogue seyredilesidir. Belki de en felsefi filmi Dante’nin İlahi Komedya’sı üzerine perdeye taşınmış “Heaven, Hell and Purgatory”dır (Cennet, Cehennem ve Araf). Sorgulamaktan hiç geri durmayan Kieslowski ,Quentin Tarantino ve Cyrus Frisch gibi sinemacıları bir hayli etkilemiştir.

David Lynch

Lynch sürekli göç eden bir ailenin oğlu olarak Montana’da dünyaya gelmiştir. Ressam olma hayali ile yanıp tutuşmuş fakat Boston’da çok az bir başarı yakalayabilmiş bunun üzerine kapı kapı yardım almak için seyahat ederken kendisini Pennsylvania Sanat Akademisi’nde bulur. Burada ilk filmini yaptıktan bir süre sonra bir kült olmayı başaran Eraserhead ile sinema hayatına esaslı bir adım atar ve hemen Elephant Man (Fil Adam), Mulholland, Blue Velvet (Mavi Kadife) gibi eserlerin altına imzasını atar. Lynch bu filmlerde ironi ve görsel ‘şok ve dehşet’ tekniklerini kullanarak ‘arketip’ kahraman, karakter ve hikayeleri eleştirir. Felsefi dokunuşları diyaloglarla değil, sürreal imge ve seslerle sunar bize. Lynch bizim duyularımıza hitap etmeyi tercih ediyor, bu şekilde topluma ve insan doğasına dair sorduğu sorularla bizde şok etkisi yapmayı amaçlar. Mulholland tam olarak bunları verebilen filmidir.

_____

Martin Scorsese

Scorsese gündelik hayatımızı gözden geçirmemizi sağlayan derin düşünceleri vermeyi başaran bir dâhidir. Bu “Shutter Island”a (Zindan Adası) hikâyedeki ani dönüşüm olsun, ya da Taxi Driver’ın (Taksi Şoförü) sonunda olsun, ya da Raging Bull’daki (Kızgın Boğa) pişmanlık ve kutsallığın sorgulamalarında olsun, Scorsese’nin her zaman sunacağı felsefi bir boyut vardır.

Filmleri sürekli olarak insan doğasını inceler. Son filmlerinden olan “The Wolf of Wall Street” (Para Avcısı) safi bir kapitalist sistemin eleştirisi değildir mesela, aynı zamanda insanın ve sınırlarının bir irdelemesidir. Scorsese insanın ahlaksızlık ya da yoldan çıkma boyutunu en iyi yakalayan sinema ustalarındandır. Hatta insan doğasını böylesi aşağılayıp küçümseyen bir felsefe yoktur, bunu ancak filmlerini izlediğinizde anlayabilirsiniz.

Stanley Kubrick

Yine bir dahi! Kubrick, yaşama dair zekice sunulmuş gizli mesajların adamıdır.

Bir post-modern yaklaşım olan “2001: A Space Odyssey”i (2001 Uzay Macerası) çok takdir etmemiş olsakta, bütün filmlerinde bir derinlik söz konusudur. “A Clockwork Orange” (Otomatik Portakal) özgür irade, polis devletler, erdem ve kriminolojik reformasyon üzerine bir sorgulamadır. Barry Lyndon insanoğlunun hırsını, aç gözlülüğünü ve hilekarlığını eleştirir. Dr. Strangelove ya da How I Learned to Stop Worrying (Doktor Garipaşk ya da Endişelenmeyi Nasıl Bıraktım) ve Love the Bomb Amerika’nın dünya üzerindeki rolünü kritik ederken insan denilen varlığın ne kadar güvenilir olabileceğini araştırır.

Bütün mesajları hem açık seçik hem de gizlidir esasında. Mesela “Full Metal Jacket” Vietnam savaşının askerler üzerindeki olumsuz etkiyi aktarır. Kubrick savaşın barbar ve korkunç yüzünü çekinmeden sunar, ve şunu sorar: Sonuç asıl gerçeği aklar mı?

The Coen Brothers

Joel ve Ethan Coen kardeşler provoke edici ve eğlendirici filmlerin adamlarıdır. Hatta “No Country for Old Men” (İhtiyarlara Yer Yok) komiktir aslında, yani komedinin ümitsizlikle karışması diyebiliriz. Kardeşler Minnesota’da orta-sınıf Yahudi bir ailenin çocukları olarak büyürler ve genç yaşta film yapmaya başlarlar. Joel NYU’de sinema okur, Ethan ise Princeton’da Felsefe.

Son filmleri “Inside LIewyn Davis”ta sorumluluk, insan doğası, varlık ve halk müziği konularını baz alırlar. “O Brother where art Thou?” Homeros’un bir 20 YY. uyarlamasıdır. 20. YY.’a dair şeytanilik, izafiyet kuramı ve ahlaki çöküntülük konuları üzerine duran kardeşler bunlara esprili bir yaklaşım sergilerler. Filmlerinde erdemli karakterler olsa da, genelde bütün karakterlerin ciddi kusurlu özellikleri vardır. “No Country for Old Men” ve “A Serious Man”(Ciddi Bir Adam) tavsiye edilesi filmlerdir.

Darren Aronofsky

Yahudi bir ailede doğmuş, Brooklyn’de büyümüş sonrasında Harvard’da sinema ve antropoloji üzerine eğitim almıştır. Aronofsky işte burada gelecekte Pi’de oynayacak aktörler ve çalışma arkadaşları ile tanışır (Sean Gullette’yi de burada tanır mesela). Filmlerinde genelde bir insanın meslek ya da bir hayalini takıntı haline getirmesini ya da bunları tamamen kaybetmesini ele alır. “The Wrestler” (Şampiyon) ve “Black Swan” (Siyah Kuğu) işte bu bahsedilenleri en iyi şekilde sergileyen filmlerdir. “The Fountain” (Kaynak) ise varlık ve ölümü bir yeniden doğuş şeklinde inceler. “Noah” (Nuh) Tanrı’nın sessizliğine gönderme yapar (Pi’de de böyle bir referans vardır). İki filmde de Tanrı kullarını yapayalnız bırakır ve Aronofsky burada iman ve dinin felsefesini sorgular. Eleştirmenleri onun en iyi filmi yapmayan bir yetenek olduğunu iddia eder, ama ben bütün filmlerinin mükemmel olduğunu düşünüyorum (özellikle “The Fountain”).

Lars von Trier

Danimarka’da ateist bir ailede doğan von Trier’ın ilginç bir ev hayatı varmış, mesela çıplaklar kampı gibi garip yerlerde tatil yapmak. Danimarka Ulusal Sinema Okulu’ndan mezun olduktan sonra “aşırı” denebilecek imgelerle ve temalarla dolu filmleri ile ciddi bir başarı yakalamıştır. Von Trier seyircisini şok eder ve onların sansür ve ahlakın alt yapılarını sorgulamalarını ister.

Filmleri felsefi olarak provoke edicidir. Melancholia (Melankoli) Heidegger, Schopenhaur ve Nietzsche’in felsefesi üzerine kuruludur. “The Nymphomaniac” (İtiraf) Isaac Walton’un “The Compleat Angler”’ına gönderme yaparak takıntı, bağımlılık, ümitsizlik ve depresyonu ele alır. Esasen bütün filmleri nihilizm ve boşluk duygusuna odaklıdır. Müzikal pek sevmesek de “Dancer in the Dark” (Karanlıkta Dans) filmi ile von Trier’e giriş yapılabilir.

Çeviri: Elif Şimşek

Hazırlayan: (Ben Wilson)

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Dijital

Amazon Prime’da Kaçırılmaması Gereken 10 Dizi

En iyileri!

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Dünya genelinde toplamda 150 milyondan fazla abonesi bulunan ve geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayın hayatına başlayan köklü stream platformu Amazon Prime‘da seyretmeniz gereken 10 diziyi sizler için listeledik. Keyifli seyirler.

Community (2009–2015) IMDb 8,5

Jeff Winger, avukat olan genç bir adamdır. Ancak diplomasının sahte olduğu ortaya çıkınca Jeff’in avukatlık lisansı iptal edilir. Avukatlık lisansını tekrar kazanmak isteyen Jeff, bunun için sorunsuz bir şekilde mezun olabileceğini düşündüğü Greendale’a gider. Jeff bambaşka amaçlarla geldiği okulda kendisini farklı nedenlerle Greendale’de sıkışan uyumsuz bir grubun lideri olarak bulur.

Upload (2020– ) IMDb 8,0

2033, Brooklyn. Nora bir sanal gerçeklik (VR) şirketinde çalışmaktadır. Bu şirket müşterilerinin ölümden sonra istedikleri şekilde bir sanal gerçeklikte yaşamalarını sağlayan bir hizmet vermektedir. Los Angeles’lı ve partilemesiyle ünlü Nathan araba kazası sonucu hayatını kaybeder. Kız arkadaşı tarafından Nora’nın çalıştığı şirketin VR dünyasına yüklenen Nathan’ın yeni “hayatı” artık Nora’nın elindedir.

Counterpart (2017–2019) IMDb 8,1

Counterpant, çalıştığı şirkette paralel evrene açılan bir kapı olduğunu keşfeden bir adamın hikayesini konu ediyor. Howard Silk, Birleşmiş Milletler’e bağlı Berlin merkezli bir casusluk ajansında çalışmaktadır. Neredeyse 30 yıldır aynı şirkette çalışan Howard, tam olarak ne iş yaptığını bilmemektedir. Alt bir pozisyonda çalışan Howard, şirkette başka bir pozisyona terfi etmek istemektedir. Ancak o terfi beklerken bambaşka gerçeklerle yüzleşir. Howard, şirkette paralel bir boyuta açılan gizli bir kapıyı keşfettiğinde kendisini bilmediği tehlikeli bir dünyanın içerisinde bulur.

Fleabag (2016–2019) IMDb 8,7

Fleabag, Londra’da tek başına ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadının hikayesini konu ediyor. Dizide, 30’lu yaşlarındaki kadının aşk, aile ve iş hayatında yaşadığı gündelik olaylar ele alınıyor.

Carnival Row (2019– ) IMDb  7,9

Ünlü yönetmen Guillermo del Toro’nun yapım kadrosunda bulunduğu dizinin senaryosunu The 4400’ın yaratıcılarından Rene Echeverria kaleme aldı. Zaman olarak gelecekte geçen dizi, insanların ve diğer her türlü yaratığın bir arada yaşadığı Burgue isimli şehirdeki seri katil terörünü konu alıyor.

The Mentalist (2008–2015) IMDb 8,1

O, ne derseniz hafızasına atıyor ama gereksiz gördüğü bilgileri de anında siliveriyor. Zihnini boş yere meşgul edecek gevezeliklere onun kitabında yer yok. Patrick Jane, belki biraz kendini beğenmiş, ukala ama bu yönleri onun olağanüstü bir gözlem ve ikna yeteneğine sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Simon Baker’ın derinlikli oyunculuğu ile hayat verdiği Patrick Jane dehası ile polisiye dizi severlerin yakın zamanda en çok sevdiği karakterlerden birine dönüştü. Kritik davaların üzerinde çalışan Kalifornia Araştırma Bürosu ekibine yetenekleri ile destek veren Patrick Jane, ekip ile başta uyum sorunları yaşa da zaman içerisinde, davalar çözüldükçe aradaki buz dağları da eriyor.

Muhteşem Bayan Maisel (2017– ) The Marvelous Mrs. Maisel IMDb 8,7

The Marvelous Mrs. Maisel 1960’lı yıllarda, New York City’de geçiyor. Şehrin lüks semtlerinden birinde eşi ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan Miriam “Midge” Maisel hayatta istediği her şeye sahiptir. Ancak bir gün tesadüf eseri, hiç bilmediği bir yeteneğe sahip olduğunu keşfeder ve bu gelişme hayatını derinden sarsar.

The Americans (2013–2018) IMDb 8,4

Soğuk Savaş döneminde 1980’li yılların başlarında, Ronald Reagan’ın ABD başkanlık koltuğuna oturmasının hemen ardındaki zaman diliminde geçecek The Americans; Washington DC’de bir banliyöde çevreye iki Amerikalı görünümü veren, ebeveynlerinin gerçek kimliklerinden habersiz durumdaki iki çocuğa sahip ancak gerçekte iki KGB ajanı olan evli bir çift üzerine odaklanıyor.

Anlaşmalı evliliklerine rağmen, Soğuk Savaş dönemi daha yoğun ve hararetli bir hal aldıkça ikilinin birbirlerine olan bağlılıkları ve duyguları her geçen gün daha gerçekçi bir hal almaya başlayacaktır.

Hannibal (2013–2015) IMDb 8,5

Thomas Harris’in ünlü serisi Hannibal’dan uyarlanan dizi Red Dragon’a odaklanıyor. Hepimizin bildiği bu seri katil hikayesinde bu kez Bryan Fuller merkeze FBI Ajanı Will Graham ve onun akıl hocası Hannibal Lecter’ı alıyor. Bu iki adam arasındaki ilişkinin gelişme aşamalarını izleyeceğimiz Hannibal, NBC’nin ara sezonunda ekrana gelecek.

Mozart in the Jungle (2014–2018) IMDb 8,2

Blair Tindall’ın Mozart In The Jungle: Sex, Drugs and Classic Music isimli kitabından uyarlanan dizi, New York’ta yaşayan profesyonel bir obuacının yaşadığı çılgın hayatı ve müzik dünyasının perde arkasını anlatıyor.

Okumaya Devam Et

Liste

Umutsuzluğa İyi Gelen 10 Film

Motivasyon arttırır.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Cazcı kardeşler (1980) The Blues Brothers IMDb 7,9

Jake Blues hapisten çıkar çıkmaz kardeşi Elwood ile birlikte eski öğretmenleri Rahibe Mary Stigmata’ya koşar ve korkunç gerçeği öğrenir: birlikte büyüdükleri yetimhane yokolmaktan kurtarmak için tam 5000 dolara ihtiyaç vardır.

Jake ve Elwood bunun üzerine eski müzisyen arkadaşlarını bir araya toplayarak bir konser vermeye karar verirler. Bunu yaparken Şikago’nun altını üstüne getirecekler, peşlerinde tüm bir polis filosu ve naziler olduğu halde müthiş bir serüvene girişecekler.

Küçük Gün Işığım (2006) Little Miss Sunshine IMDb 7,8

Hoover ailesi, uzaktan bakılırsa oldukça sıradan ve modern bir Amerikan ailesidir. Ancak birbirlerine taban tabana zıt üyeleriyle ve çatışmalarıyla aslında hiç de öyle değildir. Küçük, akıllı ancak şişman kızları Olive’in tüm hayali ülkenin öteki yakasında düzenlenecek bir güzellik yarışmasına katılmaktır. Eski bir minibüse atlayarak yola çıkan aile, bu yolda bir aile olmanın ne demek olduğunu yeniden keşfedecektir.

Esaretin Bedeli (1994) The Shawshank Redemption IMDb 9,3

Esaretin Bedeli, Andy ve Red isimli iki mahkumun parmaklıklar ardında kurdukları dünyanın hikayesini anlatıyor. Andy Dufresne, genç ve başarılı bir bankerdir. Karısını ve karısının sevgilisini öldürmek suçundan yargılanır ve ömür boyu hapis cezası alır. Shawsank Hapishanesi’nde dayak, işkence, tecavüz, her türlü durum yaşanmaktadır fakat Andy gene de hayata bağlı ve iyimserdir. Bu tutumu etrafındakileri de etkiler. Andy umutlu bakış açısıyla çevresindeki tüm mahkumları, parmaklıklar arkasında bile özgür bir yaşam olabileceğine inandırır. Andy’nin bu çabalarına ortak olacak bir arkadaşı da olacaktır: Red.Bir Stephen King uyarlaması olan filmde Morgan Freeman ve Tim Robbins başrolde. Film, 1995’te, aralarında en iyi film adaylığı da olmak üzere tam 7 dalda Oscar’a aday gösterildi.

Bana Sevdiğini Söyle (1989) Say Anything… IMDb 7,3 

Lloyd Dobler, hobi olarak kick boks yapan, ortalama notlarla okulu bitirmiş bir öğrencidir. Çıkma teklif ettiği Diane Court ise aynı okulun birincisidir. Diane İngiltere’deki bir üniversiteden burs kazanmıştır ve yaz bitince oraya gitmenin planlarını yapmaktadır. Derslerindeki başarısını o güne kadar sosyal hayatına yansıtamamış olan Diane, Lloyd’un çıkma teklifi karşısında heyecanlanır ve onunla görüşmeyi kabul eder. Bunun ardından genç ikili, birbirlerini sıklıkla görmeye başlayacaklardır.

Yüksek Topuklar (1991) Tacones lejanos IMDb 7,1 

Bir televizyon kanalında haber sunuculuğu yapan Rebeca, çocukluğundan bu yana görmediği annesi Becky’i karşılamak için Madrid havalimanında son derece endişeli bir bekleyiştedir. Ünlü bir şarkıcı olan annesi, 15 yıl Meksika’da yaşamasının ardından İspanya’ya dönmektedir. Rebeca, annesini beklerken çocukluk anılarını hatırlamakta ve annesiyle yaşayamadığı her şeyi telafi etmenin hayalini kurmaktadır. Anne geri döndüğünde kızını eski sevgililerinden biriyle evlenmiş bir şekilde bulur ve işler gittikçe çığırından çıkmaya başlar. Yüksek Topuklar, ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın imzasını taşıyor.

Tavşan Jojo (2019) Jojo Rabbit IMDb 7,9

Tavşan Jojo, annesinin evlerinde bir kızı sakladığını öğrenen bir gencin hikayesini konu ediyor. Hitler’in gençlik kamplarında yer alan Jojo Betzler adındaki bir çocuk, annesinin evlerinde Yahudi bir kızı gizlice misafir ettiğini öğrenir. Kız, evlerinin çatı katında kalıyordur. Tabii bu durum en yakın sırdaşı hayali arkadaşı Adolf Hitler olan Jojo’nun kafasında büyük bir karmaşaya yol açacaktır. Hayali arkadaşı olan Hitler, hiç de orijinalindeki gibi değildir. Jojo’nun bu korkunç ırkçılığa karşı gelmek için mücadele etmesi gerekmektedir.

Harry Sally’yle Tanışınca (1989) When Harry Met Sally… IMDb 7,6 

Bir yolculuk sırasında karşılaşıp tanışan Harry ve Sally isimli iki genç sohbetleri esnasında aynı üniversiteden mezun olduklarını, ancak daha önce hiç karşılaşmadıklarını fark ederler. Bu keyifli sohbet sırasında konu ikili ilişkilere gelir ve iki karşı cinsin arkadaş olup olamayacağı üzerine uzun uzun tartışırlar. Sonuç ise arkadaş olamadıkları yönündedir. New York’a vardıklarında ayrılırlar ve ikisi de ayrı ayrı kendi hayatlarını yaşamaya devam ederler. Ta ki kader yollarını tekrar birleştirine dek.

Frances Ha (2012) IMDb 7,5

Bir dans topluluğunda çıraklık yapan 27 yaşındaki Frances, pek de parlak bir kariyere sahip olmayan bir dansçıdır. Tam anlamıyla istikrarlı bir işe sahip olmayan Frances’in tek hayali çalıştığı bu şirketin daimi çalışanı olabilmektir. Öte yandan kendi jenerasyonundakiler gibi birçok farklı işe atılmakta ancak hiçbirinde tam anlamıyla başarılı olamamaktadır. Frances’i tam anlamıyla anlayan tek kişi ise aynı daireyi paylaştığı Sophie’dir. Ne var ki Sophie’nin hayallerindeki şehre taşınacak olması ilişkilerini sarsacak; Frances’in ‘gerçek hayat ve sorumluluklar’ gerçeğiyle tanışmasına neden olacaktır.

Senden Nefret Etmemin 10 Sebebi (1999) 10 Things I Hate About You IMDb 7,3

Bianca, okuduğu üniversitede herkesi kendine hayran bırakan güzeller güzeli bir kızdır. Ablası ise sürüp giden tüm hayatı boyunca nedense erkeklere hiç ilgi duymamıştır. Bianca’nın yaşamı da ablasının bu çekinik tercihleri tarafından şekillendirilmektedir. Zira ailevi kuralları vardır. Bu kurallara göre iki kardeşin aynı anda sevgilisi olmadığı sürece, kimsenin sevgilisi olmayacaktır. Bianca bu durumun içerisinde kendisine yarar sağlayabilecek planlar yapmaya koyulur.

Aşkın (500) Günü (2009) (500) Days of Summer IMDb 7,7

Alışılmamış türde bir romantik komedi olan film, aşkın gerçek olduğuna inanmayan bir kadın ve ona aşık olan bir adamın hikayesini anlatıyor.

Tom Hansen, hayatından tamamen çıktığına emin olduğu zaman Summer Finn ile tanıştığı ilk günü hatırlar. Tom, kıza ilk gördüğü anda aşık olur. Hayatının geri kalan kısmını bu kızla birlikte geçirmesi gerektiğini biliyordur. Ne var ki Summer ne aşka ne ilişkilere inanmamaktadır. Buna rağmen aralarında arkadaşlıktan öte farklı bir ilişki başlar. Birlikte geçirecekleri günler sıradışı, eğlenceli ve komik bir hikayeye tanıklık edecektir.

Okumaya Devam Et

Liste

Seyircinin Sabrını Zorlayan 10 Film

Sabrın sonu selamettir.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sátántangó (1994) IMDb 8,4

1980’lerin kominizm sonrası Macaristan’ının tahrip olmuş küçük bir köyünde, hayat fiili olarak durmuştur. Güz yağmurları başlamıştır. O akşamüstü köylüler büyük bir ödeme beklemektedirler, sonrasında da, bazıları hakkettiğinden fazlasını alma planlarıyla oradan ayrılmayı düşünmektedirler.

Fakat o sırada iki yıl önce öldüğünü düşündükleri karizmatik Irimias’ın konuşmasını duyarlar, geri gelmiştir. Onlar da topluluğun devamlılığını koruma amacıyla Irimias’ın çevireceği tantanalı planla paralarını alacağı düşüncesiyle korkmuşlardır.

Film Irimias’ın köye dönüşünün etkisi ve sonuçları üzerinedir. Yönetmeni Tarr’ın bölünmeden seyredilmesini tavsiye ettiği filmi, başyapıt olarak kabul görmektedir.

Barry Lyndon (1975) IMDb 8,1

Barry Lyndon’da Redmond Barry’nin babası tartışmalı bir at pazarlığı sırasında öldürülür, annesi ise tüm yaşamını oğluna adar. Genç bir adam olduğunda kuzeni Nora’ya aşık olan Barry genç kadından beklediği karşılığı göremez. Fakirlikten kurtulmak için ailesi Nora’yı İngiliz bir kaptan olan John Quin’le evlendirmeye karar verir, Barry durumu kabullenemeyip Quin’i bir düelloda öldürür. Barry en az zamanın kendisi kadar hızlı yaşar zamanı… Yeni bir hayat sürmek için kasabadan kaçar, kendini acımasız bir savaşın tam ortasında buluverir. Bu savaştan bile sağ çıkar ve casusluk kariyeri başlar. Ancak işler bu kadarla da sınırlı kalmayacak, yaşam onu bambaşka maceralara sürükleyecektir.

Sinema dahisi Stanley Kubrick’in Thackeray’ın romanından uyarladığı filmi, yaptığı birbirinden kült filmler arasında kendine özel bir yer edinmiştir.

Saklı (2005) Caché IMDb 7,3

Karısıyla birlikte mutlu ve huzurlu bir hayat süren Georges, bir televizyon kanalında çalışmaktadır. Bu sıradan yaşamı bir gün kim tarafından gönderildiği belli olmayan bir paketle kabusa dönmek üzeredir. Paketten çıkan kaset Georges ve ailesinin gizlice çekilen görüntülerinden oluşmaktadır. Ardı arkası kesilmeyen bu paketler zamanla daha da gizemli hale gelmeye başlar, Georges’u geçmişiyle yüzleşmek zorunda bırakırlar.

Gerilim türünün usta isimlerinden biri olan Michael Haneke’nin imzasını taşıyan film, hem yönetmenin hem de sinema tarihinin başyapıtlarından biri.

Serüven (1960) L’avventura IMDb 7,9

Anna, sevgilisi Sandro ve en yakın arkadaşı Claudia’nın da dahil olduğu bir grupla beraber bir yat gezisine çıkar. Yat, Akdeniz’e doğru açılırken Anna sevgilisine karşı hissettiği duygularını sorgulamaya başlar. Yat bir adaya yaklaştıktan kısa bir süre sonra Anna gizemli bir şekilde kaybolur. Anna’yı arayamaya başlayan Sandro ve Claudia’nın arasında ise bir aşk başlar.

New York Yanılsamaları (2008) Synecdoche, New York IMDb 7,6

Hollywood’un ayrıksı, kendi kendiyle dalga geçebilen, komplekssiz senaristlerinden Kaufman, bu defa kamera arkasına geçiyor. Daha önce, özellikle “John Malkovich Olmak” ve “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” gibi destansı filmlerde bir senarist olarak sıradışı yeteneğini izleyiciye ispatlayan yönetmen, New York Yanılsamaları adlı bu filmiyle de yönetmen kimliğiyle beğeni kazandı. Filmde, tiyatro yönetmeni olan Caden Cotard’ın dünyasına bir bakış atacağız. Cotard, bir yandan işiyle uğraşırken, bir yandan da hayatındaki kadınlarla cebelleşmektedir. Aklına son tiyatro oyunu için bir fikir gelen Cotard, bir deponun içerisine New York’un doğal büyüklükte olan bir kopyasını yaratır. Deneyimli oyuncu kadrosuyla merak uyandıran “New York Yanılsamaları”, Charlie Kaufman’ın ilk filmi.

Korkak Robert Ford’un Jesse James suikasti (2007) The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford IMDb 7,5

Film, Jesse James’in kendisini idol olarak gören on dokuz yaşındaki Robert Ford ile karşılaması ile birlikte gelen son günlerini anlatır. 1881 yılıdır. Jesse James bir soygunun peşindedir ve aynı zamanda da onu ele geçirmenin sonucunda bu işte para kazanacak olanlara karşı savaş açmıştır. Ancak kimse güvenmesi gerektiği konusu aslında bir muammadır. Robert Hansen’in romanından uyarlanan film çok meşhur bir kanun kaçağının özel hayatına mercek tutmaktadır. Daha ziyade Western görünümlü dramatik bir film.

Aşk Irmakları (1984) Love Streams IMDb 7,8

Robert, hayatın uçlarında yaşayan, alkole, sigaraya ve tek gecelik aşkların kahramanı olduğu alemlere batmış bir yazardır. Sorumluluk duygusundan uzak, büyük bir savrulmuşluk içerisinde yaşadığı hayatı, kardeşi Sarah’ın, yanına taşınması ile farklı bir dönemece gelecektir.

Sarah da, uzun yıllar süren mutsuz evliliğini artık bitirmek üzeredir. Ama bu, onun için sinir krizleri ve buhranlarla geçen zor bir dönemdir. İki kardeşin, aynı evi paylaşırken hayatları ile kavga edercesine verdikleri mücadele, sinema tarihinin en eşsiz sonlarından biri ile noktalanacaktır.

Yönetmen ve aktör kimliklerini aynı çatı altında topladığı en başarılı çalışmalarından birini çıkaran John Cassavetes, yine eşi Gena Rowlands ile başrolü paylaşıyor. Filmin, Berlin Film Festivali’nde John Cassavetes’e Altın Ayı getirdiğini de belirtelim. Filmde Robert’ın evi olarak geçen mekanın da, John Cassavetes-Gena Rowlands çiftinin Los Angeles’da yaşadıkları evleri olduğunu da ekleyelim.

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) IMDb 7,9

Nuri Bilge Ceylan, bu filmiyle kentsel kaygılarını bir kenara bırakıp, tekrar taşranın sıkıntılı dünyasına ama bu sefer bir cinayet hikayesinin gerilimi ile dönüyor… Bir doktor ile bir savcının 12 saatlik gerilimli öyküsünün peliküle aktarıldığı filmin başrollerinde Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan ve Taner Birsel yer alıyor. Senaryoda Ebru ve Nuri Bilge Ceylan’ın yanı sıra Ercan Kesal’ın da imzası var. Yolların tek düzeliği ve kasabanın insana yeni bir şey sunmamasının sıradanlığını fona alan Bir Zamanlar Anadolu’da adıyla da klasiklere gönderme taşıyor. Bu sene Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, Nuri Bilge Ceylan’a Uzak ve Üç Maymun zaferlerinden sonra Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü de kazandırdı.

Seppuku (1962) IMDb 8,6

1630 yılının Japonyası’nda yaşlı bir samuray harakiri yapabileceği uygun bir yer bulabilmek için Iyi şehrine gelir. Onurlu bir şekilde yaşamını sonlandırmak isteyen bu adamın önündeki tek engel, toprak sahibi lordun huzurunda bu isteğini belirtip, kendisinden izin alabilmektir. Ancak bu esnada kendisinden önce bu taleple gelen genç bir samurayla karşılaşması işleri değiştirecektir.

Japon kültürünün farklı geleneklerinden biri olan harakiriyi odağına alan film, yansıttığı feodalik toplum profili üzeirnden gurur, onur, asalet, ölüm ve yaşam kavramları üzerine önemli şeyler söylüyor. Japon sinemasının en önemli yapıtlarından sayılan filmin yönetmen koltuğunda korku ve gerilim türüne ‘Kaidan’ gibi gizli bir başyapıt armağan eden esrarengiz yönetmen Masaki Kobayashi bulunuyor.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Belirgin bir bilince sahip bir gezegendir Solaris. Oraya gelen dünya insanlarının zihinleri ile oynamak ise en büyük gücü ve yeteneğidir. İnsanların bilinçaltına süzülüp oraya müdahele ederek, hafızalarındaki şeyleri maddeleştirir. Burada olanları araştırmakla görevli olarak ilgili üsse gönderilen kişi de gezegenin gücünden payını alacaktır şüphesiz. Böylesi bir gizemle büyülenirken kendi geçmişi ile burun buruna gelecektir. Tarkovski’nin üzerinde çok durulan bu çalışması, bazı yerlerde Kubrick’in 2001’ine Rusya’nın verdiği yanıtı olarak değerlendirilmektedir. Ancak genel olarak bağımsız bir çalışmadır. Hatta bir roman uyarlaması olduğu halde özgünlüğünü koruduğu söylenebilir.

Taste Of Cinema

Okumaya Devam Et

Popüler