Bizimle İletişime Geçin

Serbest Kürsü

Selamun Aleyküm

Kendi açıklamalarımı kendim yapmak zorundayım. Yani izaha muhtaç olan ne varsa izah edilmeli.

Yayınlandı

tarihinde

(Cafer-i Sadık [r.a.] efendimiz, “Her kim selam vermeden söze başlarsa ona cevap vermeyin” buyuruyor.)

(…ve bu arada, hayatımda ilk defa bir yazıya parantez açarak başladım. Hayrolur inşaallah.)

Hocam Sadık Battal’ın yönettiği, senaryosunu ağabeyim Gökhan Özcan’ın kaleme aldığı sinema eğitimi amaçlı 22 bölümlük seri belgesel “Çek Bir Film”de editör olarak görev almıştım.

Çalıştığım için söylemiyorum, Cenab-ı Allah’a hamdolsun, muazzam bir işti. Şahsen, o kadar çok şey öğrendim ki, paha biçilemez.

Öğrendiklerimden bazılarıdır:

1- Üstadım, ağabeyim Hasan Aycın şöyle diyor “Çek Bir Film”de:

“Ben güneşin altındayım. Ben evrenin içindeyim. Buradayım. Kendi yerimdeyim. Kendi zamanımdayım. Yaratılıştan, yaratılış öncesinden bugüne, benim zamanıma, bana kadar, şu ana kadar ne olduysa ve neler olmaktaysa ve neler olacak ise birileri bana bunları haber vermeli, izah etmeli, açıklama yapmalı.

Ben açıklamaların kimilerini kitaplarda, bana gelen haberlerde, vs buluyorum. Ama, beklediğim açıklamalar bana yapılmadıysa, yeterli kalmadıysa, yeterli olmadıysa ben oturup bu açıklamaları kendime yapmak zorundayım. Kendi açıklamalarımı kendim yapmak zorundayım. Yani izaha muhtaç olan ne varsa izah edilmeli.

Bunun için de bir dile ihtiyacım var; anlarken de, ifade ederken, açıklamayı yaparken de…

Bu dillerden biri de çizgidir.

Benim tevarüs ettiğim yol üstünde çizginin çok izi yoktu. Hatta karikatür, Batı medeniyetinin bir ürünü idi. Bense hep Doğuluydum. Ben hep kendi medeniyetimin yolu üstündeyim ve onun kaygısını taşımak zorundayım. Karikatürle münasebetimde, onun beni kendi bağlamımdan koparmasına müsaade etmemek zorundaydım; benim onu kendi bağlamından koparıp kendimden kılmam, kendime göre kılmam gerekiyor idi. Böyle yaptım; çok da zorlanmadım.”

2- “Çek Bir Film”in hemen her bölümünde, en teknik, en şekle dayalı bahislerde bile üstüne basa basa söylediğimiz bir şey vardı: “Sen ancak kendi hikayeni anlattığın zaman herkesin hikayesini anlatmış olursun ve güzel olur.”

3- Sloganı da şuydu “Çek Bir Film”in: “Rüya gören herkes film çekebilir.”

Bu dünyadaki sınırımız, ucumuz bucağımız, tahayyülümüzün varacağı nokta bellidir. Fakat Cenab-ı Allah bize -vayhin bir cüzü olan- rüyada sınırsız, uçsuz bucaksız, tahayyülümüze sığmayacak şeyler gösterir.

Bunun, biz, sinema aracılığıyla insanlara bir şeyler göstermek isteyenlerin çabalarına yansıması da böyledir. Bir kameramız vardır ve onun görme ve duyma sınırları, bizim görme ve duyma sınırlarımızdan çok daha dardır.

Bu iki husus biz sinemacılara bir şeyler anlatmalıdır.

Öte yandan, ama aynı bağlamda, Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, mealen, “Kim kötü bir rüya görürse onu kimseye anlatmasın. Güzel bir rüya gördüğünde de onu sadece sevdiklerine anlatsın” buyuruyor.

***

İşbu nedenlerle, bir parçası olmaktan şeref ve mutluluk duyduğum Sinefesto’da aşağı yukarı şöyle bir durumum olacak inşaallah:

1- Sinema, benim için, olacaksa; yaratılış öncesinden bugüne, bana gelene kadar olan biteni anlamak için, ifade etmek için ya da açıklama yapmak için kullanacağım bir dil olmalıdır (Henüz tam karar verebilmiş değilim; sinemanın teknolojiyle -mesela kameranın bataryasıyla- yoğun irtibatı net bir sonuca varmama mani oluyor her seferinde.)

2- Sadece kendi hikayemi anlatabilirim, fazlasına ne gücüm yeter ne de yeltenirim. Başkalarının hikayelerini anlatanlarla da problemliyim bu yüzden ve eğer mesela Kürt Meselesi’ni anlatmak isteyen bir Türk’ü eleştirirsem yahut “Bir Alamancı’nın yapacağı ‘Ermeni Meselesi’ filmi tabi ki başarısız olacaktır” dersem bana kızmayın, olur mu?

3- Kötü filmlerden hemen hiçbirimiz hazzetmeyiz. Ben, buna ilaveten, filancanın, falancanın, ya da benden başka herkesin “iyi” dediği, ama kendisi “kötülükler” üzerine bina edilmiş filmlerden de hiç hazzetmiyorum. Tüylerimi diken diken ediyorlar hatta. Konuşmuyorum onları; yanımda konuşulduğunda da elimden geldiğince konuyu değiştirmeye çalışıyorum. Sadece güzeli ve sadece sevdiklerimize anlatabilirsek ne mutlu bize.

***

Nasipse Cuma’dan Cuma’ya selamlaşıyoruz: Vesselamu aleyküm.

twitter.com/fm_fatihmutlu

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Dünyanın Tüm Rüzgarları

Havvanur Korkut değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Yönetmen Michel Toesca’nın hazırlayıp yönettiği belgesel filmi “Dünyanın Tüm Rüzgârları” 71. Cannes Film Festivali’nin özel gösteriminde yer alarak dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Dünya genelinde savaş ve zulümden kaçan insanların sayısı gün geçtikçe artarken, bu durum karşısında dünyanın göç alan hangi ülkesine giderseniz gidin, hepsinde benzer tepkilerle karşılaşırsınız. Genel olarak mültecilere veya sığınma taleplerine karşı olumlu/olumsuz, haklı/haksız düşünceler her yerde benzer şekilde karşımıza çıkıyor.

Her 110 kişiden 1’inin mülteci konumunda olduğu günümüzde, “DünyanınTüm Rüzgârları” belgeseli bu düşünceleri yakın bir gözlemle seyirciye aktarmaya çalışmış.

Avrupa’daki “mülteci krizi” sırasında İtalya-Fransa sınırları arasında kalan Roya Vadisi her ay binlerce göçmenin daha iyi bir yaşam umuduyla Fransa’ya gidebilmeleri için ortak bir yol haline gelmiştir. Yaşamını çiftçilik yaparak sürdüren Cedric Herrou ise Fransa-İtalya sınırındaki civar köylerden birinde yaşamaktadır. Cedric, gördüğü bu durum üzerine Fransa’dan sığınma talebi almak için yola çıkan bu mültecilere evini açmaya karar verir, onlara sınırdan geçmeleri için yardım etmeye başlar. Evinin arka bahçesini barınağa dönüştüren Cedric, mülteci krizinin ilk günlerinden bu yana göçmenleri evinde ağırlamakta ve göçmen ailelerin Fransa’da sığınma talebinde bulunmalarını imkânsızlaştıran göçmen politikalarına dostlarının ve gönüllülerin de yardımıyla meydan okumaktadır.

Belgesel yönetmeni Michel Toesca, kendi özgürlüğünü tehlikeye atmasına rağmen göçmenlerin hakları için yerel polisler ve görevlilere karşı bir direnç gösteren bu gencin üç yılını belgeliyor.

Fransa’nın güneydoğusundaki yerel yasa uygulamalarıyla mücadele eden Cedric Herrou’nun ve diğer aktivistlerin çalışmalarına yoğunlaşan belgesel, mültecilerden ziyade mültecilere yardım edenlere odaklanmayı tercih etmiş. Toesca, mültecilerin karşılaştığı zorlukları izlemeye alıştığımız belgesellerden ayrı olarak, izleyicilere farklı bir bakış açısı sunuyor.

Yaklaşık üç yıl boyunca Cedric Herrou’nun macerasını eski bir DV kamera ile adım adım takip eden Michel Toesca, adeta bir macera filminin içerisindeymiş gibi hissettiren bu hikâyeyi başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Filmin yönetmeni Michel Toesca verdiği bir röportajda Cedric Herrou ile çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “Cedric’le bir süre önce tanışmıştık ve bir gün bana mültecilere yardım ettiğini söyledi. Üç ay süren yoğun çekimler sırasında asla vazgeçmeyen tek kişi oydu. Bu yüzden filmdeki ana karakter oldu. Cedric’e karşı hissettiğim yakınlık ve arkadaşlık, olayın ciddiyetine rağmen, olaya yaklaşmamı ve sevinç anlarını çekmeme yardımcı oldu.” Toesca aynı röportajda filmini “politik haklarla ilgili bir film, insanlık için merkezi bir soru” olarak tanımlıyor.

Fransa yönetiminin mültecilere yönelik değişen politikaları insanlara sınırdan geçmeleri için yardım eden, yol gösterici bir rehber haline gelen Herrou’yu bir yardımseverden aktiviste dönüştürmüş.

Michel Toesca, Cedric ile kendisini ise “Her zaman kendimizi belirli bir duruma tepki gösteren birer vatandaş olarak gördük, hiçbir zaman aktivist olarak görmedik.” diyerek tanımlıyor. Filmini bir direniş eylemi olarak gören yönetmen, bu durumlarda sinemanın önemli bir rol oynadığını da belirtiyor.

“Dünyanın Tüm Rüzgârları” 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nin “Uzun Yürüyüş” bölümünde Türkiyeli sinemaseverlerle buluşacak. Belgesel türünü seven ve takip edenlerin bu belgeseli kaçırmamasını tavsiye ediyoruz…

Havvanur Korkut
havvanur@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: First Man

Beyza Bolat değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

“İlk Adımı Senin İçin Atıyorum Kızım”

Venedik Film Festivali’nin açılışını gerçekleştiren Damien Chazelle imzalı First Man oldukça iddialı bir şekilde bu yılın merakla beklenen filmleri arasına girmeyi başardı. Ryan Gosling ve Claire Foy’un başrollerini paylaştıkları film, 1969 yılında Neil Armstrong’un aya adım atmasıyla sonuçlanan Apollo 11 görevini ve Armstrong’un görev süresince yaşadıklarını merkeze alıyor.

2016 yılında La La Land filmiyle Oscar ödülünü kazanan en genç yönetmen sıfatını alan Chazelle, artık Oscar’ın bir tekerrürden ibaret olmadığını da herkese göstermiş oldu.

Gelgelelim yönetmenin son filmi de onun bu yenilikçi tavrını beyaz perdede de görmemizi sağladı. Whiplash ve La La Land filmleriyle müzikal birikimini güçlü bir şekilde dışarıya yansıtan yönetmen, ilginç bir deneyime imza atarak astronot Neil Armstrong’un hayatını konu alan bir filmle karşımıza çıktı.

Amerika’nın ikinci dünya savaşından sonra gözlerini uzaya dikmesiyle başlayan maceranın ekseninde, sade bir hikaye sunuyor aslında film bizlere. Dönemin şartları dolayısıyla uzay konusunda rakip tanımayan Rusların karşısında pençelerini çıkartan ve bununla da kalmayıp onlarca astronotun ölümüne neden olan Amerika’nın başarısını izlemekten çok, bir babanın evlat acısının onu kilometrelerce uzaklıktaki farklı bir gezegene götürüşüne tanıklık ettik filmde.

Chazelle’in sinema dilinde gerilim ve hız temalarının ön planda olduğu çok açık. Whiplash filmi buna en net örneklerden birisidir aslında; bir öğretmen ve bir öğrenci arasındaki iletişimi bizlere parmak ısırtacak şekilde izleten yönetmen, milyonlarca insanı aynı anda ekrana kilitleyen bir hadisenin filmini çekmesiyle de sinemaseverlerin beklentisini yükseltti. Beklentiler yükseldi güzel ama, tatmin etmedi.

Detayların yoğunlukta olduğu ve sahne hızının uzay filmlerine kıyasla daha tempolu oluşu seyirciye nefes aldırma şansı bırakmasa da, önceki filmlerinde yakalamış olduğu bu başarılı tarzı First Man için uygulamayı ihmal etmemiş genç yönetmen.

Kızının acısıyla baş başa kalan ve oldukça içine kapanık görünen karakterimizin aya yolculuğu ve duygusal yolculuğu arasında paralel ilişkiler kurulmuş olsa da, Ryan Gosling’in bunu tam olarak seyirciye yansıtamamış olması filmin ritmini ciddi anlamda etkilemiş. Ne var ki film içerisinde onun bu eksikliğini kapatabilecek başka bir oyuncu bulundurmayı da tercih etmemiş yönetmen. Neil’in ilk eşi Janet’e hayat veren Claire Foy’un yeteneklerinden daha fazla yararlanılabilecekken kadın figürünün ikinci planda bırakılması, birbirinden kopuk karakter topluluğunun göz önüne serilmesine neden olmuş filmde.

Chazelle’in provokasyondan uzak sade bir şekilde ele aldığı hikaye, karakterin iç dünyasına yoğunlaşan temalarla süslenmiş. Hareketli kamera teknikleri çoğu zaman baş döndüren bir unsura dönüşse de başarılı bir şekilde hikayenin anlatım biçimini desteklemiş. Gittikçe yükselen ritim, kahramanımızın karşılaştığı zorluklarla aynı düzlem içerisinde yer aldığı için yapısını sağlam bir şekilde oturtmayı da başarmış.

Neil, karşılaştığı engellerin yansımalarıyla sarsıntılı bir dönüşüm geçirmek zorunda kalan yalnız bir adam. Öyle ki, yaptığı işe engel olabilecek nitelikte görülen her şey ona hem yara hem de ilaç oldu. Kızının acısıyla başlayan hikaye onu zorlu bir mücadelenin içerisine çekerek kilometrelerce sürükledi ve bir acıyı başarıya dönüştürdü.

Herkesin beklediği nitelikte bir film olmadığı çok açık; fakat Chazelle’in yapmaya çalıştığı şey, standart bir kahramanlık hikayesinden çok Armstrong’un yaşadığı insani durumlara ışık tutmaktı. Bunu başardı mı? Ryan Gosling sayesinde kahramanın karakterine gölge düşürülmüş olsa da, hikayenin başlangıç ve bitiş noktalarının derli toplu bir şekilde seyirciye aktarıldığını düşünüyorum..

Müzik konusunda cüretkar davranarak güçlü bir senkronizasyon tutturan yönetmen, Whiplash ve La La Land filmlerinin Oscar ödüllü bestecisi Justin Hurwitz ile ayrılmaz ikili olmuş durumda. Biz de bu durumdan hayli memnunuz tabi.

Velhasıl, Damien Chazelle’in ‘farklı bir şeyler denemek’ konusundaki çabasına da herhangi bir başarısızlık damgası vurulacağını sanmıyorum. Filmin hikayesini sade tutarak daha çok ritim ve görüntü konusuna yoğunlaşan yönetmenin, müzikal anlamda bir birikimin verdiği tecrübeyle bu işin üstesinden geldiğini düşünüyorum.

First Man bu yıl Oscar’da ‘En iyi Film’ dahil olmak üzere ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ gibi adaylıklarıyla da Oscar’ın en dikkat çeken yapımlarından birisi olmayı çoktan başardı.

Beyza Bolat

beyza@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: İnanılmaz Aile 2

Beyza Bolat değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Ebeveynlik zor olabilir; fakat bu filmde çocuk olmak da çok zor!

Tomorrowland, Görevimiz Tehlike 4 gibi filmlerin Oscar’lı yönetmeni Brad Bird, Ratatuy, Demir Adam ve İnanılmaz Aile gibi animasyon filmleriyle karşımıza çıkmıştı. Bird, 14 yıl sonra ‘İnanılmaz Aile’nin devam filmiyle animasyon dünyasına geri dönmüş oldu. Pixar ve Walt Disney işbirliğiyle ortaya çıkan ilk film, 2004 yılında büyük bir ilgi toplamıştı. Sinemaseverlerin dört gözle bekledikleri ‘İnanılmaz Aile 2’ ise bu Çarşamba seyirciyle buluşuyor.

2004 yılında vizyona giren ‘İnanılmaz Aile’ filmi, 90’lı yıllarda doğmuş olan çoğu kişinin belki de sinemada izledikleri ilk film olma niteliğine sahip. Öyle ki senelerce insanların ağızlarına takılan replikleriyle de kendisini hiç unutturmadı. Bu yönüyle bizlere ‘Kayıp Balık Nemo’ hissiyatını veren filmin devam halkası ise sinemaseverleri tatmin edecek durumda diyebiliriz.

Kısaca ilk filmin hikayesinden bahsedecek olursak, dünyaca ünlü süper kahraman Bob Parr, yaşadığı talihsizlikler yüzünden süper kahramanlık macerasına ara vermek zorunda kalır. Bu sırada aşık olduğu kadın (Lastik kız) ile evlenir. Artık süper kahramanlıktan emekliye ayrılan Bob, bir süre sonra bu sıradan yaşam düzenine de alışamaz. Hal böyleyken süper kahramanlığına dönmek için gelen teklif onu heyecanlandırır ve büyük bir maceranın içerisine atılır. Gizli bir adada başladığı görevi ona geçmişini, aile hayatını ve kahramanlığını hatırlatır.

İşte ‘İnanılmaz Aile’ de burada ortaya çıkıyor. Evin güçlü babası Bob, her şeyi idare eden lastik anne Holly, ergenlik çağlarında olan ve görünmezlik süper gücüne sahip kızları Violet, hiperaktifliği ve kendini beğenmiş tavırlarıyla herkesi kendisine güldüren Dash, ailenin en küçük bireyi olan ve finalde onun da süper güçlerini öğrendiğimiz bebek Jack-Jack, inanılmaz bir aile olmanın kurallarını eğlenceli bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Serinin devam halkasına birinci filmde bıraktığımız final sahnesiyle devam edildiğini görüyoruz. Aynı zaman diliminden seyir eden filmin günümüz eleştirileri de bu nedenle biraz kafa karıştırıcı hale geliyor. İlk filmin finalinde bizimkilerin karşısına çıkan ve aralarında büyük bir çarpışma olacağına inandığımız ‘Kazıcı’ karakterini filmde çok az görüyoruz. Aslında kazıcı karakteri bizimkilerin bir nevi ‘kanuna uygun davranmadıklarını’ göstermek ve yakalanmalarını sağlamak için konulmuş bir figür haline getirilmiş.

Süper kahramanlığa alıştık derken hem evlerini hem de işlerini kaybeden Bob ve Holly, çocuklarının gelecekleri için ellerinden gelen her şeyi yapmaya karar verirler. Bu sırada ortaya çıkan zengin bir iş adamı ve mucit kız kardeşinin teklifi bizimkilerin kafasını oldukça karıştırır. Dağılmış bir hayatı toparlamaya mı yoksa lüks içinde bir hayatı yaşamayı mı seçecekleri konusundaki tartışmalar ikincisinde karar kılmalarıyla sonuçlanır fakat dengeler biraz değişecektir. Kahramanlık denilince ilk sıranın kendisinde olması gerektiğini düşünen Bob, bu sefer “popüler kahramanlık” fırsatını eşine kaptırıyor. Holly’nin ailesinden uzak kalması, Bob’un çocuklara dadılık yapması gibi meseleler işleri daha da esprili bir hale getirerek ilk filmden gördüğümüz hikayenin tersini sunuyor bizlere.

Annelik vazifesini zaten tartışılmayacak bir boyuta çıkaran Holly, film içerisinde bolca ikilimde kalıyor. Çocukları kocasına emanet ederken ki yaşadığı tereddüdü, görev yüzünden defalarca kararsızlık yaşamasının sebebini de açıklıyor dolayısıyla. Holly süper kahramanlık ve annelik arasında yoğun çatışmalar yaşarken; bizler onun zorlu mücadelesine hayranlıkla tanıklık ediyoruz.

Bu sırada Bob’un ailesine ne kadar düşkün olduğunu da görmüş oluyoruz tabi. Ergen bir kızı, yerinde durmayan yaramaz bir oğlanı ve çeşitli süper güçlerini nasıl kullanacağını bilmeyen bir bebeği çok iyi idare ettiğini söyleyebiliriz. Aile olmanın temel noktalarını sindirerek öğrenirken, başlardaki kıskançlığı daha sonra anlayışlı bir baba haline getiriyor onu.

Çocukları unutmak mümkün değil tabi. Hikayede en büyük görev onlara düşüyor çünkü. Erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunlar yanı sıra annesinin yanında olamayışı Violet’e zor zamanlar yaşatsa da, kardeşi Dash ile birlikte büyük bir kurtarma operasyonu planlıyorlar. Ebeveynlerini kurtarma derdine giren çocuklar, henüz güçlerinin kontrolüne sahip olamadığı küçük kardeşlerini idare etmekte biraz zorlanmış olabilirler.

Kadın – erkek eşitliğine dair vurgu yapılan sahneler, teknoloji eleştirileri, süper kahramanların özgürlüğüne kavuşmasının nedenleri, filmde göze çarpan meselelerdendi.

Bizim için bu aileyi ‘inanılmaz’ yapan neden ise: birbirlerini tamamlamaları. Değişen dengeler ve çatışmalar bile aralarındaki bağlılığı yıkmaya yetmiyor.

Bol esprili film bizlere yüksek seyir keyfi vadediyor. Yoğun hikaye malzemesine sahip filmin devamının (daha erken) gelmesi için temennilerimizi de dile getirmemek olmaz. Umarım siz de sinema salonlarından mutlu ayrılırsınız.

Beyza Bolat

beyza@sinefesto.com

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler