Bizimle İletişime Geçin

Uncategorized @tr

Sanatı Yüklenmek (I)

Yayınlandı

tarihinde


Abdurrahman Badeci / Sanatı Yüklenmek

 
GİRİZGÂH:

SANATI YÜKLENMEK (I)

 

“Aslında düşünen insan ne aradığını biliyor veya hissediyor.

Önemli olan aradığı şey ile arasında

bulunan engelleri kaldırmaktır.

Aydınların görevi budur.

Aydınlar hakikatle insan zihni arasındaki engelleri kaldıracaklarına

 bu engelli perdeleri daha da karartıp kalınlaştırırlarsa,

insanların doğruyu bulması çok zorlaşır.”

Mustafa Kara

 

“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez… Novalis! ne anlamlı söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur…”

Herman Hesse’nin “Bozkırkurdu” kitabında geçen bu cümle üzerinden insanın düşünme ile ilgili meşguliyetinin ne âlemde olduğunu incelersek günümüz insanının suda boğulmaktansa karayı çoktan tercih ettiğini görüyoruz.
Hesse’nin bu cümlesinin bana tuhaf gelen tek tarafı düşünme ile hayatı birbirinden tamamen bağımsızmış gibi görmesi. Oysa düşünme tamamen hayatın içinden, hayat…

Düşünmenin aslında hayatın temel meşgalesi olması gerekirken hayatın dışında tutup, onu yadırgamak düşünmekten doğacak olan düşüncenin kısırlaşmasına yol açıyor. Bu açıdan bakıldığında insanlığın düşünme sorumluluğunu üzerinden tamamen silktiği bariz ortada. Bu mükellefiyeti almamalarının nedenleri arasında; zamanın tadını çıkar, an’ı yaşa, insanlar zaten günlük sorunları üzerinde yeterince düşünüyorlar gibi yorumlar ve bunlara ek olarak geleneklerle hareket edilemez artık, her insanın illa ki bir fikri vardır (buda bence’li cümleler kurmaktan öte değil)  gibi sıradan kalıp cümleler var. Bu cümleler kulağa hoş geldiği sürece sorumluluk bilincinin farkına varmak güçleşecektir.

 

***

Düşünce Hürriyeti ( düşüncenin sınırları)

“Düşünce Hürriyeti” son yıllarda popülaritesi çıkışta olan, çoğu kesimlerce mutlak doğru kabul edilen bir tabir oldu. Tersini savunanların “gerici-yobaz” diye tanımlandığı bile oldu. Oysa düşüncenin hür olduğu bir yerde mutlak bir doğrunun varlığından söz edilemez, mutlak doğrunun olmadığı yerde de her fikir çıkmaza düşer. Zıt terimler birbirine karışır. Doğru -yanlış deyimi ortadan kalkar. Öyle ki “sınırsız” kelimesinin anılması dahi insanlarda bir tüketim hırsı uyandırıyor. Sınırsızın olduğu yerde de her şey salt tüketim malzemesi olarak kalıyor. Sınırın olmadığı her düşüncenin rahatlıkla söylenebildiği tartışmanın olmadığı bir ortamda düşünce zenginliğinden söz edilemez. Düşüncenin yerini kalıplar alır. Her düşüncenin özgür olduğu bir yerde kendi otoritesini kimse kuramaz. Her birey kendine bir otorite kurma çabasına girer ve bunun sonucunda ortaya: KAOS

Demek istediğim; düşüncenin sınırları olmalı ama ondan önce sınırları belirleyecek mutlak bir doğru…

Mutlak kabul ettiğiniz (her şeyi ona nispeten değerlendirebileceğiniz) bir doğrunuz olmazsa elde bir metot olmaz, metodun olmadığı bir yerde de fikirden bahsedilemez. Rotasız gemiler misali nereye gittiğini bilmeyen bir nesil, bu nesli idare etmeye çalışan ondan önceki nesil. İnsan ister istemez düşünüyor: Peki bundan sonra ki nesil? Ve hali?

 

Sorunlar ne kadar fazla görünse de temelde yatan sorun şu “ne/niçin yaptığını bilememek”. Bu sorununun çözümü ise “bütünü bilmeden parçaya hâkim olamazsın” gerçeği. Demem o ki bir bir elin tırnağına mikroskop tutup onu başkasına gösterip (bütünü göstermeden) bu ne derseniz kişi çoğu doğru olmayan binlerce ihtimal sıralayacaktır. Önce bütünü görmeli daha sonra bütüne nispetle parçaları birleştirmeli. Sanat işte tam bu noktada çıkıyor karşımıza, önce sanatın gerekliliği, niçinlliği, nedenliği, bilinip sonra nasıllığıyla ilgilenmeli. İşte o zaman elde bir metot bulunur metot olunca da kendince parçalardan hareket edebilir. İslam dilinde sanat, İslam dilinde şiir, İslam dilinde edebiyat, İslam dilinde sinema vs. bir sürü soru. Bu soruları sormayı bildikten ve işi mutlak bir doğruya nispeten yaptıktan sonra cevaptan korkulmamalı.

Son dönemlerde düşünmeyi kendine temel uğraş edinen ve bu yönde gerçekten söz sahibi olabilecek kaç insan gösterilebilir. Geçmiş nesilden kalanlar da dünyadan göçtüğünde, onların miras bıraktığına kim sahip çıkacak? Suyu karaya tercih etme cesaret ve bu cesareti haklı çıkartacak ilim ister bir kere. Bir yandan kara parçası; bastığın yerden emin, gittiğin yerden emin, sözde lâmüşkil bir hayat. Fikriyattan bağımsız bir dünya… Diğer yandan…

 

***

Bu kadar sorun üst üste sıralanınca insan bunun sonu nereye varacak diye düşünüyor. Bu soru da sorunun başka bir parçası. Dünya parçası üzerinde sonlar dahi unutturuldu bizlere. İnsan sonunu unuttuktan sonra hep bir başlangıç içerisinde olduğunu sandı. Sonunu hatırlamaktan yoksun bir şekilde, pervasız hayatını yaşamaya devam etti. Sorun çağının (sorunlarını) dillendirip tüm bu suçları birine veyahut birilerine atmak niyetinde değiliz elbet; fakat yazının içerisinde kullanılan (eylemlerin) beraberinde bir fail getirdiği de muhakkak. Lakin fail ile müşahhas bir kişiliği de kastetmediğimizi belirtmemiz gerek…

***
Günümüz toplumu ne kadar sınıflara ayrılmış gibi görünse de aslında tümü orta sınıf bir insan topluluğundan ibaret. Çünkü orta sınıftan bir insan kendi (ben)inden kuşkusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu (ben) den değer bir şey yoktur. Dolayısıyla yoğunluk pahasına kendisini ayakta tutar, güven içinde yaşar… Bu yüzden yaratılış bakımından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla güç yerine çoğunluğu, şiddet yerine yasayı, sorumluluk yerine oylamayı seçmiştir. Bu sebeple sorumluluk ona çok ağır bir yük olmuştur. Düşünmek bir sorumluluk gerektirdiğinden bu yükü yüklenmekte orta sınıf insanın harcı değildir.

Demek istediğim sanatın her alanında bir sorumluluk bilinci oluşmazsa, sanat şu anda olduğu gibi ona sahip çıkanın tarafında olup muhalif görüşte bulunanlara doğrultulan bir silah görevi üstlenecektir. Savaşların eksik olmadığı bir dünyada sanat her taşı delecek gönüllerin körelmesine, vicdanların çürümesine, sonra yok olmasına sebebiyet verecek bir silah olacaktır. Düzeni kendi lehine çevirmenin en zor tarafı da sorumluluk bilincine varmak. Çünkü sorumluluk alanın üzerinde bir mükellefiyet başlar. Mükellefiyette sonuca bir yol açar…

 

Her Şeyden Öte…(Tüm Bunlardan Sonra İstediğine Ulaşamamak)

Herman Hesse’nin “Bozkırkurdu” kitabından konuyla ilgili olarak alıntıladığım sözlerden biri de şu “uğraşıp didinmelerinin başarısız kalacağını bilmekle yaşamın sığ ve aptalca nitelik kazanmaz… İyi bir şey, ideal bir şey, uğruna savaşıp amacına ulaşacağına inanman hayatını daha çok sığlaştırır Haryy. İdealler ulaşılmak için mi vardır?…bizler, biz insanlar ölümü yok etmek için mi yaşarız?… Hayır, yaşamamızın nedeni ölümden korkmamız, sonra da onu yine sevmemizdir özellikle ölümün varlığından dolayı elimizdeki birazcık yaşam bazen kısa bir süre işte öylesine güzel ışıldayıp durur”

İnsan sorumluluk bilincini aldıktan sonra fıtratı gereği üstlendiği sorumluluğu bir sonuca vardırmak için çabalar. Oysaki inanan insan için sonuçtan çok yüklendiği meselenin ehemmiyeti vardır. Bu ehemmiyeti taşıyabilmek insanı söz sahibi yapar.

Tüketim çılgınlığı içerisinde yok olan maddi-manevi birikimin yerini, kolay anlaşılabilir, kolay yutulabilir, düşünce gerektirmeyen kelimeler, ne idüğü belirsiz tanımlamalar, nispetinin ne olduğunu, nerden hareketle neye vardığını bilmeyen sözde düşünceler almış başını gidiyor. Ama unutulmamalıdır ki;

Kendi öz değerlerimizden uzak yaşadığımız (an)dan itibaren zaten sağlam bir dayanağı olan fikir ölçümüzü kaybettik. Oysa bilinmelidir ki ayrılmak terk etmek demek. Terk etmek de unutmaya gebedir. Terk edilen şey zamanın insafına bırakılır zaman ise kendi arkasına. Özlemek ise hatırlamaktır; hatırlamak kavuşmadır; ayrılmak değil, birleşmedir. Hatırlamak yani kendini hatırlamak, kendinle kalmak, kendini bulmak, kendine dönmek ve kendinde olmaktır. Kendi köklerimize dönme fikri zuhur eder ve insanlara bu farkındalık verilebilirse sanırım kimse sonunu bile bile bu suyun içinde yüzmekten çekinmeyecek.

Sinefesto da bir muhabbet ortamı oluşturmak gerek. Öyle bildik sözler etmek koca koca laflar edip müellifi biziz diye geçinmekten çok, karşılıklı bir (ol)uş gayretiyle yapılmalı bu. Gerekirse tartışmalı, kavga etmeli. Bir kaç ay önce Ayşe Şasa’nın “Delilik ülkesinden notlar” kitabını okurken şöyle bir yere rastlamıştım. ”bir Allah dostu diyor ki, “sohbet muhabbet olmadan, meşveret (birinin düşüncesini sorma)olmadan hayır oluşmaz. İcabında, karşılıklı aşkla, muhabbetle tartışmayı, aşkla, muhabbetle kavga etmeyi öğrenmedikçe hayır oluşmaz. Bizim uzun zamandır çekmekte olduğumuz eksiklik işte bu aşkla şevkle meşveret ortamıdır…”

Kim ki Payelene…

Sözün özü;(Çok Dışında Sayıldığımız Sanat)

Bilgi bombardımanına tutulduğumuz şu zamanlarda müspet camianın bu kadar dışında tutulduğu sanat bize bu kadar yakınken dışlamak, kendimizden uzak tutup tabiri caizse iğneyi kendimize batırmamak niye? Ama her şeyden evvel şu bilinmeli ki bu kavga ile gürültüyle olacak şey değil. İşin başlayacağı ve biteceği olayı metoduna uydurarak, yani bir şeyi niçin yaptığını bilmekle yapılabilecek bir şey. Bir şeyi niçin yaptığını bilmeden insan o şeyi nasıl yapacağını bilir mi? Yani olayın dönüp dolaştığı yer “düşün” ile alakalı.

Üç temel soru; neden-nasıl ve niçin? Bunlar üzerine düşünmek bile bir başlangıç sayılabilir. Sinefesto da bulunduğumuz süre içerisinde filmler üzerinden değerlendirmeler yaparak bunu bir nebze de olsa sağlamaya çalışırsak ne mutlu…

“Sinefesto da bir muhabbet ortamı oluşturmak gerek” demiştik bu ortamın oluşmasına vesile olan/olacak Muhammed Uyar’a ve tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Bir ortamın oluşması duasıyla…

 

Abdurrahman BADECİ

abdurrahman.badeci@sinefesto.com

 

*Herman Hesse-Bozkırkurdu

*Şaban teoman duralı-Sorun Çağının anatomisi

*Dücane Cundioğlu-Cenab-ı Aşk

*Ayşe Şasa-Delilik Ülkesinden Notlar

 Abdurrahman Badeci
abdurrahman.badeci@sinefesto.com 

 

Abdurrahman Badeci’nin “Bab’aziz Üzerine” adlı yazısını okumak için tıklayın

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum

2 Comments

  1. turan

    11 Ağustos 2011 at 14:39

    öncelikle yazınız unutulmuş birşeyi yani “mükellefiyeti” ve ağzından çıkan herşeyin hesabını verme şuurunun sanatçının vazifesi oluşunu hatırlatıyor olmasından dolayı, takdire şayan… bu yazının size yükledikleri ise şu sorularda aranmalı:
    1) sanat ve sanatçı nedir?
    2) sanat ve sanatçının ne olduğu meselesi göreceli bir meselemidir?
    3) sanat ve sanatçının ne olduğu meselesi ortaya konduktan sonra yüklenmesi gereken mükellefiyet?

  2. bade

    03 Kasım 2012 at 08:18

    ”Özlemek ise hatırlamaktır; hatırlamak kavuşmadır; ayrılmak değil, birleşmedir.” kaleminize sağlık..
    yazmaya devam..

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uncategorized @tr

Atlas Sineması ve İstanbul Sinema Müzesi Bugün Açılıyor

Hasret bitiyor!

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinemaseverler tarafından merakla beklenen Atlas Sineması ve İstanbul Sinema Müzesi’nin iki yıllık restorasyonu bitti.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy tarafından sosyal medya üzerinden yapılan resmi açıklama ile iki yıl önce restorasyonuna başlanan Atlas Sineması ve İstanbul Sinema Müzesi, 26 Şubat 2021 (bugün) tarihi ile yeniden hizmete başlayacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla düzenlenen açılış bugün gerçekleşecek.

Yurt genelinde sinema salonlarının İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan genelge ile 1 Nisan tarihinde açılması planlanıyor.

Okumaya Devam Et

Günün Haberi

Çocukların gözünden film eleştirileri: Hakuna Matuta

Hakuna Matata programı YouTube kanalımızda yayınlanmaya başladı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Çocukların gözünden çocuk filmi eleştirileri nasıl olur diyerek yola çıktığımız Hakuna Matata programı YouTube kanalımızda yayınlanmaya başladı.

İkizlerimiz İlve ve Meva bizler için hem bilgili hem de eğlenceli videolar hazırlıyor. Serinin ilk bölümünde geçen yılın rekortmen animasyonu Rafadan Tayfa 2: Göbeklitepe filmini eleştiren ikizler, 2 bölümde ise Hayao Miyazaki’nin sevilen animasyonlarından Küçük Deniz Kızı Ponyo filmini mercek altına aldı. Hakuna Mata’nın 3. bölümünde ise Tim Burton imzalı Alis Harikalar Diyarında filmi ikizlerin radarına takıldı.

Hakuna Matata’nın tüm bölümlerini izlemek ve güncel bölümlerden haberdar olmak için Sinefesto’nun Youtube kanalına abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın!

Okumaya Devam Et

Liste

Müzikleriyle Hafızalarda Yer Edinen 10 Güzel Film

Filmlerin ötesine geçen müzikler.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Bir filmin ortaya çıkış aşamasının en ince çizgilerinden biri olan müzik kullanımı, çoğu zaman filmin kaderini belirler. Öyle ki, ait olduğu filmin ötesine geçerek farklı hayal dünyaları kurduran film müzikleri, karakterlerin seyirciyle olan bağlarını kuvvetlendirerek beyaz perdenin en kalıcı hissiyatını oluşturur. Sizler için, müzikleriyle yıllar boyu hafızalarda yer edenin 10 güzel filmi derledik. İyi seyirler, iyi dinlemeler.

Requiem for a Dream (2000) Bir Rüya için Ağıt 

Darren Aronofsky’nin başyapıtı olarak görülen Requiem for a Dream, döneminin en çok beğeni kazanan filmlerinden biri olmuştur. Hubert Selby’nin romanından uyarlanan film, uyuşturucu bağımlısı Harry’nin trajik hikayesini seyirciyle buluşturur. Hikayesiyle uzun süre etkisinden çıkamayacağınız bir deneyim sunan Requiem for a Dream, aynı zamanda İngiliz müzisyen Clint Mansell’ın besteleriyle de yıllarca konuşulanlar arasında kalmayı başarmıştır.

Interstellar (2014) Yıldızlararası

Christopher Nolan’ın imzasını taşıyan Interstellar filmi, 2014’ün en iyi filmleri arasında yer almıştır. Distopik bir dünyada hayatta kalmaya çalışan Cooper’ın hikayesine odaklanan film; evren ve zaman kavramı üzerinden seyirciye unutulmaz bir deneyim yaşatıyor. Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Matt Damon gibi ünlü isimlerin kadrosunda yer aldığı film, Nolan’ın vazgeçilmezi olan Hans Zimmer besteleriyle unutulmazlar arasına girmeyi başarıyor.

Nocturnal Animals (2016) Gece Hayvanları

Tom Ford’un yönetmenliğini yaptığı 2016 yapımı neo-noir ve psikolojik gerilim türlerindeki Nocturnal Animals, Austin Wright’ın kitabından beyaz perdeye uyanmıştır. 19 yıl önce ayrılmış bir çiftin ilişkisinin tekrar hatırlamasına odaklanan film, 73. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’ne layık görülmüştür. Abel Korzeniowski’nin imzasını taşıyan film müzikleri, seyirciyi hikaye atmosferinin içine çekerek eşsiz bir zaman dilimi sunuyor.

Extremely Loud & Incredibly Close (2011) Çok Gürültülü ve Çok Yakın

Tom Hanks, Thomas Horn, Sandra Bullock’un başrollerinde yer aldığı Extremely Loud & Incredibly Close, 11 Eylül saldırısında babasını kaybeden  Asperger sendromunlu bir çocuğun hikayesine odaklanıyor. Forrest Gump ile uyarlama dalında Oscar alan Eric Roth’un kaleme aldığı dram filmi, Alexandre Desplat’ın besteleriyle duygusal bir serüven vadediyor.

Jane Eyre (2011)

Cary Fukunaga’nın imzasını taşıyan romantik drama filmi Jane Eyre, Charlotte Brontë’nin aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarlanmıştır. Babasını kaybettikten sonra birçok zorlukla hayata tutunmaya çalışan bir kadının erkek egemen bir toplumda yaşadığı olaylar anlatılmaktadır.

Başrollerinde Mia Wasikowska, Michael Fassbender ve Jamie Bell’in yer aldığı filmin müziklerinde Altın Küre ve Oscar kazanmış usta besteci Dario Marianelli imzası bulunuyor.


In the Mood for Love (2000) Aşk Zamanı

Yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini Wong Kar-wai‘nin üstlendiği, 2000 yılı yapımlı romantik dram filmi In the Mood for Love, 1962 yılında bir aşk hikâyesini konu alıyor. Maggie Cheung ve Tony Leung’in oynadığı film adını Zhou Xuan’un aynı isimli şarkısından almıştır.


J’ai perdu mon corps (2019) Bedenimi Kaybettim

Amelie’nin senaristi Guillaume Laurant’ın Mutlu El adlı romanından uyarlanan animasyon türündeki film, ayrıldığı vücudunu bulmaya karar veren ve bunun için laboratuvardan kaçan bir elin hikayesini konu ediyor.

 Bedeninden ayrılmış bir el, ait olduğu vücudu bulmak için laboratuvardan kaçarak yola koyulur. Ancak yol boyunca karşısına üstesinden gelmesi gereken birçok engel çıkar. Pizza kuryesi olan Naoufel’e kavuşmak için her şeyi yapmaya hazır olan el, önüne çıkan güvercinler ve sıçanlarla mücadele eder. Elin vücuttan nasıl ayrıldığının cevabı ise Naoufel ve Naoufel’in kütüphane çalışanı Gabrielle’e olan hislerinde saklıdır.

Dan Levy’nin müziklerine imza attığı film, 2019’un en başarılı yapımları arasında yer alıyor.


Arrival (2016) Geliş

Gizemli bir uzay gemisi dünyaya iniş yapar. Amaçlarının ne olduğu bilinmeyen uzaylılarla iletişim kurmanın yolları aranmaya başlar. Uzaylılarla iletişim kurması için bir dil bilimcisi olan Dr. Louise Banks hükümet tarafından göreve çağrılır. Uzaylıların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduğu çözülmeye çalışılacaktır. Başrollerini Amy Adams ve Jeremy Renner’ın palaştığı Arrival filminin yönetmen koltuğunda Denis Villeneuve oturuyor.

2016’nın en iyi 10 filminden biri olarak seçilen film; 89. Akademi Ödülleri’nde 8, 74. Altın Küre Ödülleri’nde 2, 70. BAFTA Ödülleri’nde ise 9 adaylık elde etti. Filmi ön plana çıkaran özelliklerden birisi de şüphesiz ki Max Richter’ın eşsiz besteleriydi.


Perfect Sense (2011) Yeryüzündeki Son Aşk

Michael ilişkilerde bağlanma sorunu yaşayan ama yemek pişirme konusunda usta olan bir şeftir. Soğuk görünümlü ama işinin ehl-i doktor Susan ise uzun zamandır özel hayatına kimseyi sokmadan, kendisini sadece işine vermiştir.

Susan ve Michael yakınlaşırken, tüm dünyada insanların duygularını bir bir yok eden bir salgın hastalık ortaya çıkar. İnsanlar sevme yetilerini bir bir kaybederken Susan ve Michael’ın aşkı hayata tutunabilecek midir?

Eva Green ve Ewan McGregor’ın baş rolleri paylaştığı dram ve hüzün dolu filmde, McGregor ile daha önce Young Adam’da çalışmış olan İngiliz yönetmen David Mackenzie’nin imzası var.


Loving Vincent (2017)

Film, ünlü ressam Vincent Van Gogh’un oldukça ilgi çekici hayat hikayesini ressamın tablolarını bir araya getirerek anlatıyor. Filmde yer alan 60 bin karenin her biri Polonya ve Yunanistan’da yer alan stüdyoyu ziyaret eden 125 profesyonel yağlı boya ressamı tarafından çizildi. Film, Van Gogh’un etkileyici resimleri kadar tutkulu ve talihsiz hayat hikayesi ve gizemli ölümününü mercek altına alıyor.

Dorota Kobiela ve Hugh Welchman’ın yönetmenliğini üstlendiği filmin müzikleri ise Clint Mansell’a ait.

Okumaya Devam Et

Popüler