Röportaj: Semih Kaplanoğlu ile Buğday Üzerine

Manşet Röportajlar Türkiye
Röportaj: Semih Kaplanoğlu ile Buğday Üzerine

“İnsan, fıtratından uzaklaştıkça doğa ile arasına mesafe koyuyor”

Bal filmi ile Berlin‘de 2010 yılında Altın Ayı Ödülü kazanan Semih Kaplanoğlu, yeni filmi Buğday – Grain ile distopik bir hikayeye seyirciyi çağırıyor. Film, dünya prömiyerini Saraybosna’da yaptı. Merakla beklediğimiz filme dair gösterim sonrası Variety‘den Ed Mirza, Semih Kaplanoğlu ile yapılan bir röportaj gerçekleştirdi. İşte o röportajın çevirisi:

Buğday, halihazırda yaşadığımız dünyayı etkileyen birçok meselenin yaşandığı bir gelecekte geçiyor. Kuraklık, açlık, göç ve mülteci krizleri, mahsullerin genetik modifikasyonu, insanın kibri -tüm bunlar dünyayı tahrif etmiş. Sizi bu hikayeyi anlatmaya iten neydi? 

Bal’dan sonra uzun bir süre dünyanın çeşitli bölgelerine ve kıtalarına seyahat etme imkanı buldum. Bu yolculuklar boyunca dünyanın en gelişmiş sayılan ülkelerindeki insan ile en fakir ülkelerindeki insan arasında bir milim bile bir fark olmadığını fark ettim. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında da insanlık halleri anlamında bir fark yok…Daha fazla bilgiye, teknolojiye ya da konfora sahip oluşumuz bizi daha fazla insan yapmıyor. Kibir, egoizm, hırs her yerde ve her devirde aynı… Bir hac vakti Mekke’de oturmuş dünyanın her yerinden gelmiş Kabe’yi tavaf eden zengin, fakir farklı ırklardan yüzbinlerce insanı izlerken Buğday’ın hikayesi oluşmaya başladı. Bu mahşeri kalabalık kendi benlikleri ve zaafları ile yüzleşmeye ve yeniden doğmaya gelmişlerdi buraya… Erol’un hikayesi de kendi benliği ve biliyorum dediği şeylerle yüzleşmesinin hikayesidir. Bunun için hicret etmesi ve onu yıkıp yeniden yapacak biri ile karşılaşması gerekiyordu… Kuraklık, açlık, mülteciler, savaşlar, genetik müdahaleler…İnsanın içinde ne oluyorsa dışında da o oluyor… İçimiz düzelmeden dışımız düzelmeyecek diye düşünüyorum…Buğday bu birliği aksettirme çabasıdır…

 

Önceki işlerinizde olduğu gibi doğa burada ilahi bir şey gibi sunulmuş, bizi birbirimize bağlayan bir şey. Sizce Doğa modern toplum ve endüstri tarafından sürekli bir tehdit altında mı?

Evet, benim inancıma göre kainatta ilahi bir nitelik taşımayan hiç bir şey yoktur. Bu nedenle doğa da kainattaki her şey kadar değerlidir… İnsan kendi fıtratından, doğasından uzaklaştıkça kendi ile doğa ve diğer canlılar arasına bir mesafe koyuyor. Kendindeki asli tabiatı göremediği için de başka canlılardaki “insan maddeciğine” körleşiyor. O nedenle de doğadaki her tahribat insanın da tahribidir gerçekte…

 

Filmde çok fazla dini sembolizm mevcut. İki ana karakter, çölde insanlığın kurtuluşunu ararken peygamberler gibiler. Bir yönetmen olarak dini metinler sizi ne ölçüde etkiliyor? Özellikle Buğday’ın hikayesi açısından bakarsak… 

Bütün dinler ilgi alanımdadır. İslam gelmiş geçmiş bütün peygamberleri hak olarak kabul eder. Kuran’da Hz. Musa’ya çok yer verilmiştir ve onunla ilgili pek çok kıssa vardır. Buğday’da Erol’la Cemil’in yolculukları Kuran’ın Kehf suresindeki bir kıssadan alınmıştır. Bu kıssa çağlar boyunca pek çok alim tarafından yorumlanmıştır. İbn-Arabi’nin Füsus’undaki yorumunu esas almaya çalışarak kendi yorumumu yapmaya çalıştım… Kutsal metinlerin geçmişe ait metinler olmadığına ve bu kıssaların bugün de insanlar arasında yaşandığına inanıyorum. İnsanın hakikati tarihsel bir olgu olamaz…

 

Jean-Marc Barr ve Ermin Bravo filmde inanılmazlar. En baştan beri ikisini mi düşünmüştünüz yoksa casting sürecinde sizi ikna mı ettiler?

Erol rolü için Jean-Marc Barr bana göre olmazsa olmazlardan biriydi. Uzun bir süredir takip ettiğim bir oyuncu idi. Ve aramızda ilk andan itibaren inanılmaz bir uyum oluştu çekimler boyunca da sürdü. O hem disiplinli, sezgileri çok güçlü, işini en iyi şekilde yapmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, cesur yürek bir aktör hem de çok iyi ve vazgeçilmez bir dost. Cemil’i oynayacak oyuncu için çok uzun süren bir arayışımız oldu. Hem Türkiye’den hem ortadoğudan, Filistin’den…Sonunda Ermin’le buluştuk. Onu da Bosna filmlerinden biliyordum. Onun için çok kolay bir süreç olmadı sanırım ama sonuçtan memnunum…

 

Film bize fazlasıyla değişik mekanlar ve çok-uluslu castıyla çok tuhaf bir dünya sunuyor Güzel Kapadokya’yı en baştan beri çorak/kıraç toprakları temsil için mi düşündünüz? Ve Detroit’i gelecekteki şehir olarak nasıl seçtiniz? Film için özellikle büyük bir ABD şehri olmasını mı istediniz?

Filmin senaryo yazımı sırasında Buğday’ın geçeceği geleceğin şehiri nasıl olabilir diye bir ön araştırma yaptım. Aradığım kutsal kitaplarda bahsedilen helak olmuş bir şehirdi. Çernobil’de çekme izni yoktu. 2012’de zamanımızın çökmüş, terk edilmiş şehirlerinin başında Detroit geliyordu. New York’tan Detroit’e bir araba yolculuğu yaptım. Terkedilmiş otomobil ve çelik fabrikalarını, tahrip olmuş sanayi bölgelerini görme imkanım oldu. Filmdeki şehrin mimarisinde erken modernist çizgilerle daha klasik mimari örnekleri bir arada olmalıydı ve arka planda da yıkılmakta olan sanayi bölgelerini görmeliydik… Benzer bir mekan araştırmasını da Almanya’nın Ruhr bölgesinde yaptım. Eski çelik fabrikaları, açık maden sahaları… Filmde geçen şehir Detroit ve çevresi ile Bonn, Bochum, Köln, Wuppertal, Düsseldorf şehirlerinin belli başlı bölgelerinin ve lokasyonlarının bir toplamıdır. Bu iş bir anlamda bu iş bir yapboz yapmaya benziyordu… Filmin atmosferi 2 yıla yayılan bir mekan çalışmasının ürünüdür. İçimde ukte kalan bir iki mekandan da bahsetmeden geçemeyeceğim…Ölü topraklardaki bir sahneyi -yeni paganların ritüelleri-çölde şu meşhur Burning Man festivalinde çekmek istedim ama izin alamadık ve sahneyi attım. Eski bir çelik madenine gizlenmiş aktivistlerin sahnesi için de Almanya’da bulduğum fabrikada çekim yapma imkanından mahrum kaldım maddi sebepler nedeni ile o sahneyi Türkiye’de bir antik şehir kalıntısında çektim yine tatmin olamayıp filmden çıkardım…

Duvarın hikayede önemli bir rolü var. Şu an yaşadığımız dünyada neyi sembolize ediyor? 

Sınırları. Hem görünen hem de görünmeyen sınırları. İnsanlık durmadan yeni ve aşılmaz sınırlar koyuyor. Ve güvende olmak için yarattığı sınırların gerisindeki kendi hapishanesinde yaşadığının farkında olamıyor… Kendi kendimize kurduğumuz duvarlar yıkılmak içindir. Yıkılmak ve yeniden yapılmak içindir. Bu duvarları yıkamadığımız, geçemediğimiz sürece kendi içimizdeki hazineye ulaşmak mümkün olamayacaktır. Hazineler yıkılmış duvarların berisinde durmaktadır…

 

Bu yapım sırasında üstesinden gelmek zorunda oldugunuz şeyler nelerdi? 

Öncelikle tahmin edeceğiniz gibi bu çapta bir filmin bütçesini oluşturmak çok kolay olmadı. Başlangıçta en büyük problem üç kıtada ve onlarca farklı şehirde değişik iklim ve coğrafyadan süzerek/toplayıp/birleştirerek oluşturduğum filmin dünyasını tutarlı bir şekilde koruyabilmek ve sürdürebilmekti. O nedenle gözümü ve kalbimi disipline etmek zorundaydım. Lojistik en önemli konulardan biriydi. Filmin prodüksiyon tasarımcısı Naz Erayda’nın (ki eski filmlerimde de birlikte çalışmıştık) ürettiği 700 kişi için hazırlanmış kostümleri ve aksesuarları, silahları, bazı özel nesnelerin bütününü ki -onlarca büyük sandıktan bahsediyorum- İstanbul’dan Detroit’e, Detroit’den Anadoluya oradan da Almanya Köln’e zarar görmeden taşımak başarıldı. Amerikalı ya da Alman ekiple uyum sağlamak ve birlikte bir bütünü tamamlamak da bir çok zorluk yaratıyordu doğal olarak. Bütün bu zorlukları prodüktörümüz Nadir Öperli ve ortak yapımcıların ciddi çabaları sayesinde aşabildik… Bir fikri 5 yıl boyunca kırmadan, düşürmeden oradan oraya taşımak ve onu filme dönüştürmek… Bu süreçte benim için film yapmak ibadet etmek gibiydi…

Bu sizin ilk Ingilizce filminiz. Farklı bir dilde çalışmak çok farklı bir süreç miydi?

Filmin çok farklı ırklar ve farklı etnik kimliklerden yüzleri olmalıydı. O nedenle de castingi farklı coğrafya ve kültürlerden gelen kişilerden oluşturmaya çalıştım. Ama herkes tek bir dil konuşmalıydı. Bu nedenle İngilizce’yi tercih ettim. Yoksa amacım uluslararası ve İngilizce bir film yapmak değildi. Bu kurduğumuz dünyanın gerçekliği için gerekli ve mecburi bir seçimdi… Ana dilim olmadığı için oyuncularla olan iletişimde zorlandım elbette ama ben Türkçe bir film çekerken de sözlere, diyaloglara bakmam oyuncunun duygularına, vücut diline, gözlerindeki ifadeye bakarım…

 

Giles Nuttgens’ın bu iş için ideal olmasını sağlayan neydi / hangi işleriydi?

Giles Nuttgens’ı Deepa Mehta ve David Mackenzie’nin filmlerinden biliyordum. Çok farklı coğrafyalarda ve farklı tür işlerde çalışmasına rağmen yaptığı işleri incelediğinizde çektiği hemen her filmin ilk karesi ile son karesi arasında titiz bir görsel bütünlük kuran bir görüntü yönetmeni olduğunu fark edersiniz. Giles’ın sahip olduğu hem Hindistan’da hem Hollywood’da ve Avrupa’da çalışma deneyimi de çok önemliydi. Buğday’la ilgili ilk yazışmalarımız sırasında gördüm ki benzer bir sinema anlayışına da sahibiz. Giles’la bu uzun yolculuğun en zor ve en güzel anlarında yan yana olmak çok büyük bir zevk ve ödüldü benim için…

 

Niyetiniz en baştan filmi siyah beyaz olarak çekmek miydi? Bu kararın arkasındaki sebepler nelerdir? 

Birçok benzemez mekanı ve atmosferi, farklı iklimleri ve coğrafyaları birleştirerek ilişkilendirmenin yolu filmi siyah-beyaz çekmekti. Bu fikir daha senaryo öncesinde tek başıma yaptığım mekan yolculuklarından itibaren oluşmuştu. Diğer filmlerimde kullandığım ve en iyi bildiğim materyali negatif filmi tercih ettim. Dijitalle asla elde edemeyeceğimiz bir ton yakaladığımızı düşünüyorum. Bazı sahneleri VFX süreçleri nedeni ile renkli negatifle çekmek durumunda kaldığımızı da söylemeliyim…

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up