Röportaj: Christopher Nolan ile Dunkirk Üzerine

Hollywood Röportajlar
Röportaj: Christopher Nolan ile Dunkirk Üzerine

Röportaj: Eliza Berman 

Büyük filmlerin yönetmeni Christopher Nolan, Dunkirk ile 10’uncu filmine imza attı. 46 yaşındaki yönetmenin Time dergisine verdiği röportaj aşağıda.

Geçen 10 yıl içinde, DC Comics evreninde, insanın bilinçaltında ve uzayda geçen filmlere imza attınız. Dünya’ya, tarihe dönmenize neden olan neydi? 

“Dunkirk” modern sinemada anlatılmamış o büyük hikâyelerden biri. 25 yıl önce küçük bir botla Kanal’da yaptığım –üzerime bombalar yağmadan, bir savaş bölgesine gitmeden- bir seyahatte, dalgaların sertliğini ve geçişi zorlaştıran fiziksel koşulları görmüş, ve bu yolculuğu 1940’da, askerlere yardım etmek için çok daha zor koşullar altında gerçekleştiren insanlara olan hayranlığım bir kat daha artmıştı.

Britanya’da büyüyen biri olarak, Dunkirk’te yaşananlar hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Britanya’da her çocuk bu hikâyeyi dinleyerek büyür. Ulusal DNA’mızın bir parçası olmuştur. Bir İngiliz olarak iliklerimize işlemiştir. Hikayeyi ilk olarak, büyüklerinizden, masalsı bir anlatımla dinlersiniz. Tahliye ile ilgili gerçekleri öğrendikçe karmakarışık tarihsel gerçeklerin düğümü biraz daha çözülür.

Bu hikâyenin şimdiye kadar sinemada anlatılmamış olmasının özel bir nedeni var mı sizce? 

Evet, var. Geçmişe dönüp baktığımda fark ettiğim şey şu oldu: Bu bir İngiliz filmi, içinde Amerikalılar yok. Fakat böyle bir filmin teknik anlamda hakkıyla çekilebilmesi için Hollywood stüdyo makinesinin desteğine ihtiyaç var. Dunkirk’ü her zaman, insanların kendisinden bir şeyler bulabileceği, evrensel bir hikâye olarak gördüm. Bu filmin daha önce çekilmemiş olmasının sebebi, muazzam kaynakların kullanımını gerekli kılmasıdır.

Filmin hazırlık sürecinden bahsedebilir misiniz? 

Dunkirk ile ilgili daha önce görmüş olduğumuz fotoğrafların, kuru bir yeniden canlandırılması değildi hedefimiz. Yeterince materyali inceledik ve hepsini zihnimize kazınıncaya kadar özümsedik. Ve sonra tüm bunlardan yola çıkarak kendi görsel dilimizi inşa etmeye ve seyirciye bu olayın paradoksal geometrisi hakkında bir fikir vermeye çalıştık. Askerlerden oluşan bir kuyruğun denize, hiçliğe uzandığını görüyorsunuz. Simetriyi ve yapıyı, yaşananların dehşeti ile ilgili, ve bu dehşetin bürokratik doğasını ifade etmekte kullandık.

Bu durum filmi çekme sürecinizi nasıl etkiledi? 

Çok az “iyi çekim” vardı. Her şey kamerayı, sahilde askerlerin arasında tutmak üzerine kurulmuştu. Havada geçen sahnelerdeyse kamera daima ya kokpitteydi ya da it dalaşlarını çekebilmesi için uçağın üzerine monte edilmişti. Askerleri kurtarmak için Kanalı geçen küçük bottaysa kamerayı neredeyse bottan hiç çıkarmadık. Her şey karakterlerin bakış açısından çekildi.

Bu filmi neden şimdi çekmeye karar verdiniz? 

Bu film ev fikri hakkında. Gerçekten ihtiyaç duyulduğunuz yere gidememenin yarattığı umutsuz hüsran hakkında. 1940 ‘da pek çok insanın botlara atlayıp, azgın suları güvenli bir şekilde geçmesini, insanların bir hikâye olarak görmediği bir çağda yaşıyoruz. Bireyselliğin övüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Toplumsal sorumluluk fikir ve toplumsal kahramanlık, toplum aracılığıyla başarabileceklerimiz modası geçmiş fikirler artık. Sırf bu yüzden, kayıp giden değerleri temsil ettiği için, “Dunkirk” benim için çok duygusal bir hikâye.

Bu filmin bir hayatta kalma filmi olduğunu, savaş filmi olmadığını söylüyorsunuz. Neden? 

Dunkirk aslında bir savaş değil, bir tahliye, bir geri çekilme. Hayatta kalmak için verilen bir mücadele ve bu durum beni, saf aksiyon filmlerindense, şüphe ve gerilim filmlerinin görsel dilini kullanmaya sevk etti. Kafamızdaki soru şuydu: Teslim olmadan ya da Almanlar tarafından yok edilmeden bu durumdan kurtulabilecekler mi? Seçenekleri bu kadardı: Ya teslim olacaklar ya da yok edileceklerdi.

Pek çok savaş filminde, ‘evde bekleyen anne’ gibi duygusal sahneler vardır. Sizin filminizdeyse ana karakterlerin adını bile doğru dürüst öğrenemiyoruz. 

Filmlerin yüzyılı aşkın bir süre içinde geliştirilmiş, seyirciye her zaman karakterlerden daha fazla bilgi veren, karakterlerin gördüğünden daha fazlasını gösteren bir grameri var. Ben bir adım geriye çekilip şunu sormak istedim: “Ya gerçekten o sahilde sıkışıp kalmış olsaydınız?” Karakterlerin neler olduğunu bilmedikleri anlatılarda, korkunun, izole edilmişlik ve savunmasızlık hislerinin belirginleştiğini gördüm. Askerler birilerinin onları almaya gelip gelmeyeceğini bilmeden, sahilde dizilmişlerdi.

Oyuncu kadrosunda ünlü isimler olsa da, askerlerin bazıları, özellikle de filmde en çok izlediğimiz asker olan Fionn Whiteheaad seyirciye yabancı bir isim.

Fionna Whitehead daha önce dişe dokunur bir rolde oynamamıştı. 18 yaşındaydı. Biz de tam böyle birini arıyorduk. Hollywood filmlerinde seyirciyle yapımcılar arasında, 35 yaşındaki birinin, çaylak bir er olarak filmlerde oynatılabileceğine dair dolaylı bir anlaşma vardır. Dunkirk’den sağ kalan gazilerle konuştuğumuzda bizi en çok çarpan şey, oraya gittiklerinde henüz çocuk olduklarını söylemeleriydi.

Filmde pek çok yoğun sahne var: Su basıp devrilen botlar, okyanusta yanan petrol, bombalanan sahiller. Özel efektlere sırtınızı ne kadar yasladınız? 

Bazı hileleri saklamak, çekimleri güvenli bir şekilde gerçekleştirmek için ve gerçekte olduğundan daha fazla uçak olduğunu göstermek için özel efektlere başvurduk elbette. Fakat şimdiye kadar çektiğim filmler arasında, özel efektlerin en az kullanıldığı film bu filmdir. Bilgisayarda oluşturulan görüntülerle İkinci Dünya Savaşı dönemi görüntüleri arasında rahatsız edici bir eşleşme var. Görüntüler tam oturmama eğilimindeler.

“Dunkirk” ü daha önceki filmlerinizden ayıran unsurlar nelerdir? 

“Dunkirk”ün, “Memento”dan bu yana çektiğim en deneysel film olduğunu söyleyebilirim. Seyirciye onları baştan aşağı arındıracak sinemasal bir deneyim yaşatmaya çalıştım. Arkalarına yaslanıp –eğlenceli bir yolculuk olacağını söyleyemem, çünkü çok yoğun bir yolculuk- filmi deneyimlemelerini istedim. Asla filme sırf zihinsel bir bakış açısıyla yaklaşılmasını istemedim. Çözülmesi gereken bir bulmaca olarak tasarlanmadı film, bir deneyim olması amaçlandı.

1998 tarihli ilk filmiz “Following”den bu yana çektiğiniz en kısa film bu. Neden “Dunkirk” hikayesini anlatmak için daha az zaman talep ediyor? 

Film öncelikli olarak görsel açıdan anlatmaya, insanların sonrasında alt metinleri tartıştığı klasik teatral üslubu kullanmamaya çalıştık. Normalde filmlerimde, üçüncü perdede gerçekleşen yoğun olaylar dizisini, bu filmde daha ilk perdeden vermeye çalıştık. Deneyimin yoğunluğunun, insanların artık koltuklarında rahat oturamadığı bir doygunluk noktasına ulaşacağını hissettim.

Filmi IMAX’de izlemek nerdeyse ezici bir deneyim. Filmi evlerinde, kanepede oturarak izleyen insanlar neleri kaçıracak? 

İnsanların sinema biletine harcadığı paraya değecek filmler çekmeyi seviyorum. Şu an için en önemli sinema türü, insanları alıp başka bir yere götüren, deneyim sinemasıdır.

Aynı zamanda gişe canavarı da olabilen derinlikli filmlere imza atıyorsunuz. Bu durumu son zamanlarda neden daha az görür olduk? 

“Batman Başlıyor”u çektiğim dönemden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz artık. O dönemde gerçekten çekmek istediklerimi çekebileceğime dair bir inancım vardı. Şimdiyse ana akım sinemada bireysel sesler biraz susturulmuş durumda. Para getiren serileri devam ettirmek stüdyolar için ekonomik açıdan cazip bir yöntem. Ama bence bu durum değişecek. Bence stüdyolar taze ve yeni seslere her zaman açık olmuşlardır. Wall Street her ne kadar yeni seslere kulak vermese de Hollywood veriyor.
Röportajın aslı için tıklayın…
Filmin eleştirisi için tıklayın

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up