Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Osman Sınav: Türkiye’de tarihi dizi yok!

Yayınlandı

tarihinde

Ünlü yönetmen Osman Sınav, Kehkeşan Dergisine verdiği röportajda “Tarihi diziler Türkiye için gecikilmiş bir şeydir. Henüz tarihi diziler başlamadı Türkiye’de. Yapıldı diye gördüklerimiz, kostümsel bir şey” açıklaması ile tarihi dizi yapımcılarına mesaj gönderdi.

Yazdığı senaryolarla, oluşturduğu karakterlerle, çektiği birbirinden muhteşem dizi ve filmlerle adından sürekli söz ettiren başarılı yapımcı ve yönetmen Osman Sınav Kehkeşan Dergi’ye verdiği röportajda hem kendi yaşamına, hem de sinema ve TV dünyasına dair çok özel açıklamalarda bulundu.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1956 yılında Burdur da doğdum. İstanbul Güzel Sanatlar Yüksek okulunda TV-Film enstitüsünde öğrenim gördüm. Kariyerime 1987 yılında 500 kadar TV ve Radyo reklamı yazarlığı ve yönetmenliği ile başladım. 1987 den sonra ise yönetmenlik ve yapımcılık ile ilgili uzun metrajlı film, TV dizileri ve radyo, televizyon ya da tiyatroda oynanan oyunlar ile eserler oluşturdum.1984 yılında Sinegraf Film Production’u kurarak İstanbul da TV dizileri, uzun metrajlı filmleri üretmeye başladım.

Sizi hikaye yazmaya iten şey nedir? Senaryo yazarken genellikle nelerden etkileniyorsunuz?

Beni film yazmaya iten en temel duygu “Adalet” duygusudur. 2.olarak; insanın fıtratıyla ilgili bir yolculuk. İnsanın fıtratında ne var ne yok, onun içindeki labirentleri nasıl açarsak iyilik duygusu gelişir. Çünkü bu tip şeylerin hepsi insanın fıtratında vardır. İnsanın iradesiyle yeniden kurgulanması üzerine düşünmek beni çok ilgilendiren bir şeydir. Ve dolayısıyla insanda bununla paralel giden bir aşk duygusu vardır. Bunlar beni hikaye yazmaya iten şeyler. Hepsinde vazgeçilmez olan şey de “Adalet” duygusu.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Üretkenliğinizin çocukluğunuzla bir bağlantısı var mı?

Tabii ki vardır. Ben hayatımda yaptığım her işi öğrenciliklerim de dahil isteyerek planladım ve istediğim şeyleri yaptım. Planlamadığım ve istemediğim bir işi pek yapmadım. Yapmak zorunda kaldığım zamanlarda onu o anda bir problem olarak görüp yapıp geçmişimdir. Yani hep planladığım ve hayal ettiğim işleri yapmaya çalıştım. Çocukluğum Torosların tepesinde 9 ay motorlu taşıt girmeyen bir köyde geçti. Onun için hep şunu söylerim, benim oradan buraya olan yolculuğum, buradan (işte atıyorum) Hollywood’a olan yolculuğumdan çok daha uzun bir yolculuktu. Benim için çok daha kısa bir yoldur.

Reklamcılıktan sinemaya geçiş sürecinizi biraz anlatır mısınız?

500 civarında reklam filmi çektim. Uzun yıllar reklam yazarlığı yaptım. Kreatif direktörlük yaptım. Sonra da, “ben hayatımı insanlara hikaye anlatarak geçirmek istiyorum” deyip isteyerek ve yine planlayarak bir geçiş yaptım. Reklamcılığa başlarken de o iş benim için stratejik bir şeydi. Yani ben günün birinde film yapacağım, hikâye anlatacağım diyordum. Ve oraya gidiş yolculuğumu reklamcılıktan geçirdim çünkü reklamcılık yaparak hikaye yazmaya zemin hazırladım. Bir hikâye anlatacağım diye yola çıktığımda Yeşilçam’ın sinema olarak sıfırlandığı ve TV sektörünün hiç olmadığı sadece TRT 1’in olduğu bir dönemdi.

Karakterleri oluştururken neye göre seçiyorsunuz? Nasıl inanıyorsunuz o karakterlerin Türk halkı tarafından sevileceğine ve popüler olabileceğine?

Şimdi orada en temel şey adalet duygusu, adalet arayışı. Türk kültüründeki kahraman demek ”adalet arayan adam” demek. Yani adalet için başını verebilen adamdır. Bu bizim kültürümüzde çok daha yoğundur. Bu rol model üzerinde çalıştım. Temel duygu ise adalet arayışıdır.

Kahraman olabilecek kişileri nasıl seçiyorsunuz?

Onu yapabilecek oyuncuları test ediyoruz, seçiyoruz.

Günümüzdeki birçok yeni diziyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onlar hakkında konuşmam. Her sene yüz tane dizi çıkıyor. Sadece bu sene değil senelerden beri bu böyle. Her sene 100 civarında dizi çıkar. Mevcut kanallar mevcut reklam gelirleriyle bunun yüzde 50’sini taşıyabilirler. Bu yüzde 50’nin yüzde 50’si 3 ay içinde çöpe gider. Bunu sektördeki kanallarda, yapımcılarda, yönetmenlerde bilir. Kalanlar da daha iyi bir alternatif bekler. Bu rekabeti böyle olan bir sektördür. Ve onların içinden halkın konuştuğu, sokağa taşan ve her insanın Aa! dediği dizi sayısı, herkesin orada olmak istediği dizi sayısı da yüzde 5’tir. 100 taneden 5 tanesidir yani.

Yurtdışına açılan ilk dizi sizin yönettiğiniz “Deli Yürek” adlı dizi oldu. Bu anlamda şu andaki dizi ihracatlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşağı yukarı 10-12 yıl önceydi. İlk yurtdışına giden dizi “Deli Yürek”ti. Kazakistan’a gitti. Ve o zamana kadar da ben hep bu işi birisi yapsa, bu alanda işletme eğitimi almış hatta Amerika’da eğitim görmüş, dünya pazarını bilen biraz Hollywood’da ki pazarı bilen birisi gelse, burada ve bizim arka bahçemiz diyebileceğimiz Asya, Ortadoğu, Balkanlar gibi eski Osmanlı coğrafyasına pazarlasa diye hep hayal ederdim. Bir gün böyle bir arkadaşım geldi tam da hayal ettiğim gibi. Arkadaşımız Fırat Gürgen. Kazakistan’da dizimi yayınlatabileceğini söyledi. Ben yıllardan beri böyle bir şey hayal ediyordum ve bunu yapmak istiyordum ve “Şahane” dedim.

Ama sıkıntısı vardı. “Nasıl olacak bilmiyorum ama bunların parası yok” dedi. Dedim ki “bant parası, banda aktaracak eleman parası artı bir dolar istiyorum”. Şaşırdı ve “Ben senin hayır diyeceğini düşünüyordum… Bu kadar emek veriyorsun burada, bu kadar paraya vermezsin diye düşünüyordum” dedi. “Şunun için böyle söylüyorum? Şuan pazar değil ama bir potansiyel 5 yıl sonra pazar olmaya başlayacak 10 yıl sonra pazar olacak ve bu pazar 250 milyonluk bir teletoriye hitap edecek. 250 milyonluk Türk dünyası var. 100 milyonda yakın çevreden eklerseniz 350 milyon eder. O zaman rakamları konuşuruz ” dedim. O gün bölüm başına 30 dolara verdik Kazakistan’a. Şimdi 30 bin dolarlar konuşuluyor. Ve 350 milyon teletoriye hitap ediyor.

Bu bir vizyon meselesi! Sonra da arkası geldi. Ortadoğu’ya sıçradı. Şuan dünya televizyon marketlerini şaşırtan bir teletoriye böyle bir şey satıyoruz. Sonuç itibarıyla güzel bir şey fakat bizde hala 350 milyonluk teletoriye daha iyi ne yapabiliriz diye düşünülerek üretilmiş bir tane yapım yok! Yani biz mahallede horoz dövüştürmeye devam ediyoruz.

Tarihi dizilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Tarihi diziler Türkiye için gecikilmiş bir şeydir. Türkiye’de henüz tarihi diziler başlamadı. Yapıldı diye gördüklerimiz, Türk halkına aslında tarihi dizi yapmanın ne kadar doğru olacağını gösteriyor. Yani ilgi onu gösteriyor. Tarihin bir perspektifi vardır, bir yörüngesi vardır. Tarihte dönemin perspektifinden bahsetmiyorsanız, o tarihten geleceğe doğru bir perspektif çizmiyorsanız o tarih değildir. O kostümsel bir şeydir yani Aşk-ı Memnu’daki Bihter’e kostüm giydirirsiniz Hürrem olur. Kim kimle ne ilişki yaşıyor üzerinden tarih konuşamayız. Tabii ki tarihte de bunlar vardır ama o ilişkiler o perspektiften işlenirse tarih olur.

Genelde hangi hedef kitleye ulaşmaya çalışıyorsunuz?

Ben bütün meslek hayatımda şuna dikkat ettim. Total izleyici ile AB seyircisini at başı götürmeyi hedefledim. Çünkü toplam kalite ve toplumsal kalite buradan çıkar. Televizyonculuktaki başarı da odur. Yani bir şey yaparsınız sadece varoşlarda birinci olursunuz ama AB’yi alamıyorsanız onun toplam kalitesinde bir problem vardır. Hem reklam verene ulaşamazsınız dolayısıyla yayıncı kuruluşun işine yaramaz hem de doğru bir şey olmaz. Hem geniş kitlelere ulaşmak gerekiyor ama aynı zamanda alım gücü yüksek kesime, iradi gücü yüksek kesime.

Sakarya-Fırat adlı diziye halkın ilgisi neden bu kadar yoğun oldu?

Sakarya-Fırat bu ülkede nerdeyse 30 yıldır var olan 1980 İhtilali’nden sonra Türkiye’de ki emperyalizmin yeni yüzünün 30 yıldır yarattığı dram üzerine bir iştir. Adının Sakarya-Fırat olmasının nedeni ise Sakarya ve Fırat nehirleri bu ülkeden doğan ve bu ülkenin topraklarını sulayan iki nehirdir. Logomuzun ortasında bir fotoğraf var. Çanakkale de bir siperde çekilmiş fotoğraf. O fotoğrafı hikâyelendirdik. O fotoğraftaki iki kişiden birisi Siverekli Harun onbaşı ile Atabeyli Musa Çavuş. Bugünkü bu mücadelede ülkenin Güneydoğusunda görev yapan bir jandarmanın büyük dedesi Atabeyli Musa Çavuş orada sevdiği kızın ailesi ve dağda da düşmanı olan bir teröristin büyük büyük dedesi ile Siverekli Harun Onbaşı. Metaforu bu. O yüzden Sakarya-Fırat dedik. O yüzden bu mücadelenin neresinde nasıl olmak gerekiyor diye başlayan bir hikayedir.

Bu ülkede şehitliği olmayan ilçe kalmadı neredeyse. Öbür tarafta terörist diye gördüğümüz insanlarda bu toprağın ve bizim insanımız. İhanet dışında her şeyi oturup konuşup halledebileceğimiz potansiyelimiz varken, bunu yapamadan bu kavgayı, 80 sonrası emperyalizmin yüzü bize böyle bir şey hazırladı. Bunu nasıl fark ederiz, bunu nasıl fark ettiririz üzerinden yürüyen bir hikayedir. Yaşananlarla birebir örtüşen çok şey var içinde. Bu hikayeleri anlatmamız gerekiyor. Asıl derdimiz bu hikayeleri anlatırken rehabilite edebilme alanımızı yaratmamız gerekiyor. Toplumun rehabilitasyona ihtiyacı var. Bu hikayeleri anlatmamız gerekiyordu. Bir bakıma “nöbet” tutuyoruz. Bu ülkede neler oluyor diye bizde kendimizce nöbetimizi tutuyoruz.

Yönetmen/yapımcılık dışında başka bir hayaliniz var mıydı?

Sinemada çok hayalim var ama başka bir iş yapmayı hiç düşünmedim düşünmem de. Çünkü ben hayal ederek ve isteyerek yaptım.

Yeni projeleriniz var mı?

Var şuan çalışma aşamasındayız. Benim masamda her zaman 5 tane yeni proje vardır. Benim işim bu. İleriye yönelik proje yapmadan duramam. Tesadüfen bir şey yapmıyorum çünkü. Su yüzüne çıkmamış hayali dizi ve film projelerim var.

Geçmişte yaşadığınız ve hala pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı?

Benim hayatımda pişmanlık duyduğum bir tek şey var “sigara içmek”. Hayata dair her şeyi yaşadım. Çok üzüldüğüm, kırıldığım, mutlu olduğum şeyler oldu. Özel hayatımda, iş hayatımda. çok para kazandım, çok battım. Hepsini yaşadım çok şükür ama hepsi insan için ve hepsinin de yaşanması gerekir. Bunların içinden kendim özel olarak tek pişman olduğum şey sigara içiyor olmak.

İyi ki yapmışım iyi ki olmuş dediğiniz bir şey var mı?

Çok şey var tabii. En somut ve özel olanı; evliliğim, çocuklarım ve sinemacı olmak.

Sizi en çok ne kızdırır?

Yalan ve yalana bahane bulunmasına kızarım. Tembellikten dolayı kendini kandıran insana çok sinirlenirim.

En severek okuduğunuz kitap?

Bir sürü kitabı bir arada okuyorum. Her zaman okuduğum İsmet Özel’in “Çatlayacak Kadar Aşk” masamda hep vardır. Son zamanlarda Süleyman Çobanoğlu’nun şiir kitabını okuyorum.

Kendi diziniz dışında en çok hangi diziyi izlerken keyif alıyorsunuz?

Dizi seyretme keyfiyetim çok olmuyor. “Ne yapılıyor, hikayesi ne” diye zaman zaman oturup izliyorum kendime göre analiz yapıyorum. Günlük takip ettiğim bir dizi yok. Görmem gereken dizileri o an izleyemiyorsam DVD sini alıp sonradan seyrediyorum. Film seyrediyorum ve seyretmeye çalışıyorum. Film seyretmeyi severim. Eşim ve çocuklarımla zaman zaman film akşamları yaparız.

Yapımcılık ve yönetmenlikte örnek aldığınız isimler var mı?

Hiçbir zaman örnek almak anlamında Hit denebilecek bir şeyim olmadı. Yabancı yönetmenlerden beğendiklerim var ama örnek almak anlamında bir şey söz konusu değil.

Hatta şöyle bir şey anlatayım size; bundan birkaç yıl önce Francis Ford Coppola Bulgaristan’da film çekiyordu ve 2-3 günlüğüne Türkiye’ye geldi gitti. Bunlardan birisinde de bir arkadaşımla gelip kapalı VİP’te basından gizli misafirim oldu ve bir akşam yemek yedik. Büyük adam, büyük yönetmen benimde çok sevdiğim yönetmenlerden birisi. Ve giderken kendisine “Deli Yürek Bumerang Cehennemi” DVD’sini götürdüm, hediye etmek için.

Türk sinemasından bir örnek, vaktiniz olursa izlerisiniz dedim. Müthiş bir heyecanla aa! Ne kadar güzel, bana imzalar mısın bunu dedi. Şimdi bunu bana imzalar mısın diyince ben nasıl yani dedim Francis Ford Coppola’ya film imzalayacağım. Birden aklıma “Godfather Collection” DVD seti var. Benim 4 hit filmimden biri olan “Apocalypse Now” Francis Ford Coppola’nın bir filmidir. O filmi götürüp Coppola ile yemek yiyeceğim imzalatabilirim değil mi? Ama aklıma öyle bir şey gelmiyor.

Kendi DVD’mi imzalarken bunu kısaca DVD’ye yazdım. Ben kimseye hayranlık duyup imzasını alayım gibi bir duygu yaşamadım. “Benim sizden imza almam gerekiyor, bir şey istemem gerekiyor”. hatta dedim ki “hayatımdaki 4 hit filmden biri sizin filminiz, getirip onu ben size imzalatmak isterdim ama beynim öyle çalışmadığı için bu hiç aklıma gelmedi kusura bakmayın. Size imzalı filmimi vermem biraz garip oldu.” dedim. “Yok, ben şeref duyarım” dedi.

Her mesleğin bir pir’i vardır. Sinemanın pir’i yok gibi gelir bana. Çok özel bir meslek. Kendimi bir anda sinemanın pir’i ile karşılaşmış gibi hissettim. Bir insan karşısında böyle bir hayranlık ve heyecan duyacağımı hiç düşünmedim ama hakikatten adam hayranlık uyandırıyor. Güzel bir anı oldu. Ama ben ondan imza almadım!

4 hit filmimden birisi onun filmidir. Bir diğeri Roman Polanski ‘nin TESS filmidir. Bunlar baya eski filmler. Diğeri Viskonti’nin Le Notti Bianche filmi 1980’lerde masumlar diye gösterildi.

Bir de Emir Kusturica’nın Undergrand filmidir. Maalesef Türkiye’de lüzumsuz yere skandallara sahne olan ve anlaşılmamış bir filmdir.

Genelde nerelerde bulunursunuz?

İstanbul’u seviyorum İstanbulsuz yaşayamam ama İstanbul’un daha çok sakin yerlerini severim. Üsküdar’dan Salacak’tan İstanbul’a bakmayı severim.

Bir de İstanbul’un içindeymiş, kalbindeymiş gibi hissedeceğiniz bir yer vardır. Kehkeşan dergi okuyucularına bu bir tavsiyem olsun. Topkapı Sarayı’nın sultan Mahmut köşkünün ön tarafına geçip bir kahve içsinler oradan İstanbul’a bakarak. İstanbul’un kalbinden dünyaya bakıyormuş gibi.

Kehkeşan Dergisi

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et

Liste

Bruce Willis ve 10 Performansı

66. yaşına özel Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için derledik.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1988 yapımı Zor Ölüm (Die Hard) filmindeki performansı ile Hollywood’un vazgeçilmez aktörleri arasına girmeyi başarmış olan Bruce Willis, 1985 yılında yer aldığı Mavi Ay dizisi ile Altın Küre ödüllerinde ‘Müzikal veya Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu‘ ödülünü alırken 1987 Emmy ödüllerinde ‘Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Başrol Oyuncusu‘ ödülünü kucakladı.

66. yaşını kutlayan Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için listeledik. İyi seyirler.

Altıncı His (1999) The Sixth Sense IMDb 8,1

Bruce Willis’in oyunculuğuyla dikkat çeken, 1999 yapımı psikolojik korku filmidir. Ölüleri görebildiğini ve onlarla konuşabildiğini iddia eden sorunlu, içine kapanık bir çocuk ve ona yardım etmeye çalışan eşit derecede sorunlu bir çocuk psikoloğunun hikâyesini anlatır.

Glass (2019) IMDb 6,7

James McAvoy ve Anya Taylor-Joy’un başrolünü üstlendiği Parçalanmış ile Bruce Willis ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini üstlendiği Ölümsüz filmlerini birleştiren yapım, Parçalanmış üçlemesinin devam halkası. Filmde, aşırı güçlü ve zarar görmeme yeteneğine sahip olan David Dunn, Kevin Wendell Crumb’ın parçalanmış kişiliklerinden biri olan ve en tehlikelisi olarak öne çıkan The Beast’in peşine düşüyor. Bu kovalamaca sırasında, kemiklerinin narinliğini şeytani zekası ile dengeleyen Mr. Glass’ın gölgesi de yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Glass’ın bildiği kimi sırlar iki adam için de kritik düzeyde önem kazanıyor. Aynı psikiyatri kliniğinde tedavi gören üç adam, birbirlerinden bambaşka karakterlerde olmalarına rağmen, “süper kahraman olduklarına inanan insanlar” üzerine uzmanlaşmış olan bir psikiyatrın bakımında tedavi için psikiyatri merkezine yatırılıyor. Ancak Mr. Glass ve Crumb’ın bir araya gelişi, kaçınılmaz olarak bir firar ile sonuçlanıyor. Onları durdurabilecek tek kişi olan Dunn da arkalarından firar ederek ikilinin peşine düşüyor.

Ucuz Roman (1994) Pulp Fiction IMDb 8,9

Ucuz Roman’da Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öteyandan, iki kaşarlanmış gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren bir kaç sahetekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar verir. Cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçar. Kader bu aykırı tipleri muhteşem bir şekilde bir araya getirecek, yollarını kesiştirecektir.

12 Maymun (1995) Twelve Monkeys IMDb 8,0

Dünyada insanlığın yok olmasına yetecek derecede tehlikeli olan bir virüs yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yer altlarına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu esnada virüsün yok olması için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole gönüllü olur. James kendisini yedi yıl geride, bir akıl hastanesinde bulur. Akıl hastanesi gibi bir ortamda gelecekten geldiğini ve misyonunu anlattığında ise gerçek anlamda akıl hastası etiketi yemesine neden olur.
12 Maymun, zamanda yolculuk temalı filmlerin arasında en önemli olanlardan biri. 

Zor Ölüm (1988) Die Hard IMDb 8,2

Zor Ölüm’de Noel gecesi New York polis departmanı dedektifi John McClane günden güne uzaklaştığı karısı Holly’le arasını düzeltmek ve tekrar barışmak için Los Angeles’a gelir. Holly şirketinin yılbaşı partisi için Nakatomi Plaza’dadır ve McClane bu binaya doğru yola çıkar. McClane plazaya vardığında kıyafetlerini değiştirmek için bir odaya girer. Bu esnada bir grup Alman terörist binayı kuşatarakk içindeki insanları rehin alır. Ellerinden kurtulabilen tek kişii McClane’dir. Şimdi McClane’e düşen görev içerisinde eşinin de bulunduğu bu kalabalığı kurtarmak olacaktır.

Günah Şehri (2005) Sin City IMDb 8,0

Frank Miller’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan film; kendini bir hilkat garibesi olarak düşünen buna karşın oldukça güçlü hatta yenilmez bir sokak savaşçısı olan gizli romantik Marv, özel dedektif Dwight, çabalarının yetersiz kalacağını bilse de, pislik yuvası haline dönmüş olan şehri temizlemeye çalışan idealist, gözü pek polis memuru Hartigan ve onların maceralarını anlatıyor.

Olaylar asıl ismi Basin olan fakat her türlü suçun vaka-i adliyeden sayılması nedeniyle “Günah Şehri” diye anılan hayali bir mekanda geçmektedir. Marv ve Dwight alışageldiğimiz “kahraman” tiplemelerine tam olarak uymasalar da alıştığımız gibi kötü adamlara karşı amansız bir savaş vermekteler. Hartigan ise bataklıkta açan bir çiçek misali dürüst ve namuslu birisidir. Bu üç kahraman, gücünü farklı kuvvetlerden almaktadır. Marv intikam, Dwight merhamet ve aşk, Hartigan ise dürüstlük.

Şanslı Slevin (2006) Lucky Number Slevin IMDb 7,7

Slevin’in hayatı hiç iyi gitmemektedir: Yaşadığı binanın mühürlenmesine karar verilmiştir; bir soyguncuya kimliğini kaptırmıştır; ve kız arkadaşını başka bir erkekle yakalamıştır. Los Angeles’tan ve sorunlarından bir süreliğine kurtulmak için arkadaşı Nick Fisher’ın New York’taki dairesinin anahtarını alır. Ama kötü talihi peşini bırakmayacak, işler daha da sarpa saracaktır.

Haham ve Patron New York’un yer altı suç dünyasının iki saygın ve korku uyandıran mafya babasıdır. Bir zamanlar ortak olan iki adam şimdi birbirlerinin en büyük düşmanıdırlar ve operasyonlarını aynı caddede karşılıklı malikanelerinden yürütmektedirler. Ellerinde tuttukları güce rağmen, paranoyanın esiridirler ve son 20 yılda kalelerinden bir kez olsun çıkmamıştırlar.

Ölümsüz (2000) Unbreakable IMDb 7,3

Tüm yolcuların hayatlarını kaybettiği büyük tren kazasından kurtulabilen tek kişi David Dunn olur. İşin daha da ilginç yanı Dunn’ın tek bir çizik bile almadan bu kazayı atlatmış olmasıdır. Bu mucizevi durum tüm insanların ilgisini çeker, en başta da bir çizgi roman müptelası ve koleksiyoncusu olan Elijah Price’ın… Price David Dunn’la tanışmak ister ve bu amacına ulaştığında ona bu kazayla ve bu gibi kazalardan nasıl kurtulduğuyla ilgili gizemli bir teoriden bahseder. Dunn’a başlarda gerçek dışı gelen bu teori zamanla kendini keşfetmeye giden yolun ilk adımı olacaktır.

5. Güç (1997) The Fifth Element IMDb 7,7

23. yüzyılda New York. Dünya yok olmanın eşiğindedir. Her 5000 yılda bir geri dönerek yaşamı yok etmeye çalışan şeytani güç, bir gezegen biçiminde hızla dünyaya yaklaşmaktadır. Tek kurtuluş beşinci güç olarak adlandırılan, kimsenin ne olduğunu bilmediği elementin dünyaya ulaşmasıdır. Bunu başaracak tek kişi eski bir asker olan taksi şoförü Korben Dallas’tır. Ancak onun ilgilenmesi gereken mükemmel güzellikte bir yaratık vardır.

Armageddon (1998) IMDb 6,7

 Birleşik Devletler Hükümeti, bizden dünyayı kurtarmamızı istiyor. İtirazı olan?”

Dünyayı yok edecek büyüklükte bir göktaşını yok etmek için bir grup sondajcı gök taşına doğru tehlikeli bir yolculuk yaparak onu yok etmeye çalışırlar.

Mavi Ay (Dizi 1985 – 1989) Moonlighting IMDb 7,6

Maddie Hayes ile eğlenceli dedektif David Addison’ın maceralarını anlatan Mavi Ay, 1985 ile 1989 yılları arasında ABC’de 65 bölüm olarak yayınlanmıştır. ABD yapımıcı Mavi Ay, sürekli çekişen ancak birbirlerine aşık iki karakterin dedektiflik hikayelerini konu almaktadır.

Okumaya Devam Et

Liste

Sağlık Çalışanlarının Hayatımızdaki Önemini Anlatan 10 Güzel Film

Tıp Bayramı kutlu olsun.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Biyografiden dramaya; sizi sürükleyecek, sonuna geldiğinizde sağlık çalışanlarına teşekkür etmek isteyeceğiniz filmler listesi sizlerle. Tıp Bayramı kutlu olsun. İyi seyirler.

Doktor (1991) The Doctor IMDb 7,0  

Jack McKee zengin ve başarılı bir doktordur. Düzgün seyrinde giden hayatı kanser teşhisi konmasıyla değişecektir. Yıllarca hekim-hasta ilişkisine hekim gözüyle bakan Jack, olaya bir de hasta gözüyle bakmak zorunda kalacak ve yaptığı hataların farkına varacaktır.

Doktor Ölüm (2010) You Don’t Know Jack IMDb 7,6

Gerçek olaylara dayanan bir hikayeden uyarlanan ve televizyon kanalı HBO tarafından çekilen film, iyileşme umudu kalmayan hastaların ölmesine yardım ederek kamuoyunun gündemine oturan, ‘ölüm meleği’ lakaplı meşhur Doktor Jack Kevorkian’ın hayatını anlatıyor.

Tanrıyı Oynayanlar (2004) Something the Lord Made IMDb 8,2

Büyük Buhran sırasında başlayan, cerrah Alfred Blalock ile siyahi asistanı Vivien Thomas’ın 34 yıllık ortaklıklarının hikayesi. İlk başta hademe olarak işe alınan Thomas, el becerisi ve kardiyolojiye duyduğu ilgi sayesinde Cerrah Blaloc’un araştırmalarının önemli bir parçası haline geliyor. Ancak dönemin ırkçı yaklaşımı Thomas’ı oldukça zorluyor. Kapalı kapılar ardında sorunsuz yürüyen bu ortaklık ilişkisi, beyazların hüküm sürdüğü kapıların ardında tam bir mücadeleye dönüşüyor.

Patch Adams (1998) IMDb 6,8

İntihar eğilimli biri olarak girdiği akıl hastanesinde gördüklerinden sonra Hunter ‘Patch’ Adams (Robin Williams), çıktıktan sonra tıp fakültesine öğrenci olarak girer. Okulda başarılı bir öğrenci olmasına karşın, ideallerinden dolayı hocalarından tepki görür. Amacı ‘hayata renk katarak’ mizah yoluyla tedaviye katkıda bulunmaktır. Daha sonra yoksul hastalar için kendi parası ve bağışlarla özel bir klinik açmaya kadar girişimlerini sürdüren Adams, film sürecinde sevgilisi Carin Fisher’in (Monica Potter) öldürülmesiyle ve lisanssız klinik açmakla darbeler yese de, tedavi hizmetlerinde yaptıklarıyla ünü ülke çapına yayılır ve bir anlamda amacına ulaşır.

Article 99 (1992) IMDb 6,1

Veteran Hastanesi’ndeki bir grup doktor, umutsuz bir durumla uğraşmak zorundaydı: çok fazla hasta ve yetersiz yatak kapasitesi. Doktorların sorunlarının asıl sebebi, hastane yönetiminin kemer sıkma politikasıdır. Doktorlar ise ellerinden gelen en iyi şekilde hizmet etmeye karar verirler, bu yönetimin kurallarına karşı gelme ve izinsiz işlemler gerçekleştirme anlamına gelse bile.

Aklım Karıştı (1999) Girl, Interrupted IMDb 7,3

Yaşamına kast etme,günlük ilişkiler yaşama ve kişilik bölünmesi tanısıyla ailesinden ayırılarak ‘Claymoore’ adlı psikiyatri kliniğine yatırılan yazar adayı genç Susanna Kaysen’in buradaki personel ve hastalarla yaşadığı hüzünlü, heyecan verici, iç burkucu ilişkinin hikayesini anlatan film yazar Susannna Kaysen’in aynı adı taşıyan romanıdan, başarılı filmleriyle bütün dünyaya kendini kanıtlayan James Mangold tarafından sinemaya uyarlanmış.

Yetenekli Eller: Ben Carson Hikayesi (2009) Gifted Hands: The Ben Carson Story IMDb 7,7

Dr. Ben Carson, işinde oldukça yetenekli bir cerrahtır. Kendisine gelen son vaka, onun bu yeteneğini kanıtlamasında bir kez daha etken olacaktır. Dr. Carson’un bu yeteneğini nasıl kazandığı, geçmişindeki zorlu mücadelede saklıdır.

Zeka (2001) Wit IMDb 8,0

1998’de Pulitzer ödülü kazanmış bir tiyatro oyunundan uyarlanan tv filmi, kendisine konulan kanser teşhisinin ardından, hayatı sorgulamaya başlayan bir kadının hikayesini anlatıyor. Edebiyat Profesörü olan Vivian Bearing; koyulan kanser teşhisinin ardından, hayatını gözden geçirirken, önceliklerini de yeniden değerlendiriyor.

Uyanışlar (1990) Awakenings IMDb 7,8

Oliver Sacks’ın kendi hayatını kaleme aldığı aynı isimli romandan sinemaya uyarlanan film, ömrünü bilime adayan asosyal bir doktorun, icat ettiği bir ilaç sayesinde değiştirdiği yaşamları anlatır. Nörolog Malcolm Sayer, yeni çalışmaya başladığı bir hastanede, daha önce görmediği tarzda bir hastalığa sahip bir grup hastayla karşılaşır. Bu insanlar uzun yıllardır hareket etmeden yatağa bağlı bir şekilde uyku modundadırlar. Doktor Malcolm bir konferans esnasında tanıtılan bir ilacın bu hastalığı da iyileştirebileceğini düşünür ve bu hastalar üzerinde uygulamaya başlar. Uyandırılıp hayata dönen ilk hasta Leonard Lowe olur.

Fil Adam (1980) The Elephant Man IMDb 8,1

Fil Adam, gerçek bir hayat öyküsünü anlatıyor. 1880’ler Londra’sındayız. Şehrin sokaklarından süzülen kasvet ve karamsarlık, arka sokaklarda olup bitenleri belli eder nitelikte. Doktor Treves, isli sokaklarda gezindiği esnada gezici bir sirke rastlıyor. Önündeki kalabalıktan anlaşıldığı üzere içeride normal olmayan bir gösteri var. Ve bu normal olmayan gösterinin kahramanı, doğuştan engelli olan John Merrick. Annesi Merrick’e hamileyken bir fil tarafından saldırıya uğradığı söylenir bu sirkte. Doktor Treves ise hızlı bir hamleyle tedavi altına almak ister bu fil görünümlü adamı ve istediği gibi de olur. Her haliyle ürkütücü olan fil adamın bu korkunç görünümünün altında, gönlünde yatanlar ise zamanla dökülmeye başlar.

Okumaya Devam Et

Popüler