Önce Şımartıldım, Şimdi Yumruk Yiyorum

Manşet Türkiye

Fatih Akın son çalışması ‘Kesik’te kendi deyimiyle ‘Ermeni soykırımı’nı fonunda kullanan bir ‘western’e imza attı. Film, yönetmenin kariyerindeki en çok eleştirilen yapım oldu. Ünlü yönetmen Hürriyet’ten Uğur Vardan’a röportaj verdi.  Röportajın öne çıkan başlıkları ise şöyle;

fatih akın

Böyle bir konuya el atma fikri, böyle bir film yapma düşüncesi nerden doğdu?
Her zaman bir western yapmak isterdim. Küçüklüğümden beri çok sevdiğim bir tür.

Ama film, ilk aşamada western olarak ele alınmıyor.
Ama ben western olarak ele alıyorum! Martin Scorsese de öyle alıyor mesela.

Tamam western, kabul… O halde bu türde bir filmin içine ‘Ermeni meselesi’ni, katmak nerden çıktı?
‘Ermeni soykırımı’…

Genelin aksine ‘Soykırım’ ifadesini kullanıyorsun yani.
Evet, kullanıyorum… ‘Soykırım’a ilişkin fikirler, düşünceler ilk kez 17-18 yaşlarında kafamı kurcalamaya başladı. Çevremde bu konuda bir hassasiyet, bir çekince olduğunu ilk kez o zaman fark ettim. Bu da ilgimi çekti, bende merak uyandırdı. Akabinde bu konuda kendimi aydınlatmaya ve neler olduğunu anlamaya çalıştım. Bütün dünyada her hafta 45-50 yeni film vizyona giriyor. Bütün bu toplam içinde bir yönetmen olarak sinemamda farklı şeylerin peşinde koşuyor, farklı şeyler anlatmaya çabalıyorum. Bu konu da seyirciler ve benim için farklıydı diye düşünüyorum.

Bir söyleşinde “Film dolayısıyla çok şey öğrendim” demişsin. Neler öğrendin, ne türden gerçeklere ulaştın?
Yaklaşık yedi yıl bu projeyle uğraştım. Konuya ilişkin bol bol kitap okudum, araştırma yaptım, Erivan’a gittim, insanlarla konuştum. Şu türden eleştiriler duydum: “Film tek taraflı.” Bu futbol maçı değil ki, ben taraftar değilim ki. Bir yeri tutmuyorum, tarafsız bakarak gerçeği arıyorum. Gerçeğin yanındayım. Soykırım nasıl oldu, neden oldu, neler yaşandı da bu karanlık kuvvetler dışarı çıktı? Bütün bunların peşinde sürüklenirken şunu da fark ettim: Bugünkü Ortadoğu’nun Kobane’si, Suriye’sinin, tarihten kalan ve çözülmemiş birtakım sorunlar eşliğinde sınırları çizilmiş ve onlar haritalardaki yerlerini almış. Geçmiş yüzyıl başı Avrupa’da da böyle sorunlar yaşandı. Ama bu konudaki hesaplaşmalarını yaptılar, meselelerle yüzleştiler.

Kimileri bu konuda “Soykırım yoktur, zaten dökülen bir imparatorluk can derdindeyken nasıl soykırım yapsın?” derler. Sen yaptığın araştırmaların ardından nasıl bir fikre ulaştın?
Aslında filmin başında ‘Star Wars’ benzeri çıkan kısmın küçük bir özeti var ama… Evet, imparatorluk çöküyor, çok kısa bir zaman diliminde çok büyük topraklar kaybediyorlar. Balkanlar, Kafkaslar kaybediliyor. İçeriye, Anadolu’ya doğru bir çekilme başlıyor. Bu, yerlerinden olanlar için elbette ki büyük bir travma yaratıyor. Yaşadıkları travma nefrete ve şiddete dönüşüyor. Enver, Talat, Cemal paşalar bu travmayı başka noktalara, yerlere kanalize ediyorlar. “Anadolu artık eldeki tek yer, onu da içimizdekilere kaptırmayalım” fikri baş gösteriyor. Yunanların zaten bir ülkesi var ki onlarla daha sonra ‘Mübadele’ vasıtasıyla hesap görülüyor. “Ermeniler yarın bir gün çıkar, başımıza iş açarlar” diye düşünülüyor. Hele de bir arkalarına Rusya, Fransa gibi ülkeleri alırlarsa” korkusu da var. Böylece soykırımın gerekçesi şekilleniyor.

Ya Kürtler?
Onlar Müslüman, bizden diye düşünülüyor. Üstelik aralarında Osmanlıya karşı olanlar olduğu gibi yakın olanlar da var. Üstelik tehlike yaratmayacak azınlıktaydılar…

the cut kesik

Önce Venedik Film Festivali, sonra da vizyona girdiğinde Almanya… Sanırım ilk kez bir filmin bu kadar eleştiri yağmuruna tutuldu. Ne diyorsun bu duruma?
Evet, hep el üstünde tutuluyordum, çok şımartılmıştım! Ama bu, bu işin bir parçası… Boks gibi bir şey, yeniyorsun yeniliyorsun, yumruk atıyorsun yumruk yiyorsun. Rocky’de vardı ya hani, “Önemli olan yediğin yumruğun sertliği değil tekrar ayağa kalkma çaban” türü yaklaşımlar. Biraz böyle bir durum yaşadım.

Peki asker kaçaklarına sempatin nereden geliyor?
Pasifistim de ondan… Ama bir tarihsel gerçek var: Osmanlı İmparatorluğu’nun o döneminde asker kaçaklarının sayısı
o kadar çoktu ki.

‘Diaspora Ermenileri’yle olan görüşmelerinde ilginç şeyler yaşadın mı?
“Sen nerelisin” diye sorup “Türküm” cevabını aldıklarında “Ama Hıristiyansın değil mi?” diyorlardı. “Hayır, değilim” dediğimde de beni kötü olarak görüyorlardı. Bu da bir tür ırkçılık tabii ki… Sonra zamanla bana tıpkı o dönem Ermenileri kurtaran, filmdeki Mehmet karakteri gibi bakmaya başlıyorlardı. Bir millet tek tip insandan oluşmaz ki, her zaman iyiler ve kötüler vardır.

Sonraki filmin ne olacak?
Çok proje var aslında ama hangisini çekeceğime karar vermedim. Hollywood’da çalışmayı çok istiyorum, aslında teklif de geliyor. Bir yapımcı, Amin Maalouf’un ‘Işık Bahçeleri’ adlı romanından yapılacak bir uyarlama için beni düşündüklerini söyledi. “Film de olabilir, dizi de” dedi. Bu arada hakkında konuştuğumuz Corbijn’in çektiği Philip Seymour Hoffman’lı
‘A Most Wanted Man’i önce bana teklif ettiler ama baktım konusu Çeçenler, İslamcı teröristler gibi meselelere de uğruyor, zaten ‘The Cut’la uğraşıyorum, reddettim. İlginçtir, oradaki Çeçen terörist rolünü de ‘The Cut’taki Nazar’a, Tahar Rahim’e teklif etmişler. O zaman tanışmıyorduk, sonradan Tahar’ın da rolü reddettiğini öğrendim.

Peki Türkiye’deki gidişatı nasıl görüyorsun?
Valla demokrasi dört senede bir sandığa gitmek değildir. Kendi azınlıklarına sahip çıkmak, basın ve fikir özgürlüğünü her daim korumak gibi değerleri yaşatman lazım. Bu tür değerler sanki yavaş yavaş Batı’da da yok oluyor, daha az önemseniyor. Norveç, hatta Almanya gibi ülkeler nispeten bu değerleri koruyan yapıdalar ki bunun üçlü ekonomilerle de ilgili olduğunu sanıyorum. Ama Almanya’da mesela son dönemde Türklere yönelik Nazi cinayetlerinde Alman istihbaratının konuya vâkıf olmasına rağmen gerekli önlemleri almadıklarını gördük. Bu konuda hâlâ doyurucu bir açıklama yapmadılar. Türkiye’ye gelince burası Avrupa değil. Avrupa Birliği’ne de henüz üye olmadık. Yani birliğin değerleri burada yerleşmiş durumda değil. Öte yandan başka rol modelleri de var; ekonomileri gelişmiş ama demokratik olmaktan çok otokrat sistemleri sahip Çin e Rusya gibi ülkeler. Bu durum, “İlla Avrupalı olmak gerekmez” diyen Türkiye’ye başka kapıları aralıyor. Zannediyorum Türkiye şu anda belli bir kimliği arıyor. ‘Yeni Türkiye’ meselesi de sanki bu kimlik arayışının ifadesi…

SCORSESE’DEN DESTEK MEKTUBU ALDIM

‘Duvara Karşı’ bence sinema tarihinin en yıkıcı aşk filmlerinden biri. Benzer ruh durumuna sahip başka hangi filmleri sayabilirsin?
– Daha çok Fransız filmleri var sanki aynı kulvarda yer alan. Leo Carax’ın ‘Köprüüstü Âşıkları’, Beatrice Dalle’lı ‘Betty Blue’, Patrice Chereau’nun ‘Intimacy’si gibi… ‘New York New York’ da sanki böyleydi. Bu arada yeri gelmişken Scorsese’den bir mektup aldım, ‘The Cut’a yönelik eleştiriler için şunları yazmış:  “Beni de ‘New York New York’ dolayısıyla eleştirmişlerdi. Tıpkı senin şimdiki durumun gibi yönetmenlik kariyerimde ilk kez bu denli yoğun eleştirilerle karşılaşmıştım.”

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

1 Yorum

  1. Yönetmenin toplum mühendisliğine soyunup kendi düşüncesini empoze etmeye çalışması sinemanın en kötü ve onarılması gereken yönü bence.

    Reply

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up