Ölümsüzlüğün Yolu Ölümden Geçer: The Fountain

Manşet Yazarlar

husna-karanfil

Ölüm mefhumu insanoğlunun en zor kabullendiği “gerçek”tir. Çoğu insan “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetinin idrâkinde olsa da ölümü hatırlamayı ya da adını ağzına almayı istemez, ne kendisine ne de sevdiklerine asla yakıştırmaz, son ân gelene kadar da kabullenemez… Ancak, gün gelir, sevdiği kişiler ilâhî emire boyun eğer, işte o zaman kendisi de ölüme daha farklı bakmaya, anlamını gerçekten idrâk etmeye başlar; kaybettiği, daha doğrusu ebedî âleme yolcu ettiği kişilerin yok olup gitmediğini, varlıklarının bir şekilde devam ettiğini/edeceğini düşündükçe, o korktuğu ve uzak durduğu mefhumu kabullenir, hattâ ölümün yaşattığı acıya ölüm ve ötesini düşünmek merhem olur…

İşte, Darren Aronofsky’nin 2006 yapımı The Fountain filmi de üç farklı zaman diliminde geçen, birbiriyle iç içe üç öyküsünde benzer bir durumu işler. Filmdeki üç öykünün de ekseninde ölümü kabullenemeyiş ve ondan kaçma yolunu arayış vardır, ama içlerinde özellikle de “günümüz” diye tâbir edebileceğimiz kısımda, girizgâhta verdiğimiz örnek yaşanır.

the-fountain-original

Eşinin ölümcül hastalığına çare arayan ve ölümü “bir hastalık” olarak tanımlayan bir bilim adamı, onu tedavi etme savaşındadır. Lâkin sevdiği kadınla zaman geçirmek ve son günlerinin kıymetini bilmek yerine vaktini onu hayatta tutmanın yollarını/formülünü aramayla harcar, eşini kaybetme korkusunu kaçınılmaz sonu inkâr ederek aşmaya çalışır, hattâ eşinin her şeyi kabullenmiş olmasına bile tahammül edemez… Ama en sonunda yapabildiği tek şey ‘kabullenmek’ olur. Kezâ akabindeki zaman diliminde/boyutta da varabileceği sonuç değişmez.

Film bir yönüyle hayatın ve zamanın kıymetini bilmek gerektiğini de vurgular; en azından sevdiklerimizle geçirdiğimiz her ânın kıymetli ve geri gelmez olduğunu hatırlatır. Öyle ki, bu konuda pişmanlıkları olanları, karelerine dalıp Thomas’a kızacak, kendisiyle aynı hataya düşmemesi için uyaracak hâle getirir.

Aslında film “geçmiş” kısmında İspanya’nın yeni kıtaya sömürge yelkeni açmasını çeşitli gerekçelerle haklı gösterir gibidir. Hattâ Thomas’ın yanında yer alan dönemin Endülüslüsünün haine dönüşmesi de epey manidardır. Bu gibi noktaları birazcık göze batar.

Ayrıca yönetmen simgesel anlatımında ağırlıklı olarak Budizm felsefesini kullanmıştır. Hattâ yanı sıra pek çok anlam çıkarılabilecek metaforları da mevcuttur. Lâkin hangi açıdan değerlendirmiş olursa olsun, “ölümü kabullenmeyi” etkileyici bir şekilde işlemiştir. Bu açıdan bakıldığında film şaheser tâbirini hak eder.

Film konusuyla olduğu kadar soundtrack’leriyle de hâfızalarda yer etmiştir. Clint Mansell’in besteleri Mogwai ve Kronos Quartet’in eşliğiyle hârikulâde bir güzelliğe bürünmüştür.

Soundtrack’lerin en özeli ve güzeli ise adıyla filmi özetler:

“Death İs the Road to Awe/Ölüm huşûa (ya da kabullenişe) giden yoldur.”

 

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up