Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Mustang ya da Bir Yalana İnanmak

Yayınlandı

tarihinde

Gülcan Tezcan yazdı…

1990’lardan bu yana ‘Türkiye İran olmayacak’ ile başlayan ‘muhafazakarlaşıyoruz’ ile devam eden, Cumhuriyet kazanımlarının nasıl da kaybedildiğine ağıtlar yakan anlayışa büyük bir içtenlikle inanan, biat etmiş belli bir kitle var ülkemizde.

Geçen bunca zaman içerisinde yaşanan toplumsal değişimler ve dönüşümleri görmezden gelen bu kitle ‘kendi doğruları ve sabiteleri’ dışında bir gerçekliğin var olduğunu kabullenmekte de çok isteksiz. Çünkü yaşadıkları illüzyon ve hayal dünyasındaki kabullerini değiştirerek konforlarından vazgeçmek istemiyorlar.

mustang_3-70111e44

Algıları açık, dünyayı görmüş, farklı kültürlerle temas etmiş, ‘Cumhuriyet’in sınırlarını aşmış olanların tabularını yıkma konusunda daha cesur olabildiğini düşünürdük eskiden. Ama heyhat… Bırakın başka mecraları, Avrupa’da yaşayan ve sinema alanında varlık gösteren Türk kökenli yönetmenlerin yaptıkları işlere baktığımızda bile mekânsal değişikliğin düşünce dünyaları ya da algılarının genişlemesi noktasında bir fayda sağlamadığını görüyoruz üzülerek. Ülkemizdeki son derece tutucu sanat piyasasının ezberleri ve alışkanlıkları katlanarak yankılanıyor Avrupa’daki Türk kökenli sinemacılarda. Fatih Akın’da da bunu gördük Ferzan Özpetek’te de.

Bunun son örneği Fransa’da eğitim almış, oradan Türkiye’ye bakan Deniz Gamze Ergüven’in yönettiği ve Fransa Oscar aday adayı oluşundan dolayı büyük dikkat çeken Mustang. Anadolu taşrasından muhafazakar bir toplumda kadının var olma problemine eğilen film, inandırıcılıktan çok uzak hikâyesiyle daha en başından seyirciyle arasına mesafe koyuyor. Kendi toplumuna yabancılaşmanın sayısız örneğini gördükten sonra hâlâ Mustang gibi filmlerin çekilebiliyor olması kimi alışkanlıkların asla değişmeyeceğini gösteriyor. İşin ilginç yanı ise eleştirmenlerin pek çoğu filmi aksayan yanları ve gerçeklikten uzak oluşundan dolayı değerlendirmeye bile almazken ‘dindar’ okura hitap eden kimi mecralarda eleştiri tonu oldukça hafif tutulan övgü dolu yazılar yayınlanması.

Özgürlük teşhirciliğin neresinde?

mustang

Beş tane genç kızın büyüme hikâyesini sözde zamansız ve mekânsız bir zeminde anlatmak üzere yola çıkan filmde, bir yemek sahnesinin fonuna, yakın dönemin başbakan yardımcısının kadın erkek kimliğine ilişkin açıklamalarının yerleştirilmesi ve artık neredeyse bütün sanat filmlerinde zorunluluğa dönüşen Gezi’ye selam durma ritüelinin, gardrobun bir kenarında duran ‘#direngezi’ yazılı tişörtlerle gerçekleştirilmesi de filmin niyetini ortaya koyuyor. Hiçbir somut karşılığı ve göstergesi olmayan ‘Yaşam tarzımıza müdahale var!’ yalanının sinema perdesine yansımasından ibaret duran film, son dönem feminist bakış açısıyla film üreten pek çok kadın yönetmenin yaptığı gibi aileyi kötülüğün kaynağı ve bireyi tutsak eden bir yapı olarak resmederken kadının özgürlüğünü de ‘cinsel serbesti’den ibaret kabul ediyor. Kadın hakları savunusu gibi iddialı cümlelerle promosyonu yapılan filmde alenen çocuk yaştaki genç kızların teşhircilik için kullanılmasındaki garabeti ‘sanat’ diye alkışlayanlara da ne desek az!

Bir eve hapsedilen beş genç kızdan hiçbiri özgürlük peşinde koşarken herhangi bir hayal kurmuyor. Hiçbirinin bir ideali, rüyası, geleceğe dair planı yok. Hikâye anlatıcısı en küçük kardeşin İstanbul’daki öğretmenine gitme hayali ise kapatıldığı hapishaneye dönüşen evden ve dayatılan hayattan kurtulmak için tek çıkış sadece. Yarı çıplak giyinmek ve rastladığı herhangi bir erkekle birlikte olmak büyümekte olan genç kızların tek hedefi.

Özetle, Yeşilçam’da öteden beri var olan ve çok sayıda örneğini gördüğümüz ‘ülkeni kötüle, toplumunu yerin dibine batır, yurtdışında ödüle koşarsın’ formülü hâlâ geçerliliğini koruyor. Neyse ki seyirci, ucuz teşhircilik ve sözde sanatsal film sosuna bulanmış böylesi iğreti kalkışmalara prim vermeyecek kadar farkındalık kazandı bu noktada.

————————————-

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
1 Yorum

1 Yorum

  1. Oğuz

    24 Ekim 2015 at 23:07

    Gezi’ye selam göndermek, Gezi’ye atıfta bulunmak “sanat filmleri”nin ön koşulu değil, doğal bir refleksi. Üzerinden henüz iki yıl geçmiş Cumhuriyet tarihinin en önemli toplumsal olaylarından biri sanatımıza yansımayacak da sadece içki sofrasına, çay sohbetlerine meze mi olacak? Bunu böyle bir cümleyle karikatürleştirmek yanlış. Daha çok göreceğiz Gezi’yi, hiçbir şey görmedik. Bu ülkenin yeni sanatçılarının hepsi oradaydı.

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Promising Young Women

Seher Kavut, beş kategoride Oscar adayı Promising Young Women filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Promising Young Women

Son yıllarda feminist sinema, dünya kültürünün önde gelen yapımlarından biri olmaya başladı. Ancak iyi niyetli olan bazı yapımlar, çoğu zaman, kadınların erkeklere üstünlüğünü göstermeyi amaçlayan zehirli feminizmi gizler.

Aslında, “tecavüz ve intikam” türündeki oldukça basit bir hikayenin arkasında, sonsuz bir “zihinsel drama” konusu vardır.

Öncelikle Emirald Fennel‘in Killing Eve (2018) dizisinde bir kadının yüksek kaliteli ve tam teşekküllü imajını, duygusal deneyimlerini, ilişkilerini, kendi kaderini tayin hakkını ve hatta kadın zulmünü gösterdiğini söylemek gerek. Yönetmen dizide senaryo yazarı olarak rol aldı.  Killing Eve’de olduğu gibi Promising Young Woman, ana karakter Cassie’yi (Carey Mulligan) güçlü, bilinçli ve bağımsız bir ruh olarak gösteriyor, ancak aynı zamanda koşullar veya diğer insanlar tarafından kırılmış biri. “The Great Gatsby”, “Don’t Let Me Go”, “Shame” ve “Suffragette” filmleriyle tanınan Carey Mulligan, bir kez daha izleyiciye kahramanını gerçek, doğal ve biraz karikatürize edilmiş bir “intikamcı” olarak gösteriyor.

Karakterin, bir arkadaşına tecavüz eden ana kişi ve bu sahneye gülerek şahit olan bir grup insandan intikam alma şeklini görüyoruz.  Ancak her şeye umutsuzluğun, kanın ve zulüm nehirlerinin eşlik ettiği “tecavüz ve intikam” türündeki diğer filmlerin aksine, Cassie’nin intikamı daha yaratıcı, hatta daha insani ve öğretici denilebilir. Cassie’nin hedefine giden yolu, Monte Cristo Kontu, Gladyatör ve Kill Bill gibi klasik hikayelerdeki kahramanlarla eşleşiyor. Cassie gibi bu filmlerin kahramanları da intikam eyleminden hoşlanmazlar, onlar için bu sadece bir araç, amaca ulaşmanın bir basamağıdır. Bu tür hikayelerin kahramanlarının amacı, intikam aldıktan sonra huzur bulmak, adaletin sesini duyurmaktır.

Filmin başarılı ve bazı yerlerde tamamen beklenmedik oyuncu kadrosuna dikkat çekmek gerek. Bo Burnham (Sekizinci Sınıf), Laverne Cox (Orange Is the New Black), Connie Britton (American Horror Story: Murder House, Scandal), Adam Brody (Lonely Hearts, In the Land of Women “) ve Jennifer Coolidge (Legal Blonde, American Pie) beklenmedik ve çekici bir şekilde parlıyor.

 Filmin genel resmi ve ruh hali, sanki “chernukha” ve gerilim unsurları içeren bir rom-com ile çekilmesi gerekiyormuş gibi oldukça hafif görünebilir, ancak onu izleyiciye daha da yakınlaştıran şey budur. Film tam teşekküllü bir drama gibidir ama ağlatmaz. Evet, kasvetli tonlar filme alınmıyor ve özellikle bazı önemli kelimeler ve sahneler perde arkasında kalıyor, ancak izleyici resmin hafifliği, kamera çalışması ve müzikle ekranda olup bitenlerin yoğunluğunun ve duygularının farkındadır.

Filmin müziği de önemli bir rol oynuyor. Başka bir ünlü şarkı ortaya çıktığında, neredeyse iki saat boyunca takip ettiğimiz hikayeyle bağlantılı olarak orijinal anlamı ve ruh hali korunur. Bu filmde seslendirilen bazı bestelerin sanatçıları bir zamanlar sözde “kötü adamlar listesi” ne dahil edilmiş, halk tarafından azarlanmış ve mümkün olan her şekilde “kaliteli elit”ten “dışlanmış”. Filmin her kompozisyonu zekice ve dikkatle seçilmiş ve hikayeyi tamamlıyor.

Genel olarak, görsel hikaye anlatımı ve fotoğraflar için Fennell’in en iyi işi denebilir. Promising Young Woman, olağanüstü kamera çalışması, kompozisyon ve geometriye sahiptir.  Yönetmen, kameramanla birlikte küçük bir bütçeyle, ana karakterin var olduğu dünyanın iç çirkinliğinin görsel güzelliğini yansıtan parlak bir görüntü elde eder. Ve renk paletinin yetkin seçimi, filmin bazı karelerini akılda kalıcı ve çok hacimli hale getirir, bu sayede “Kız”a giderek daha fazla bakmak istersiniz. Genellikle Fennell‘in rengi, izleyicinin epizodik karakterler hakkında bilmesi gereken her şeyi söyler: İzleyicinin kahramanın etrafında gördükleri, onun kim olduğunu, ne deneyimlediğini ve senaryonun onu nereye götürdüğünü anlamak için yeterlidir.

 “Promising Young Woman“, son yılların en başarılı pop feminist filmlerinden biridir, ancak gökyüzünde yeterince yıldız bulunsa da, bir dizi başarılı yönetmenlik deneyiminden sonra bu film zamanla tepeden kaybolabilir. Senaryo biraz daha sağduyuya sahip olsaydı ve erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkilerle ilgili sorunlara dair ciddi bir görüşe sahip olsaydı, Emirald Fennell’in filmi daha yüksek bir kesime hitap edebilirdi.

Nihayetinde, feminist sinema temasına dönersek, “Promising Young Woman” bu eğilimin biraz daha olumlu bir örneğidir, bir kadını erkeğin üstüne koymamak, istisnasız herkesi istismarcı ve pislikle eşitlememek ve aynı zamanda sorunu da ortaya çıkarmaktadır. Genel olarak, kadınlarla taciz edici iletişim kültürünü kınamayı ve bu soruna bir diyalog çözümü için çabalamayı amaçlamaktadır.

Film, hem bir sinema sanatı eseri olarak hem de feminist hareketin ana akımında kendi içinde değerli olduğu için kesinlikle izlemeye değer.

Seher Kavut

Eleştiri: Promising Young Women
5.7 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet3
Şiddet & Kan2
Küfür & Argo5
Cinsellik & Çıplaklık7
Aldatma1
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara5
Korku Öğeleri5
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Sound of Metal

Seher Kavut, altı kategoride Oscar adayı Sound of Metal filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Sound of Metal

2021 Akademi Ödülü adaylarının resmi olarak açıklanmasıyla sinema endüstrisinde son bir yılın en büyük hareketliliği yaşanıyor. Bu hareketlilik aynı zamanda Sound of Metal için de yaşanıyor çünkü toplamda altı adaylık alarak on adaylık alan Mank’tan sonra ikinci güçlü aday oluyor. 

Riz Ahmed, işitme duyusunu kaybeden bir heavy metal davulcusu rolünün ardından pek çok insanın En İyi Erkek Oyuncu listesindeydi zaten. Sound of Metal, Ahmed’in adaylığına ek olarak, film En İyi Film dalında ve En İyi Özgün Senaryo dahil olmak üzere toplamda altı ödüle aday gösterildi.

Belgesel film yapımcılığındaki çalışmalarıyla tanınan ve Derek Cianfrance‘ın “A Place under the Pines” filminin senaryosunun yazımında rol alan yönetmen Darius Marder (bu filmin senaryosunda da izleri vardır), zor yollar aramak yerine yine tanıdık bir çözüm olan belgesel tarzı kendi uzun metrajlı ilk filmini yayınladı. Ruben’in hikayesini ekrana aktarmak için, bu yaklaşım gerçekten çok işe yarıyor, çünkü böyle bir olay örgüsü ağlatmak ve manipüle etmek için değil, canlılık ve inanılırlık için önemli.

Sound of Metal, Children of a Lesser God (1986) filminin konusuna benzerlik gösterse de sağırlığı ve melodramatik duyguları romantikleştirmeyi tamamen reddediyor. Marder ve kulakları sağır eden bir müzisyenin acı verici halini uyuşturucudan yoksun bırakma ile kafiyeler. Ruben kelimenin tam anlamıyla deneyimlenebilir ama fiziksel olarak oldukça tamamen farklı nedenlerle de olsa bu engeli çok iyi gösteriyor. Onun çılgınca, çaresiz direnme enerjisi, bedeni ve ruhu geçmişinin yükünden arındırmak için, yavaş yavaş alçakgönüllülük yoluna götürmek için gereklidir bu ve hiç de başarısızlık anlamına gelmez, sadece kaçınılmaz olanın akıllıca bir kabulü anlamına gelir.

Marder, bu psikanalitik sistemde yeni bir şey sunmuyor, ancak bunu o kadar canlı ve delici bir şekilde yapıyor ki, kişi hata bulmak istemiyor. Elbette, şu anda muhtemelen en iyi rolünü oynamış olan ve Ruben’i tasvir eden Riz Ahmed‘in, işitme engelli bir ebeveyn ailesinde büyüyen Paul Reisi’nin ve özkahramanın akıl hocasını kişisel deneyimin onda yarattığı o özel, çok samimi duyguyla somutlaştıran deneyimli bir işaret dili tercümanın payı da çok büyük.

Eleştiri: The Sound of Metal

Ruben, yavaş yavaş değişen durumuyla geçmişi ile yüzleşen bir yabancıdır. Fakat Marder senaryonun belirli satırlarını kaçırmış ya da bilerek atlamış gibi duruyor çünkü bazı sahneler filmden atılmış ve boşluk varmış izlenimi veriyor. Ruben’in işitme duyusunu zamanla nasıl kaybettiğini göstermiş olsaydı, ki film iki saat olmasına rağmen boşluk hissi devan ediyor, aynı zamanda karakter hakkında daha fazla şey öğrenecektik, örneğin bu süreçte hangi değerleri kaybettiğini ya da nasıl deneyimlediğini.

Ruben ve Lou (Ruben’in kız arkadaşı), müzik etkinliklerinde saldırganlıklarını ifade eden ilerici vejetaryen punklardır. Konserden konsere bir karavanda seyahat ederek yarı çingene varoluşlarının tadını çıkarırlar. Lou, Ruben işitmeyle ilgili sorunları olduğunu anladığı anda, sadece sağır ve dilsiz insanların yaşadığı küçük bir komünde onun için bir tür terapi evi bulur. Muhtemelen Darius Marder, kahramanı Sound of Metal‘e dönüştürebilecek daha yüksek bir gücün soruları olan kurtuluş temalarını eklemek istedi, ancak yazarın bakış açısı, filme yansıyan sağır insanların toplumunun şu şekilde görülmesidir: neredeyse ideal bir toplum. Ruben bu eve gider ve onlara katılır yalnız burada bazı katı kurallar ile karşılaşır. Marder bu kısımda toplumumuza karşı argümanlar ve önyargılı düşünceler ileri sürüyorsa, o zaman neden Ruben’in tarafını tutmayalım?

Nihayetinde, kahraman belirli bir evrim geçirir ve oldukça değerli bölümler başlar, dramadan çok teknik uygulamaya odaklanılır. İlginç bir şekilde, Marder‘in izleyiciyi sağır bir insanın dünyasına sokma arzusu fazlasıyla işe yarar, ancak ne yazık ki fikir tamamlanamaz. Mevcut haliyle, The Sound of Metal, Ruben’in sonunda gerçek yolunu bulacağı ve farklı bir kişi olmaya karar vereceği şekilde inşa edilmiştir. Komik olan, işitmenin onun doğasını tanımlamasıdır. Bu aydınlanmış bir fikir, “Metalin Sesi” nin izleyiciye duyduğundan daha fazlasını anlattığı bir kelime oyunu bile oluşturabilirsiniz, ancak yine dramatik bir hikaye çerçevesinde, bir süre işkence görmüş görünüyor.

Duygulardan ve hatta ideolojilerden ziyade karakterlere odaklanan The Sound of Metal, pek çok iyi gerçekleştirilmemiş fikirlerin olduğu hafif bir dramadır. Teknik olarak film fena değil: güçlü tasarım, donuk ve gerçekçi palet, oyuncuların film dünyasına dalması. Film müziği sayılabilecek sessizlikte Ruben gibi olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için mükemmel bir tercih. Yine de anlatı açısından Sound of Metal basit bir film: elbette belirsiz ve orijinal, ama hiç de şaşırtıcı değil.

Mutlak sessizlik. Bazen içinde olmak, kendimizle baş başa kalmak için ses geçirmez duvarlar inşa etmek, kendi içimizdeki bir müzikle olmak isteriz. Ama işitmeyi daha önce deneyimleyen bir insan için böyle bir izolasyon gerçekten dinginlik getirir mi?

Seher Kavut

Eleştiri: Sound of Metal
6 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet5
Şiddet & Kan1
Küfür & Argo4
Cinsellik & Çıplaklık2
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara2
Korku Öğeleri4
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Quo Vadis, Aida?

Güven Adıgüzel, Oscar adayı Quo Vadis, Aida? filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Quo Vadis, Aida?

İyileştiren Bakış Ya Da Quo Vadis, Aida?

“Annelerin bir kısmı sadece onları bulmak ve o çok sevdiklerini gömebilmek, onların bir mezara sahip olabilmeleri için yaşıyor. Diğer tüm akrabalarının öldüğünü biliyorlar ve onları bulamazlarsa çocuklarının ziyaret edilebilecek bir mezarı bile olmayacağının farkındalar. Hiçbir filmin bu kadar acıyı yansıtamayacağını biliyordum ama bu trajedinin küçük bir bölümünü göstermeye çalıştım.”

Jasmila Zbanic

Bosna katliamının üstünden 10 koca yıl geçtikten sonra yaptığımız Saraybosna ve Mostar seyahatlerinde her köşe başında kan kırmızısıyla yazılmış aynı duvar yazısını görüyorduk; Don`t Forget’95 / Don`t Forget’93. Sürekli hatırlatılan bir unutma! çağrısı. Kolektif hafızanın yaralandığı ama travmalarının sürdüğü uğursuz bir soykırımın 30 yıla yaklaşan hazin hikayesi. Acıların tazeliği, belki de yalnızca o acının sahibinin anlayabileceği türden bir mesafeyi içeriyor ve dilsizlik daha uzun bir öyküyü anlatıyor. İçe dönük sessizliğin yas’ına baktıkça hep o unutma çağrısını hatırlıyorum. Yine de sanatın gördüğü yerden acılara ömür biçilemediği daha net anlaşılıyor galiba.

Konu Bosna olunca, kamerasını savaşın ötesine hizalayarak, daha derin bir kavrayışla meselesini buradan anlatan yönetmenler arasında çok özel bir yeri olan Jasmila Zbanic geliyor akla ilk olarak. 2006 yılında çektiği “Grbanica: Esma’nın Sırrı” adlı sarsıcı hikayesinin merkezine savaş sonrası bir travmanın izlerini yerleştirmişti genç yönetmen. Şimdi olgunluk döneminde aslında risk alarak, savaşın ortasından seslendiği, Bosna-Hersek’in uluslararası arenada sesini duyuracak çokuluslu bir finans ortaklığına sahip Quo Vadis, Aida filmiyle geri dönmesinin takdir edilesi bir tarafı var. Çünkü konusu itibariyle, doğrudan anlatım’a mecbur kalacağı böylesi bir film, onun tarzıyla çok uyuşmuyor aslında. Ama büyük bir trajediyi, duygusal mesafesini koruyarak ‘’sömürmeden’’ anlatmayı başarmış bir yönetmenle karşılaştık filmin sonunda. Bu iyi.

Zbanic’in -kronolojiye sadık kalsa da- yönetmen olarak varlığını hissettiğimiz Quo Vadis, Aida? (Nereye Gidiyorsun, Aida?) hikayesi, 11 Temmuz 1995 günü Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmiş en büyük toplu insan katliamının yaşandığı Srebrenitsa’daki soykırım günlerini odağına alan bir yapım. 8372 sivilin katledildiği insanlık tarihinin kara lekelerinden biri sayılan bu soykırımı doğrudan ele alan ilk uzun metraj film aynı zamanda. Ailesiyle birlikte yaşadığı Srebrenitsa şehrinde savaştan önce öğretmenlik yapan Aida’nın, uğursuz soykırım günlerinde tercümanlık yaptığı -güvenli bölge sayılan- BM üssünde geçen film; hikâyenin duygusundan koparmayan gerilimi, inandırıcı atmosferi ve acıları sömürmeyen gerçekçi dramıyla, soğukkanlı biçimde finaline ulaştırıyor bizi. Yönetmen, temiz bir dille kurduğu bu evrenin içinde Aida’ya birlikte aynı gerilimin ortasında bırakıyor seyirciyi, otobüslere bindirilerek ölüme gönderilen sivillerin çaresizliğini ‘’ordaymış’’ duygusuyla izlettirebildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi burda iyi yönetilmiş figürasyon ve güçlü oyunculuklar, bu toplamı ortaya çıkaran en başat unsurlar.

‘’Ne Olduğunu Çok İyi Biliyorsunuz’’

İncil’e gönderme yapan ismi ve kronolojiye yaslanan kurgusuyla dikkat çeken Quo Vadis, Aida, yaklaşan büyük felaketin ayak izlerini, Aida’nın evinden alıp büyük ev’e doğru açılarak başlatıyor. Sırtındaki üç kurşun deliğiyle yerde yatan bir kadından fırında o an hala pişmekte olan sahipsiz yemeğe, belediye başkanının tutuklanmasından etrafa dehşet saçarak sivillere ateş eden nefretlik Sırp askerlerine, sokak hayvanlarının çaresizliğinden sivillerin çileli göçüne kadar, oldukça rafine ve güçlü imgelerle tasvir edilen ‘’felaketin’’ hikâyesi, Zbanic’in dokunuşlarıyla büyüyerek, gelip Aida’nın sürekli acıyan o karakteristik yüzüne dayanıyor. Daha büyük bir katliamın habercisi konumundaki bu felaketten kaçan insanların tek umudu Srebrenitza’ya 6 km uzaklıktaki Potocari köyündeki silahlı Hollandalı askerlerinin kontrolündeki eski bir pil fabrikası olan BM üssüdür.

BM bayrağının dalgalandığı bu dokunulmaz kale’nin koruyucu muhafızlarının, tedirgin halleri, acemi görünüşleri ve şortlu üniformalarıyla neredeyse bir ‘karikatür’ü temsil eden Hollandalı askerler olması, savaşın ortasında kalmış insanların hayatlarının ne kadar ‘’ciddiye’’ alındığını da gösteriyor. Evet, o gün orda katledilen masum insanlar hiç kimsenin umurunda değildi aslında. Herkesin ıslık çalarak seyrettiği iradi bir vahşetti yaşananlar. Yönetmenin bilinçli bir tercih olarak, BM’nin bu soykırımdaki sorumluluğunu merkeze koyan ve kurbanı katiline teslim eden anlayışın maskesine doğru hamle yapan tavrı, uluslararası bir film için oldukça şık bir hatırlatma gerçekten. Bu noktada yine Sırpların toplanma alanında Boşnak sivillere ekmek dağıttığı sıcak sahnelerin ‘’katilin iyi yanları’’ parantezinde değil, kurbanını katliam yapmayacağına inandırmak için bütün insani değerleri kullanabilecek kadar büyük bir ikiyüzlülüğe sahip katilin portresine yönelik ‘’yerinde hatırlatmalar’’ bağlamında değerlendirilmesi gerekir.

Aida, BM üssünde ailesinin canını kurtarmaya çalışırken, diğer taraftan görevi olan tercümanlığı yapmaya çalışır ama çevirdiği cümlelerin zaman içinde anlamsız ve hükümsüz bir hale geldiğine şahitlik eder. Gittikçe daha da ağırlaşan söz yükü, önce boğazına ardından kalbine doğru taşıması zor bir ağırlık bindirecektir. Bu noktada iletişimin anlamsız bir ses yığınına dönüştüğü ve yaklaşan katliamın soğukluğunun hissedildiği o an’a tanıklığı, Hollandalı albayın söylediklerini (beşerli gruplar halinde üssü terk edeceksiniz!) Boşnakçaya çevirmesiyle birlikte üzerine çöken o büyük suçluluk duygusuyla kör bir boşluğa dönüşür. BM üssündeki herkesin otobüslerle ölüme gönderildiğini anlamasına rağmen çaresizlikle çevirecektir bu cümleleri Aida. Oysa söz çoktan bitmiştir. Bir görevlinin üs’de ne olduğunu soran gazeteciye söylediği gibi; ne olduğunu çok iyi biliyorsunuz!

Quo Vadis, Aida? filmi

Tükenmez Kalem Ve Kalaşnikof

Bu filme 1995’te yaşananlar üzerinden bakıldığında, bir anlatım biçimi olarak sinemanın imkanlarını kullanan bir yönetmenin bugün’e dönüp söyledikleri önemli. Makineli tüfeklerle katledilmek üzere otobüslere doldurulan sivillerin ceplerindeki tükenmez kalemlerin bile BM Barış Gücü askerleri tarafından kesici aletle otobüse binmenin uygunsuz olacağı gerekçesiyle toplatılmasını ‘’anlatan’’ bir sahnenin varlığı bile tek başına anlamlı. Tek bir sahne bile 1995’te ne yaşandığını en sarsıcı şekilde anlatabiliyor aslında. Tükenmez kalem ve kalaşnikof. Barış ve ölüm. Katledilen sivillerin birbirlerine son kez baktığı ya da Aida’nın evine döndüğünde BM üssünde güvenlik endişesiyle tek tek yırttığı (yok ettiği hatıraları ve kaybettiği geçmişi) fotoğraflarının benzerleriyle karşılaştığı anların da filmin toplamındaki anlamı büyük.

Ve adına savaş dedikleri sivil katliamı biter. Dayton imzalanır. Nice kışlar, yazlar ve baharlar geçer acıların üzerinden. Aida başladığı yere geri döner, artık dört kişi değil, tek başınadır. Kocasının çıkarken sıkı sıkıya kilitlediği evinin kapısına geldiğinde cebinde bir anahtarı yoktur, zili çalar, ayakkabıların çıkarılmadığı yabancı bir eve girdiğini anlar. Onları öldürmek isteyenlerin ganimet olarak ele geçirdikleri, yanında iki oğlu ve kocasının olmadığı, duvardaki saatin aynı yerinde durduğu, her anlamda işgal edilmiş tanıdık ama yabancı bir ev. Önce işgalcilerini çıkarır evinden. Onları kibarca kovar. Ve salonuna kavuştuğu ilk sahnede evi artık saatsizdir. Başladığı yere döner Aida, evine, okula, hayata ve yeniden kendisine.

Finalde, bir zamanlar büyük katliamlarının yaşandığı ve sivil hayatlarına dönmüş katilleriyle paylaşmak zorunda olduğu o mekânda, çocukların sahnelediği bir gösteriyi izlerken görürüz Aida’yı. Onların temsil ettiği masumiyet üzerinden yaşanan acının derinliğine odaklanırız. Utanılacak bir şey yapmadıkları için yüzlerini kapatmaları gerekmeyen çocukların, asıl utanması gerekenlere yolladıkları bir mesajdır bu. Siz görmezden gelmeye devam ettikçe, geride kalanların iyileşmesi asla mümkün olmayacak. 26 yıl değil 26 asır geçse de bu böyle. Quo Vadis? Bütün dünya dillerinde kullanılan o Latince deyiş. O halde Quo Vadis Aida? Bu soru nerede duruyor? Aida nereye gidebilir? O çocukların masumiyetine gidebilir en fazla. Peki Aida aynı soruyu kime soracak şimdi? Jasmila Zbanic’i ve bu filme inanan herkesi tebrik etmek lazım.

Not: 25 Nisan’da yapılacak Oscar töreninde Another Round’un (Danimarka) şansının yüksek olduğu söylense de, Collective (Romanya) adlı belgeseli atlatabildiği takdirde -malum sebepler de devreye girmezse- Oscar’ı kazanması gayet mümkün görünen Quo Vadis, Aida?’nın yolunun açık olmasını dilerim. Bu ödül ve akabinde gelecek ödül konuşması, soykırımın uluslararası arenada yeniden gündeme/dolaşıma girmesine vesile olacaktır mutlaka. Unutulan soykırım tekrarlanır. Bunu hatırlatan her film bu sebeple ayrıca kıymetli. Fe eyne tezhebûn?

Güven Adıgüzel

Eleştiri: Quo Vadis, Aida?
7 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet7
Şiddet & Kan6
Küfür & Argo1
Cinsellik & Çıplaklık0
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara2
Korku Öğeleri2
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Popüler