Muhkem Bir Arşimet Noktanız Var Mı?

Manşet Türkiye

Yeni Şafak Gazetesi yazarı Dr. Yusuf Kaplan, Radikal Gazetesi yazarı Uğur Vardan’ın İhsan Kabil ve Ali Murat Güven hakkında kaleme aldığı hakaretlerle dolu köşe yazısına cevap verdi. İşte Kaplan’ın o yazısı:

Türkiye’de birbirimizi yemeyi ne kadar da çok seviyoruz öyle! Son günlerde sinema dünyasında tuhaf bir “adam yeme” operasyonu yaşanıyor ülkemizde.

İhsan Kabil, Star’daki sütununda, “devlet”in bu toplumun temel varoluşsal değerlerini dümdüz edecek organizasyonları desteklemesinin düşündürücü olduğuna dikkat çeken bir yazı yazdı. (Ben, – sapkın yönelimler dışındaki- bütün avant-garde, experimental, marjinal girişimlerin desteklenmesinden yanayım; çünkü asıl çığır açacak atılımlar buralarda/n yeşerir ve bu konuda yaptıklarımı da bilen biliyor zaten).

Radikal’in film eleştirmenlerinden Uğur Vardan da, tuhaf bir psikolojiyle, İhsan Kabil’i “jurnalcilik”le itham eden bir yazıyla, İslâmî çevrelerdeki bütün film eleştirmelerini, yazarlarını, düşünürlerini bir kalemde silen bir girişime imza attı.

Uğur Vardan’ın, yazısında, -bu ülkede sinemaya mesafeli kesimlerde film kültürünün ve ilgilerinin gelişmesine tek başına 30 yıldır önemli katkılarda bulunan- Ali Murat Güven için -isim vermeden- “kendisini sinema yazarı addeden biri” diyecek kadar hızını alamaması, hiç şaşırtmadı beni.

Şaşırtmadı diyorum; çünkü ta 1960’lardan, Sinematek’in kurulmasından bu yana, film sektörüne hâkim olan bu çevre, bu ülkenin kültürel, entelektüel ve estetik kaynaklarına oryantalistlere rahmet okutacak kadar yabancı ve şaşı bakagelmiş, gönüllü acentalık yaparak Batı’dan sorgusuz sualsiz ithal ettikleri kendi köksüz ideolojik yönelimlerinin dışındaki bütün yönelimleri es geçmiş, yoksaymış, onlara nefes bile aldırmamış, yetenekleri kendinden menkul, acınası bir çevredir.

O yüzden Sinematek’ten ve Yeni Sinema dergisi günlerinden bu yana bu sol-seküler çevrenin kıytırık meselelerden ötürü, bu ülkenin kültürel ve entelektüel sermayesini harekete geçirerek sinemamızın dünya sinemasında “devrim” yapmasına yol açacak yolculuğu teorik ve pratik olarak başlatan bu ülkenin yerli ve imajinatif çocuklarının önünü kesmek, üstünü çizmek yerine (ki, bu boşuna bir çabadır; geliyoruz çünkü; su yatağını buluyor artık); hem film sektörünün üzerine yarım yüzyıldır heyula gibi çöreklenmelerinin bu ülkenin sinemasını nasıl felç ve kabız ettiğini görmeleri, köklü bir özeleştiri yapmaları; hem de artık bu ülkenin sinemasının dünyaya özgün bir film dili armağan edebilecek entelektüel, estetik ve sanatsal kaynaklarıyla nasıl yaratıcı ilişkiler kurması gerektiği yakıcı meselesi üzerinde kafa patlatmaları gerekiyor.

Film dili, ancak binlerce yıllık köklü kültürel, entelektüel ve estetik kaynakların yaratıcı şekillerde seferber edilmesiyle geliştirilebilir. Constable ile Hegel, Cézanne ile Husserl, Picasso ile Heidegger arasındaki ilişki birbirlerini vareden bir ilişkidir. Anlaşılmadı mı, söylediğim?

O hâlde, bir de şuradan bakın, anlarsınız belki: Kübist ve Sürrealist düşünce anlaşılmadan, Fransız film teorisini de, Fransız -yeni dalga- sinemasının öncü yönetmenlerini de; formalizm ve konstrüktivizm anlaşılmadan Sovyet -devrim- sinemasının geliştirdiği film teorisini de, ürettiği öncü filmleri de; post-Romantik şiir ve Soyut Dışavurumculuk akımları anlaşılmadan, Amerikan avant-garde sinemasının teorik ve pratik atılımlarını da anlayabilmek mümkün müdür?

Yine Aristocu dram geleneği keşfedilmemiş olsaydı, Klasik Hollywood sineması kurulabilir miydi? İncil’in labirentvârî yapısı keşfedilmemiş olsaydı, Avrupa sanat sineması icat edilebilir miydi? Binlerce yıllık Latin Amerika, Afrika, Çin, İran düşünce, estetik, tiyatro, resim ve müzik gelenekleri harekete geçirilmeseydi Latin Amerika, Afrika, Çin ve İran sinemaları, dünyaya özgün film dilleri armağan edebilirler miydi?

Görüldüğü gibi, bütün bu sinemaların muhkem bir Arşimet noktaları vardı ve pergelin sabit ayağının hangi imajinatif ve yaratıcı kaynaklara basması gerektiği meselesini çoktan halletmişlerdi. Peki, aynı şeyi, biz, neden yapamadık acaba?

Türkiye’de sinemanın sorunu, öncelikle sahicilik; sonra da kaynak sorunudur. Arşimet noktasını yitirmiş, pergelini şaşırmış bir sinemanın köksüz, kaynaksız ve dayanaksız hükümranları, bir yandan başkalarının gönüllü acentalığını yapmaktan, öte yandan da bu ülkenin en köklü entelektüel, estetik ve sanatsal kaynaklarını (Yunus’u, Mevlânâ’yı, İbn Arabî’yi, Itrî’yi, Sinan’ı, Levnî’yi, Fuzûlî’yi) seferber eden (Ayşe Şasa, Enver Gülşen, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Kabil’in çalışmalarıyla) esaslı bir film teorisi ve (Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim’in ürünleriyle) çığır açacak bir film pratiği çabası ortaya koyan ve bu girişimlerin altyapısını sunan bir film kültürünün kitlelere ulaşmasına imkân tanıyan Ali Murat Güven, Nedim Hazar, Nihal Bengisu Karaca ve Suat Koçer gibi arkadaşların yeldeğirmenlerine karşı savaşarak ortaya koydukları heyecanı, coşkuyu, film kültürü birikimini bir kalemde silmeye kalkışmak, topu taca atmaktır.

Yazının devamı için tıklayınız!

Yorumlar

 

1 Yorum

  1. Çok kitabî. Film izlemek veya kitap okumakla sinema yazısı yazmak arasında yakın bir bağ var sanıyor. O bağ hiç de yakın değildir. Ayrıca değişik fikirlerin, yerleşik ideoloji eleştirilerinin aykırı ses değil bet ses olarak algılandığı bir ülkede ne Heideger ne de Picasso adını anarak anlam şişirmesi yapmaya hakkınız yok. Kültürel, entellektüel ne de experimental hiç bir şey olamaz bu ülkede. Gözle görüneni anlatmak bile çok zor.

    Reply

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up