Michael Mann’in Favori 10 Filmi

Liste

Apocalypse Now (1979, Francis Ford Coppola)

Yüzbaşı Willard (Martin Sheen), Vietnam’da Amerikan ordusuna başkaldıran ve vahşi yöntemlerle bir orman kabilesini yöneten Albay Walter Kurtz’ü (Marlon Brando) bulup öldürmekle görevlendirilir. Kurtz’ün izinde, insan yüreğinin karanlığıyla savaşın gerçekliği arasında kalan Yüzbaşı Willard, çok geçmeden sonsuz bir kabusun içine sürüklenecektir.

İlk gösterildiği günden bugüne dek, gerek teknik başarısı gerek felsefesiyle milyonları büyüleyen epik şaheser Apocalypse Now, ünlü yazar Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanının son derece görkemli ve kişisel bir uyarlaması. Genç bir Laurence Fishburne (The Matrix) ve kariyerinin tırmanış yıllarındaki bir Harrison Ford’la da dikkat çeken film, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başyapıt.

_____

Bronenosets Potemkin

Battleship Potemkin (1925, Sergei Eisenstein)

Rusya’nın ve Avrupa’nın en eski ve büyük film stüdyosu olan Mosfilm tarafından yapılan filmin yönetmeni Sergei Eisenstein’dır. Yönetmenin ikinci filmi olan Potemkin Zırhlısı konusunu Potemkin Zırhlısı Ayaklanması olarak bilinen gerçek bir olaydan almıştı. Filmde, 1905 yılında Rusya’nın Karadeniz filosuna bağlı Savaş Gemisi Potemkin’de dayanılmaz yaşama şartlarından bezmiş mürettebatın Çar rejimine bağlı subaylara karşı başlattıkları bir ayaklanmanın sonunda gemiyi ele geçirmeleri ve sonrasında gelişen olaylar dramatize edilerek anlatılmıştır.
“Potemkin Zırhlısı Ayaklanması” 1917’de gerçekleşecek olan Ekim Devrimi’nin bir provası niteliğinde olduğu için film, 1925 yılında Sovyet hükümeti tarafından bir devrim propagandası filmi olması için özellikle ısmarlandı. Ama Sergei Eisenstein bunun çok ötesine geçerek filmde kurgu (montaj) ile ilgili kuramlarının tamamını deneme fırsatı buldu. Ortaya sinemasal açıdan da devrimci bir film çıktı, artık sinemada kurgunun hayati bir önemi olduğu anlaşılmıştı.

Potemkin Zırhlısı tüm zamanların en etkileyici filmlerinden biridir ve 1958 yılında Belçika’nın Brüksel şehrinde açılan Dünya Fuarında “tüm zamanların en büyük filmi” olarak ilan edilmişti.

_______

orson welles citizen kane vintage 1940s rko

Citizen Kane (1941, Orson Welles)

Orson Welles’in zamanın ötesine geçmiş bu başyapıtı, Amerikan Film Enstitüsü tarafından “Tüm Zamanların En İyi Amerikan Filmi” seçilmiş, İngiliz Film Enstitüsü’nün yaptığı ankette de eleştirmenler ve yönetmenlerce “Tüm Zamanların En İyi Filmi” ünvanına layık görülmüştür. “Yurttaş Kane”, bu ünvanları yarım yüzyıldan uzun süredir gururla taşımaya devam etmektedir.

25 yaşındaki “dâhi çocuk” Orson Welles, ilk uzun metrajlı filmi Yurttaş Kane, sinemaya getirdiği “net alan derinliği” gibi teknik yenilikler, Welles’in incelikli senaryosu ve karakteri derinlemesine işleyişiyle sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri haline gelmiştir.

Dönemin en büyük medya patronlarından William Randolph Hearst, kendi hayatını anlattığını düşündüğü bu filmin gösterime girmesine şiddetle karşı çıkmış, hatta yapımcı RKO’ya, filmin imha edilmesi için prodüksiyon giderlerinin çok üstünde bir para teklif etmiştir.

Filmde, zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

______


Avatar (2009, James Cameron)

James Cameron’un fantastik bir Pocahontas uyarlaması olarak nitelenen film, yakın gelecekte Pandora adında yeni keşfedilmiş bir gezegende geçiyor. Bu gezegende dünyada çok az rastlanan ancak çok değerli olan bir elementten bol miktarda var. Ancak sorun şu ki, bu gezegenin sahipleri ve doğası madenciliğe izin verecek türden değil. En büyük tehdit, 3 metrelik ırklarına Na’vi adı verilen yaratıklar.

______


Dr. Strangelove (1964, Stanley Kubrick)

İki kutuplu bir dünyada, çok hassas dengeler üzerine kurulmuş olan uluslararası ilişkiler sistemi, Amerikalı bir Generalin tamamen subjektif değerlendirmeleri sonucu nükleer bombaların kullanılmasını da içeren vahim bir sonuca doğru ilerlemektedir.

Filmde, sonradan hastalık seviyesinde rahatsız olduğu anlaşılan, Generalin hatasının telafi edilmesi çabası çerçevesinde çok ince mesajlar verilmektedir. Tüm bunlar olurken sadece üç mekanda geçen filmin heyecanınızı nasıl ayakta tutmayı başardığını kendinize hayretler içerisinde soracaksınız.

Yılların eskitemediği ve eskitemeyeceği bir başyapıt.

_____


Biutiful (2010, Alejandro Gonzalez Inarritu)

Barcelona’da geçen hikayede, Javier Bardem, Uxbal adında kanuna aykırı işleri yüzünden başı polisle derde giren bir adamı canlandırıyor. Biutiful, zorunlu olarak yaptığı yasadışı işlerle para kazanmaya çalışan sorunlu ama sadık ve duyarlı bir babanın hikayesi. Bu filmde, baba olmayı, sevgiyi, ruhsallığı, suçu, pişmanlığı ve ölümlülüğü, Barcelona’nın tehlikeli yer altı dünyasında dengelemeye çalışan Uxbal’ın hikayesini izleyeceksiniz. Parasını kazanmak için hiçbir kural tanımıyor, çocukları için yaptığı fedakarlıklarda ise hiçbir sınır tanımıyor. Aynen hayatın kendisi gibi bu hikaye de başladığı yerde bitiyor.

___

Kanun Harici

My Darling Clementine (1946, John Ford)

My Darling Clementine, daha önce defalarca sinemaya aktarılmış Earp ve Clanton Aileleri arasında geçen O.K. Corral çarpışmasını konu alan John Ford imzalı bir western. Henry Fonda, bu filminde, maceraperest, kendi bildiği gibi davranan, eski bir Şerifken, sorumlu bir kanun adamı olan Wyatt Earp’i canlandırıyor. Kişisel hayatındaki bu maceraperest çoban , sorumlu, saygı değer bir kanun adamı haline gelirken, Tombstone isimli bati sınırındaki bir sınır kasabasından, nasıl medeni, kanun hakimiyetinin hüküm sürdüğü insanların yaşadığı bir yer haline geldiğinide gösteriyor.

_______

The Passion Of Joan Of Arc (1928, Carl Theodor Dreyer)

Filmde İngiltere ve Fransa arasında 14. yüzyıl’da başlayan Yüzyıl Savaşları sırasında ülkesi Fransa’ya manevi destek veren hatta orduya katılarak İngilizlere karşı çarpışan Fransız Katolik azizesi Jeanne d’Arc’ın 1431 tarihinde henüz 19 yaşındayken İngilizlere esir düştükten sonra Tanrı ile konuştuğunu ileri sürdüğü için kafirlik suçuyla yargılanması, zindanlarda işkence görmesi ve yakılarak ölüme mahkum edilmesi anlatılmaktadır. Filmde Jeanne d’Arc’ın bütün hayatı anlatılmaz, sadece yargılanması ve ölüme mahkum edilmesi gözler önüne serilir.

Carl Theodor Dreyer’in yönettiği son sessiz film olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ Danimarka’lı yönetmenin dünya çapında tanınmasını sağladı. İngiliz Film Enstitüsü’nün yayın organı Sight and Sound dergisinin 1952 yılından bu yana 10 yılda bir yaptığı ‘Tüm zamanların en iyi 10 filmi’ derecelendirmesinde 1952, 1972 ve 1992 yıllarında olmak üzere üç kez listeye girdi.

Dreyer filmin senaryosunu Joseph Delteil’le birlikte yazdığı gibi filmin kurgusuna da katkıda bulunmuştur. Filmin başlıca rollerinde Maria Falconetti ve Antonin Artaud oynamışlardır. Sinema tarihinin en olağanüstü oyunculuklarından birini sergileyen Maria Falconetti üçüncü filmi olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ndan sonra bir daha film çevirmedi.

_____


Raging Bull (1980, Martin Scorsese)

Boksör Jake La Motta’nın (Robert De Niro) kendi ağzından anlattığı şampiyonluklardan bar komedyenliğine uzanan hırslı hayat hikayesi. Usta yönetmen Martin Scorsese’nin yönettiği bu film protesto amacıyla siyah-beyaz çekilmiştir, aynı zamanda sinema eleştirmenleri ve yönetmenleri tarafından tüm zamanların en iyi filmleri içinde ilk 10 sıradadır.
Sağlam performans da böyle birşey olsa gerek. Robert De Niro, Martin Scorsese’yle beraber gerçekleştirdiği başyapıtlardan Kızgın Boğa’da orta sıklet boks şampiyonu Jake La Motta’yı öyle bir canlandırdı ki, onu artık Robert De Niro’dan ayrı düşünmek zor. La Motta’nın otobiyografisinden serbest bir şekilde uyarlanan Kızgın Boğa, aslında bir yandan da spor filmi klişelerini altüst eden bir şaheser. Boks ringlerindeki sertlikle boksörün kendi iç huzurunu bulma mücadelesi yan yana gelince, sinema tarihinin en vurucu sporcu karakterlerinden biri ortaya çıkıyor.

_______


The Wild Bunch (1969, Sam Peckinpah)

Bir grup kanunsuz, emekliliklerini ilan etmeden önce son bir banka soygunu için bir araya gelir…
Ancak soygun istedikleri gitmez. Çıkan çatışmada arkadaşlarının bir bölümünü kaybederler. Peşlerindeki kanun adamlarından kaçışları Meksika’da son bulurlar. Bir yandan peşlerindeki belalı bir ödül avcısı, öte yandan da yeni geldikleri ülkedeki cani askerler. Meksika’da huzur değil adeta bela bulan grup kaçışlarının bir son bulduğunu sanmaktadır ancak bu son aslında her şeyin başlangıcı olacaktır…

_______

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up