Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Mecid Mecidi’nin Filmini Neden İzlemeyeceğim?

Ayrıca, tekrar etmekte fayda var: Mecid Mecidi benim için “Şii sinemacı” yahut “İranlı yönetmen” filan değildir; “Müslüman bir sanatçı”dır.

Yayınlandı

tarihinde

fatih

Bugüne kadar izlemediğim bir film hakkında nadiren yazı yazmışımdır ve bunu da yönetmeninden yola çıkarak yapmışımdır zaten. Lakin, “Günün birinde bunu Mecid Mecidi için de yapacaksın” deseler güler geçerdim herhalde.

Hayat böyle.

1) Dostum Muhammed Uyar, geçenlerde Twitter’da bir anket yaptı, “Bir film hakkındaki yazılar, o filme dair tercihlerinizi etkiliyor mu?” diye sordu. Hiç düşünmeden “Evet”i işaretledim. Şu ayrıntıyı vermeliyim ama: Başka dünyalardan ya da başka mahalleden bir sinema yazarının fikirleri ve beğenileri ile, mesela Muhammed Uyar’ın, mesela Muhammet Erkam Bülbül’ün, mesela Erem Şentürk’ün veya Abdulhamit Güler’in fikirleri ve beğenileri benim için aynı değildir. Elbette ki arkadaşlarımın, abilerimin, ablalarımın; dünyalarımız, fikirlerimiz ve beğenilerimiz örtüşen yazarların görüşleri, diğerleriyle kıyas dahi kabul etmeyecek kadar kıymetlidir bende. Hele ki üzerinde müspet ya da menfi yönde ittifak ettiğimiz bir bahiste sıradışı bir söz söylemişlerse…

Yukarıda saydığım (her iki manada da “saydığım”) isimlerle Mecid Mecidi hakkında müspet yönde bir ittifakımız vardı. Onlar Mecid Mecidi‘nin siyer-i nebiden yola çıkarak hazırladığı son filmini izlediler ve hepsi birden bu sefer film hakkında menfi yönde ittifak ettiler. Bu benim için çok kritik bir veridir, hiçbir şekilde yok sayamam, azımsayamam bile.

Kimileri bunu benim için eksiklik, hatta yanlışlık addedebilir. Önemsemem. Ben hiçbir zaman klasik bir film eleştirmeni olarak görmedim kendimi, böyle bir iddiada bulunmadım hiç. “Laik” değilim ben, günlük hayatta şöyle, ama sanatsal bir faaliyet esnasında böyle olamam. Günlük hayatta çiğnemediğim, çiğnememeye ve çiğnetmemeye çalıştığım ilkeleri, sırf bir film, bir roman, bir şiir sözkonusu diye çöpe atamam -algılarken de, uygularken de…

2) Filmin isminden başlayalım: “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” (s.a.v.)… Genellikle “Allah’ın Elçisi” kısmının ve salavat-ı şerifin ihmal edildiğini de unutmayalım.

Filmin adı ilan edildiğinde hemen orijinaline baktım, “Muhammed Rasulullah” (s.a.v.) lafzını gördüm. Bu haliyle bile eksik, riskli bir isimken, bunun Türkiye’deki sinema salonlarına çok daha özensiz bir şekilde sunulmasından rahatsız oldum.

Biliyorum, birisi Arapça, birisi Türkçe olmak üzere, aynı anlama gelen iki ifade bunlar. Velakin, literatürümüz bellidir; sözgelimi “ekber” tabirini günlük hayatta hemen hiç kullanmayız, ama “Allahuekber” lafzını günlük hayatın pek çok alanında sıkça telaffuz ederiz. Bunun gibi, eksiğine ve riskine rağmen “Muhammed Rasulullah” (s.a.v.) lafzı dururken, önce Arapça kalıptan İngilizceye, ardından İngilizceden Türkçeye çevrildiği belli “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” (s.a.v.) ifadesinin kullanılması anlaşılır gibi değil. Biz Türkler “rasulullah” deriz, “Allah’ın elçisi” tabiri literatürümüzde yoktur.

Hepsi bir yana, Mecid Mecidi neden böyle riskli bir isim seçti ki? Bu soruyu cevaplarken, filmin Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarına odaklandığını, diğer deyişle, risaletten önceki dönemi anlattığını da aklımızdan çıkarmayalım.

Ayrıca, bu bir “üçleme”nin ilk halkasıysa, sahi, ikinci filme ne ad konulacak?

Muhammed Allah'ın Elcisi

3) Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz’in hayat hikayesinin perdeye aktarılacağını öğrenmek her zaman heyecan vericidir. Tabi beraberinde de makul kaygılar getirir. Fakat, bu işe Mecid Mecidi gibi birinin önderlik edeceği bilgisi, hem heyecanı arttırır, hem de kaygıları giderir.

Kimdir Mecid Mecidi? “Baran” gibi, “Serçelerin Şarkısı” gibi, orijinal adı “Reng-i Huda” olan “Cennetin Rengi” gibi filmlere imza atmış, büyük bir yönetmen. Kendine has çarpıcı bir üslupla ve “fıtratın dili” üzerindeki tozu toprağı kaldırma gayesiyle bugünlere getirdiği filmografisi ışıl ışıl ışıldayan bir sinemacı (Benim de, hem sinemada, hem bir bütün olarak sanat evreninde rehber edindiğim isimlerden biri.)

Dolayısıyla, “Siyer-i nebi filme aktarılıyor” ifadesiyle, “Siyer-i nebi Mecid Mecidi tarafından filme aktarılıyor” ifadesi arasında çok ama çok büyük fark var.

Film hakkındaki eleştirilerin yoğunlaştığı başlıca husus da bu büyük farka işaret ediyor zaten: Filmde Mecid Mecidi yok. Neredeyse anonimleşmiş Hollywood tarzında çekilmiş bir film. Önde gelen siyer kitaplarını okumuş, belli başlı İslam alimleriyle görüşmüş ve senaryo ve set tecrübesi bakımından standartları karşılayabilecek herhangi bir Amerikalı yönetmenin de imza atabileceği bir işten söz ediyoruz. Örnek kabilinden, filmografisi standardın standardı filmlerle tıka basa dolu olan Ridley Scott‘ın “Kingdom of Heaven” (Cennetin Krallığı) filmindeki sıra dışı üslup denemesini bile riskli bulmuş olmalı Mecid Mecidi.

Mecid Mecidi ismi ile mevzubahis filmi arasındaki kontrast o kadar yoğun ki, “Bu hikayeyi -mesela- Francis Ford Coppola filme çekse daha iyi mi olurdu acaba?” sorusuna bir çırpıda “Hayır!” diyecek durumda değiliz. Aramızdan “Evet!” diyecekler çıksa, yadırgamayacağız.

Allahualem, dünya üzerinde, hazırlık, çekim ve post-prodüksiyon aşamasında bu filme dair en çok yazıyı yazmış, filmle ilgili bütün haberleri takip etmeye çalışmış, Mecidi‘nin ağzından çıkan her sözü kelimesi kelimesine kaydetmişlerden biri olarak soruyorum: O halde ben neden “Mecid Mecidi, Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz’in hayat hikayesini filme uyarlıyor” diye heyecanlandım?

Hayal kırıklığımı tarif edemem.

4) “Kimdir Mecid Mecidi?” sorusunun başka bir cevabıyla devam edelim.

Kimileri hemencecik “İranlı” ya da “Şii” gibi cevaplarla konuyu kapatmak ister. Ben onlardan değilim.

Eserleriyle (üstadım Hasan Aycın’ın tabiridir, “fiili duasıyla”) örnek alınacak bir Müslüman, bir Müslüman sanatçıdır benim için Mecid Mecidi. Söz ve fiilleriyle ve bunlardan neşet eden filmleriyle tanıdığım Mecid Mecidi benim için hiçbir zaman İranlı ya da Şii olmadı bu yüzden. Aliya İzzetbegoviç ne zaman Boşnak oldu, Hasan el Benna ne zaman Arap oldu, Mehmet Akif ne zaman Türk ya da Arnavut oldu da Mecid Mecidi İranlı ya da Şii olsun ki? (Tamamen teknik gerekçelerle “İranlı yönetmen” vb. tabirler kullandığım vakidir. Bir de arada bir anne tarafından Azeri olduğunu hatırlatıyorum, filmlerinde kavgaya tutuşan karakterlerin “2. kanal” olarak Türkçe konuşmaları hoşuma gidiyor.)

Hal böyleyken, siyer-i nebi odaklı filminde, Mecid Mecidi’nin bu vasıflarını ummak da hakkımdır. Gelgelelim, Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) şöyle veya böyle tasvir edilme gayretkeşliği, mucizelere dayalı bir hikaye demeti seçilmesi ya da söz gelimi Ebu Talib’in Müslüman olarak takdim edilmesi gibi, Sünni itikatla Şii itikadın ihtilafta bulunduğu meselelerde oy kullanan Mecid Mecidi ne yapmak istemiş olabilir ki?

Ne demişti Mecid Mecidi? Filmin hazırlık aşamasında hem Sünni ve hem de Şii alimlerle bir araya geldiğini, onların görüşlerini hassasça not ettiğini ve iki grubun da müştereklerinden yola çıkarak bir senaryo tasarlayacağını söylememiş miydi?

Peki bu ne?

Yobazların, “sanatsal laik”lerin ya da Şii düşmanlarının art ve cahil niyetlerinden beri olduğumu hatırlatarak soruyorum: Vahdete vesile olmasını umduğumuz bir film, şu ana kadar tefrikayı derinleştiren bir hal arz ediyorsa, üzerinde durup düşünmemiz gerekmez mi?

muhammed

5) Şimdi ne diyor Mecid Mecidi? “Karikatürler ve terörle İslamofobi’yi körükleyen propagandalara karşı, doğru olan Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ve İslam’ı anlatmak için bu filmi çektim.” Diğer deyişle, filmle daha çok gayrimüslim Batılılara hitap etmek istediğini anlatıyor.

Buradan yola çıkan kimi yazarlar da, Mecidi‘nin, filmde kullandığı kimliksiz, standardın standardı anlatım tekniğini bu nedenle tercih etmiş olabileceğini belirtiyorlar.

Beni Mecid Mecidi‘nin harikulade dünyasıyla tanıştıran hocam Sadık Battal’ın sözüdür, sözümdür: “Sen ancak kendi hikayeni anlatırsan o zaman herkesin hikayesini anlatmış olursun ve güzel olur.”

Mecid Mecidi‘nin, sesini dünya çapında duyurmasına yol veren, onun “kendi hikayesini” anlatması, kendi diliyle, kendi tekniğiyle konuşmasıydı. “Cennetin Çocukları”nda, “Söğüt Ağacı”nda ya da “Baran”da bizim hikayemizi, bizim dilimizle, bizim tekniğimizle anlattığı için Batılıları etkilemişti Mecid Mecidi. Bugün tepeden tırnağa Doğulular olarak Semih Kaplanoğlu, Aida Begiç ya da Aşgar Ferhadi de böylelikle Batılıları neye uğradıklarını şaşırtıyorlar.

Şimdiye kadar “Doğuluca” konuşarak Batılıları çarpan Doğulu Mecidi, en büyük iddiasını ortaya koyacağı filmde neden “Batılıca” konuşmayı tercih etti ki?

6) Filmde Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz’in tasvir edilmesi meselesine gelince…

Yukarıda bahsettiğim, tefrikaya yol veren boyutuna ilaveten; benim gibi, filmi izlerken mevzubahis planlarda başını eğecek, onları görmek istemeyecek, hatta belki bunun için üzülecek insanları neden hesaba katmadı Mecidi? Hz. Resulullah’ı (s.a.v.) hiç tasvir etmese, birileri isyan başlatıp “Neden tasvir etmedin?” diye sorguya mı çekilecekti? Şimdiyse -benim de dahil olduğum- “Neden tasvir ettin ki?” diye soran büyük bir kalabalık var karşısında.

7) Kabaca, şöyle bir görüş de var: “Emeğe, çabaya saygı duyalım. Mevcudu eleştirmek yerine, daha iyisini nasıl ortaya koyabiliriz diye kafa yoralım.”

Bkz. md-3, m-5: Emeğe, çabaya saygı duyuyoruz. Yoksa niye çarşaf çarşaf yazılar yazalım? Diğer yandan, böyle bir filmde Mecid Mecidi imzasını görmek zaten cümle ümmet adına “daha iyisini yapma” girişimiydi. Denedik, olmadı. Neden olmadığını da bir zahmet izah edelim o zaman -ki, “daha iyisine kafa yorma” yolunda ilk adımı atmış olalım.

8) “Bir filmle imanınız zedelenecekse siz o filmden önce imanınızı gözden geçirin” filan diyenler var.

Ayıptır.

“Sanatsal laik” dediğim bu kesimin bu meseleyi adeta karikatürize etmesine ancak böyle cevap verebilirim: Ayıptır.

Az çok sizi dinleyen, fikirlerinizi önemseyen insanlar var; ayıptır.

Lütfen daha fazla söyletmeyin.

9) “Filmi izlemeyin” tavsiyesi de bu “sanatsal laik” grup ve “Siz kim oluyorsunuz”cu bir kesim tarafından eleştiriliyor.

Açık açık yazıyorum: Dostlar, abiler, ablalar, kardeşler ve kızkardeşler, boşverin, bu filmi izlemeyin.

Çünkü sizler benim dostlarımsınız, abilerim, ablalarım, kardeşlerim ve kızkardeşlerimsiniz. Bir dostuma “Aman dikkatli kullan aracını” derken, bir kardeşime kendimce tasarrufu ve cömertliği anlatırken, bir ablamla sosyal ya da mesleki tecrübelerimi paylaşırken neysem, bir film hakkında “Mutlaka izlemelisin” ya da “Boşver, izleme” derken de oyum ben. “İzle, kendin karar ver” diyemem, “Kontrollü gittiğin sürece hız sınırını aşabilirsin” ya da “Cömertlikle müsriflik arasındaki farkı bilmiyor olsan da kendin karar ver” diyemeyeceğim gibi.

Ortada başarısız şekilde tasarlanmış, yönetmeninin ismini hiç mi hiç karşılamayan, anlattığı hikayesiyle -başka dünyalarda “Sırf gişede dikkat çekmek için böyle yaptı” bile denilebilecek- başlığı uyuşmayan, anlattığı hikayesiyle bunu ifade ettiği -havai fişek gösterisi mesabesindeki- dil arasında tezat barındıran, hedef kitlesinin beğenilerini, kabullerini, alışkanlıklarını gözardı etmiş ve bu yüzden seyircisine saygı duymadığını bile söyleyebileceğimiz bir film var. Başka filmler bu problemlerden sadece birini dahi içerse “Bu filmi izlemeyin” diye yazıp çizen biri olarak benden, yığınla biçim ve içerik problemiyle zuhur eden bir film hakkında “İzleyin, kendiniz karar verin” dememi beklemeyin lütfen.

Ayrıca, tekrar etmekte fayda var: Mecid Mecidi benim için “Şii sinemacı” yahut “İranlı yönetmen” filan değildir; “Müslüman bir sanatçı”dır. Dolayısıyla, “Bu filmle Hz. Rasulullah’a (s.a.v.)/ ehl-i sünnete savaş açılmıştır” fikrinden fersah fersah beriyim. Gelemeyiz ama hadi niyetlendik diyelim, Mecidi‘nin filmine gelene kadar İran’la hesaplaşmamızı gerektiren bir sürü somut durum var bugün. “Ne Şii ne İranlı”, Müslüman bir sanatçının en fazla hata olarak nitelendirebileceğimiz birtakım tercihleri üzerinden İran’a “çakmak” bana göre değil (ve fakat, bkz. md-4: Mecidi‘nin bu ortamı öngörmeden hareket etmesi, hatasının/ihmalinin büyüklüğüne işaret.)

10) Son sözüm Mecid Mecidi‘yedir: Ağam, ah!

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: The Marksman

Seher Kavut, The Marksman filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Marksman

Liam Neeson, her zaman izleyicilerin dikkatini belirli bir filmi izlemeye çeken en güçlü dramatik sanatçı olarak uzun zamandır ün kazanmış biri. Özellikle Oscar ödüllü Schindler’in Listesi’nden sonra. Bu nedenle, Neeson‘un onurlu bir yaşta bu büyük başarısından sonra gerçek bir aksiyon kahramanına dönüşmesinin birçokları için tam bir sürpriz olması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte, yaşının artması ile uzun zaman önce Neeson, yakında aksiyon filmlerinde oynamayı bırakacağını açıkladı. Onu bir aksiyon kahramanı rolünde görmek için son şanslardan biri, ona bu filmin yönetmeni Robert Lorenz tarafından sunuldu.

Liam Neeson‘ı bir film afişinde her gördüğünüzde, filmin ne hakkında olacağını önceden tahmin edebiliyorsunuz. Filmlerdeki karakterini cezalandırıcı, adalet şampiyonu ve haklı intikamın savaşçısı gibi benzer sıfatlarla acı bir şekilde sağlamlaştırdı. En nihayetinde, hayatta çok fazla adalet eksikliği varken bunu filmlerde izlemek en azından bir doz dopamin almamıza sebep olabiliyor.

Filmin yönetmen koltuğunda, usta Clint Eastwood ile birlikte bu türün birkaç filminde yer alan Robert Lorenz var, ancak bu çalışmanın öncekilere kıyasla çok soluk olduğu aşikar.

Film, Meksika sınırına yakın bir çiftlikte yaşayan eski bir denizci olan Jim ile başlıyor. Borçlu bir çiftçi olarak hayattan bıkmış ve borcuna karşılık devlet tarafından her şeyi elinden alınıyor. Anavatanına karşı bir görev alışkanlığı ile birlikte Jim, gönüllü olarak sınırda bir devriye polisi gibi çalışıp, yasadışı göçmenleri üvey kızının çalıştığı sınır servisine teslim ediyor. Bir çatışmada bir çocuğun annesine,çocuğu Chicago’daki akrabalarına götüreceğine dair bir söz verir.

Filmin senaryosu oldukça basit ve hatta belki de ilkel. Neredeyse en başından itibaren, önümüzde hangi bükülmelerin olduğunu ve bu filmin esasen nasıl biteceğini tahmin etmek zor değil. Film, “Gran Torino”, “A Perfect World” gibi filmlerin bazı unsurlarını isteyerek ödünç aldığını saklamıyor ve diğer birçok benzer filmin de bazı yankılarını hevesle veriyor. Aynı zamanda hikayeye yeni bir şey katmaya bile çalışmadan. Yine de hikaye oldukça akıcı görünüyor. Her şeyden önce, anlatının genel kolaylığından kaynaklanmaktadır.  Dezavantajlar, yalnızca iki ana karakter arasındaki ilişkinin o kadar ilginç olmamasına bağlanabilir ve son, bu filmin ana karakterinin nasıl sunulduğunun arka planına karşı güçlü bir şekilde rezonansa girer. Bana göre, filmin bir buçuk saatten fazla ekran süresi geliştiği yön bağlamında kesinlikle anlamsız görünüyor.

Jim ve Miguel arasındaki ilişki için empati kurmak bir yana, anlamak bile neredeyse imkansız. Miguel, annesinin ölümü için Jim’i suçluyor, sonra aniden küçümseyici bir tavır sergiliyor sonrasında ise tamamiyle bağlanıyor. Ancak tüm bu metamorfozlar hiçbir şey tarafından desteklenmiyor, sadece oluyorlar, herhangi bir eylemle gerekçelendirilmiyorlar.

Liam Neeson kesinlikle bu filmin ana avantajlarından biridir. Kahramanının bir ölüm makinesine dönüştürülmemesi ve oyuncunun saygıdeğer yaşının unutulmaması övgüye değer. Bu kahramanın karakterine ve kişiliğine doğru bir şekilde yerleştirilmiştir. Karakter herhangi bir mucize göstermesede Liam Neeson’ı izlemek her zamanki gibi keyifli. Fakat diğer oyuncular için aynı şey söylenemez. Catherine Winnick kötü oynamıyor ama son derece kötü yazılmış silik bir karaktere sahip. Juan Pablo Raba yine görev başında olan acımasız bir katil şeklinde ortaya çıkıyor ve bu sefer hikaye boyunca kendini büyük ölçüde tekrar ediyor. Jacob Perez‘e gelince, acı çekmesi gereken bazı sahnelerde gülümsüyor ve okuldan öğrendiği İngilizcesinin bu kadar akıcı olması biraz şaşırtıcı.

Sonuç olarak, yorgun bir Neeson, iyi bir kamera çalışması ve soluk bir aksiyon altı filmi.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Green Knight

Seher Kavut, The Green Knight filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Green Knight

Senarist ve yönetmen David Lowry‘nin The Green Knight’ı, tek bir bütün halinde iç içe geçen ve özel bir sinematik metafor ve sembol büyüsü oluşturan inanılmaz bir imgeler düsturudur. 14. yüzyıl aliterasyonlu şiiri “Sir Gawain ve Yeşil Şövalye”nin Lowry tarafından uyarlanması, resmi bir kült statüsüne yükseltebilecek bir dizi önemli avantaja sahiptir. Güçlü bir vizyon sahibi olan Lowry, filmin şekliyle çok fazla flört ediyor ve onu bilinmeyen bir yazar tarafından yazılmış orijinal şiir kadar derin ve çok yönlü hale getirmeye çalışıyor. Yönetmen orijinal kaynağı revize eder ve filminde modern dünyayla da alakalı birçok konuyu gündeme getirmeyi başarır. Bunlar çevre sorunları, yaşam ve ölüm üzerine düşünceler ve hatta erkeklik, şövalyelik alaylarıdır. Lowry gerçek olay örgüsünün koltuk değneklerini yerlerine bırakarak şiiri neredeyse tam anlamıyla perdeye aktarmış ve kendi hayal dünyasından orijinal olay örgüsüne birkaç yeni karakterde eklemiştir. 

Filmin tamamı Guyven’ın isyankar ve aptal bir gençten onurlu bir adama yolculuğunu takip eder. Yolda kendisini bir insan olarak ortaya koyan çeşitli sınavlarla karşılaşır. Bu zorluklar, görmeye alışık olduğumuz gibi aşılmaz.  Kahraman, cesur ve doğru hareket etmek için kendi içinde son gücü toplamaz. Sürekli şüphe eder, hata yapar ve korkar. Gawain, bu yolculuğa neden çıktığını bile tam olarak bilmeyen korkak ve miyop bir genç adamdır.

Yolculuğa başladıktan sonra Gawain’in film dünyasında, çeşitli imgeler ve sembollerle zengin, destansı yolculuğu başlar, sadece cevaplar bulmaya değil, aynı zamanda yolda onur ve cesaret bulmaya çalışır. Ve bazılarının “Şövalye”den beklediği, sonuç olarak göründüğü biçimde değil, kendilerini yanlışlıkla klasik şövalyelik fantezisine hazırlayan destanı oluşturan, kahramanın kendisiyle olan iç savaşıdır. Ana savaş ana karakterin derinliklerinde gerçekleşir, kibirli bir çocuk ve şövalye unvanına layık bir adam onun kendi içinde savaşır. Bu nedenle, Gawaine’in hikayesi her on dakikada bir iddialı konuşmalar ve kılıç savaşlarıyla dolu değildir. Yönetmen filmin tüm zamanını ana karakterin iç dünyasına verir, karakter korkusuna ve bencilliğine rağmen hala ölümün gözlerine bakar ve sadece kaderiyle değil, aynı zamanda var olan her şeyi yiyip bitiren tabiat anayla da eşitsiz bir savaşa girer.

130 dakikalık meditasyon boyunca, Gawain Deva Patel bazen ilerliyor bazen geriliyor, bu yüzden, başlangıçta ve sonda, izleyici gerçekten bir kişinin vücudunda tamamen farklı iki kişilikle tanışıyor. Patel, kahramanının tüm metamorfozlarını sadece konuşma yetenekleri sayesinde değil, aynı zamanda beden dili yardımıyla da mükemmel bir şekilde göstermeyi başarır. Gawain, yetişkin hayatının sonuçlarıyla bire bir eşit olmayan bir savaşta yüzleşmek zorunda kalan şımarık bir çocuk gibidir. Kahraman, Hıristiyanlık ve paganizm arasındaki yüzleşmeyle de karşı karşıya kalır, konuşan bir tilki şeklinde bir yolcuyla tanışır ve yolu savaşmak için devlerle kesişir.

Gawain’in Lowry prizmasından geçen hikayesi, bir annenin çocuğuna Yılbaşı Gecesi yatmadan önce anlattığı şövalye onurunun hikayesini hatırlatan basit ve çok açık bir masal gibi gelir. Bu, bir bütün olarak bu kadar ciddi ve yetişkin bir filmin algısını en azından bozmaz, ancak Lowry‘nin hikaye anlatımına postmodern yaklaşımı, yönetmenin hayranı olduğu Tarkovsky ile de benzeşmeye başlar.

Filmin en güçlü yanı, harika atmosferi ve Andrew Palermo’nun (“The Ghost Story”) aynı derecede fantastik sinematografisidir. Film, renk paletinin derin bir şekilde detaylandırılması inanılmaz derecede şık görünür. Çekim tarzı birçok yönden Nicholas Winding Refn’in Climbing Valhalla’sını andırıyor, özellikle ikinci perdede. İzleyici neredeyse her zaman filmin dünyasına aşağıdan yukarıya bakar, bu sayede Gawain daha da büyük ve acımasız mistisizm ve sihir dünyasında “kaybolmuş”, Daniel Hart’ın ortaçağ folkloru ile müziğinde boğulan küçük bir insan olarak algılanır. Daha az sıklıkla, kuşbakışı bir bakış açısıyla çekilmiş, hepsi aynı fikir üzerinde çalışan, kahramanı zayıf ve savunmasız olarak göstermek için yukarıdan çekimler yapılmıştır.

Filmin gerek biçimi gerekse içeriği, fragmanlardan göründüğü kadar basit değildir. Bu açıkça yüksek hasılat hedefleyen genel izleyici için bir sinema değildir. Film metaforlarla dolu ve türün tipik filmlerinden tamamen farklı. Sürekli kılıçlar çarpışmıyor, şövalye düelloları ve heyecan verici bir macera ruhu yok. Aksine, bu çok yavaş ve manevi bir film, içinde denemeler her zamanki pathos olmadan aşılıyor ve filmde şövalyelik ruhu son nefesini vermeye hazır görünüyor.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Last Duel

Serkan Baştimar, Ridley Scott filmi “The Last Duel” hakkında yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

❝Bir Onur Savaşı❞

Ridley Scott, en vasat filmiyle bile Hollywood’da dişe dokunur işlere imza atan bir yönetmen. Hala üretken ve hala dünya üzerinde tartışmaya değer şeyleri sinema üzerinden seyirciyle buluşturmaya devam ediyor.

Hollywood #MeToo hareketiyle bir süredir çalkalanırken, tacizciler, ayrımcılar afişe edilip, kadının toplumdaki yeri, erkek egemen toplumda kendine biçilen “rol” küresel bir düzlemde tartışılırken epik filmlerin kalburüstü yönetmeni Scott, gündemdeki bu konuyu 1300’lü yıllardan, Haçlı Seferleri arifesindeki Avrupa’dan epik bir hikayeyle tartışmaya açıyor. İyi de ediyor.

Hikayeleri, destanları, masalları, erdemleri…. daha sayılamayacak nice duygu ve olguyu erkek hegemonyasından eril dille insanlık bilincine pompalayan tarihin “karanlık” sayfalarında yerini almayan bir hikaye var karşımızda. Belki de tüm kadınların üzerinden mağdur bir kadının öyküsünü izliyoruz The Last Duel‘de. Adı ve açılış sahnesiyle “yine bir erkek filmi izleyeceğiz” imajı bırakan The Last Duel, üç farklı karakterin tek hakikat üzerinden tutumunu irdeliyor. Hele ki Gladiator ve Kingdom of Heaven gibi destansı işlerin referansıyla filme başladıysanız, yanlış sofraya oturduğunuzu kabul edin ama sürpriz yemeğin güzel olması.

Hollywood macerasına omuz omuza atılan Ben Afleck ve Matt Damon‘un da imzasının bulunduğu The Last Duel, 150 dakikalık bir dönem romanı gibi. Şövalyelerin, göğüs göğüse çatışmaların, dört nala atların savaş alanlarında arz-ı endam ettiği yapım, tüm bu tantananın ardından “mahalle baskısına” rağmen tecavüze uğradığını söyleme cesaretini bulan bir kadının onur savaşını anlatıyor. Bu savaşı erkeklerin rol çalmasıyla yine savunmaya dönüşen ana karakterimizin yaşadığı gerilim seyirciye empati olarak yansıyor.

Dönem atmosferini oldukça tatmin edici bir şekilde perdeye yansıtan Scott, özellikle erkek karakterlerini bir sığlık seviyesinde bırakmış gibi. Tabii bu sığlık belki de kadın, çocuk ve doğanın süper hükümdarı(!) erkeğin doğru yerden bakıldığındaki portresi de olabilir. Matt Damon‘un sevimli karakterden çıkıp başka bir role soyunarak kabuğunu kırıyor. Hem “sanat” hem de gişe filmlerinin sevilen yüzü Adam Driver ise bir kez daha “kullanışlı” aurasını seyirciye aksettiriyor. 28 yaşındaki Jodie Comer ise “zamansız” yüzü ile büyüleyici bir performansa imza atmış.

Scott, her ne kadar kaderci bir finale atsa da sorduğu sorunun, gösterdiği sorunun cevabını seyirciye bırakarak erkek-kadın-çocuk fark etmeksizin iliklerimize kadar işlemiş eril bakışın sütunlarına şövalye mızraklarıyla saldırıyor. Yer yer bir “İran filmi” matematiğini çağrıştıran olay örgüsü, epik savaş sahneleri ile tatmin edici bir film olan The Last Duel, koronavirüs nedeniyle tenhalaşan sinema salonlarını az da olsa hareketlendirecek güzellikte.

Serkan Baştimar

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler