Max’imum Aksiyon

Manşet

yazar_serkanbastimar_

George Miller’in post apokaliptik hayal dünyasının anarşik ürünü Mad Max, son filminin üzerinden geçen 30 yıldan sonra yeniden beyaz perdede.

Mel Gibson’la özdeşleşen 3 filmlik serinin ardından, George Miller tozlu raflardan çıkardığı hikayeyi yeni sözler ekleyip perdeye taşıdı.

Adını duyar duymaz heyecanlandıran Mad Max Fury Road’ı uzun süredir beklemekteydim. Soluğu bir yıl tuttuktan sonra  nefesimi sinemada verdim.
Mad Max, beklenenin aksine bir yeniden çevrim değil, yani George Miller, Max’i Max yapan nedenleri pek anlatmaya duymadan hikayenin salladığı ipe uygun yerden girmeyi tercih etmiş.

Yakın gelecekte, su meselesinin zirve yaptığı, dünyanın küçükçe bir kıyamette çöle döndüğü bir diyardayız. Eski filmlerin aksine petrolün yerini su almış anlayacağınız. Kısıtlı kaynakların başında olan zorba bir kral ve onun yardakçılarının zulmü karşısında sefalet çeken bir ‘eksikler’ güruhu.
Max, gönülsüz bağışçı olarak girdiği zorba kralın mahpusundan kaçmaya çabalarken bir isyanın ortasında bulur kendini. Ruhunu kemiren travmaları ile savaşan Max, Kral Ölümsüz Joe’nin her renkten (esmeri, kumralı, sarışını, kızılı) birer karısını kaçıran Furiosa’nın hikayesinin peşine takılır. Tekinsiz çöllerde hayal ülkesine çıkan bir avuç güzel kadın ve Max, kendilerini kovalayan bir  ordu ile kedi fare oyunu oynar.

Bilgisayar oyunlarını çağrıştıran, ama asla efektlerinden ödün vermeyen Mad Max Fury Road, incelikli bir karakter çeşitliliğine sahip. Aynı sanatçının elinden çıktığı aşikar olan tipler filmin atmosferine müthiş bir renk katmış. Ölümsüz Joe’dan, Nux’a, hatta figüranlar bile özenle makyajlanıp kostümlendirilmiş.

Kızıl renklerin hakim olduğu atmosfer, alabildiğine tozlu ve kurak düzlüklerde bir grup motoru güçlü, egzantirik aracın birbirine girdiği film, yükselen bir aksiyon çizginin iki ucunda gidip geliyor.

Bu filmde, Mel Gibson’un yerini Batman’da kendisini pek sevdiren Tom Hardy almış. Filmin diğer bir önemli ismi ise bu defa güzelliğiyle değil sert mizacıyla öne çıkan Charlize Theron. Max serisinin ilk filminde yer alan Hugh Keays-Byrne ise Ölümsüz Joe rolünde. İlk filmdeki manyaklık sınıfından kral mertebesine dikey geçiş yapmış arkadaşımız. Yönetmen eski filmlerine selam etmeyi de inkar etmemiş. Özellikle müzik kutusu çok zekiceydi. Filmin bir yerlerinden bumerang sallayan bir ‘velet’ de beklemedim değil.

Müzikler ayrıca enfes, klasik müzikle düet yapan ‘hard rock’ aristokrat bir hava katmış filme.

Yönetmenin olabildiğince özgün bir şekilde resmettiği bu dünya içinde eksiklikler yok değil elbette. Film hikayesini Max’dan alıp Charlize Theron’un canlandırdığı Furiosa karakterinin üzerine yıkmış. Yani adı Mad Max olsa da hikaye onun mecburi katıldığı bir yolculuk filmi olmuş.

Max karakterinin çevik ve hırçın halleri bu filmde olgunlaşmış, ayrıca ‘çılgın’ değil sus pus olmuş. Max’in ettiği kelam Arnold Schwarzenegger’in Terminator’deki cümlesine denk diyebiliriz.

George Miller, efektlerle kastırırken filmin ölümsüzlüğünü pek düşünmemiş. Evet, aksiyon güzel, ama felsefi boyutta, alt metinde filmi geleceğe taşıyacak çok fazla bir şey yok. Senaryonun çok katmanlı olmayışı, filmin ‘gidiş ve dönüş’ten başka bir kola, safhaya taşınamaması sıkıntılı.

Yüz milyon dolarlık devasa bütçesi ile Furious 7, Avengers: Age Of Ultron’dan sonra gişeye gelen bu cilalı filmi aksiyon severler kaçırmasın. Ama eskinin tadı, Mel Gibson’un tuzu diye ısrar ederseniz bir şey diyemem. İzleyin, kararı siz verin.

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up