Kubrick: Berbat Filmler Beni Yönetmen Olmaya İtti

Röportajlar

Sinema dünyasının büyük ustası Stanley Kubrick, 1999 yılının 7 Mart’ında, 70 yaşında yaşama veda etti. On iki yıl sinemadan uzak kaldıktan sonra başrollerinde Nicole Kidman ve Tom Cruise‘un oynadığı Eyes Wide Shut isimli filmi çeviren ünlü yönetmen, gazetecilerden ve fotoğrafçılardan uzak durmaya özen gösteriyordu. Stanley Kubrick‘in 47 yıl önce bir gazetecinin sorularına verdiği yanıtlar, onun son röportajı. Bu röportaj, Horizon Dergisi için hazırlanmış, fakat dergi kapanınca röportaj da yayınlanamamıştı. Bu özel söyleşiyi Robert Emmett Ginna gerçekleştirdi.

Son filminiz olan ‘‘Spartacus‘‘den önce, Marlon Brando ile “One -Eyed Jack”  filmine başlamıştınız. Bu filmin yönetmenliğini Brando üstlendi. Siz niçin bu projeden çekildiniz?

– Brando’nun filmini bıraktığım zaman, elde tamamlanmış bir senaryo yoktu. O zaman Marlon Brando’nun bu filmi yönetmek istediğine hükmettim. Ben bir bakıma Brando’nun onu kimse vurmasın diye yanında kalan bir koruyucudan başka bir şey değildim.

Hollywood’da trend olabilen bir şey benim için aynı özelliği taşımaz

‘‘Spartacus‘‘den önce filmlerinizi mütevazi bütçelerle çeviriyordunuz. Hollywood’daki ‘‘büyük film‘‘ trendine siz de mi uyacaksınız?

– Sanırım ‘‘Spartacus‘‘, halka televizyonda göremeyecekleri bir şeyler vererek, sinemanın televizyona karşı savaşma trendinin bir parçası sayılabilir. Örneğin pek çok tanınmış yıldız ve göz kamaştırıcı sahneler gibi. Fakat Hollywood’da trend olabilen bir şey benim için aynı özelliği taşımaz, çünkü bugüne kadar çevirdiğim filmlerin hepsinde amacım öykü anlatmaktı. Eğer öykünün anlatılması üç buçuk saat sürecekse, modern giysiler yerine eski Romalıların giysilerini kullanmak gerekiyorsa, bazı sahneler Roma’yı simgeleyecekse ve bunun için de 5 bin kişi gerekliyse, bunları film yapmanın birer parçası sayarım.

Lolita’yı filme çekmenizde sizi etkileyen husus neydi?

– Kitabı okuduğum zaman, onun sergilediği hayat anlayışı ve gerçekçiliği beni çok etkiledi ve durumun dramatik yapısı bana ilginç geldi. Çeşitli film yazarlarının pornografi iddiaları ve öyle düşünen insanlar beni hep eğlendirmiştir. Ayrıca Lolita’nın çok acıklı ve dokunaklı bir aşk öyküsü olduğunu düşündüm. Yanılmıyorsam, Lionel Trilling bu kitap hakkında yayınladığı bir yazısında, onun ilk büyük çağdaş aşk öyküsü olduğunu belirtmişti. Trilling, geçmişin büyük aşk öykülerinde sevgililerin aşkları yüzünden ve aşklarının aracılığıyla kendilerini toplumdan kesinlikle soyutladıklarını ve çevrelerindeki insanlarda şok yarattıklarını yazmıştı. Ve 20. yüzyılda ahlak kavramları ve ruhsal değerler hiçe sayıldığı için ‘‘Lolita‘‘yazılıncaya kadar hiç bir aşk öyküsünde böyle bir duruma rastlanmadı.

Arthur Schnitzler’in eserlerini çok sevdiğinizi söylemiştiniz. Sizi ona çeken neden nedir? (Schnitzler, son Filmi Eyes Wide Shut’ın da yazarı.)

– Onun oyunları benim gözümde birer başeser. İnsan ruhunu ondan daha doğru anlayan, insanların düşünce ve davranışlarını daha iyi gözlemleyen bir yazar bulmak çok zor. Onun görüşleri de biraz alaycı olmakla birlikte çok içten.

Schnitzler, hedefe ulaşmak için uzun yolu tercih ediyordu.

– Bana kalırsa, büyük oyun yazarlarının hepsi de sona aşağı yukarı aynı şekilde ulaşırlar. İzleyicileri etkilemenin en geçerli yolu, onların beyinlerine değil duygularına ulaşmaktır. Kuşkusuz bu çok daha tehlikeli bir yazma yöntemi, çünkü izleyici sizin ne demek istediğinizi anlayamazsa, büyük huzursuzluk duyar.

Dostoyevski’yi ele alalım. Onun karakterlerinin herhangi biri hakkında ne düşündüğünü söyleyebilmek çok zor. Ben derim ki, belirsizlik, yüzeysel, yarım gerçeklerin bir sonucudur.

Belirsizlik damgasını yemiş eserlere kendinizi yakın hissettiğinizi söyleyebilir misiniz?

– Bakın, bu ilginç bir nokta. Ben her zaman sanatsal ve gerçek belirsizliğin, en mükemmel ifade etme yöntemi olduğunu düşünmüşümdür. Dostoyevski’yi ele alalım. Onun karakterlerinin herhangi biri hakkında ne düşündüğünü söyleyebilmek çok zor. Ben derim ki, belirsizlik, yüzeysel, yarım gerçeklerin bir sonucudur.

Peki ama çok fazla belirsizlik içeren filmlerin büyük izleyici kaybına neden olacağını düşünmüyor musunuz?

– Entelektüeller, anlatılmak istenen şeyin ne olduğunu sezinlerler ve de bundan enikonu zevk alırlar, ama buna karşılık kalabalık izleyici kitleleri hoşlanmayabilir. Fakat bana kalırsa film yapımcısının düşmanı, entelektüel kişiler ya da toplumun üyeleri değil. Asıl düşman, neyin ne olduğunu açıkça anatacak bilgi birikimine sahip olmadığı gibi kalabalıkların dürüst duygusal tepkisini de anlamaktan aciz olan arada kalmış kişilerdir. Ne yazıkki, bu arada kalmış kişilerin büyük bir bölümünün filmler hakkında yazı yazdıklarını sanıyorum. Bence film eleştirmenlerinin TİME Dergisinin magazin anlayışıyla filmin amacının ne olduğunu bir paragrafta özetlemeleri büyük bir küstahlık. Tabii film gerçekten çok kötüyse o zaman iş değişir.

berbat filmler izledim

Sizi film yapmaya ne yönlendirdi?

– Ben New York’ta doğdum. Babam burada doktordu. Ailem benim de doktor olmamı istedi ve tıp fakültesine gönderilmem söz konusuydu, fakat ortaokulda öylesine haylaz bir öğrenciydim ki, not ortalamam koleje devam etmeme yetmiyordu. Fakat bugüne kadar başıma gelen her iyi şeyde olduğu gibi, şans eseri, Look Dergisi’nde çalışan çok samimi bir arkadaşım vardı. Bu arkadaşım bana dergide fotoğraf çekme görevini verdi. Altı ay sonra, derginin her türlü fotoğrafı çeken elemanları arasına girdim. Daha sonra bir belgesel film çektim. ‘‘Day of the Fight/Maç Günü’’ (1951) benim ilk filmimdi. Belgesel filmlerde büyük bir gelecek olduğunu düşündüm, fakat çevirdiğim belgesellerin hiç birinden bir kuruş kazanamadım. Daha sonra bir konulu film çevirdim. ‘‘Fear and Desire/Korku ve Arzu’’ (1953), daha sonra da ‘‘Killer’s Kiss/Katilin Öpücüğü’’nü çevirdim (1955). Bu filmi, ‘‘Killing/Öldürmek’’ (1956) izledi ve yapımcı Jim Harris ile ortak oldum. ‘‘Paths of Glory/Zafer Yolları’’ ve ‘‘Lolita’’‘‘ filmlerini onunla birlikte çevirdik.

Bir film yönetmeni olmaya hazırlanmanın en iyi yöntemi nedir?

– Filmleri izlemek. Bana film yapmaya çalışma fikrini veren şey, bir sürü berbat filmi izlemiş olmaktı. Çünkü, sinemada oturup, şöyle düşünüyordum: ‘‘Filmler hakkında pek fazla bir şey bilmiyorum ama bundan daha iyi bir film yapabileceğimden eminim.’’

İlk filmlerinizi eleştirmenler beğendiler mi?

– Pek öyle sayılmaz ‘‘Fear and Desire’’ berbat bir filmdi, entelektüel bir yaklaşım denemesi sayılabilirdi, fakat çok kabaca, beceriksizce çekilmişti, izleyicileri etkilemekten uzaktı. ‘‘Killer’s Kiss‘‘de heyecan veren hareketli sahneler vardı, fakat biraz para kazanma umuduyla, senaryosu iki hafta içinde yazılmıştı.

Sizce bir yönetmenin filmde kontrol altında tutması gereken ögeler nelerdir?

– Yönetmen herşeyi kontrol etmeli. Sanırım anlatmak istediğin hikáyeyi o mekan içinde görebilmek çok önemli. Çalışmalar, sahne donatımının hazırlanmasıyla başlar; daha sonra parasal ve yasal koşulların saptanmasına sıra gelir. Oyuncuların seçimi, öykünün yaratılması, setler, kostümler, fotoğraflar ve oyunculuk gibi ögeler sıralanır. Film çekildiği zaman da aslında kısmen tamamlanmış sayılır. Karelerin kesimi, bir filmi yönetmenin devamı sayılır. Müzik efektlerinin kullanılması ve son olarak da adının konulması hep bir öyküyü anlatmanın evreleridir. Ve bana kalırsa, bu işlerin başkalarına yaptırılması da çok kötü.

Film yapımcılığına başlamadan önce fotoğrafçı olduğunuza göre, sinematografiye özellikle önem veriyor musunuz?

– Şey, hayır. Öykü ve oyunculuğun beni daha çok ilgilendirdiğini itiraf etmeliyim. Fotoğrafçılıktaki geçmişim sayesinde, perdede bir sahneyi en iyi şekilde görüntülemek için neler yapılması gerektiğini hemen kestirebiliyorum. Fakat filmi, fotoğraf kareleri olarak düşünmem. Herşeyden önce, filmin ana temasının ne olacağını kararlaştırırım. Oyuncular prova yaptıktan sonra, gerçeği ve heyecanı yakaladıklarına inandığım zaman, visöre bakarım ve bunu beyaz perdeye en iyi şekilde aktarmanın yollarını bulmaya çalışırım. Genellikle, iyi hazırlanmış ve doğru ışıklandırılmışsa, her hareketi ilginç bir kareye dönüştürebilirsiniz. Enteresan kamera açılarının ve ışık efektlerinin sahnenin amacına tamamen ters düştüğü pek çok film izledim. Herşey bittiği zaman, ilgi çekici fotoğrafları olan ama insan üzerinde hiç bir etki yaratmayan bir film izlemiş oluyorsunuz.

[bilgi]Filmler hakkında pek fazla bir şey bilmiyorum ama bundan daha iyi bir film yapabileceğimden eminim[/bilgi]

Filmlerinizde sinema yıldızlarını kullanmaya yaklaşımınız nedir? Tanınmamış ama yetenekli oyuncuları tercih mi edersiniz?

– Hayır, eğer gerçekten iyi oyuncular ise, yıldızları oynatmak isterim. Galiba bazı durumlarda, yıldızın kişiliği izleyicilerin onu unutmalarına imkan bırakmayacak derecede güçlü oluyor ve yıldız başarılı bir oyun çıkarmasına rağmen canlandırdığı karakterin özünü bozuyor. Fakat bu durumla pek ender karşılaşıyoruz. Gösterime giren filmlerin yüzde 95’i bir yıldız bu filmi çevirmek istediği için çekilmiştir. Filmcilik öylesine zor bir mesleğe dönüştü ki, yapımcının ya da finansörün parasını geri alabilmesi için tek güvence, filmde tanınmış bir yıldızı oynatmak. Eğer yıldızlar doğru seçilmişse, sizin hayatınız da kolaylaşır.

Müzik sizin filmleriniz için büyük önem taşıyor mu?

– Bence izleyicileri filmdeki olaylara hazırlamak ve vurgulamak istediğiniz noktaları izleyicilere sunabilmek için uygulanan yöntemlerin en etkilisi müziktir. Müziğin doğru kullanılması ve buna müziğin kullanılmaması da dahil, film yapımcısının yararlanabileceği en güçlü silahtır.

bergman, de sica, fellini

Bazı yönetmenlerin yapıtları ya da bazı filmler, sizin için birer dönüm noktası oldu mu?

– Ingmar Bergman, Vittorio De Sica ve Federico Fellini, sinema dünyasında sanatsal fırsatlarla yetinmeyen üç yönetmendir. Bu kişilerin oturup ellerine iyi bir öykü geçsin diye bekledikten sonra çalışmaya başladıklarını söylemek istemiyorum. Bu yönetmenlerin, filmlerinde defalarca vurguladıkları fikirleri var ve öyküleri bazen kendileri yazarlar, bazan de tasarladıkları öyküleri başkalarına yazdırırlar.

Sizin hayata bakış açınız karamsar mı, iyimser mi?

– Bunun ne olduğunu açıklamaya çalışmak umurumda bile değil. Başkasınınkini açıklamak da haksızlıktır. Ben kendime haksızlık yapmak istemiyorum. Bir filmin çekimi tamamlandığı zaman beni en fazla sıkıntıya sokan şey, bir yazarın ya da sinema yazarının, ‘‘O filmde neyi anlatmaya çalışıyordunuz?’’ sorusunu sormasıdır. Bu analojiyi kullandığım için küstahlıkla suçlanmak istemem, fakat T.S. Eliot’un kendisine sorulan bir soruya verdiği yanıtı aktarayım. Yanılmıyorsam, T.S. Eliot’un ‘‘The Waste Land’’ isimli şiirinde neyi anlatmak istediği sorulmuştu. Eliot, şu yanıtı verdi: ‘‘ Ne dediysem, onu demek istedim. Eğer bunu daha değişik bir şekilde söyleyebilecek olsaydım, öyle yapardım.’’

kaynak: hürriyet

________

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up