Kim Çekecek Şimdi Bu Filmi?

Manşet Türkiye

yazar_serkanbastimar_

16 Kasım 2000’de, yeni bir yüz yılın ilk yılı kendini yorgun hissederken, Paris’ten bir haber düştü ajanslara. Sürgündeki Ahmet Kaya, kederin ve özlemin yıprattığı kalbine yenik düşmüştü. Sabah bilmem kaç sularında, ardında dolu tarafından baktığı yarım bir bardak su, (zira memlekete dönecekti), doldurulmayı bekleyen boş nota defterleri ve derdini anlatamamanın derdi ile gitmişti bu memleketten.

Üzerinden 15 yıl geçti O’nun gidişinin. Öldükten sonra da sesi epeyce duyuldu yeni çıkan albümlerinden. Ama hiçbiri onsuzluğumuzu gidermedi.

Ahmet Kaya, özgün müziğin en özgün kişisiydi. Albüm kapaklarından tutun içindeki şarkılara kadar, mahallenin muhalif delikanlısı, yoksulların gönlü zengin kardeşiydi. Kimi zaman sürgün, kimi zaman kaçak, kimi zamansa öfkeliydi. Farklı bir Sadri Alışık’tı belki de. Dili daha sivri. Gerçeği daha sert. Şarkıları öykülerle, toplumun içindeki karakterlerle doluydu.

Ahmet Kaya albümleri asfaltı yamalanmış, çocukları yarı çıplak bir kenar mahalle gibi kalabalıktı. O mahalleler dostça ama bir şeylerle sürekli kavgası olan insanların öyküleri ile doluydu. Bir fabrika vardiyası, siyasi koğuştu kimi zaman albümleri. Bir Minik Kız Çocuğu, Kenar Mahalleli, Bahtiyar, Suphi, Tezgâhtar Nebahat… her biri Ahmet Kaya evreninin nev-i şahsına münhasır karakterleriydi. Ve her biri sinema imgesi olacak kadar hikâyeye sahipti.

Yazacak çok şarkı vardı, 43 yaşında sazını bırakıp gitti. Olmadı.

Herkes, O’nun müzisyen yönünü bilirdi, ancak Ahmet Kaya bir sinemacıydı aslında. Hiç çekmediği bir filmin hem senaristi hem de yönetmeniydi üstelik. Bu hayalini ara sıra dillendirse de bir türlü hayata geçiremedi. Birkaç klip dışında yönetmenlik yapmadı.

Ahmet Kaya’nın aklında bir mülteci filmi çekmek vardı. Kendi kederinin sürgünü, hafifçe firari, bir ülkeden ülkeye kovalanan, istenmeyen bir mültecinin öyküsünü çekmek istiyordu. Belki ‘çirkindi dar vakitlerde’ böyle bir filmi çekmek. Zamana bıraktı. Belki de üzerinde çalışmalıydı. Ancak o filmi çekemeden, ayrılık treninin 3. sınıf mevkiinde gidiverdi…

Ahmet Kaya, bu mülteci meselesini siz diyin 20, ben diyeyim 25 sene evvel koymuştu kafaya. O zaman Suriye denen memlekette ya da Ortadoğu’da bu denli büyük bir mülteci dramı yaşanmıyordu. Vatansızlık, kayıp kuşaklar Afrika topraklarındaydı. Coğrafyamıza gelmesine daha çok vardı yerleşememiş yabancıların yurtsuzluğu.

Şimdi, Garbın kapısında bekleyen yüz binleri, kucağında çocuğuyla tekmelenen babaları, Ege’nin mavisinde ruhlarını yüzdüren masum bebeleri görseydi Ahmet Kaya, o filmi çekmek için kolları sıvardı. Yalnızca filmle de yetinmez, insanlığa ‘yardım ve yataklık’ için elinden geleni yapardı.
Ama o, şimdi yok. Bir mülteci hikâyesi anlatmak isterken, kendini bir linç senaryosunun sürgün karakteri olarak buldu Paris’te. Değil filmi çekmek, kendi meramını bile ulaştıramadı memleketine.

Anlaşılması epey güç oldu Ahmet Kaya’nın. Her fırsatta çarpıtıldı demek istediği. Hele ki şu zamanda. Halkların kardeşliği adına derken, bir kalleşlik yüzünden yurdundan uzak yağmurlar içinde vefat etti.

Şimdi soruyorum. Ahmet Ağabey’in mülteci filmini kim çekecek? Kim bu dramı anlatacak kadar esaslı bir filme imza atacak? Kim nasırlaşmış kalbinden söküp atıp önyargıyı, doğruyu, gerçeği anlatacak?

Korkarım Güzelim Korkarım

————————————————————-

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up