Kaplanoğlu: Sinemanın Tam Kemale Ermiş Bir Sanat Olduğunu Düşünmüyorum

Genel Meraklısına

Yönetmen Semih Kaplanoğlu dün akşam TRT Haber’de yayınlanan İnsanlık Hali programına konuk oldu. Prof. Dr. Erol Göka, Kemal Sayar ve Seval Çöpür’ün yer aldığı programda Kaplanoğlu ve diğer isimlerin sinema üzerine ufuk açıcı sohbetine şahit olduk. Programı izleme imkanı bulamayanlar için Semih Kaplanoğlu’nun konuşmalarının yer aldığı bölümleri deşifre etmek istedik. Çok uzun olmaması için yaklaşık 2 saatlik programdaki bütün soruları ve konuşmaları da yazmadık. Kaplanoğlu’nun sorulara verdiği cevapları aralarda vurgulayarak daha kolay okunmasını sağladık. İyi okumalar.

 

Sanat insana dair bir şey ve eğer insanın ruhunu ve aklını geliştirebiliyorsa ve ona kendine dair sorular sordurtmaya başlamışsa onun sanat olduğunu düşünüyorum.

Sanat tüketim nesnesi olabilir mi bilmiyorum. Eğer tüketmekten kasıt bir tür yaşanılan sistemin yani kapitalizmin bir nesnesi yani ürettiği bir şey olarak bakarsanız, evet, tabi. Çünkü sonuçta kitle iletişim organlarında ve diğer yaygın ortamda üretilen birçok “sanat denilen, sanat olduğu iddia edilen” birçok şey var. Ve bunlar çok rahatlıkla tüketiliyor. Ama ben sanat eseri denilen şeyin sonuç olarak kadim bir yapılmış bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden de tüketilmesinin, bir tür ne bileyim bir giysi gibi bir “product” gibi, üretilmiş bir materyal gibi çok kolay tüketilen bir şey olduğunu zannetmiyorum. O nedenle de bugün günümüzde ta belki insanlığın ilk zamanlarından bugüne birçok sanat olarak gördüğümüz şey ayakta duruyor, tüketilmeden.

Ben sinemanın bir sanat dalı olduğuna inanıyorum. Tabii ki nasıl bir roman dediğimiz zaman, şiir dediğimiz zaman, milyonlarca şiir içerisinden elediğimizde elimizde belli bir yekûn var, roman dediğimiz zaman kalan bir yekûn var. Ben o anlamda sinemanın da elendiğinde ortada kalacak olan belli ürünler olduğunu düşünüyorum. Çünkü sanat insana dair bir şey ve eğer insanın ruhunu ve aklını geliştirebiliyorsa ve ona kendine dair sorular sordurtmaya başlamışsa onun sanat olduğunu düşünüyorum. Geri kalan şeylerin sanat olmadığını düşünüyorum, eğlence araçları. Eğlenmek tabii ki insanların hakkı ama sanatın bu anlamda güçlü bir yanı olduğunu düşünüyorum. İnsana hep sorageldiği soruları sordurttuğu için ve sordurmaya ve o cevapları aramaya yönelttiği için. Bu meseleye bu şekilde yaklaşan filmler var, kitaplar var. Ya da sadece satın alınıp ertesi gün unuttuğunuz, yok hükmüne geçmiş işler var. Bu anlamda da kendiliğinden o ayrım zaten oluyor. Sizin onları sanat sineması, ticari sinema diye ayrıma tutmanıza da gerek yok. Niyet önemli burada yani, o işi yapan adamın niyeti. Siz eğer insana dair bir şey söylemeye çalıyorsanız, ya da bir şeyi satmak, daha çok ne kadar satarım derdindeyseniz ayrım burada oluşuyor. Niyetlerde.

Sinema Bir Zaman Sanatıdır.

İnsanla doğrudan ilişki kurabilen, onun aslında duygularına, iç dünyasına hitap edebildiği oranda bir değeri var. Bir şeyin sanat olduğunu ya da sanatla ilgili olduğunu –mesela sinemaysa bu- kullandığı midyumları, materyalleri nasıl ele aldığıyla alakalı bir mesele var. Sinema bir görüntü ve işitsel sanat mıdır? Bence değildir. Sinema bir zaman sanatıdır. Bir zaman inşa etme sanatıdır. Bunu görüntülerle ve seslerle yapar. Ve size bir 90 dakika, 100 dakika, 150 dakika ya da 2 dakika bir zaman parçası üzerinden seslenir. Aslında siz orada yönetmenin kurduğu bir zamanla muhatap olursunuz. O zamanın içine girersiniz. Şimdi bu yaptığımız işin bu manası üzerine düşünmek. Bu inşa süreci içerisinde kendi kültürünüzün, kendi zaman algınızın, kendi kültürünüzün size verdiği zaman algısının da bu işin içerisine eşlik etmesi gerekiyor. O yüzden bir Japon filmi, bir Hint filmi, bir Türk filmi ya da bir Avrupa filmi veya Amerikan filmi izlediğinizde, aslında siz o medeniyetlerin ya da o kültürlerin zaman algısı ile muhatap olursunuz. Şimdi biz sinemayı sadece popüler kültürün aracı olarak görüyoruz ama o da zamanı kullanıyor. Zamanın nasıl kullanıyor? Zamanı iyice parçalayarak, bölerek ve hızlandırarak kullanıyor. Tıpkı aslında bugünkü dünya düzeninin bize vadettiği, hız, haz, şiddet, seks, uyuşturucu vs. gibi bir takım insan algısına yönelik, nefsinin gittiği noktalara zaman kavramını da bu şekilde hızlandırarak kullanıyor. Bu ayrım da çok önemli ve o işi yapan yönetmenin ahlaki ve yaptığı işe duyduğu sorumlulukla alakalı bir şey. Sanat dediğimiz zaman yönetmenin oradaki ahlaki ve metafizik meseleleri de devreye giriyor. O kaygıları taşırsa eğer bu işi yapan adam ya da yapılan film, o zaman bence sanat eseri olma ihtimallerini artırıyor. Geri kalan bence tamamen tüketime dönük. Bütün bu kaygıların içerisinde olmadığı, tek bir kaygının olduğu; bunu ne kadar çok seyirciye ulaştırırım, ne kadar çok bu işten para kazanırım ve insan nefsini daha ne kadar eğlendiririm, yaşadığı zamanı, ömrü ve hayatı ona unuttururum, aslında işin içinde bu da var. O yüzden belki de tamamen ekranlara kilitlenmiş bir hayat sürüyoruz. İnternette ekrandayız, televizyonda ve her yerde görüntüyle bir tür uyuşukluk ve uyuşma içine giriyoruz. Bütün bunları tartışmayan, üzerinde düşünmeyen ya da düşünüp de bunları tersine, insanın nefsine dönük kullananla öbürü arasındaki fark da burada sanat eseri mi, tüketim nesnesi mi ayrımını ortaya koyacaktır. Bu işle uğraşan adamın derdiyle alakalı bir şey buradaki ayrımlar, ölçümler.

Bergman, Ozu, Satyajit Ray, Tarkovski ve Terrence Malick

Bergman çağımızın metafizik anlamda insan ruhu üzerine çalışmış ve bunun sinematografik karşılığını yani sinemadaki karşılığını aramış çok önemli yönetmenlerden bir tanesi. Yaşadığı dönem insanın varlıkla ilişkisini ve o ilişkinin kesilmesinin insan ruhunda yarattığı boşluğu ve o boşluğun tezahürlerini sinemasında anlatır. Ve onu İskandinav kültürünün, zaman algısının içinde ele alır.

Mesela Ozu diye Japon bir yönetmen var. Bu yönetmen de Zen Budizm’in Japon kültüründeki ve Japon medeniyet algısının ve modernleşen Japonya’nın –II. Dünya Savaşı’nın öncesinde ve sonrasında- insanının yaşadığı uyumsuzlukları, modernleşmenin getirdiği problemleri belli bir kendi kültürel zaman algısı üzerinden ele alır. Mesela Batı sinemasında kullanılan açı-karşı açı yani dramatizasyonda işte belli ölçekleri çok daha farklı kullanır. Hint sinemasında Satyajit Ray var, kurucusu Hint sinemasının. Her ülke sinemasının her kültürün farklı yönetmenleri var. Tarkovski de işte Rus edebiyatının, Rus müziğinin, Çaykovskilerin, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin sanki imbikten geçirilmiş, önümüze getirilmiş ve sinematografik anlamda karşılığı yaratılmış bir yönetmendir. Bu anlamda onların değerleri ve önemleri var. Yani onları kendi kimliklerinden ayrı ele alamayız. Amerikan sinemasında da belli yönetmenler var. Mesela günümüzde Terrence Malick gibi. İnsan odaklı düşünen ve bakan.

Medeniyetlerin en önemli hasletlerinden biri de zamanı nasıl kullandıklarıyla alakalıdır.

Geçtiğimiz 100-150 senede “Biz kimiz? Nereden gelip, nereye gidiyoruz?” sorusunu çok az yazar, edebiyatçı sordu. En son Tanpınar’ı hatırlıyoruz. Tanpınar bu zaman mevhumunu, zaman meselesini çok önemli olarak ele alır. Haşim’de de vardır. Medeniyetlerin en önemli hasletlerinden biri de zamanı nasıl kullandıklarıyla alakalıdır. Her medeniyetin kendi zaman tasavvuru var. Biz de bunu tekrar yeni yeni düşünmeye başladık. Tanpınar’dan beri kendi dünyamızı, kendi hayatımız üzerine, hayatımızın dinamikleri üzerine ve onları tekrar kurcalıyoruz. Ama bu soruları mutlaka sormamız lazım. Sinema da yapsak edebiyat da yapsak, bu mesele çok önemli bence.

Bizim Yeşilçamımız var. Yılda belki 300 filmin çekildiği dönemler var. Bu filmler yerli filmler değil miydi? Yerli bir hayatı anlatıyordu. Kendi hayatlarımızı, kendi gündelik ilişkilerimizi anlatıyordu. Ama bunları nasıl anlatıyordu? Hangi kurguyla anlatıyordu? Hangi dramatizasyonla anlatıyordu? Nasıl senaryolarla anlatıyordu? Bunun üzerine çok fazla düşünüp tartışmadık. Daha çok Hollywood ya da Amerikan sinemasının ölçekleri içerisinde anlatmaya çalışıyorduk. Bu eski klasik Türk müziğinin zaman algısını düşünün ve bugünün pop müziğini düşünün.

Sinemanın tam kemale ermiş bir sanat olduğunu düşünmüyorum.

Ben sinemanın da tam kemale ermiş bir sanat olduğunu düşünmüyorum. Mesela resim için kemale ermiş bir sanat diyebiliriz. En müthiş örneklerini vermiş…

Her gün dijital, görsellikle ilgili, teknoloji ile ilgili yepyeni bakış açıları ortaya çıkıyor. Bunlarla bizim kendi kültürlerimizin, dillerimizin, birikimlerimizin, tecrübelerimizin buluşacağı ve oradan yepyeni kendimize ait görselliğin, zaman algısının ortaya çıkacağını ve çok daha farklı şeylerin yapılacağını düşünüyorum.

Acaba kozmik zaman algımızı mı ortadan kaldırıyorlar?

Teorik kaçmasın ama zaman ölümle alakalı bir şey ya. Yani biz zamanın sonunun olduğunu, kendimiz için ömrümüz olduğunu, bilen varlıklarız. Ben hep şöyle düşünüyorum; şu popüler kültür ürünleri, sinemada özellikle, bize zamanı unutturmaya mı çalışıyorlar aslında? Bu hız, hız, sürekli değişen bir şey. Acaba kozmik zaman algımızı mı ortadan kaldırıyorlar? Hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat kurgusu mu? Biz ne zaman doğaya doğru gitsek aslında ölüm de bizimle beraber gelir. Bir film yaptığımız zaman bütün bunları düşünmezsek eğer o film nasıl yapılır bilmiyorum. Bir karakter yazdığınız zaman o insanın ölümle meselesini, ilişkisini hep düşünürüm. Sorular sorarım ona. Yani bu nasıl düşünür, yaşar derken ölüme göre ona bir yaşam çizmeye çalışırım… Ölümü düşünen insan, onun varlığını bilen insanın hayattaki eşyayla ilişkisi, nesneyle ilişkisi, insanla ilişkisi değişir diye düşünüyorum.

Biz eşyanın hakikatini öğrenmek isteyen insanlar değil miyiz?

Hiçbir ayrıma tabi tutmadan birçok film, bize ne kadar o hissi (manevi gerçekçilik) verirse, bu çok sıradan bir insan hikâyesi de olabilir, mesela sıradan bir memurun hikâyesi de olabilir, işini yapmıştır yani o film insana değmiştir. İlla ki çok büyük, ulvi, yüce şeyleri büyük kelimelerle, büyük cümlelerle anlatması gerekmez. Yeter ki o insanın kendi küçük hayatında ya da gündelik hayatındaki ahengi ve varlığı hissettirsin. Varlıkla bağını hissettirsin bize. Zaten hep demiyor muyuz, biz eşyanın hakikatini öğrenmek isteyen insanlar değil miyiz? Bütün mesele bence orada. Yani o hissi verdiği sürece zaten yeterli işi yapmış oluyor. 

Hiçbir film, hiçbir sanat eseri tamamlanmış ve bitmiş bir şey değildir.

Her seyircinin algısı ve yaklaşımı ve o filmden edindiği şeyler sonuç olarak onun dünyasına ait oluyor bir anlamda. Beni en mutlu eden şey, insanların filmin karşısında pasif kalmamış olmaları ve soru sormaları, o soruları bir şekilde paylaşmaları ve konuşmaları. Zaten bir film ne işe yarar ki? Yani o işe yaramalı; soru sordurmalı, kendisine bir muhabbet açmalı, sohbet ettirmeli. Tabi bir de şöyle bir şey var, biz bir işi yaparken ne kadar yüzde yüz emin olabiliriz ki? Bir işi yaparken ne kadar onun her şeyine hâkim olabiliriz ki? Çünkü sonuçta yaratılmış mekânlarla ve nesnelerle çevrili bir dünyada ve bir zamanın içerisinde o işi yapmaya çalışıyoruz. Tabi ki orada, yaptığımız sırada giren bir sürü şey var. Bir oyuncunun mimiği, bir sürü başka şey, yani hepsini kontrol edemediğiniz şeyler var. İşte seyirci belki de aslında yönetmenin yapmak istediği ve yaptığı şeyin daha da ötesinde yapılmakta olan şeyi görebilir. Bu benim için çok önemli. Çünkü ben her şeyin hâkimi değilim, her şeyi bilmiyorum. Yaparken de bilmiyorum. Bu anlamda film seyircilerin o sorularıyla, yaptığımız şey bu şekilde tamamlanıyor. Hiçbir film, hiçbir sanat eseri tamamlanmış ve bitmiş bir şey değildir. Ona seyirci izlediği oranda ve katıldığı oranda tamamlanır. O yüzden seyirciye ulaşmak, seyirciyle buluşmak, onlarla sohbet etmek çok önemli bence.

Kimse size şunu yaz demiyor.

Otör olmanın bir tek faydası şu, size başka bir mekanizma şunu yaz demiyor. Yani siz kendi yapmak istediğiniz şeyi yazıyorsunuz. Böyle bir şey var. Hani biraz önce bağımsız diyordunuz ya, öyle bir şey. Finansmanını da kendiniz buluyorsunuz. Ben yapımcılığını da yapıyorum filmlerimin. Onun ekonomisini de öğrenmek zorundasınız. Her şeyi, materyalleri o filmin içi ve dünyası için organize etmek, onu öğrenmek zorunda kalıyorsunuz.

Şu anda yaşadığımız ortamın yeni filmler, yeni bakış açıları, insana başka türlü bakan kitaplar ortaya çıkaracağını düşünüyorum.

Türkiye çok büyük bir değişimden geçiyor. Ve belki iki yüz üç yüz senelik uzun bir hesaplaşmayı yaşıyoruz aslında. Bu enerjiyi de ben ilginç buluyorum. Bunu çok dinamik buluyorum. Bazılarının “çatışma” dediği, bazılarının “kutuplaşma” dediği şey aslında kendi içimizde de yaşadığımız bir çatışmanın dışarıya tezahürü olarak görüyorum. Ve bunu iyi buluyorum, olumsuz bulmuyorum.  Bu enerjinin, şu anda yaşadığımız ortamın yeni filmler, yeni bakış açıları, insana başka türlü bakan kitaplar ortaya çıkaracağını düşünüyorum ben.  Çünkü bu kadar yoğun bir “çatışma”nın mutlaka olumlu sonuçları olacak. Çünkü çatışmayan ya da üzeri örtülmüş, yani tartışmayan, kendini de tartışmayan toplumlar bence çok enerjisizlerdir. Çok durgunlardır. Bundan üç-dört yıl önce, ilginç bir gözlemim olmuştu, Utrecht’te bir festivalde çoğunluğu Fransız olan sinema öğrencileriyle bir workshop yaptık. Filmler izlediler, benim filmlerim vardı, başka filmler de vardı. Sonra da hocalarıyla beraber onlarla bir söyleşi yaptık. Çocuklar sürekli şunu söylüyorlar, “Sizlerin ülkelerinizde o kadar çok hikâye, farklı şeyler var ki, bizde hiç böyle şeyler yok. Biz o yüzden ne yapacağımız bilemiyoruz. Nasıl bir film çekeceğiz bilemiyoruz.” Ben hayret ettim. Biz bu konuşmayı yaptığımız sırada ya da bir altı ay kadar önce, Fransa’da bir hafta sonu, sıcaktan yaklaşık on bin yaşlı insan evlerinde ölmüştü. Onlara dedim ki, “Bakın bu bir konu, bu bir mesele”. Bu olay olalı altı-yedi sene oldu. Ama bu konuda yapılmış herhangi bir film, ciddi anlamda yazılmış herhangi bir makale göremedim. Şimdi bu toplumun, ölü diyorsunuz ya, ölü toplumlar ya da düşünmeyen, üzerine çalışmayan, bu çok tipik bir örnek bence. İnsanlar kimsesizlikten, sıcaklıktan, yalnızlıktan ölüyorlar ve biz bu konuyla ilgili herhangi bir film bile görmedik bugüne kadar. Bu o enerjisizliğin bir karşılığı diye düşünüyorum.

İnsanın kendi taşrasında kalmasıyla alakalı bir şey…

Bu konuda (filmlerin taşrada çekilmesi) çok kesin yargılara sahip değilim. Taşrayı bir tür metafor olarak da görebiliriz diye düşünüyorum. Yani çoğumuz şehirlerde yaşıyoruz, ama taşraya veya köyümüze, kasabamıza gittiğimizde mutlu olduğumuz bir şey var. Bunu şöyle düşünüyorum ben, insanın kendi taşrasında kalmasıyla alakalı bir şey, yani ruhun saflığıyla, saf olanla belki, belki taşra-geçmiş manası olabilir. Böyle bir ilişki olabilir diye düşünüyorum. Ama tam olarak ne kastettiğini bilmiyorum.

“Bizdeki yönetmenlerimiz bağımsız” dememiz biraz zor.

Bağımsız sinema kavramı şuradan çıkıyor, Amerikan kavram bu, Amerika’da biliyorsunuz sinema büyük stüdyolarda yapılıyor. Buna mukabil New York ekolü diye bir ekol var 50lerin sonunda doğru başlayan. Bunlar stüdyo dışı filmler üretmeye başlıyorlar. Bu filmlerin de maddi yapımcılıklarını ya arkadaş çevrelerinden ya belli oluşmaya başlamış fonlardan elde edip yapıyorlar. Bu çok büyük bir endüstrinin karşısına yapılan ufak çaplı şeyler bunlar. Türkiye’ye veya Avrupa’ya gelindiği zaman, bu manada bir bağımsızlık konusu yok. Şundan dolayı yok, biz bağımsız film yapıyormuşuz gibi görünebiliriz ama bizde devletten, mesela Kültür Bakanlığı’nın, TRT’nin katkıları olmasa, ya da bazı Avrupa film fonları olmasa, bizlerin de bu anlamda film yönetmesi mümkün değil. Biz bir anlamda bu fonlara bağımlıyız. Yani Kültür Bakanlığı’na bağımlıyız, devletin verdiği katkılara bağımlıyız. O anlamda bağımsızlık gibi bir şey söz konusu değil. Avrupa’daki sinemacılar için de değil. Ama Amerika’da gerçekten bazı bağımsız yönetmenler var. Hiç kimseden bir destek veya para almadan film yapmaya çalışan insanlar var. Her zaman vardı. O anlamda “bizdeki yönetmenlerimiz bağımsız” dememiz biraz zor.

Mesela belli konulara giremezsiniz, belli şeyler var. Mesela filmi televizyonla beraber yapıyorsanız eğer, televizyonun şartlarına uymak zorundasınız. Ya da Kültür Bakanlığı’nın size destek verirken belli kuralları var. Kurallara uymak zorundasınız. Tabi o kurallara uyarak da sanatçı istediği şeyi ima edebilir, kendini ifade edebilir -ben sansür denilen şeye asla inanmıyorum- her şeyi söyleyebilir.

Şimdi mesela; batı düşüncesinde, yaptığınız işlerde benimsediği ya da görmek istediği belli değerler, kriterler var. Bunu yadsıyamayız. Bu belli fonlarda da var vs. bence işte buralarda belki kuyruğu dik tutmak lazım. Yani yapmak istediğiniz şeyi net olarak ortaya koyup, katılmıyorlarsa da yapacak bir şey yok. Keza şeyle de ilgili, mesela benim Bal filmime Kültür Bakanlığı desteği olmadı. Ben onu bağımsız çektim. Ama onun Euroimage desteği vardı vs. Almanya’dan bir fon desteği vardı ama Kültür Bakanlığı o dönem katkı sunmadı. 2010 senesiydi, ben onu kendi imkanlarımla, televizyon kaynaklarıyla vs. yapabilme imkanına kavuşmuştum. Bir önceki filmim Kültür Bakanlığı destekliydi. “Buğday” Kültür Bakanlığı destekli. Yani bu kesin olması gereken bir şey de değil, bunun dışında da kaynak arayıp bulabilirsiniz.

Sinema bölümüne gitmeyin.

Semih Kaplanoğlu: Ben de sinema eğitimi aldım ve öğrenciler olarak biz beş kişiydik. Beş kişi sinema okuyorken, beş kişi televizyon bölümü okuyordu. Şimdi böyle bir eğitim sisteminden -YÖK’ün büyük yaratıcılığıyla diyelim- herkesin aynı eğitimi aldığı, binlerce insanın mezun olduğu, yetenek sınavıyla kimsenin alınmadığı bir mecraya geçtik. Halbuki aslında sinema eğitimi alan veya resim eğitimi alan kişilerin mutlaka bir ön sınavdan geçmesi lazım. Yani akademik eğitim anlamında, yetenek, yeteneksizlik vs… Biz yetenek sınavıyla girdik. Tabi ilginç bir şey; Osmanlı dönemindeki medreselerde, bir öğrenciye ortalama 10-15 hoca düşüyormuş. Bizim okuduğumuz dönemde de sinema bölümünde biz beş kişiydik ve 30 hocamız vardı. Şimdi karşılaştırmaları yapın, sinema bölümünde yüzlerce öğrenci var, hocalara bakıyorsunuz, üç ya da dört. Bu şekilde bir eğitimle sanat eğitimi mümkün değil.

Mesela şimdi öğrenciler geliyor bana, biz sinema bölümüne gitmek istiyoruz diyorlar, onlara diyorum ki sinema bölümüne gitmeyin. Bence temel şeyleri okuyun, tarih okuyun, hukuk okuyun, ekonomi okuyun, tıp okuyun, felsefe okuyun. Sinema eğitimi artık çok kolay. Zaten elimizdeki telefonlarla artık her şeyi çekebiliyoruz, bilgisayarımızla kurgulayabiliyoruz. İnanılmaz bir film seyretme imkanlarımız var. Kısa bir hızlandırılmış eğitimle sinemaya hazırlanabilirsiniz. Yani illaki okumanız, bir eğitimden geçmeniz gerekmiyor. Bugün ki okullardan çıkan öğrencilerle konuştuğum zaman temel şeyler, sanat sosyolojisi, felsefe, psikoloji gibi alanlar konusunda hiçbir eğitim almadıklarını öğreniyorum. Alanlar da çok az bir şey alıyorlar ki esas bir yönetmeni yetiştirecek şey müziktir, felsefedir, sosyolojidir ama maalesef bunlar eksik.

Devlet destekleri de fazla sık eleyip dokumadan toplumun geniş kesimine, her düşünceden insana vermeli.

Marx’ın bir sözü var, diyor ki: “İdeoloji yanlış bilinçtir.” Hem ideolojik olarak hem de politik olarak bakarsak, sanatın politize olmuş meselelerle ilişkilenmesi en azından o sorun çözüldüğünde yani o politik mesele çözüldüğünde yapılan filmin anlamı boşa düşüyor. Halbuki, insanın temel meseleleri var ve o temel meseleler aslında ideolojiler üstü meseleler. Onların, yani insanın çözümü hiçbir zaman olmuyor. İnsanın iç meselelerinin çözümüne ulaşması diye bir şey bence çok mümkün değil. O anlamda hep süregidecek bir şey, bir macera, aslında öbür konular hep ara duraklarda çözülen, tekrar başlayan, tekrar çözülen şeyler. Tabi şöyle bir şey var, bugünler hep tartışa geliyoruz, devletlerin kültür politikaları, devletlerin kültür politikası olmalı mı vs gibi. Bence bu konuda da benim çekincelerim var, devlet ne kadar karışmalıdır? Ancak ön açıcı olabilir, belli imkanlar sağlayabilir. Mesela bazı destekler verebilir ama o destekleri de fazla sık eleyip dokumadan toplumun geniş kesimine, her düşünceden insana vermeli.

Hâlâ sırtımı şiire dayamadan aslında boşlukta kalacağımı düşünüyorum.

Şimdi belleğimde şöyle şeyler var; çocukken, gençken (şimdi de öyle) yalnız kalmayı, bulunduğum ortamda yalnız izlemeyi, görmeye çalışmayı, tefekkür etmeyi çoğaltan bir halim vardı. Mesela doğa, ağaç, bitki, hayvan, her şeye bakardım. Uzun uzun bakardım, hiç sıkılmadan seyrederdim. Bu seyrediş, bir süre sonra aslında sanıyorum, bu seyrediş duygusunu aks ettirme duygusunu getirdi bende. Bir tür şahitlik diyelim buna, bir tür belki gözle okuma, yazılı olmayan bir şeyi okuma, ilişkilendirme çabası gibi. Ve bu sanırım sinemayla karşılaştıktan sonra, sinema denilen perdedeki görüntülerle karşılaştıktan sonra, film seyretmekle hayatı seyretmek, eşyayı seyretmek birleşti herhâlde diye düşünüyorum. O birleşme bir süre sonra “Biz bunu nasıl anlatırız?”a dönüştü.

Dönüm noktalarından bir tanesi, yani film yapmakla uğraşıyorum, işte kamera var vs. küçük şeyler var. Uğraşıyorum ama bu Tarkovski’yle, yani onun “Ayna” filmiyle karşılaşınca bir yıkıldı, yeniden yapıldı aslında.  Okulu bitirmiştim, sinema hakkında bazı düşüncelerim vardı. Mesela bir dönem ‘Fransız Yeni Dalga Sineması’nı çok önemseyerek okuyordum ve o bir tür deneysel sinemanın etkilerini. Ama filmle karşılaştıktan sonra aslında o beni yıktı.  Aldığım bütün eğitimi, bir sürü şeyi yıktı. Beni aslında tekrar başladığım yere getirdi. O andan itibaren yeniden bir şeyler oluşmaya başladı bende. Yazıyla da uğraşıyordum, bir yandan öyküler yazıyordum, bir yandan şiir yazıyordum. Kendimi bildim bileli şiir yazan birisiyim. Bu şekilde ilerledi yani benim için meseleler. Hala sırtımı şiire dayamadan aslında boşlukta kalacağımı düşünüyorum. Türk şiiri bu anlamda benim en çok esinlendiğim, beni en çok doyuran, besleyen alanlardan bir tanesi.

84’te İstanbul’a geldim, 80-84 arası üniversite okudum. Burada o zaman çok az film yapılıyordu, senede en fazla 3-4 film ancak. Belli yönetmenler vardı mesela; Atıf Yılmaz film çekiyordu, Ömer Kavur film çekiyordu. Ama onlarında kemikleşmiş bir kadroları vardı, onların arasına girmek çok kolay değildi. Ben de başka bir yol kendimce izledim. Fakat insan gençken burnu biraz büyük oluyor ve hiçbir şey beğenmiyor. Bizim yönetmenler, Atıf bey o kadar uğraşıyorlar falan.. Atıf beyi ben çok kızdırmışımdır. Ama şöyle bir ilişki bu düşünün ki bu ilişki bir kavgaya veya nefrete dönüşmüyor. Atıf beyi izlerken onun nasıl pratik çözümler bulduğunu, Türkiye şartlarında film yapmanın ekonomisini ve mantığını nasıl çözümlediğini, bunları gördüm. Onlar çok önemli şeylerdi. Hatta bir dönem beraber Kemal Tahir’in üçlemesini televizyon için senaryolaştırmaya başladık. O senaryo çalışması, adaptasyon çalışmasından da çok şey öğrendim. 2000’e kadar televizyonda bir dizi yaptım “Şehnaz Tango” adında. O da sinema pratiğini öğrenmek içindi, yani kamerayı nereye koyucaz, oyuncuları nasıl yöneteceğiz vs. Orda da onu tamamladım ve sonra da artık filmler yapma zamanı geldi.

Tarkovski insanın maneviyatını ve ruhunu sinema aracılığıyla bize yaklaştırdı.

(“Tarkovski’nin sinemada aradığını bulup bulmadığını merak ediyorum.” Diye bir izleyici sorusuna) Keşke ona sorabilseydik bu soruyu… ben bir şey diyemem buna…

En azından şunu yaptı; insanın maneviyatını ve ruhunu sinema aracılığıyla bize yaklaştırdı. Bu önemli bir şey, sanatın yapabileceği önemli şeylerden. Çünkü sinema güçlü bir sanat formu değil aslında, zayıflıkları olan bir şey. Yani bir resim ya da şiir gibi değil. Ama onu güçlendirdi mesela, sinemanın anlatım gücünü güçlendirdi.

Tanpınar’ın Huzur’u üzerine uzun zamandır düşünüyorum onunla ilgili çalışıyorum.

“Şimdi birçok şey var aslında paralel, yan yana duran, çok yapmak istediğim. Niyazi Mısrî’nin bir filmi var ama bunu henüz yapacak idrakte ve kıvamda olmadığımı görüyorum. Gidip gidip geliyorum, geri dönüyorum, geliyorum. Yine üçlemeler çalışıyorum. Vicdan, bugünkü hayatımızda sıradan insanların baş edemedikleri iç meseleler, riya, kendi kendini kandırma veya bir şeyi göre göre yapma ama ondan sonra vicdan sorgulamaları yaşayan çeşitli insanlar, farklı katmanlardan.”

Bir şey daha, Tanpınar’ın Huzur’u üzerine uzun zamandır düşünüyorum onunla ilgili bir çalışma. İlk kez burada söylüyorum, çalışıyorum. İnşallah muvaffak oluruz. Zor bir roman. Ama ‘Huzur’un tartıştığı mesele; o aşk hikayesinin arka planında “Biz kimiz, biz Türkler kimiz, ne yapıyoruz, neredeyiz, medeniyetimizin ne safhasındayız, ne yapacağız, nereye doğru gideceğiz?

O romanın aktardığı tarih 1939 savaş öncesi, dünyanın o anı ve yeni bir Türkiye var. Ve münevverler, aydınlar da “Nasıl bir Türkiye olacak, gelecekte ne olacak, ne vadediyor bize, geriye mi döneceğiz, şimdiyi mi yaşayacağız, biz kimiz?” sorularını soruyorlar tıpkı bugünkü gibi aslında tıpkı yeni bir gelecek var gibi savaş meselesi var. Savaş olabilir vesaire. Bu mesele benim ilgimi çekti. Tabii ki o aşk hikayesi, onun içindeki Doğu-Batı tartışması…

‘Saatleri Ayarlama’ya çalıştım, ama olmadı, yapamadım.

“Gerçekten şöyle oldu ben o romanı 20’li ve 30’lu yaşlarda okudum. 3. okuyuşum şimdi. Şimdi okuduğumda birden bir koridor açıldı. O roman ve o Mümtaz’ların, o insanların tartıştıkları perspektifle bugün arasında. İnanılmaz. Bir anda açıldı yani şu an gibi. Bizim şu an tartıştığımız şeyler gibi aslında çok çarpıcı o yönden yapılabilir mi bilmiyorum. Yani yapmaya çalışacağım. Senaryosunu yazabilir miyim, tam o hissi verebilir mi? Çünkü daha önce Tanpınar yine çalıştım ben, “saatleri ayarlama”ya çalıştım, ama olmadı, yapamadım. Çünkü romanın dünyasını filme taşıyamadım, yapamadım.”

Çok iyi yazılmış bir kitabın sinemadaki karşılığı o kadar oturmuyor, olmuyor.

“Bazen şöyle bir şey var yani belki adaptasyonların getirmiş olduğu şöyle bir şey; çok iyi yazılmış bir kitabın sinemadaki karşılığı o kadar oturmuyor, olmuyor. Yani dilin muhteviyatı, kelimelerin yarattığı atmosfer, olay örgüleri vs. olamayacağını gördüm. Yani ‘Huzur’da da yine aynı hayal kırıklığını yaşamak istemiyorum.”

Soru: Bir edebiyat yapıtı sinemaya aktarıldığında, uyarlandığında başka bir şey olur. Bunu baştan kabullenmemiz daha doğru bir şey olmaz mı? Tanpınar’ın dildeki ağırlığı bambaşka, onun yapıtının sinemada temsil ettiği şey bambaşka. İkisini mukayese etmemek daha doğru olmaz mı? 

“Ama şöyle bir şey var, bir ruh var, o ruh öbür tarafta da ortaya çıkabilir, çıkarılabilirse olabilir. Eğer o olmuyorsa onun için uğraşmanın bir manası yok.”

 Soru: Tarkovski ve Bresson gibi yönetmenler romanları sinema diliyle yeniden yaratabiliyorken bizde neden sadece “Anayurt Oteli”nden başka örnek sayamıyoruz? Roman ve sinema sanatları arasındaki gerçek ve yaratıcı dönüşümü beceremiyor muyuz?

“Aslında haksızlık etmeyelim, bazı işte Fakir Baykurt’un romanlarından aktarılmış Metin Erksan’ın yaptığı ‘Yılanların Öcü’ var. Birçok örnek var aslında. ‘Aşk-ı Memnu’ var Halit Refiğ’in. Dizi olarak yapmıştı ama gayet iyi bir yapımdı.”

Dekalogların bizim kendi geleneğimizle kuracağımız irtibatlar, tasavvufla, Kur’an-ı Kerim’le, hadislerle, siyerlerle o anlamda ilginç bize bazı noktalarda tecrübeler kazandırabilecek özellikleri var.

Üçlemede ondan (Kieslowski) çok esinlendiğim söylenemez. Ben önemli bir yönetmen olarak görüyorum. Bu ‘Dekalog’ları televizyon için yaptı. Bu 10 Dekalog ve üçlemesi.

Biz onunla yan yana oturduk. İstanbul Film Festivali’ne gelmişti. ‘Dekalog’ları gösterirken davet ettiler sahneye. Meğerse yanımda oturuyormuş. Sonrasında görüşme imkanımız olmadı ama insan ruhuna, insanın iç bünyesine dair çok önemli filmleri var bence onun. Özellikle çağdaş, modern insanın hayatla baş edemediği, kendiyle baş edemediği noktalara o kadar nazik ve ince vurguları var ki. Mesela ‘Mavi’ filminde o kadının o kayıktan sonra hayata tekrar başladığı anlar hala çok etkileyicidir. Ve onu evdeki bulduğu bir fare ailesi üzerinden yapar. Sonra hayata başlangıcı tekrardan eve bir kedi getirmekle olur. Hayat onun için tekrar başlar.

Çok güçlü bir sinemacı. Onun bir söyleşisini okumuştum, o kadar enteresan ki bu üçlemeyi yaptıktan sonra o dönem tam bir geçiş dönemi Sovyetler birliği yıkılıyor, rejimler değişiyor vs. o, üçlemeyi yapıyor o sırada Avrupalıların da katkılarıyla. Her şey bitmiş, filmler gösterilmiş falan diyorlar ki: “Ne yapacaksın?”. Diyor ki: “Bu içine geldiğimiz dünya; Batı, kapitalizm vs. bana artık böyle filmler yapma imkanı sağlamayacak. Ve eğer ben artık film yapamayacaksam dünyadaki görevimi tamamlamış olduğumu düşünüyorum.” diyor. Bunu dedikten 3 ay sonra kalp krizinden ölüyor. Çok ilginç bir şey. Belki otokontrol mü desek artık bilmiyorum, farkındalık… Çok önemli bir yönetmen. Özellikle televizyonu kullanış şekli de şu ‘Dekalog’lar mesela onlar televizyon için yapılmıştır, “Musa’nın On Emri”. Yani on film. Her biri bir emrin filmidir. O anlamda da mesela bizim kendi geleneğimizle kuracağımız irtibatlar, tasavvufla, Kur’an-ı Kerim’le, hadislerle, siyerlerle o anlamda ilginç bize bazı noktalarda tecrübeler kazandırabilecek özellikleri var o filmlerin.

Çok benzer, birbirinin tekrarı gibi filmler izliyoruz.

Yani şu görünüyor ki eskiden bir film izleme bir “ritüel” gibiydi. Belli bir saatte gidersin sinemada seanslar vs. falan. Bugün artık sinema bizim ekranımızda, telefonumuzda, bilgisayarımızda. Bu kolay ulaşılırlık ve kolay izleme hali aslında belki eylemi sıradanlaştırdı ama aynı zamanda da çoğullaştırdı bir şekilde. Yani mesela bugün bir film izlediğimiz zaman Brezilya’dan biriyle de internette, Twitter’da onunla yazışıp o film hakkında konuşabiliriz. Ya da Asya’dan birisiyle. O anlamda filmlerin yaygınlaşması diye bir şey söz konusu ve çok aşırı bir üretim var. Yani mesela eskiden ayda 2-3 film zar zor vizyonu görürken bugün her hafta 20 film değişiyor, sürekli bir hareket var. Bu da tabii şunu belki bir oranda yaratıyor aslında, çok benzer şeyler izliyoruz. Çok benzer, birbirinin tekrarı gibi filmler izliyoruz.

Ben mesela zaman zaman merak ediyorum işte bu belli televizyon, internet portalları var film gösteren. Onların işte Amerikalıların yaptıkları var ya da yabancıların daha çok. Gerçekten bazıları, bazı diziler, bazı filmler o toplumların gündelik hayatları ve sıradan insan ilişkilerini neredeyse otopsi gibi açık, o kadar net ortaya seriyor ki o toplumların hayatlarındaki birçok meseleyi ve belki de ahlakî çürümeyi de bir yandan, her yönden size çok net gösteriyor. Hiçbir filtre neredeyse koymadan. Şimdi ben şunu merak ediyorum bunları izleyen İngilizler, İngiliz taşrasında yapılmış birtakım polisiye diziler var. 6-8 bölüm vs. Ve bunlarda hiçbir filtre yok. Yani onların hakikatini, hayatlarının gerçekliğini bizlere çok net yansıtıyor. Mesela o toplumlar bunları seyrettikleri zaman, o ülkelerin insanları ne hissediyor acaba, onu çok merak ediyorum. Çünkü ben dışarıdan biriyim ve bunu görüyorum ama o karşılaşma içerden insanlarda nasıl bir etki yaratıyor?

Bu kötülüğün bir tür sofistikasyonuna hizmet ediyor, aslında sofistike bir kötülük yaratıyor sürekli. Ve insan zihnine sürekli o ayrıntılı bir kötülüğün organizmasını bize hissettiriyor. Yani öyle şeyler var ki bunların içerisinde, tuhaf meseleler var ki bu meseleleri kendi hayatları içerisinde görüyor olmak ve şahit olmak aslında ne yaratıyor acaba? Mesela bende çok büyük bir şaşkınlık yaratıyor aslında. Yani bir kötülük nasıl bu kadar estetize edilebilir ve sofistike hale getirilebilir. Yani mesela güzellik ya da iyilik ya da insan ruhunun manevi yönleri vs. onlar neredeyse hiç ele alınmıyor.

Çok ilginç bir şey daha, bunu adalet üzerinden yapıyorlar, hukuk üzerinden yapıyorlar. Bu mesela çok daha dehşet bence. Yani hukuk mekanizması var adaleti sağlaması gereken, ama o hukuk mekanizması avukatlar, hakimler vs. kötülüğe hizmet eder, kötülüğün lehine aslında meseleleri ele alan bir yönelimde. Bunlar çok ilginç geliyor bana.

*TRT Haber, İnsanlık Hali programı 21 Temmuz 2018 tarihli yayınından deşifre edilmiştir.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up