İyi, Kötü, Çirkin

Eleştiri Fatih Mutlu

————-

Sevgili dostum Muhammed Uyar, İngiliz sinemacı Christopher Nolan’ın son filmi “Interstellar” (Yıldızlararası) hakkında nefis bir yazı yazdı.

“Yerdedir göklerin derinliği” başlıklı bu metni henüz okumamış dostları, öncelikle şu linkten yazıya davet ediyorum.

Muhammed, yazıda, Nolan’ın cesurca ele aldığı uzay-zaman boyutuna dair ufuk açıcı tespitlerde bulunuyor.

Açıkçası, Kip Thorne’dan Bediüzzaman Said Nursi’ye heyecan verici bir yolculuk sunan bu yazı beni fena halde tahrik etti. Yırtıp atmak üzere olduğum bir taslağı yeniden çekmecemden çıkarıp bitirmeye karar verdim.

***

Muhammed, dediğim gibi, bambaşka bir pencereden ve çok daha derinlikli bir bakışla anlattı “Interstellar”ı. Ben daha yüzeysel unsurlarla fakat yine insani odağı kaybetmeden, güncel-popüler “dünya-dışı” filmlere dair meramımı arz etmeye çalışacağım.

İlkin, “dünya-dışı” filmlerden beklentimi söylemek isterim. Bu tip filmlerde hiç bilmediğimiz mekanlar, bilmediğimiz olaylar, bildiğimiz kadarıyla bile havsalamıza sığdıramadığımız meseleler sözkonusudur. Dolayısıyla bir insan olarak benim, böyle bir durumda ne yapılır, ne yapmak istenir, madden ve manen evdeki hesap çarşıya uyar mı, kafa yorduğum şeyler hep bunlardır. Genel itibarla herhangi bir filmle münasebetim de, o filmin insanla münasebeti kadardır zaten.

Bu yaklaşımla, son dönemin çok konuşulan üç “dünya-dışı” filmini kıyaslamak istiyorum; “Gravity”, “Interstellar” ve “The Martian”.

Hemen şunu da belirteyim, bunlar zaten bizden farklı bir kültürü temsil eden Amerikan sinemasına ait ve zaten ağırlıkla popüler kaygılar güden filmler. Bu yüzden, bu filmlerden “bizim” bildiğimiz türden, “bizim” iddiamız üzere bir beklentim yok. Yönetmenlerini de dikkatle izlerim, fakat, sinema adına da insanlık adına da mesela Asgar Ferhadi’nin topsakalını bu filmlerin yönetmenlerinin tüm bir filmografilerine değişmem (Mecid Mecidi’ye gelmedim bile, düşünün.)

Alfonso Cuaron imzalı “Gravity” (Yerçekimi) 2013, Nolan’ın “Interstellar”ı 2014, Ridley Scott’un “The Martian” (Marslı) filmiyse 2015 yapımı.

Aralarında çok fazla zaman yok. Yani, birbirlerinde etkilenme gibi bir durum herhalde sözkonusu değildir. Ayrıca, aynı yılların filmleri olması hasebiyle, her üçünün de insanoğlunun maddi ve manevi aynı birikiminin üzerine inşa edildiğini söylemeliyiz. Diğer deyişle, bunlardan birini, mesela Stanley Kubrick’in 1968 yapımı “2001: A Space Odyssey” filmiyle kıyaslamıyoruz. İnsanoğlunun o zamanki birikimi farklı, şimdiki birikimi farklı. Farklı mühendislik ve mimarlık bakışlarıyla ama her üçü de aynı maddi-manevi zemin üzerine inşa edilen filmler, kıyas ettiğimiz.

Bu üç filmin bendeki sıralaması şudur: “Gravity”, iyi; “The Martian”, kötü; “Interstellar”, çirkin.

İzah edeyim…

Gravity

İYİ: GRAVITY

Meksikalı sinemacı Alfonso Cuaron’un 2006’da yaptığı “Children of Men” (Son Umut), benim için Amerikan sinemasının son 10 yılda ürettiği iyi birkaç filmdendi. Dahası, sadece “iyi” de değil, “en iyi”lerden biriydi.

İddiasıyla ve üslubuyla yönetmenine “tek bir filmle üslubunu kurdurtacak” türden şahane bir iş olan “Children of Men”in ardından, Cuaron’un yeni filmini bekledim de bekledim. Nihayet o film, 2013’te “Gravity” ile vücut buldu.

Henüz izlememiş dostlar için “Gravity”yi teknik açıdan şöyle tanımlarım: 90 dakika, tek karakter, uzay boşluğu, ama şahane bir film. Buradaki “ama”, tek karakterle, üstelik uzay boşluğundaki tek karakterle film yapmanın aşırı zorluğuna atıftır. Cuaron bu zorluğu ustalıkla aşarak neredeyse kusursuz bir film yapmıştır. Hatta o kadar ustadır ki, Alfred Hitchcock yaşasa bu filmi kendisi çekmediği için çok üzülürdü herhalde. Ezcümle, teknik açıdan, kelimenin tam manasıyla bir sinema dersidir “Gravity”.

İçerik açısından da “Gravity”, içinden zuhur ettiği popüler Amerikan sinemasının ötesinde bir film. Bilimadamlarının “tanrı” kavramıyla -sanki bir zorunlulukmuşçasına- neden hep problemli bir ilişki yürüttüğünü Allah’a inanan bir bakışla ele alması, hatta, filmin tek karakteri Dr. Stone’u bu manada defalarca ve acımasızca tekmelemesi, Alfonso Cuaron’un “Children of Men”deki manevi duruşunun konsepte ilişkin, yahut konjonktürel olmadığını kanıtlıyor. Cuaron, 2027’nin çivisinden tümden çıkmış İngiltere’sinde de, uçsuz bucaksız uzay boşluğunda da aynı adam.

Cuaron umutlu, inançlı bir sinemacı ve üstelik Hitchcock’u kıskandıracak türden iyi filmler yapabiliyor. Ne güzel.

The-Martian

KÖTÜ: THE MARTIAN

Ridley Scott imzalı 2015 yapımı “The Martian”a dair fikirlerimi uzun uzun yazmıştım. “Çok affedersiniz, bir Ridley Scott filmi: The Martian” başlıklı yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz.

“The Martian”ın buradaki kıyasta niye “kötü” olduğunu özetler nitelikte, mevzubahis yazıdan şu alıntıyı yapalım:

“Gladiator gibi bir iki filmi hariç, Ridley Scott’ın filmlerinde genel olarak ‘insan’ zaten yoktur. Bazı filmlerinde bu kusurunu örtmek için karakter-olay örgüsü dengesini olay örgüsü lehine bozarak başarıya ulaştığı vakidir. ‘The Martian’da bu da yok; her iki manada da, çalışma masasında duran notları eline yüzüne bulaştırmış sanki.”

Yavuz Turgul, bir filmin tasarımını anlatırken, hem mühendisliğe ve hem de mimarlığa atıf yapar. Kolonlar, evet, binanın ayakta durması için başlıca unsurlardır. Ancak bir kolonu getirip manzarayı kesecek şekilde yerleştirirseniz, o bina kullanışsız hale gelir. “Marifet ne?” der ve cevaplar Yavuz Turgul: “Hem o kolon duracak, hem de ben manzarayı göreceğim.”

Manzara, yani “insani” unsurlar hiç yok “The Martian”da. Başka filmlerinde çok iyi kolonlar inşa ettiğini bildiğimiz Ridley Scott, bu filmde kolonları bile ihmal etmiş. Mühendislik açısından da, mimari açıdan da kötü bir film, “The Martian”.

interstellar-dr.mann

ÇİRKİN: INTERSTELLAR

Nolan’ın diğer filmleriyle ilgili, ama bilhassa “Memento” (Akıl Defteri), “Batman Begins” (Batman Başlıyor) ve “The Dark Knight” (Kara Şövalye) ile ilgili hayranlık bildiren ifadelerimi gerekirse başka bir yazıda sunarım. Burada 2006 yapımı “The Prestige” (Prestij) filmine hususen değinmek istiyorum.

“The Prestige”, bana göre Nolan’ın başyapıtı. Tepeden tırnağa çok iyi karakterler, tepeden tırnağa çok iyi olay örgüsü, karakterlerin olay örgüsünü, olay örgüsünün karakterleri yoğurduğu müthiş bir işçilik. İki illüzyonistin rekabetinden yola çıkarak insan doğası üzerine ciddi tartışmalar…

En önemlisi de, filmin sloganı: “Yakından bakıyor musun?”

  1. Yüzyıl’da geçen hikayede, yani bugünün teknolojisinden fersah fersah uzak, tamamen temel mekanik düzlemde bunu soruyor Nolan, “Yakından bakıyor musunuz?”

Biz Angier ile Bordon’un rekabetine, onların hangi hileyi nasıl gerçekleştirdiklerine odaklanırken, film boyunca bunu soruyor Nolan, “Yakından bakıyor musunuz?”

Yani, “Aslında bu film illüzyon numaralarıyla ilgili değil” diyor Nolan lisan-ı hal ile; “Yitik bir aşkın, kuralsız bir rekabetin veya dizginlenemez bir hırsın bir insanı nereden nereye götürebileceğine işaret ediyorum” diyor; “Burada bakmanız gereken şey illüzyon numaraları değil.”

Diğer deyişle, Nolan’a “hayranlık bildiren ifadelerimi” bütünüyle karşılayacak bir perspektif bu, “Yakından bakıyor musunuz?”

İşte, 2010 yapımı “Inception” (Başlangıç) filmini tam da bu vaatle izlemiştim.

Rüyalar, hemen bütün kültürlerde ağırlıklı olarak metafizikle anlamlandırılmış şeyler. Evet, rüyalara ilişkin fiziksel, biyolojik malumatımız vardır ama asıl hüviyetini maneviyatla bulur rüyalar. Bu yüzden, gerçekten de “Yakından bakıyor musunuz?” diyen Nolan’a yakışan bir konsept.

Gelgelelim, Nolan, “Inception”da rüyayı tamamen fiziksel-biyolojik bir düzleme çekmeye çalıştı. Bu yapısal krizi aşmaya çok vakit harcamış olacak ki, hikayenin diğer teknik unsurlarını da ihmal etti. “Manzara”dan geçtik, “kolonlar” bile güven vermedi. “Yakından bakıyor musunuz?” diyen adam gitti, dayanıksız evi göstermemek için kırk takla atan bir emlakçı geldi. Filmin finalindeki topaç meselesi bile Nolan’ın çaresizce “Daha uzaktan, lütfen daha uzaktan bakın!” diye feryat ettiğine delalettir.

Daha sonra “The Dark Knight Rises” (Kara Şövalye Yükseliyor) ile çuvallayan (gerekirse onu da bir ara konuşuruz) İngiliz sinemacının son filmi “Interstellar”ı da şahsen bu gözle izledim. Nolan pahalı oyuncakların tesirinde yüzeysel işler yapmaya devam edecek mi, yoksa “yakından bakmamız gereken” bir işle “özüne” geri dönecek mi?

Muhammed’in “Interstellar” ile ilgili derinlikli kritiğine itiraz edeceğim hiçbir şey yok. İmrendim, “Benim görmediklerimi ne de güzel görmüş” dedim, filmi izlerken oturduğu koltuğa şahsen uzun zamandır oturmadığımı hissedip ürperdim.

Ancak “Interstellar”da beni asıl tahrik eden Nolan’ın kendisi oldu. Çünkü şundan halen emin değilim: “Interstellar”ı yapan kişi, “Yakından bakıyor musunuz?” diyen Nolan mı, yoksa “Topaç dönecek mi, durup düşecek mi?” diye düşünmemizi isten Nolan mı?

İkincisi olduğuna dair ciddi şüphelerim var zira: “Inception” ve “The Dark Knight Rises” nedeniyle mesafeli durduğum, bir umutla “Interstellar”ı izlemek istediğim bir dönemde, “Interstellar’ın anlaşılabilmesi için şu şu kitapların okunması gerekiyor” demişti Nolan.

Nasıl yani?

İzlediğim film belgesel mi ki, uzay-zaman boyutuna dair bazı şeyleri bilmem gereksin? Dramaya yaslanan, klasik yapıda bir film izliyorum ben, niye o kitapları okumam gerekiyor? Bir filmin kalitesini iyi işlenmiş karakterleri, tartıştığı değerleri, altını çizdiği insani unsurları mı belirler, yoksa hikayenin geçtiği “evren”in teknik bilgileri mi?

“House M.D.” diye bir dizi film vardı, malumunuz. Arızalı bir dahi hikayesi olarak Sherlock Holmes’ten uyarlanan, civarın en zeki teşhis uzmanı doktorunu anlatan bir dizi film.

Benim için, bugüne dek karşılaştığım en iyi televizyon işlerinin başında gelir “House M.D.”. Nitekim ana hikayesi de, bağımsız ve yan hikayeleri de, başta Dr. House olmak üzere bütün karakterleri de çok ince işlenmiştir. O kadar ince işlenmiştir ki, 8 sezonda 170 küsur boyunca dile getirilen onlarca hastalık, binlerce ilaç ve tedavi yöntemi, benim için filanca karakterin çıkıp “Benim adım şu” demesi kadar sıradan bir haldedir. Filmde bir doktor, “Hastanın astımı var, bu yüzden bilmem ne ameliyatını yapamayız; filan filan yöntemine başvurmalıyız” der, biz de “Tabi ya, bunu niye düşünmediniz!” deyip geçeriz. Aslolarak ilgilendiğimiz, o hastanın devam eden kişisel hikayesidir; kızına neden yalan söylemiştir mesela, karısına verdiği sözü tutabilecek midir, House onlara bakıp kendindeki filan soru işaretini cevaplamaya cesaret edebilecek midir?… Bu yüzden “House M.D.” iyidir, lezzetlidir.

İnsanoğlunun yaşayacak yeni bir alan bulma çabası gibi maddi olduğu kadar ciddi bir manevi imtihan da vaadediyor “Interstellar”, iki babanın kızlarıyla olan güven ilişkilerine odaklanıyor, zamanın insan için “doğru” ve “yanlış”ları nasıl şekillendirdiğine dikkat çekmeye çalışıyor… mu? Gerçekten öyle mi?

Nitekim, filmin yönetmeninin bizden öncelikle istediği şey, uzay-zaman boyutuna dair filan filan bilimsel makaleleri okumamız.

“House M.D.”nin yapımcılarının “Astım hastalığının komplikasyonlarını bilmezseniz dizinin bu bölümünü anlamazsınız” demeleri gibi bir şey. Şahsen, böyle bir iddia zuhur ettiği anda o diziyi bırakırdım zaten. Prime-time’da dizi izliyorum ben, önbilgi gerektirecek bir belgesel değil.

Velhasıl, “Interstellar”da Christopher Nolan’ın benden “daha yakından bakmamı” istediğini zannetmiyorum. Aksine, “Topaç dönmeye devam edecek mi, yoksa durup düşecek mi?” diye içi boş bir arayışa girmemi bekliyor sanki.

Bu yüzden, Muhammed’in hatrına Nolan’ın yeni filmini görene kadar, “Interstellar” benim için çirkin bir filmdir.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up