İnsanlığın Sınırında Mülteci

Liste

Mülteci, BM’nin tanımı ile; “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti ya da siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyıp bu nedenle ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi”dir.

Mülteci olabilmenin ayrıcalık, hayatta kalabilme fırsatı olduğu şu günlerde; kameramanların tekmelediği insanları ya da sahile vuran çocuk bedenlerini anlamlandırabilmek için sinema külliyatımızı karıştırdık. Sinefesto yazarları olarak önemli gördüğümüz filmleri değerlendirdik.

İşte modern zamanın, insanları sınıflara ayıran bir çeşit yöntem olarak nitelendirebileceğimiz ‘mülteci türü’ne dair şahsi ve evrensel okumalarımız..

‘Baba/Bawke
Yeşim Tonbaz

Mülteci olmak, ‘alternatif’ bir yaşam biçimi hayali ile baskıdan kaçıp, yaşamayı sadece bir hayale dönüştürmektir, vesairedir, vesairedir. Kolay olmaması, ‘sınırı geçtikten sonrası kolay’ cümlesindeki ‘az gerçek’liğin ve dahi ‘hiç gerçek’liğin bizzat kendisinden ileri gelir.

İltica etmek dediğin, ‘kalmak mı, gitmek mi’ şıklarından en bilinmezini seçmek; daha önce görmediği bir toprağın tanımadığı insanlarıyla hiç bilmediği bir hayatı yaşamak üzere, ama tahmin dahi edemeyeceği bir öngörmezlikle, sadece ‘yaşama’yı seçme biçimidir. Yaşamayı seçmek ve fakat yaşamaktan uzak olmaklığı ile de evvelini ve ahirini hep kıyaslamak… Sonra bir de gittiğin yerde bir öteberi, bir dağınık gösteren dekor gözüyle bakılan olmak… Ve kim bilir daha neler..

Baba/Bawke filmi Kürt yönetmen Hisham Zaman’ın ilk kısa metrajlı filmi. Kürt bir baba ile küçük oğlunun Norveç’e sığınma hikayesini öncesine ve sonrasına dokunmadan, yalnızca kaçış sürecine odaklanarak anlatan film, gösterdiğinin ötesine geçen bir anlatımla, sınırlar arasında sıkışmanın trajedisini gündeme getiriyor. Sınırı geçmenin ardından, beraber bir yaşamı garanti edemeyen baba, polisler tarafından geldiği ülkeye geri gönderilirken, küçük oğlunu Oslo’da bırakıyor. Ayrılırken oğlunun yüzüne bakamayan babanın yüzünde, geleceğini bilinmeze bırakan bir neslin kaygılı bakışlarına ek, halihazırdaki dünyanın ‘sınırlı’ insan hayalinden mahcubiyeti yer alıyor.

Bir de not: Baba/Bawke, 50 civarında uluslararası film festivaline katılmış ve 40’tan fazla ödül alarak, dünya çapında bir rekor da kırmış. Bana kalırsa bu, 40’tan fazla ülkenin mevzuyu ‘bir şeyler yapma’ mertebesinden önceki son çıkışa götürme denemesi yahut hayallerim, karamsarlığım ve ben…

‘Mülteci’
Muhammed Uyar

Reis Çelik imzalı Mülteci filminde, varlığını sürdürebilmek için hem devlet güçlerine hem de bölgede güçlü olan örgüte mesafeli duran bir ağanın oğlu olan 20 yaşındaki Şivan’ın, taraf seçmemek için Almanya’ya mülteci olarak sığınma hikâyesi anlatılıyor.  Filmin başrolünde Haluk Piyes rol alırken Halil Ergün ve Derya Durmaz gibi isimler de ona eşlik ediyor.

Reis Çelik’in Finlandiya Kültür Bakanlığı’nın davetlisi olarak gittiği bir şehirde tanıdığı Türkiyeli bir akıl hastasının gerçek hikâyesini anlattığı bu film için uzun süre mülteci kamplarını dolaştığı söyleniyor. Bu kamplardaki hikâyeleri toplamaya başlayan Reis Çelik zaman zaman kaçak girdiği kamplarda tutuklanmalar da yaşamış.

 Reis Çelik, bir söyleşide filmi Mülteciye dair şunları söylüyor:

“Mülteci dünyaya hükmeden, giderek daha da büyük hükmeden vahşi kapitalizmin, emperyalizmin bir tanımıdır. Altında yatırmaya çalıştığım hikâye odur. Özüne baktığımızda, mültecilik olayı nedir? Emperyalizm dediğiniz şey, kaynakları toplayıp kendi değerleri üzerine taşımak ve taşıdıklarını bir değer haline getirip o değerler üzerine imparatorluk kurmaktır. (…) ‘Sömürülen ve kaynakları yok olan, üzerinde siyasal oyunlar oynanıp, kaos yaratılan ülkelerin insanları bir gün o kapılara gittiğinde, o dünyaya demokrasi dağıtan batı dünyası acaba o kapısına gelene nasıl davranıyor?’un çok yalın bir hikayesini anlatmak istedim. Ne sinema sanatı, ne ironi, ne de başka bir şey yapmaya çalıştım. Bir mülteciye bir kapıya gittiğinde nasıl bakıldığının ve nasıl davranıldığının hikâyesini anlatmaya çalıştım.”

Reis Çelik’in bu açıklaması kuşkusuz ‘mültecilik’ kavramı üzerine düşünmemizi sağlıyor. Lakin filmin senaryosunun, görüntü yönetiminin ve müziklerinin hayli kötü olması Reis Çelik’in yukarıda zikrettiklerini filme aktaramadığını gösteriyor.

Reis Çelik’in yerel göç meselesini ele aldığı Işıklar Sönmesin filminde meseleyi çok daha etkili işlediğini not düşelim.

‘Bisikletçi’
Belkıs Bayrak

İran’da yaşayan Afgan mülteci Nazım’ın, hastanede yatan eşini ölümden kurtarmak için paraya ihtiyacı vardır. Mevcut işine devam edip kuyu kazarak bunu sağlaması mümkün değildir. Arkadaşının yardımıyla,  bir hafta hiç mola vermeden bisiklet sürmesi karşılığında eşinin hastane masraflarının karşılanmasını sağlayacak birisiyle anlaşır.

Bazen kendi küçük hayatlarımız, ummadığımız helezonik etkilere neden olurlar. Filmin açılış sekansında karanlık bir odaya pencereden girip orayı aydınlatan bir Afgan, motosikletle daireler çizmektedir. Nazım da bisikletiyle küçük daireler çizerek süresini doldurmaya çalışmaktadır. Aslında sadece bisikletle küçük daireler çizerek hayata tutunmaya çalışmaktadır. Ancak Nazımın küçük daireleri ile tarihin döngüselliği arasında oldukça güçlü metaforik bir bağ mevcuttur.

Çünkü her gün yeni bir umut, her dairenin bitişi aslında yeni bir dairenin başlangıcıdır. Sadece eşi için bisiklet sürmeye devam eden Nazım’ın kahramanlığı, bahsi kazanacağına dair inancı öyle güçlüdür ki, ancak hakiki bir talep sizi böylesi bir imkansıza inandırabilir. Nazımın bu samimi tavrı sadece kendisinin meşhur olmasıyla kalmaz. Çok düşük günlük yevmiyelerle çalışan Afgan işçilerin günlük ücretleri, Nazım kadar dayanıklı oldukları inancı ile ciddi miktarda artar.

Nazım’ın mücadelesi artık bir Afgan meselesidir. Öyle ki, konsolosluklar bile hikayeye dahil olurlar.

Bisikletçi, bireysel olması yönüyle zayıf, ancak samimiyeti ve gerçekliği nedeniyle güçlü olan bir mücadelenin ve bu mücadeleye olan inancın nasıl da hızlı kitleselleşebildiğinin hikayesidir. Mülteci olmanın zorluklarını bertaraf etmek için hayatları pahasına mücadele edenlerin, bilhassa da babaların serüveni…

Arayış
Abdulhamit Güler

Teknik durum bir yana… Uluslararası hukuk beni ilgilendirmiyor… Savaş edenlerin başlatanların, sonlandırmayanların sınırlandırdığı kavramlarla bir yere varamayız. Fekat gelin görün ki kavramları da sınırlandırmamız gerek. İltica eden kişiyi ifade eden ‘mülteci’, savaşların ve sınırların doğurduğu bir durumu anlatıyor. Cetvelle çizilen sınırların ayırdığı insanlar, zor durumda el ele vermek isteyince kavram devreye giriyor. Filler tepiniyor, çimenler ya ölüyor ya iltica ediyor.

Bunun yakın tarihteki en trajik örneklerinden biri Çeçenistan işgali ve sonrasındaki süreç. Tam bir emperyalizm, sömürü, işgal ve savaş hikayesidir Çeçenistan. Dahası, insanlığımızı sorgulatacak birçok insan hikayesini barındırır. ‘Arayış’ tam da bunun filmi. İşgal altında olduğundan sınırları bile net olmayan Çeçenistan’da savaşın ortasında kundaktaki kardeşi ile başbaşa kalan küçük Hadji’nin unutulmaz ifadesi… Hadji, küçük kardeşini yaşatmak için boyundan büyük bir işe koyulur ve sonunda başarır. Elbette kolay olmaz. Başka coğrafyalardan, uzak yerlerden, Avrupalardan gelen iyi insanların yardımı ile başarır. Yani iyiliğin evrensel resmini izleriz. Kötülüğün evrensel olduğunu izah etmeyi de ihmal etmez film. Ancak iyilik kazanır, kazanmalı, kazanacaktır. Duamızdır, çabamızdır, istikametimizdir. Bırakmamalı bu ipi, sıkı sıkıya sarılmalı. Michel Hazanavicius’ın eşsiz sinematografisi, mükemmel oyunculuklar eşliğinde tarihe not düşerken, arayışımızın sevdiklerimiz, sevgi ve barış olduğunu vurguluyor… Kötülük, iyilerin elinde büyüdüğü ve güzel insanların güzel atlara binip gittiği bir dünyaya daha çok fikir, duygu ve sanat getirmemiz  gerektiğini de ekliyor…Yönetmen Michel Hazanavicius ve (eşi) oyuncu Berenice Bejo, beş Oscar’lı Artist’in ardından bu kez bir savaş dramında bir araya geliyor. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmin hikayesi ikinci Çeçen Savaşı sırasında, 1999 yılında geçiyor ve kaderin zalim bir oyunu sonucu yaşamları kesişen dört kişiyi anlatıyor. Köyündeki herkesin öldürülmesine tanık olan bir oğlan çocuğu kaçarak mültecilere katılır. Çocuk, bölgede bulunan Avrupa Birliği delegasyonunun başı olan Carole ile tanıştıktan bir süre sonra, kadının yardımıyla ancak kendine gelmeye başlar. Bu sırada ablası da mülteciler arasında onu aramaktadır. Yönetmen Hazanavicius, senaryoyu yazarken İkinci Dünya Savaşı’nda mülteci olan anne-babasının çektiklerinden de esinlenmiş.

İyi Bir Yalan
M. Erkam Bülbül

İyi Bir Yalan filmi 80’li yılların başında Sudan iç savaşında bir grup çocuğun başından geçen trajik olayları anlatıyor.İç savaşta aileleri katledilince mülteci kamplarına yol alan çocuklardan yalnızca üçü kamplara ulaşmayı başarıyor. Ağabeylerinin yaptığı büyük fedakârlık sayesinde kamplara ulaşan çocuklar 11 Eylül öncesi Amerika’nın başlattığı bir program sayesinde Kansas’a (Amerika) yerleşiyorlar.Amerikan iş bulma ajansında görevli Carrie’nin bu modern dünyadan bihaber çocuklara yardımı ya da onları modern dünyaya adapte etme çalışması, muhteşem Amerikan iyi niyet sosuyla izleyiciye sunuluyor. Bir taraftan modern hayat onlara büyük şeyler katarken bir taraftan da çocukların aileleri üzerine sadakat ve fedakârlıklarına güzellemeler yapılıyor.Filmin trajik hikâyesi -ki Mark Twain’in ünlü eseri Huckleberry Finn’in Maceraları’ndan alıntı- aslında filmi izlenir kılan tek unsur.

İyi Bir Yalan ismini de bir filme ancak bu kadar yakıştırırdım doğrusu. Filmi izlerseniz ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır ama birkaç cümleyle şöyle izah edeyim: Savaşın bir tarafından bakan ve bolca “İncil” alıntısıyla ilerleyen film, hem Afrika Hristiyanlarını hem de Amerikan çalışmalarını övüyor. Halen Amerika’da siyahilere karşı işlenen suçlar ne oluyorsa. 11 Eylül sonrası ülkeye yabancı girişlerinde getirdikleri katı kurallar içinde kılıflar hazırlanmış halde. Filmin uyandırdığı net mesaj ortada. Hristiyan gariban Afrikalılara yardım edelim. Müslümanlar katlediyor onları.

Beşir ile Vals, Sabra ve Şatilla Katliamları’nı konu alan ender filmlerden biri. İsrailli bir yönetmenin katliamı filme alması manidar…

Hikâye de gerçeklere dayanıyor. Zira bir gece yönetmen Ari Folman, barda arkadaşıyla oturmuş sohbet ederken, arkadaşı, Ari’ye sürekli gördüğü bir kâbustan bahseder. 26 vahşi köpekten kaçıyordur. Bu kâbusun, iki adamın da Lübnan Savaşı’nda yaşadıklarıyla ilgisi olduğu kanısına varırlar. Ari, hayatının o dönemiyle ilgili pek bir şey hatırlamadığını fark eder. Dünyanın dört bir yanından dostlarını ve asker arkadaşlarını bulup savaşta yaşananlar hakkında konuşmaya karar verir.

Buldukları, neden hatırlayamadığını da izah edecek türdendir. İnsanlık dışı bir ortam, insanların insanları katlettiği bir coğrafya…

Folman’ın filmde ‘çizgi’yi tercih etmesi ise en yerinde karar gibi. Zira böylesi bir kara sayfayı resmetmek kolay değil. Vatanlarından sürülen, doğduğu topraklarda barındırılmayan, işgalle ülkeleri gasp edilen Filistinlilerin, mülteciliğin ölümle arasındaki ince sınırında hayatta kalamamasını anlatan Beşir ile Vals, mülteci filmlerinin genelindeki yapay ‘evrensel duygu’dan uzak ve tam da meseleye işaret eden bir yapım.

“Baran”, Bugün TRT 1′de

‘Baran’
Fatih Mutlu

Toplumsal/siyasi meselelerin sinemadaki yerinin yoğun olarak tartışıldığı (ve büyük çoğunluğun “toplumsal/siyasi mesaj verelim” kaygısıyla film yaptığı) günlerde, Metin Erksan, böyle meseleler üzerine film çekilemeyeceğini, bunların drama düştüğü kadarıyla, insanı anlatabildiği kadarıyla bir filmde değerlendirilebileceğini savunmuştu (ve mesela Acı Hayat ya da Suçlular Aramızda filmlerini bu manada meydan okumalar olarak görebiliriz.)

Ben de bu tartışmada Metin Erksan‘ın olduğu taraftayım. Bu yüzden, ‘mülteci filmleri’ bahsinde de, konuyu ağır, soluksuz, saf şekilde anlatan filmlerden ziyade, mesela, Üstad Mecid Mecidi‘nin Baran‘ını söylemek isterim.

2001 yapımı Baran, ilk bakışta, dokunaklı bir aşk filmi. Son bakışta, canım ‘Latif’ karakterinin müthiş manevi dönüşümünü anlatan esrarlı bir film. Fakat ilk bakışa da son bakışa da tesir eden düzlem, İran’daki Afganlı mülteciler gerçeği. Nitekim, Baran karakterinin ortaya çıkışını ve dolayısıyla Latif’in Baran’la kurduğu bütün ilişkileri ve dolayısıyla büyük manevi dönüşümünü tetikleyen, geliştiren, patlatan mesele o. Can endişesiyle evini barkını terk edip İran’a sığınmış, büyük çoğunluğu ‘kaçak’ yollarla rızkını temin etmeye çalışan Afganlı mülteciler gerçeğini; ‘drama düştüğü, insanı anlatmaya yardımcı olduğu haliyle’ ele alan bir film Baran.

Öte yandan, Azeri ustabaşı Memar karakteri de, ‘İranlı bir Azeri’nin Afganlı mültecilere bakışı’ gibi bir perspektif de sunuyor tabi.

‘Denizden Gelen’
Ayşe Yılmaz

Denizden Gelen, Üçüncü dünya ülkelerinden kopup kaçak yollarla Avrupa’ya girmeye çalışan insanların dramını anlatıyor. Bunlardan biri olan küçük bir çocuğun Türkiye’de sıkışıp kalması ve eski bir polisin yardımıyla kurtulmaya çalışmasını izliyoruz hikâyede…

Nesli Çölgeçen’in yönettiği Denizden Gelen filmi ele aldığı konusu itibariyle ayrı bir yerde duruyor. Filmde bir göçmeni veya mülteciyi değil, bir defacto mülteciyi yani sığınmacıyı anlatıyor. Yani iltica ettiği ülkede bir mülteci kadar dahi hakkı bulunmayan kimseleri… Bir tarafıyla Halil’in hayatı da bir sığınmacınınkiyle benzerlik gösterir. Hem ikisi de annesizdir artık. Jordan’ın hayatını kurtarmak, biraz da kendini yaşadığı sığınmacı esaretten kurtarmaktır çünkü. Filmin diğer isminin Zeytin Dalı olması da buna örnek gösterilebilir. Ne yazık ki, filmde bu kurtarılışın izlerine rastlanmaz. Nesli Çölgeçen bu son kareyle âdeta mülteci sorununun daha yıllarca sürüp gideceğini haber verir.

Seçilen konunun işlenmesi noktasında filmin sınıfta kaldığı söylenebilir. Örneğin bir düğün salonunda toplanan mültecilerin cenaze töreni sahnesi oldukça yapay ve oryantalist bir yerde durur. Onun dışında ne Yaren’in hikâyesine, ne Halil’in hayatına ve ne de Jordan gibilerin sığınmacılığına dahil etmez film seyircisini. Ayrıca Halil’in babasının işlenememiş karakterinin yanı sıra Türk polisine biçtiği rol açısından da özensiz bir film denebilir.

Öylesine uzaktan ve hiç o hayatlara dokunmadan görüntülerin bir araya getirildiği ve işlendiği dikkat çekiyor. Zira ekranları başında her gün birçok sığınmacının yollara düşüp hayatını kaybettiğini izleyen ve giderek tepkisizleşen haber seyircileri yığınının bakışı hâkim filmde. Herkesi kendi yalnızlığına hapseden umutsuz sonuyla bu daha da belirginleşir ve derinleşir.

Filmin konusu dışında ne çekim, ne oyunculuk, ne de yönetmenlik bakımından ciddi bir önemi haiz olduğu söylenemez. Mekân seçimine ise diyecek yok! Muğla’nın Dalyan ve Ortaca İlçesi. Yalnız, sadece güzel bir beldenin görüntülerini sergiledi, önemli bir mevzuu konu etti diye de, “Bu bir mülteci filmidir ve mültecilerin sorunlarına değiniyor?” denebilir mi? Hiç de değil!

‘Uçurtma Avcısı’
Asım Akıncı

Afgan yazar Khaled Hosseini‘nin aynı adlı romanından uyarlanan Uçurtma Avcısı (The Kite Runner), ailesiyle birlikte Taliban rejiminden kaçan Amir’in hikayesine odaklanır. Hikaye Afganistan’da krallığın yıkılması, Sovyet işgali ve yükselen Taliban rejimi gibi kargaşalı bir ortamda gelişir. Amir’in ailesi zengindir, çocukluk arkadaşı Hasan’ın ailesi ise yanlarında kahya olarak çalışmaktadır. Bir uçurtma yarışı sırasında Hasan’ın başına gelen korkunç olaya müdahale etmeyen Amir yıllarca bunun vicdan azabını yaşayacaktır.

Amerika’da savaştan uzak, konforlu bir hayat sürdüğü sırada Hasan ve eşinin Taliban tarafından öldürüldüğünü öğrenir. Oğullarının ise başı derttedir. Vicdan azabından kurtulma yollarını arayan Amir arkadaşının oğlunu Taliban’ın elinden kurtarmak için Afganistan’a döner.

Zengin bir ailenin ilticasına değinen filmin merkezinde savaştan kaçamayanlar, oradan uzaklaşamayanlar, sınıf ayrımından dolayı daha da ezilenler, öldürülenler vardır. Savaş onlara kaçacak fırsatı dahi vermez, yutar. Amir’in gözlerini kapatıp, olay yerinden kaçarak Hasan’a ihanet etmesi film için önemlidir. Çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalmakta bir mahsur görmeyen, çıkması muhtemel kavgalara, savaşlara zamanında müdahale etmek yerine kayıtsızlığı seçen insanoğlunu simgelemesi açısından önemlidir. Dökülen kana gözünü kapatan toplumlar bir müddet sonra vicdan muhasebesi yapmaya başlarlar. Ancak savaşlar bir nesli yutar, ardından gelen nesli kurtarıp kurtaramayacağımız ise meçhuldür. Artık iş işten geçmiştir.

 

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up