Inarritu ile Filmleri Üzerine Bir Röportaj

Röportajlar

inarritu-banner

Okuyacağınız yazı Alejandro Gonzalez Inarritu’nun, İndiewire ve Premiere sitelerine verdiği röportajladan alınmış ve derlenmiştir. Röportajın ilk durağı Birdman ikinci durağı ise son filmi The Revenant‘tır.

Birdman’in üretim süreci nasıl gelişti? Zor muydu?

Senaryo kısmı en zor olan kısımdı. Ama senaryo hazır olunca, üretim kısmı hafifliyor. Fikir ortada olunca süreç daha çabuk ilerliyor. Yani işin en zor kısmı, kağıt üzerinde olan çalışma kısmı.

Film, Brodway dünyasına dalıyor. Sizin için zor olan kısımları olmuştur elbette. Gerçekten de böyle bir sahneyi yönetmeyi düşünür müydünüz?

Hayır. Bu zor bir iş. Daha çok tiyatro yönetmenlerinin işi. Ben tiyatroda tam üç yıl eğitim aldım. Çok korkunç bir deneyimdi. Tehlikeli bir iş.

Bu dünya (Brodway) hakkında seni ne heyecanlandırıyor? Kararsızlık değil mi?
Evet. Onca film çektim. Ama hiç birinde bu filmde heyecanlandığım kadar heyecanlanmadım. Bir süper kahraman yıldızı! Artıları ve eksileri olacaktı. Mesela, galaya gittiğimizde kendimi filmdeki oyuncular gibi hissetmiştim. Filmde, çok prova yapmıştık, herkes yorulmuştu. Canlı performanslar vardı. Brodway hikayesi çekmek gerçekten akıl işi değil, onu anladım. Ama ilginç bir doğasıda var. Zevkli bir labirent gibi. İlginç ve komikti.

alejandro gonzales innarritu birdman setinde

Karakterlerini Hollywood’da kendi deneyimlerine dayanarak mı oluşturdun?
Evet, kesinlikle. Bunların hepsi olmuştur. Ya onları tanıyorum ya da onları gözlemliyorum ya da onların kurbanı oluyorum.

Bu film hakkında bazı eleştirmenlerin oldukça sert bir tasviri var. Eleştirmenler hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Çocuklar için merhamet hissediyorum ve bunu içtenlikle söylüyorum. Günümüzdeki eleştirmenler en az 700-800 film izlediklerini söylüyorlar. Bir jüri üyesi gibiler. Değerlendirip, yargılıyorlar. Bu genelde festivallerde oluyor. İyi eleştirmenleri de etkilemek zor oluyor. Sonuçta ben bunlara saygı duyuyorum. Çok kötü filmlere maruz kaldım, ruhum ezildi, harcandım. Ama kendimi genelde hep sarhoş gibi hisseder, gelici geçici diye yaklaşırdım.
Birdman ödüller alıyor. Başarıdan başarıya koşuyor. Bir rahatlama hissetmişsinizdir. Yeni filmleriniz ne zaman ?
Dürüst olmak gerekirse, her şeyi okumak ve yargılanmaktan savunmasız bir duruma düştüğüm bir zaman oldu. Hiç vaktim yokmuş gibi hissettim. Bu sinema sektörü güzel bir piyasa ve yarış ortamı. Çılgınca. Film yapılır, editlenir ve vizyona girer. Ya kötü olacaktır ya da iyi. Şu aralar The Revenant üzerinde çalışıyorum. Ama onun sonrası için henüz bir planım yok.

alejandro gonzales inarritu

Röportajın bundan sonrası The Reveant üzerinedir.
Leonardo Di Caprio ile çalışmak nasıl bir duygu?
Cesur, inanılmaz bir oyuncu. Ne kadar iyi olduğu görünce çok şaşırdım. Öyle bir oyuncu ki, bunu gözlerinde görebiliyorsunuz. Altında derin bir anlayış gizli. Çalışması zevkli ve çok başarılı bir aktör.

Önceki filmlerinizde, hikaye bulmaktan ya da yaratım süreçlerinden hiç kötü hissettiğiniz bir durumla karşılatınız mı?
Hayır hiç olmadı. Ben hep şanslıydım. İyi senaryolar geldi önüme. İyi oyuncularla çalıştım. Film yapmak için büyük bir zamana ihtiyacınız vardır. O zaman sizden her şeyinizi alır. Bir an gelir, her şeyi bırakmak istersiniz. Ve sonra yaptığınız güzel projeyi hatırlar devam edersiniz.

The Revenant’da kan dondurucu bir sahne var. Sahnede kızılderililer tarafından asılmış ve üzerinde Fransızca “Hepimiz caniyiz” yazan bir avcı görüyoruz. Günümüz koşullarını göz önüne alırsak bu ürkütücü bir şey….

Ne demek istediğinizi anlayabiliyorum. Bu görüntü benim hayal gücümün bir ürünü değil. Çekimler öncesinde yaptığım araştırmalar sırasında bu fotoğraf ve bu pankart karşıma çıktı. Şok edici bir görüntüydü. Bu fotoğraf ve arkasındaki hikaye hakkında okumaya başladığımda günümüzde bir karşılığı olabileceğini anldım. ABD’de 19. yüzyılın ortalarında Fransızlar, Kanadalılar, İspanyollar, Meksikalılar vardı. Yani çok kültürlü bir toplum vardı. Bu dönemi hiç bu şekilde hayal etmemiştim. Önceleri Kızılderilileri düşündüğümde aklım kovboylar ve barlar (saloon) geliyordu.

alejandro gonzales inarritu revenant setinde

Tam bir western görüntüsü…

Evet. Ama The Revenant onun da öncesinden bahsediyor. Batının fethinden ve altına hücumdan önce yani. O zamanlar, bu toprakları geçen, yirmi yıl öncesinde sadece Lewis ve Clarke olmuştu. Ülkenin en büyük para kaynağı hayvan postuydu. Hayvan derisi sayesinde kıyafet, Avrupalı kadınlar için şapka üretiliyordu. Bu, o coğrafyada yaşayan erkeklerin günlük hayatlarının avcılıkla geçtiği, hayvanları öldürdükleri ve toprak sahibi Kızılderililerle pazarlık ettikleri anlamına geliyor. Hiçbir kural, hiçbir yasa yoktu, kölelik serbestti ve ırkçılık çok kuvvetliydi. Avcılar, Amerikan toplumunun ortak hafızasında sınır koruyucuları, ülkenin ataları, birer kahraman olarak kaldılar. Ama aslında işin gerçeği daha farklıydı; aslında bu erkekler çok genç, fakir, okuma yazma bilmeyen ve başkaları için çalışarak şiddete başvuran insalardı. Modern kapitalizm burada doğdu. Bu insanların doğaya bu denli vahşice saldırmaları bugün farklı bir biçimde yaşadıklarımızı anımsatıyor. Sorunuza cevap vermek gerekirse, filmi yaparken dünyada yaşananları, Paris’te ve başka şehirlerdeki saldırıları değil, bu hikayenin günümüzde olan yankısını ve güncelliğini düşündüm.

The Revenant’ın, 70’lerin sinema değerlerine uyduğunu, yani büyük bir film yapmak için kendini tehlikeye atmak gerektiğini düşünebiliriz. Gerektiği taktirde dünyanın öbür ucuna gitmek, risk almak, herşeyi kaybetmeyi göze almak ve hayatta kalabilirsek gerçek bir şaheserle geri dönmek. Coppola Apocalypse Now’la, Herzog ‘Aguirre, Tanrının Gazabı’yla, Friedkin de Sorcerer’la bunu başardılar… Siz de bu düşünceye aitsiniz sanki…

Bu gelenek aslında 70’lerden de gerisine dayanıyor: sinemanın özüne! Omuzuna bir kamera almak, dünyanın görüntülerini getirebilmek için maceraya atılmak işin özüydü. Bu filmle birlikte ben de bazı şeyleri özüne inmek, gerçekliği ortaya çıkarmak istiyordum. Çünkü gerçeklik, olabilecek tüm stüdyolardan ve efektler için kullandığımız mavi fondan daha büyük ve daha güzeldir.

revenant

Peki büyük bir film yapabilmek için illa acı mı çekmek lazım?

Bilmiyorum. Sanırım bu sizin sanatçı kimliğinize bağlı.

Sizinkinden bahsetsek…

Ben fazla şımartıldığımızı düşünüyorum. Nezle olduğumuz anda şikayet etmeye başlıyoruz ya da uçakta wi-fi yoksa sinirleniyoruz. Bunlar patetik, acınası davranışlar. Olduğumuz canlılar gibi yaşayamaz olduk. O açıdan evet, The Revenant’ın çekimleri bize bir sorun çıkardı. Çok az konfora sahiptik. Ama ben neye atıldığımın farkındaydım. Ve ne kadar zorlu olacağını biliyordum. Herkes aynı telden çalıyordu, önemli olan da buydu zaten, kimsenin rahat bir an geçirmesine müsaade yoktu. Sonra elbette bilginizle tecrübeniz arasında büyük bir uçurum olabiliyor… Gerçek koşullar düşündüğümden daha zor oldu. Kendimi hazırlamış olsam da, içimden kaç kere “Tanrım! Burada ne işim var?! Kendimi neye attım böyle?!” dediğimi hatırlamıyorum. Ana fikir de buydu zaten. Doğayla karşı karşıya kalan bir adamın hikayesi. Doğa onu yaralıyor, sonra yaralarını sarmasına yardımcı oluyor, onu koruduğu gibi öldürmeye de çalışıyor. Bu filmi yaparken karakterlerle aynı şeyi biz de yaşadık. Onların hikayesi, yolculuğu bizim hikayemiz oldu. ‘Method acting’ dediğimiz bir şey vardır, bu da ‘Method directing’ (metod yönetmenlik) oldu.

apocalypse-now-theredlist

Coppola da Apocalypse Now hakkında aynı şeyi söylüyordu: “Vietnam hakkında bir film yapmak için ormanlara girdik ve yavaş yavaş bu çekim kendi Vietnam’ımız oldu”

(gülüyor) Evet kesinlikle! Bizim durumumuz. Sanki her gün bir ayı saldırısına uğruyormuş gibiydik. Chivo’yla (Teknisyenlerin şefi – Emmanuel Lubezski) birbirimize “Bu ayı bize karşı kin besliyor. Meksikalılara karşı bir şeyi mi var acaba?” diyorduk. (gülüyor) Son söz her zaman doğanındır. Eğer hayatta kalmayı başarırsanız bu harika bir şeydir. Bir zaferdir. İnsanlar getirdiğimiz görüntüleri izleyince gözlerine inanamıyorlardı. Oysa herşey oradaydı, gözümüzün önündeydi. Sadece bu güzellikleri doğru zamanda, doğru şekilde kullanmayı bilmek lazım.

Tüm filmi doğal ışıkla çekme fikri nasıl oluştu?

Bu konuda bir deha varsa, o da Chivo’nun dehasıdır. Herkesten birkaç gömlek yukarıda olan biri. Sadece bir sanatçı değil aynı zamanda gerçek bir büyücü. Teknisyenliğin sihirbazı. Filmde doğal ışık kullanma fikrini kısa sürede benimsedik ve takıntımız haline geldi. Tanrı’nın ortaya çıktığı, günün o sihirli anını kaçırmak istemiyorduk. Ağaçların yapraklarının konuşmaya başladığı, güneşin her kar tanesinde yansıdığı, tenimizin tüm detaylarını gördüğümüz, gök mavisinin tüm nüanslarının ortaya çıktığı, bulutların şekil değiştirdiği o sihirli an… Bir anda sanki tüm evren aydınlanıyormuş hissi doğuruyordu. Dört bir yanın güzellikle çevriliyor. Resimleri, ressamları, Caravaggio’nun tablolarını düşündük elbet. Bir kere ne istediğini ve neyi kullanacağına karar verdiğinde bu sefer çok pragmatik olunması gereken noktalar devreye giriyor. En yakın şehre üç saatlik bir mesafede yapıyorduk çekimlerimizi. Oraya ulaşmamız, herşeyi yerleştirmemiz, saat zaten 12 oluyordu. Saat 15 gibi karanlık çöküyordu. Tüm bir ormanı nasıl aydınlatabilirsin ki? Bu imkansız bir şey. Onun için prova yapıyorduk, yeniden çalışıyorduk çünkü çok az yanılma payımız vardı. Hata yapmak yasaktı. Bu çok karmaşık ve titiz bir hazırlık gerektiriyor. Neredeyse korkutucu. Ama elimizde değildi, başka bir seçeneğimiz yoktu.

birdman-

Birdman’den ve Emmanuel Lubezki’yle yani Chivo’yla çalıştığınızdan beri farklı bir yönetmen oldunuz. Kendinizi bu şekilde yaratmanız düşünülmüş bir şey miydi yoksa tesadüf eseri mi oldu? Yeni şeyler mi keşfetmek istiyordunuz yoksa size bu yenilikleri getiren Chivo mu oldu?

Bunun hangi yönde gerçekleştiğini bilmek biraz zor. Tüm bu sürecin biraz gizemli kalması da ayrıca güzel bir şey. Öncelikle, Chivo’yla tanışmamız ve çalışmamız öyle ayak üstü olmadı. Birbirimizi neredeyse yirmi beş yıldır tanıyoruz, zamanında Cannes Festivali için bir kısa metraj yapmıştık, gençken de beraber reklam filmlerinde çalışıyorduk. Alfonso Cuaron (Gravity’nin yönetmeni), Chivo ve ben birbirimize çok yakındık. Doğal olarak Birdman’de yanımda olacak kişi oydu. Bu filmin beni kanatlandırdığı, bana özgürlük verdiği gerçek. Ancak sanatsal anlamda bunu yeni bir sayfa olarak görmüyorum, daha çok doğal bir geçiş gibi düşünüyorum, nasıl yaz yerini sonbahara bırakıyorsa.

Birdman ve The Revenant’ı, bu iki filminizi bir madalyonun iki yüzü olarak mı görüyorsunuz?

Görüntü dili anlamında evet. Ancak tecrübe anlamında gece ve gündüz kadar farklı. Birdman’i tek bir dekorun içerisinde, elimde sıcak bir kahveyle, konforlu bir ortamda çektim. Her sahnenin en ufak detayı hesaplanmıştı ve kontrol altındaydı. Yani orada Tanrı bendim. The Revenant’da ise yeniden ölümlü oldum ve olmam gereken yere geri indim. Bu film bir sonraki etabı temsil ediyor. Daha önce hiç yapmadığım kadar karışık ve zorlu. Daha önce dediğim gibi gerçek sinemaya bir gönderme. Diyaloglar olabildiğince az ve kendini görüntüyle anlatan bir hikaye.

The_revenant_

The Revenant’ın anahtar sahnesi, DiCaprio’nun nefesinin ekranı buğulandırdığı sahne olsa gerek. Bir imza gibi. Bu sahne çekimlerden önce aklınızda mıydı?

Hayır tamamen tesadüfen oldu. Mutlu bir kaza. Hava o kadar soğuktu ki… Bunu gördüğümde Chivo’ya biraz daha yaklaşmasını söyledim. Bu çok riskli bir şey çünkü o anda dördüncü duvarı yıkmış oluyor ve seyirciye göz kırparak sinemada olduklarını hatırlatıyorsunuz. Bu benim çok hoşuma gidiyor çünkü bir anda seyirciye kendi varlığını hatırlatıyorsunuz. Kendisinin de nefes aldığını hissediyor. Nefes alma zorunluluğu, son nefesine kadar savaşma mecburiyeti, hepimizi birbirimize bağlayan şey budur.

Bir sonraki adımınız ne olacak?

Hiçbir fikrim yok. Pestilim çıktı, kendimi hiç durmadan iki maraton koşmuş gibi hissediyorum. The Revenant’ın çalışmalarına başladığımda Birdman’in mikslerini yapıyorduk. Daha önce bunu hiç yapmamıştım. Normalde iki film arasında iki üç yıl geçiyor. Ben sipariş üzerine film yapan bir yönetmen değilim. Ben yaşamayı seviyorum, Hollywood’da deli bir kariyere sahip olmak ilgimi çekmiyor. Şu anda ihtiyacım olan şey evime dönmek, dinlenmek, meditasyon yapmak, ormanda yürümek ve kendimi yeni şeylerle beslemek. Kendimle zaman geçirmek.

Birdman’le Oscar kazandınız. Bu prestijli ödülün kariyeriniz ve yönetmen hayatınız üzerindeki etkisini hissetmeye başladınız mı?

Bunu düşünecek vaktim olmadı bile! Ödül töreninden bir gün sonra The Revenant’ın film setine geri döndüm. Bir gün öncesinde, seremoni gecesi en kötü anlardan biriydi çünkü film setimizi su basmıştı. Seremoni sırasında cep telefonuma sürekli mesaj geliyordu. Yaşananlar, gelişmeler, yaşayacağımız gecikmeler… O gece tüm bu mesajların bana gelmemesi gerekiyordu. (gülüyor) Bir elimde Oscar’ım, diğerinde telefonum, aklımı kaybedecektim.

kaynaklar: indiwire, zete, kültürelması ve premiere

diriliş-banner1

diriliş-banner

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up