Bizimle İletişime Geçin

Serbest Kürsü

İlimden Bilime Sonsuzluk Teorisi

Sonsuzluk Teorisi eleştirisi.

Yayınlandı

tarihinde

Gülay Kurt değerlendirdi.

Işık doğudan yükselir derler. İnsanlığın da doğudan başladığına dair rivayetler mevcuttur. Bugünkü bilimin kökenlerini araştırdığımızda bilimin de önce doğuda oluştuğunu sonra batıya nüksettiğini rahatlıkla söyleyebilir miyiz? Hatta ilim doğuda doğdu batıda adı daha sonra bilim olarak gelişmeye devam mı etti diye de sorabiliriz. Batıda henüz insanın ne olduğu nerden geldiği tartışılırken doğuda bu soruların çoktan cevabı bulunmuş, bu dünyadan çıkılıp uzayın derinliklerinde neler olduğu merak edilip cebir, felsefe ilmi geliştirilmiş, haritalar çizilmiş, saatler icat edilmiş, formüller geliştirilmişti. Yani doğu batının çok çok üzerindeydi.

Amacım doğu-batı çatışmasına ya da batının doğuyu sömürüp yalnızlaştırıp bütün zenginliklerine el koyup, onlara zaten onlardan aldığı bilgiyi modifiye ederek satmasına dikkat çekmek değil, ki bunu zaten biliyoruz. Bilmediğimiz belki de bilmek ve kabul etmek istemediğimiz şey ise; ilim veya bugünkü adıyla bilim hiçbir zaman batılı bilim adamlarının dayatması sonucu oluşan “ilim, din ile yan yana olamaz, çoğu zaman din ile bilim çatışma halindedir, bilim ile uğraşan kişi dinin getirdiği dogmalardan uzak durmalıdır” teorileri ve algıları maalesef bugünkü bilim dinin oluşmasına sebep olmuştur. Bilim dini diyorum çünkü bilimi dinden tamamen ayrı tutma çalışmaları da kendi içinde bir bilime tapınma ve akabinde getirdiği ritüeller (kep vb. kıyafetler giyerek tören tapma vs.) de bir çeşit din olmuştur. Ama hangi din!!

Bugün akademisyenler güruhu diye bir grup var ki onların sözü üstüne söz söylenemez, onların ispat etmediği hiçbir konuya ek bir fikir öne sürülemez, anayasanın değişmesi teklif dahi edilemez maddeleri gibi stabil bir taş üzerinde kurulan, aşılmaz duvarlarla örülü bir tabular imparatorluğu var ki kimse onları şimdiye kadar alt edemedi. O taş duvarların içinde neler olup bittiğini çok az insan bilebildi. İşte tam da bu noktada bu ay vizyona giren “Sonsuzluk Teorisi- The Man Who Knew Infinity ” bilim ve din çatışmasının aslında olmadığını savunan bilim adamlarının da olduğunu, dünyanın en eski ve ünlü saygın üniversitelerinden biri olarak kabul edilen Cambridge Üniversitesi’nin içinde geçen bazı bilim ve uygarlık dışı olayların nasıl meydana geldiğini göstermesi bakımından kesinlikle seyredilmesi gereken bir sinema filmi olarak karşımıza çıkıyor.

Dünyanın en prestijli okullarından biri olan MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) profesör olan Robert Kanigel’in aynı adlı romanından uyarlanan film, izleyiciye felsefi sorular sorduruyor: Aynı havayı soluyor, çoğunlukla benzer yemekleri yiyoruz. Ama neden örneğin aynı mahallede aynı hayat dizilim zincirine bağlı ortalama bir çocuk, insanlık tarihinin en zavallı ve en “düşük profilli” akıl eksikliğinin bir göstergesi olarak “ırkçılık” mesleğinde talim yapmaya başlar iken, köşedeki bakkalın oğlu ya da arka mahallede tükürük köftesi satan vasat bir esnafın vitaminsiz evladı, beyinsel yaratıcılığın doruklarına çıkmaktadır?”

İngiltere’nin neredeyse ebedi sömürgesi olan Hindistan’da çok fakir olan ve zengin olması kast sistemi yüzünden imkansız hale getiren sınıfsal problemlerin daha da zorlaştırdığı bir yerde doğup büyüyen bir matematik dahisinin kendisini kitlelere göstermesi şansı ne kadar olabilir. Öyle ki hem ülkeniz bir sömürge ve iş bulmanız çok sınırlı imkanlar dahilinde, hem de dini ritüelleriniz bilgilerinizi modern dünyaya ispat etmeniz için deniz yoluyla ulaşım yapmanızı bile sınırlıyor. Brahman inancına mensup olan dahi matematikçi Srinivasa Ramanujan Iyengar‘ın gerçek hikayesini anlatan bu biyografik drama sinema filmi katı-atesit bilim adamıyla katı-dindar bir dahi bilim adamının nasıl orta bir yerde bulaşabileceğini kimseyi incitmeden harikulade bir şekilde ibretle gösteriyor.

Iyengan, bulduğu formülleri, Hindistan’ın o fakir mahallesinde kağıdı bile olmadığı için tapınakların taşlarına yazar. Yeni evlidir ve beş parasızdır. Bulduğu küçük bir işten para kazanmaya çalışırken ondaki azmi ve dehayı fark eden patronu bu formüllerin ancak İngiltere’de bulunan bir üniversitede hoca olan aykırı matematikçi Hardy’e gitmesi için vesile olur. Bundan sonra Ramanujan Iyengar’n İngiltere’de hem kimlik hem inanç hem de dehasını ispatlama serüveni başlar, Çok acımasız bir savaştır bu. En ufak bir yardım dahi yapılmadığı, dehanıza rağmen bilginizin gösteriminin bile bir şov olarak kabul edildiği bir ortamda var olma mücadelesi de çok zor olacaktır.

Iyengar’ın filmde şöyle bir repliği var; “Tanrının düşüncesini yansıtmayan hiçbir denklem benim için hiçbir değer ifade etmeyecektir”. Düşününki o güne kadar kimsenin bulamadığı ve ispat edemediği formülleri bulan bir dahi matematikçi bulduğu her formülün Tanrı tarafından kendisine söylendiğini iddia ediyor. Bu söylemi karşısında ona deli gibi bakan ateist bir bilim adamı ise önce hiç ciddiye almasa da daha sonra Iyengar’ın azmi, dehası, ciddiyeti, vâkuru karşısında şaşkına dönüyor ve bütün bu dehanın bir rastlantı olamayacağı savına “Bırakın tanrı’yı biz kimiz ki Ramanujan’ı sorguluyoruz” diyerek teslim oluyor. Müthiş bir teslimiyettir bu, çünkü alelade bir yerde değil, medeniyetin beşiği sayılan ama Hintli bir dahiyi insan bile sayamayacak kadar ırkçı, bütün bilimlerin kaynağını barındırdığını iddia eden dünyanın en kurumsallaşmış bir bilim yuvasına sahip Cambridge Üniversitesi kürsüsünde dile getirmiştir bu sözleri. Kürsüde Ramanujan Iyengar’ın tüm dahiliğine ve tüm eğitimleri tamamlamasına, ortaya attığı formüllerinin ispatlanıp dünyanın en prestijli dergilerinde makalelerinin yayınlanmasına rağmen sırf Hintli olduğu için kendisine hocalık statüsü verilmemiştir. Bu durumun nasıl bir saçmalık olduğunu savunmak ise İngiliz ateist bir bilim adamına kalmıştır. Buna ya kader diyelim ya da hikmet…

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Dünyanın Tüm Rüzgarları

Havvanur Korkut değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Yönetmen Michel Toesca’nın hazırlayıp yönettiği belgesel filmi “Dünyanın Tüm Rüzgârları” 71. Cannes Film Festivali’nin özel gösteriminde yer alarak dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Dünya genelinde savaş ve zulümden kaçan insanların sayısı gün geçtikçe artarken, bu durum karşısında dünyanın göç alan hangi ülkesine giderseniz gidin, hepsinde benzer tepkilerle karşılaşırsınız. Genel olarak mültecilere veya sığınma taleplerine karşı olumlu/olumsuz, haklı/haksız düşünceler her yerde benzer şekilde karşımıza çıkıyor.

Her 110 kişiden 1’inin mülteci konumunda olduğu günümüzde, “DünyanınTüm Rüzgârları” belgeseli bu düşünceleri yakın bir gözlemle seyirciye aktarmaya çalışmış.

Avrupa’daki “mülteci krizi” sırasında İtalya-Fransa sınırları arasında kalan Roya Vadisi her ay binlerce göçmenin daha iyi bir yaşam umuduyla Fransa’ya gidebilmeleri için ortak bir yol haline gelmiştir. Yaşamını çiftçilik yaparak sürdüren Cedric Herrou ise Fransa-İtalya sınırındaki civar köylerden birinde yaşamaktadır. Cedric, gördüğü bu durum üzerine Fransa’dan sığınma talebi almak için yola çıkan bu mültecilere evini açmaya karar verir, onlara sınırdan geçmeleri için yardım etmeye başlar. Evinin arka bahçesini barınağa dönüştüren Cedric, mülteci krizinin ilk günlerinden bu yana göçmenleri evinde ağırlamakta ve göçmen ailelerin Fransa’da sığınma talebinde bulunmalarını imkânsızlaştıran göçmen politikalarına dostlarının ve gönüllülerin de yardımıyla meydan okumaktadır.

Belgesel yönetmeni Michel Toesca, kendi özgürlüğünü tehlikeye atmasına rağmen göçmenlerin hakları için yerel polisler ve görevlilere karşı bir direnç gösteren bu gencin üç yılını belgeliyor.

Fransa’nın güneydoğusundaki yerel yasa uygulamalarıyla mücadele eden Cedric Herrou’nun ve diğer aktivistlerin çalışmalarına yoğunlaşan belgesel, mültecilerden ziyade mültecilere yardım edenlere odaklanmayı tercih etmiş. Toesca, mültecilerin karşılaştığı zorlukları izlemeye alıştığımız belgesellerden ayrı olarak, izleyicilere farklı bir bakış açısı sunuyor.

Yaklaşık üç yıl boyunca Cedric Herrou’nun macerasını eski bir DV kamera ile adım adım takip eden Michel Toesca, adeta bir macera filminin içerisindeymiş gibi hissettiren bu hikâyeyi başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Filmin yönetmeni Michel Toesca verdiği bir röportajda Cedric Herrou ile çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “Cedric’le bir süre önce tanışmıştık ve bir gün bana mültecilere yardım ettiğini söyledi. Üç ay süren yoğun çekimler sırasında asla vazgeçmeyen tek kişi oydu. Bu yüzden filmdeki ana karakter oldu. Cedric’e karşı hissettiğim yakınlık ve arkadaşlık, olayın ciddiyetine rağmen, olaya yaklaşmamı ve sevinç anlarını çekmeme yardımcı oldu.” Toesca aynı röportajda filmini “politik haklarla ilgili bir film, insanlık için merkezi bir soru” olarak tanımlıyor.

Fransa yönetiminin mültecilere yönelik değişen politikaları insanlara sınırdan geçmeleri için yardım eden, yol gösterici bir rehber haline gelen Herrou’yu bir yardımseverden aktiviste dönüştürmüş.

Michel Toesca, Cedric ile kendisini ise “Her zaman kendimizi belirli bir duruma tepki gösteren birer vatandaş olarak gördük, hiçbir zaman aktivist olarak görmedik.” diyerek tanımlıyor. Filmini bir direniş eylemi olarak gören yönetmen, bu durumlarda sinemanın önemli bir rol oynadığını da belirtiyor.

“Dünyanın Tüm Rüzgârları” 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nin “Uzun Yürüyüş” bölümünde Türkiyeli sinemaseverlerle buluşacak. Belgesel türünü seven ve takip edenlerin bu belgeseli kaçırmamasını tavsiye ediyoruz…

Havvanur Korkut
havvanur@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: First Man

Beyza Bolat değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

“İlk Adımı Senin İçin Atıyorum Kızım”

Venedik Film Festivali’nin açılışını gerçekleştiren Damien Chazelle imzalı First Man oldukça iddialı bir şekilde bu yılın merakla beklenen filmleri arasına girmeyi başardı. Ryan Gosling ve Claire Foy’un başrollerini paylaştıkları film, 1969 yılında Neil Armstrong’un aya adım atmasıyla sonuçlanan Apollo 11 görevini ve Armstrong’un görev süresince yaşadıklarını merkeze alıyor.

2016 yılında La La Land filmiyle Oscar ödülünü kazanan en genç yönetmen sıfatını alan Chazelle, artık Oscar’ın bir tekerrürden ibaret olmadığını da herkese göstermiş oldu.

Gelgelelim yönetmenin son filmi de onun bu yenilikçi tavrını beyaz perdede de görmemizi sağladı. Whiplash ve La La Land filmleriyle müzikal birikimini güçlü bir şekilde dışarıya yansıtan yönetmen, ilginç bir deneyime imza atarak astronot Neil Armstrong’un hayatını konu alan bir filmle karşımıza çıktı.

Amerika’nın ikinci dünya savaşından sonra gözlerini uzaya dikmesiyle başlayan maceranın ekseninde, sade bir hikaye sunuyor aslında film bizlere. Dönemin şartları dolayısıyla uzay konusunda rakip tanımayan Rusların karşısında pençelerini çıkartan ve bununla da kalmayıp onlarca astronotun ölümüne neden olan Amerika’nın başarısını izlemekten çok, bir babanın evlat acısının onu kilometrelerce uzaklıktaki farklı bir gezegene götürüşüne tanıklık ettik filmde.

Chazelle’in sinema dilinde gerilim ve hız temalarının ön planda olduğu çok açık. Whiplash filmi buna en net örneklerden birisidir aslında; bir öğretmen ve bir öğrenci arasındaki iletişimi bizlere parmak ısırtacak şekilde izleten yönetmen, milyonlarca insanı aynı anda ekrana kilitleyen bir hadisenin filmini çekmesiyle de sinemaseverlerin beklentisini yükseltti. Beklentiler yükseldi güzel ama, tatmin etmedi.

Detayların yoğunlukta olduğu ve sahne hızının uzay filmlerine kıyasla daha tempolu oluşu seyirciye nefes aldırma şansı bırakmasa da, önceki filmlerinde yakalamış olduğu bu başarılı tarzı First Man için uygulamayı ihmal etmemiş genç yönetmen.

Kızının acısıyla baş başa kalan ve oldukça içine kapanık görünen karakterimizin aya yolculuğu ve duygusal yolculuğu arasında paralel ilişkiler kurulmuş olsa da, Ryan Gosling’in bunu tam olarak seyirciye yansıtamamış olması filmin ritmini ciddi anlamda etkilemiş. Ne var ki film içerisinde onun bu eksikliğini kapatabilecek başka bir oyuncu bulundurmayı da tercih etmemiş yönetmen. Neil’in ilk eşi Janet’e hayat veren Claire Foy’un yeteneklerinden daha fazla yararlanılabilecekken kadın figürünün ikinci planda bırakılması, birbirinden kopuk karakter topluluğunun göz önüne serilmesine neden olmuş filmde.

Chazelle’in provokasyondan uzak sade bir şekilde ele aldığı hikaye, karakterin iç dünyasına yoğunlaşan temalarla süslenmiş. Hareketli kamera teknikleri çoğu zaman baş döndüren bir unsura dönüşse de başarılı bir şekilde hikayenin anlatım biçimini desteklemiş. Gittikçe yükselen ritim, kahramanımızın karşılaştığı zorluklarla aynı düzlem içerisinde yer aldığı için yapısını sağlam bir şekilde oturtmayı da başarmış.

Neil, karşılaştığı engellerin yansımalarıyla sarsıntılı bir dönüşüm geçirmek zorunda kalan yalnız bir adam. Öyle ki, yaptığı işe engel olabilecek nitelikte görülen her şey ona hem yara hem de ilaç oldu. Kızının acısıyla başlayan hikaye onu zorlu bir mücadelenin içerisine çekerek kilometrelerce sürükledi ve bir acıyı başarıya dönüştürdü.

Herkesin beklediği nitelikte bir film olmadığı çok açık; fakat Chazelle’in yapmaya çalıştığı şey, standart bir kahramanlık hikayesinden çok Armstrong’un yaşadığı insani durumlara ışık tutmaktı. Bunu başardı mı? Ryan Gosling sayesinde kahramanın karakterine gölge düşürülmüş olsa da, hikayenin başlangıç ve bitiş noktalarının derli toplu bir şekilde seyirciye aktarıldığını düşünüyorum..

Müzik konusunda cüretkar davranarak güçlü bir senkronizasyon tutturan yönetmen, Whiplash ve La La Land filmlerinin Oscar ödüllü bestecisi Justin Hurwitz ile ayrılmaz ikili olmuş durumda. Biz de bu durumdan hayli memnunuz tabi.

Velhasıl, Damien Chazelle’in ‘farklı bir şeyler denemek’ konusundaki çabasına da herhangi bir başarısızlık damgası vurulacağını sanmıyorum. Filmin hikayesini sade tutarak daha çok ritim ve görüntü konusuna yoğunlaşan yönetmenin, müzikal anlamda bir birikimin verdiği tecrübeyle bu işin üstesinden geldiğini düşünüyorum.

First Man bu yıl Oscar’da ‘En iyi Film’ dahil olmak üzere ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ gibi adaylıklarıyla da Oscar’ın en dikkat çeken yapımlarından birisi olmayı çoktan başardı.

Beyza Bolat

beyza@sinefesto.com

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: İnanılmaz Aile 2

Beyza Bolat değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Ebeveynlik zor olabilir; fakat bu filmde çocuk olmak da çok zor!

Tomorrowland, Görevimiz Tehlike 4 gibi filmlerin Oscar’lı yönetmeni Brad Bird, Ratatuy, Demir Adam ve İnanılmaz Aile gibi animasyon filmleriyle karşımıza çıkmıştı. Bird, 14 yıl sonra ‘İnanılmaz Aile’nin devam filmiyle animasyon dünyasına geri dönmüş oldu. Pixar ve Walt Disney işbirliğiyle ortaya çıkan ilk film, 2004 yılında büyük bir ilgi toplamıştı. Sinemaseverlerin dört gözle bekledikleri ‘İnanılmaz Aile 2’ ise bu Çarşamba seyirciyle buluşuyor.

2004 yılında vizyona giren ‘İnanılmaz Aile’ filmi, 90’lı yıllarda doğmuş olan çoğu kişinin belki de sinemada izledikleri ilk film olma niteliğine sahip. Öyle ki senelerce insanların ağızlarına takılan replikleriyle de kendisini hiç unutturmadı. Bu yönüyle bizlere ‘Kayıp Balık Nemo’ hissiyatını veren filmin devam halkası ise sinemaseverleri tatmin edecek durumda diyebiliriz.

Kısaca ilk filmin hikayesinden bahsedecek olursak, dünyaca ünlü süper kahraman Bob Parr, yaşadığı talihsizlikler yüzünden süper kahramanlık macerasına ara vermek zorunda kalır. Bu sırada aşık olduğu kadın (Lastik kız) ile evlenir. Artık süper kahramanlıktan emekliye ayrılan Bob, bir süre sonra bu sıradan yaşam düzenine de alışamaz. Hal böyleyken süper kahramanlığına dönmek için gelen teklif onu heyecanlandırır ve büyük bir maceranın içerisine atılır. Gizli bir adada başladığı görevi ona geçmişini, aile hayatını ve kahramanlığını hatırlatır.

İşte ‘İnanılmaz Aile’ de burada ortaya çıkıyor. Evin güçlü babası Bob, her şeyi idare eden lastik anne Holly, ergenlik çağlarında olan ve görünmezlik süper gücüne sahip kızları Violet, hiperaktifliği ve kendini beğenmiş tavırlarıyla herkesi kendisine güldüren Dash, ailenin en küçük bireyi olan ve finalde onun da süper güçlerini öğrendiğimiz bebek Jack-Jack, inanılmaz bir aile olmanın kurallarını eğlenceli bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Serinin devam halkasına birinci filmde bıraktığımız final sahnesiyle devam edildiğini görüyoruz. Aynı zaman diliminden seyir eden filmin günümüz eleştirileri de bu nedenle biraz kafa karıştırıcı hale geliyor. İlk filmin finalinde bizimkilerin karşısına çıkan ve aralarında büyük bir çarpışma olacağına inandığımız ‘Kazıcı’ karakterini filmde çok az görüyoruz. Aslında kazıcı karakteri bizimkilerin bir nevi ‘kanuna uygun davranmadıklarını’ göstermek ve yakalanmalarını sağlamak için konulmuş bir figür haline getirilmiş.

Süper kahramanlığa alıştık derken hem evlerini hem de işlerini kaybeden Bob ve Holly, çocuklarının gelecekleri için ellerinden gelen her şeyi yapmaya karar verirler. Bu sırada ortaya çıkan zengin bir iş adamı ve mucit kız kardeşinin teklifi bizimkilerin kafasını oldukça karıştırır. Dağılmış bir hayatı toparlamaya mı yoksa lüks içinde bir hayatı yaşamayı mı seçecekleri konusundaki tartışmalar ikincisinde karar kılmalarıyla sonuçlanır fakat dengeler biraz değişecektir. Kahramanlık denilince ilk sıranın kendisinde olması gerektiğini düşünen Bob, bu sefer “popüler kahramanlık” fırsatını eşine kaptırıyor. Holly’nin ailesinden uzak kalması, Bob’un çocuklara dadılık yapması gibi meseleler işleri daha da esprili bir hale getirerek ilk filmden gördüğümüz hikayenin tersini sunuyor bizlere.

Annelik vazifesini zaten tartışılmayacak bir boyuta çıkaran Holly, film içerisinde bolca ikilimde kalıyor. Çocukları kocasına emanet ederken ki yaşadığı tereddüdü, görev yüzünden defalarca kararsızlık yaşamasının sebebini de açıklıyor dolayısıyla. Holly süper kahramanlık ve annelik arasında yoğun çatışmalar yaşarken; bizler onun zorlu mücadelesine hayranlıkla tanıklık ediyoruz.

Bu sırada Bob’un ailesine ne kadar düşkün olduğunu da görmüş oluyoruz tabi. Ergen bir kızı, yerinde durmayan yaramaz bir oğlanı ve çeşitli süper güçlerini nasıl kullanacağını bilmeyen bir bebeği çok iyi idare ettiğini söyleyebiliriz. Aile olmanın temel noktalarını sindirerek öğrenirken, başlardaki kıskançlığı daha sonra anlayışlı bir baba haline getiriyor onu.

Çocukları unutmak mümkün değil tabi. Hikayede en büyük görev onlara düşüyor çünkü. Erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunlar yanı sıra annesinin yanında olamayışı Violet’e zor zamanlar yaşatsa da, kardeşi Dash ile birlikte büyük bir kurtarma operasyonu planlıyorlar. Ebeveynlerini kurtarma derdine giren çocuklar, henüz güçlerinin kontrolüne sahip olamadığı küçük kardeşlerini idare etmekte biraz zorlanmış olabilirler.

Kadın – erkek eşitliğine dair vurgu yapılan sahneler, teknoloji eleştirileri, süper kahramanların özgürlüğüne kavuşmasının nedenleri, filmde göze çarpan meselelerdendi.

Bizim için bu aileyi ‘inanılmaz’ yapan neden ise: birbirlerini tamamlamaları. Değişen dengeler ve çatışmalar bile aralarındaki bağlılığı yıkmaya yetmiyor.

Bol esprili film bizlere yüksek seyir keyfi vadediyor. Yoğun hikaye malzemesine sahip filmin devamının (daha erken) gelmesi için temennilerimizi de dile getirmemek olmaz. Umarım siz de sinema salonlarından mutlu ayrılırsınız.

Beyza Bolat

beyza@sinefesto.com

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler