İlhamını Sigmund Freud’dan Alan 10 Film

Liste

A Clockwork Orange

A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971) 

Davranışsal bilimler birçok farklı alanı, bu alanların konularını ve bu konular üzerinde yapılan çalışmaları kapsar. Bunlar hayvan-insan davranışlarından tutun etolojiye kadarken bulunan hipotezlerin bize dair sebepleri, bağlantıları, oluşum zamanlarını da içerir. Böylece sürekli olarak ampirik açıklamalar bulmaya çalışırken kendimizi çoğu zaman aynı sorulara farklı cevaplar aramak için kıvranırken buluruz.

Otomatik Portakal belki de insan davranışlarını en açık seçik şekilde inceleyen filmlerden biridir. Film bir bireyin kendi isteği dışında dışardan etkenlerce doktrine edildiğinde neler olabileceğini irdeliyor. Film aynı zamanda kontrol etme güdümüzün tamamen bizim elimizde olduğunda ya da elimizden alındığında nelerin olabileceğini anlatıyor. Kahramanımız ve muhalifimiz Alex DeLarge karşımıza bir okuma, bir ders kitabı gibi çıkıyor.

Ciddi manada ürkütücü okumalara karşı eğilimi olduğu bilinen Stanley Kubrick genelde dehşet verici korkuları sunmasıyla bilinir. Diğer taraftan Darren Aronofsky korkunun ve arzuların bireyler üzerinde ne gibi etkileri olduğunun izini sürer.

Kubrick ve Aronofsky’nin filmleri kahramanlar ve anti-kahramanlar etrafında şekillenir ve çoğunun akli dengesi yerinde değildir. İki yönetmen genelde filmlerine gergin bir girişle başlar, seyircinin kafasını karıştırıp konuyu yanlış anlamalarını sağlar ve film sonunda bizi şok etmeyi çok sever.

___

Siyah Kuğu

Black Swan (Siyah Kuğu, 2006)

Darren Aronofsky Siyah Kuğu’da şirin, annesi Erica tarafından balerin prenses olarak büyütülmüş Nina Sayers’ı anlatıyor. Kubrick’in Otomatik Portakal’ında ise korkunç derecede saldırgan olan çete lideri genç bir Alex DeLarge var karşımızda. Alex’in dehşet veren bir davranışsal bozukluğu olsa da çok zekidir ve görgü kurallarına uyar.

Siyah Kuğu’da Yunan miti Trakhisli Kadınlar’dan (Sofokles) Clytemnestra ve Electra’ya sıkı bir gönderme var ki bu da Freud etkilerine dair bize ilk işareti veren kanıttır: Baba figürünün olmayışı, aşırı kontrolcü bir anne yetişkin kızının hayatını fantezilerle çevreler. Annesi farkında değildir ama aşırı kırılgan, güvensiz ve adım adım ondan uzaklaşan birine dönüşmüştür Nina. Anne-kız arasındaki bu gizli savaş ve filmdeki müziğin ritmi Nina’nın Siyah Kuğu kimliğini besler yavaş yavaş. Tıpkı Alex DeLarge’de olduğu müzik bir hayli etkilidir.

Nina ve Alex birbirlerinden çok uzak karakterler gibi görünebilirler, fakat ortak birçok noktaları vardır: kontrol ve arzu güdüleri, klasik müzik her iki karakter için arzularını ve iç benliklerini kontrol etme ve bastırma adına bir araçtır. Nina Tchaikovsky ile kendini teslim eder, Alex DeLarge yine Beethoven ile arınmaları gereken duyguları/güdüleri teslim ederler. Nina ve Alex’in benzer kendileri yok etme dürtüleri vardır ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu dürtü ile dış dünyayla ilişki kurarken sanat birincil araçtır. Ve gerçekten de sanat ruhlarımızın söylemek istediğini dile getirir, dehşet bir iletişim aracıdır. Bulunduğumuz faunadan farkımız işte doğanın dile getiremediğini bizim getirebilmemiz, yani kelimeleri kendi yararımıza kullanabilmemiz, tartışmak, sorgulamak, ilan etmek en önemlisi aklımızdaki duygu ve düşünceleri aktarabilme yetimiz.

Dil bilimciler ve psikologlar eminim şu konuda hem fikirdirler: konuşma (herhangi bir şekilde dile getirme) yetimiz olmadan evrimin gerçekleşmiş olması anlamsız olurdu. Boğazlarımız kontrol etmek, ağzımız ifade etmek ve beyinlerimiz işte o ilk sentagmayı bu yazılı olur, sözlü olur ya da resim ile olur işte bütün bunları yaratmak için evrimleşti. İlettiğimiz bütün mesajlar güya istediğimiz kişilerce yorumlanabilir, çünkü “arzu” güdüsü bizim en büyük aracımızdır. Fakat bu duygu aynı zamanda çok zararlı olabilecek bir iletişim aracıdır.

___

max records where the wild things are

Where The Wild Things Are (Arkadaşım Canavar, 2009)

The Science of Sleep (Rüya Bilmecesi, 2006)

Eternal Sunshine of The Spotless Mind (Sil Baştan, 2004)

Çocukluğumuza ve hatta şu an yetişkin zamanlarımıza ait rüyalar deneyimlerimize bağlı düşüncelerin sembolik ve imgesel kolajlarından oluşmaktadır. Tabii bize bu rüyalarımızın fanteziden ibaret olduğu söylenir genelde. Mesela hatırlarsınız, ebeveynleriniz size çok defa, “Rüyaların bir önemi yoktur, onlar gerçek değildir” demişlerdir. Böyle böyle zaman geçmiştir, rüyalarımıza dair ikilemleri bir kutuya koyup kaldırmışızdır, yakın tarihimizden atmışızdır artık belki de.

Oysa bu Morpheus diyarında bilincimiz bize en özgün şekilde konuşur, bize işaretler ve haritalar verir ve bizim aslında kim olduğumuzu ve neler hissettiğimizi anlatır. Arkadaşım Canavar (2009), Rüya Bilmecesi (2006) ve Sil Baştan (2004) filmleri işte tam olarak bunları sunar biz seyirciye. Kafamızın içinde dönüp duran bütün bilinçaltı imgeleri özgürlüğüne bir şekilde kavuşmak için beklemededir. Bu üç filmin başkahramanları olan Joel (Sil Baştan); Max (Arkadaşım Canavar) ve Stéphane (Rüya Bilmecesi) kendilerini sürreal bir dünyada arayış içerisindeyken bulurlar. Kahramanların her biri ayrı ayrı boyutlarda kafalarında saklı olanı keşfetmeye çalışırlar. Merak güdüsünü sembolize eden içlerindeki çocuğun rolü filmlerin merkezinde olmasa da bir hayli önemlidir. Bir zamanların unutulmuş fakat vakit geçtikçe ortaya çıkmaya başlayan ve eski bir şarap gibi gittikçe güçlenen meseleler şiddetli bir şekilde gün yüzüne çıkar.

Unutmamız gerektiğini öğrendiğimiz ya da öğretildiğimiz olaylar yetişkinlikle birlikte ortaya çıkar (Joel), yine de hala yetişkinken birileri bizi kandırabilir ve rüyalarımızı daha çok besleyerek onları gerçekleştirebileceğimize inandırabilir (Stepháne). Bu içimizdeki çocuğun belki de “unutmak” ve rüya görmek” arasında bir dengeye ihtiyacı vardır, böylece hayatın bize yaşatmak istedikleriyle daha kolay baş edebiliriz (Max), ya da bizim hayata ne gibi sunaklarımız var diye.

Andy Warhol herkesin bir hayali bir fantezisi olduğun söyler ve haklıdır. Dünyanın üstesinden gelmek için beyinlerimizin bir şekil deşarja yani boşaltıma ihtiyacı vardır. Bilinçaltımızda gizlenmiş ne varsa taşan bir nehir gibi birden her yere yayılıverir ve bazı zamanlar taşan suya izin vermek gerekir.

Bireyler arası iletişim denilen kavram bize insan düşüncesini ve davranışını açıklayan psikanalizi sunar, sayesinden kişiliğimizin karanlık koridorlarında olup bitenlere dair bir fikrimiz olur. Bizlerin en belirgin gizemi Freud’a göre iki mitolojik yaratıkla özetlenebilir: Birincisi Afrodit’in haylaz oğlu kanatlı Cupid, yetişkin hali güzel adam Eros’tur; diğeri ise iyi bir ölümü şefkatli bir dokunuşla sunan Thanatos’tur.

___

Persona

Persona (1966)

Yönetmen: Ingmar Bergman

Ingmar Bergman dehşet verici ve unutulmaz bir rüya olan şüphe duygusunu filmlerinin merkezine koyar. Bu duygu derinliklere dair bir katalizördür ve iç gözleme sebebiyet vererek karmaşık ve rahatsız hissetmemizi sağlar. Bu sırada aynı zamanda meraklı ve büyülenmiş hissederiz.

İşte Persona bize Elisabeth Vogler’ın eşsiz perspektifini takdim eder. Prima Donna bir aktrisin yaşadığı utanç verici bir olaydan sonra tamamen sessizliğe gömülmesini anlatır film. Vogler kimseye konuşmaz, iletişim kurmaz. Her şey hasta bakıcı Alma’nın gelmesiyle değişir çünkü insanoğlunun doğal ihtiyacı olan iletişim kurma güdüsü illa bir yolunu bulur ve gün yüzüne çıkar. İlginçtir Alma kelimesi İspanyolca “ruh” demektir ve Vogler’ın kendini ifade etmek için bir araç olur bu şefkatli hasta bakıcı kadın.

Persona’da “bireysellik” ve “kimlik” gibi kavramlar paramparça oluyor. Vogler ne kadar bakıma muhtaç olarak gözükse de Alma da ona ne kadar ihtiyaç duyduğunu keşfediyor. Simbiyotik ve neredeyse parazitik bir ilişki var karşımızda, sessiz bir bedende meydana gelen ve konuşan bir ruhta tezahür eden bir ilişki. Gerçek kimlikleri inandıkları kimlikler mi acaba? Bergman Elisabeth ve Alma’nın zihinlerini kullanarak ihtiyaç ve gereklilik arasındaki ince çizgiyi irdeler; sessizliğe ihtiyaç duyduğu gibi dile getirmeye de ihtiyaç duyar insan; yalnızlığa ihtiyacımız olduğu gibi bir arkadaşa da ihtiyaç duyar insan. Bütün bunlar anlaşılmaya ihtiyaç duyma güdüsüyle ilintilidir.

Psikanaliz teorisi dili incelerken biçimlendirdiğimiz iletişim araçlarını bu davranışa karşı bir reaksiyon olarak görür. Yine bu teoriye göre geliştirdiğimiz farklı iletişim araçlarının anlaşılmak istememizden ve vermek istediğimiz mesajların açık seçik alıcıya ulaşmasını arzulamamızdan kaynaklanmaktadır. Hatırlarsınız çocukken vermek istediğimiz mesajlar için örnek bir yetişkine bağımlılık hissederdik. Yalnız bahsettiğim yetişkinler bizi her zaman doğru anlamazdı, biz köpek çizerdik onlar bisiklet görürdü. Büyüyen-değişen varlıklar olarak hatırlamamız gerektiği kadar unutmaya da ihtiyacımız var. Mesela bir büyüğe nasıl konuşmamız gerektiğini öğrenmişizdir, fakat zaman geçtikçe bunu da unutmamız ya da daha doğrusu şekillendirmemiz gerekiyor çünkü bu kez biz yetişkin olma yoluna giriyoruz. Hatıralar ve semboller kişiliklerimizi, rüyalarımızı ve içimizdeki çocukla yetişkini yani bizi biçimlendiren önemli öğelerdir.

___

Paradies: Liebe

The Paradise Trilogy (Cennet Üçlemesi, 2012 & 2013)

Yaptığımız bu listenin en basit ama bir o kadar da güzel olan filmlerden oluşan bir üçlemedir Cennet. Cennet: Aşk, Sadakat ve Umut’ta Uldrich Seidl 3 ayrı kadının hikâyesini farklı açılardan anlatır. Filmde bu kadınların aşk hayatına, sadakat meselelerine ve çocukça umutlarına dair birçok konuyu görürüz. Bu listede adı geçen diğer yönetmenlerde olduğu gibi Seidl’in de insan davranışlarına ve doğasına karşı bir ilgisi vardır. Cennet Trilojisi bu listenin esasen doruk noktası olarak değerlendirilebilir çünkü her film bu kadınların erotik ve yoğun derecede Freud perspektifli hayatlarını inceler. Her bir kadının geçmişinde çözemediği meselelere dair içsel bir mücadelesi vardır ve bu sadece onlar tarafından bilinir ve anlaşılır.

Cennet: Aşk filminde sınıfsal çatışmalardan tutun ırkçı önyargılara ve romantik beklentilere kadar çokça farklı konu işlenmektedir. Cennet: Sadakat’ta ise ki üçlemedeki en yoğun filmdir, inançların ve ideallerin mutluluğa nasıl engel olduklarını görürüz. Cennet:Umut bizlerin ilgiye olan ihtiyacını sunarken kendimize ait imgemizin nasıl bizi biçimlendirdiğini anlatır. Karakterlerin aileleri ile ilişkileri dışında filmlerin asıl gücü Eros’tan gelir. Öyle bir güç ki o bize haz almanın yollarını sunar ve arzulamayı ve arzulanmayı hissetmemizi sağlar. Bu durumda Eros arzularımızın ve ihtiyacımız olanların arasındaki zıtlığa dair bir aynadır. Filmlerde bastırılmış duygular ve arzularla yüzleşirken karakterlerin mutluluğu nelerde buldukları açığa çıkar. Tutkuyla bağlandığımız subje veya obje ile Roland Barthes’in de bir zamanlar harika bir şekilde açıkladığı gibi nihai bir gerçek olarak yüzleşiriz.

__

Repulsion

Repulsion (Tiksinti, 1965)

Shame (Utanç, 2011)

We Need to Talk about Kevin (Kevin Hakkında Konuşmalıyız, 2011)

Film listemizi bu 3 filmle bitireceğiz. Bu filmlerde şu kelebek kanatlı adam Thanatos’un yani ölüm dürtüsünün izlerini göreceğiz. Thanatos ölüm ve intihardan ziyade aşkın karşıtı olan dürtüleri imgeler. Tabii hemen aklınıza aşkın zıttı olan nefret gelecektir fakat değinmeye çalıştığımız konu çok daha karmaşıktır. Üç filmimizde ayrı ayrı Thanatos’a ait izleri ve bunların davranışlara yansımalarını görürüz.

Bahsettiğimiz dürtüler ya da güçler içimizdedirler ve hayatımıza rehberlik ederler: Eros yanaklarımızın kızarmasına sebep olurken Thanatos midemizdeki kelebeklerin ölmesinden sorumludur. İkisi de birbiriyle ilintilidir ve bireylerin değişim geçirmelerinde birincil etkenlerdir. Utanç ve Tiksinti’de Eros elementi olan cinsellik ve Kevin Hakkında Konuşmalıyız’da yine bir Eros etkisi olan annelik ön plandayken filmlerin sonunda bu dürtüler dönüşür ve Thanatos objeleri haline gelirler.

Zihinlerimizin farklı algılama biçimleri vardır ve görmek istediğimiz gerçekler gördüğümüz gerçeklere dönüşür. Bazen kendimiz aydınlanmış hissederiz, bazen rüyalar aracılığı ile aradığımız cevapları buluruz, aslında her şey nasıl hissetmek istediğimize ve bu hissi ne kadar önemsediğimize bağlıdır. Beyinlerimiz cevabı olmayan soruları sormaz çünkü evrim yasalarına göre çevremizdekileri anlama ve algılamaya göre geliştik. Algımız dışındaki her şey yoktur. Bu durumda bilinçaltımızın bilgiye dair yaptığı işlemler çok mühimdir. Bu durumda bence filmlerin sanatsal hedefleri bedeni olmayanlara beden ve sesi olmayanlara ses vermektir. Film yapımcıları her zaman gözlerimizi alıp, ikiye bölüp bütün malzemeleri dışarı çıkartarak düşünen canlı olan bizlerin bilinçaltını eşeler. Sonuçta gümüş perde fantezilerimizi ve rüyalarımızı beslemek için vardır. Bütün bu soyut gerçeklik sinema ile karşımıza çıkar. Yine sinema zihnimizin derinliklerinde olan dürtü ve duygularla yüzleşmemizi sağlar.

___

Hazırlayan: Angel Flores

Çeviri: Elif Şimşek

 

 

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up