İlhamını Nietzsche’den Almış 15 Film

Keşfet Liste

Ünlü Alman Filozof Friedrich Nietzsche bir zamanlar sanatı yüceltmek adına aynen şunları dile getirmiştir: “Sanat, hayatın bütün yadsımalarına karşı üstün nitelikleri olan tek karşı güçtür, sanat bize sunulan fevkalade anti-Hristiyan, anti-Budhist ve anti-Nihilist bir alandır”.

Listemizde bulunan 15 film Nietzsche’nin “Efendi-Köle Ahlakı,” “Gücü İsteme,” “Apollon ve Dionysos Karşıtlığı,” “Üst-Insan (Übermensch),” “Hınç (Ressentiment)” ve “Bengi Dönüş (Eternal Recurrence)” gibi felsefi teorilerinden ilham almıştır.

Şeytanın Avukatı

Devil’s Advocate (Şeytan’ın Avukatı, 1997)

Bu film olumlu olumsuz eleştiriler almasına rağmen gişe yapmayı başarmıştır.

Güneyli bir avukat olan Kevin Lomax hiçbir davayı kaybetmemiştir ta ki John Milton’un hukuk firmasından teklif alana kadar. Annesinin bütün karşı çıkmalarına rağmen kız arkadaşıyla Manhattan’a taşınıp Milton’un firmasında katılır Lomax. Saatlerce firmanın ofisinde vakit geçirir, yeni davalarda kaybetmeye başlar ve kız arkadaşının problemlerini bile fark edemeyecek bir hayat başlar onun için. Annesi sürekli Incil’den alıntılarla çözüm önerileri sunar, öte yandan Milton’un herşeye hâlihazırda çözümü vardır.

Milton’un “Yitirilmiş Cennet”ine göndermeler vardır, fakat asıl mesele “hür irade”nin gerçek manasını anlama çabaları. Tabii filmdeki “hür irade” yani isteme özgürlüğü aslında Kevin’in “Gücü İsteme” eğilimi ile alakalı. Kevin’e göre gücü arzulamak bir avukatın doğasında var. Onun işi kazanmak, fakat Milton’un müdahalesi ile işlerin göründüğü gibi olmadığını anlar seyirci.

Bir bireyin ‘isteme’ duygusu dış dünyadan ayrı düşünülemez, yani dışardan ne kadar çok müdahale varsa o kadar çok başka bireylerin istekleri bizim isteklerimizi etkiler.

Filmin en can alıcı kısmı ise “Gücü isteme” duygusu ile ‘Zevk İlkesi’nin yani Dionysus’un karşı karşıya gelmesidir. Bu şekilde yönetmen bize modern zamanlara dair unutulmaz sahneler sunar.

____

Hitler: The Rise of Evil

Hitler, the Rise of Evil (Hitler, Kötülüğün Yükselişi, 2003)

Kanada yapımı, iki bölümden oluşup yarı biyografi olan bu seri Hitler’in çocukluk yıllarından mutlak güce yükselişine kadar olan hayatını anlatır. Filmde geçen olaylar Hitler’in gözünden aktarılmaya çalışılır. Buna rağmen filmde gerçekte yaşanılan bazı olaylara tezat sahneler de yok değildir. Yine de filmin dayandığı hikâye sağlam temellere oturmuştur.

Film Hitler’in Avusturya’daki çocukluk sahneleri ile başlar. Hitler o yıllarda babası öldüğünde empatiden yoksun tepkiler vermektedir. On yıl sonra Viyana’da Sanat Akademisi’ne başvuran bir Hitler görüyoruz, fakat reddedilmekle kalmamış sanatçı olmak için yeteneğinin olmadığı da ayrıca söylenmiştir ona. Hitler’in hayatında bu nokta çok önemlidir, bütün dünyası yıkılmıştır çünkü annesinin bununla ilgili yaptığı yorumlar haklı çıkmıştır. Annesinin ölümünden sonra kısa bir süreliğine Viyana’ya gider, iş bulamaz ve sonunda evsiz bir adam olarak ortada kalır.

Viyana’nın anti-semitik (Yahudi Düşmanlığı) söylemlere ev sahipliği yapması Hitler’in egosuna çok iyi gelmiştir, Hitler talihsizliğini Yahudi’lerin ve Komünistlerin üzerine atar ve “Hınç” (Ressentiment) duygusu ile dolup taşar. Hitler 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Münih’e gider ve Alman ordusuna katılır. Bazı askerler tarafından aşırı radikal düşünceleri tuhaf karşılansa da, savaşta gösterdiği ciddi cesaretinden dolayı Hitler kısa sürede rütbesini yükseltir. Kısa süreliğine kaldığı hastanede Alman Ordusu’nun teslim olduğunu öğrenen Hitler 1919’da Münih’e gider ve politikaya atılmaya karar verir. Bu karar Hitler için bir dönüm noktasıdır, kötülüğe teslim olmak için ilk adımlarını atmıştır.

Hitler’in gerçek yaşam öyküsü “Gücü İsteme” felsefesinin bireyi nasıl canavarlığa götürdüğünün resmidir aslında. İlginçtir, Nietzsche’nin felsefi düşünceleri o hayattayken sol kanat, anarşist ve aralarında Theodore Herzl’in de olduğu Ziyonistlerce sahiplenilmesine rağmen Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Alman militarizmine ilham kaynağı olmuştur. Mesela, İkinci Dünya Savaşı’nda Aryan ırkının tanımlanırken Nietzsche’nin “Übermensch” yani “Üst İnsan” ilkesi kullanılmıştır.

Nazi’ler Nietzsche’nin felsefesini kendi fikirlerine çokça uyarlamış ve bir nebze adını kirletmiştir. Bu yüzden Walter A. Kaufmann Nietzsche’nin felsefi düşüncelerini Nazi tarzı radikal fikirlerden arındırmak adına çok iyi bir iş başarmıştır.

___

Bugün Aslında Dündü

Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü, 1993)

90’ların başlarında seyirci ile buluşan bu fantezi komedisinde Phil Connors adındaki karakterin yıllar sürecek olan bir zaman döngüsünün içerinde hapsolmasına tanık oluyoruz. Her gün Phil için aynıdır, Şubat’ın 2’si yani baharın başlangıcını sembolize eden “Groundhog” (dağ sıçanı) adında her sene kutlanılan bir gün. Phil insanlardan haz etmeyen ve her gün aynı hava durumunu rapor etmekten bıkmış bir hava tahmincisi.

Bir gün Pittsburgh’e giderken kar fırtınasına yakalanan Phil Punxsutawney adında bir kasabada kalmak zorunda kalır. Sabah kalktığında hala 2 Şubat olduğunu fark eden Phil bundan sonraki bütün günlerin aynı olduğu bu kasabadan kaçmaya çalışsa da başaramaz. Bu sonu olmayan döngüden kurtulamayacağını anlayınca kaderine razı olur ve alışma çabalarına girişir.

Bu süreçte Fransızca ve piyano çalmayı öğrenir, herkesin yardımına koşar, iş arkadaşı Rita’yı etkilemek için tonla çaba harcar. Phil yavaş yavaş yerel bir kahraman olmaya doğru giderken bizim şahit olduğumuz Nietzsche’nin “Bengi Dönüş” ilkesi. Aslına bakarsanız Phil’in belli bir zaman döngüsüne hapsolmasının sebebi tamamen “Amor Fati” ile ilintili, yani Nietzsche’nin Türkçe’ye “kader sevgisi” olarak çevrilen felsefi bakışı. Ne zamanki Phil “Amor Fati”yi kabullenir zaman döngüsü bozulur ve kahramanımız 3 Şubat’a uyanır.

_____

Manderlay

Manderlay (2005)

“Manderlay” Von Trier’ın “USA– Land of Opportunities” (Amerika ― Fırsatların Ülkesi) serisinin ikinci filmi olarak karşımıza çıkıyor. Serinin bir önceki filmi Dogville’de olduğu gibi yönetmen yine minimalist tarzından vazgeçmeyip bir yaylaya götürür seyirciyi, yani Manderlay’a. Dogville’i yakıp yıktıktan sonra Grace, babası ve çetesi Alabama’nın kırsal topraklarında yolculuk yaparken Manderlay’i keşfederler.

Manderlay’da kölelik 70 yıl önce gerçekleşmiş olan Amerikan Sivil Savaş’ına rağmen hala varlığını devam ettirmektedir. Bozulmuş olsa da hala asil sayılan Grace kölelerin özgürlüğünü garantilemek için babasının avukatı ve birkaç haydutla bu yaylada kalmayı ister. Grace’ın babası yola koyulduktan sonra kölelerin efendisi olan Mam ölür. Mam ölmeden önce kendi hukuk sistemini anlatan defterinin Grace tarafından yakılmasını ister. Grace ilkin bu sistemin ilkelerinden tiksinmiş olsa da içerisinde köleleri özgür bireyler olmaya hazırlayan ilkeleri görünce etkilenir ve bu beyaz kadın kölelere özgürlük ve demokrasi gibi kavramlarla ilgili eğitim vermeye başlar. Maalesef bu kavramların hiçbiri önceden köle olan bu insanlara çözüm sunmaz çünkü hala bir “Efendi-Köle Ahlakı” devam etmektedir. Bu aynı zamanda şu soruyu da akla getirir: Demokrasi ve özgürlük gibi değerler iddia edildiği gibi adaleti sağlıyor mu?

Film anti-Amerikan ya da ırkçı değil. Manderlay fenomeni dünyanın her hangi bir yerinde her hangi bir kişinin başına gelebilir ki bunu kanıtlayan birçok tarihsel hadise vardır. Nietzsche’nin dediği gibi erdemlilik öğretileri kitleler için gereklidir, sadece müstesna bireyler kendi vicdanlarını ve içsel ilkelerini rehber edinebilirler. Bu da şu soruyu getiriyor aklımıza: Kitleleri tanımlamak kolay, peki bahsettiğimiz o müstesna insanları nasıl tanıyacağız?

____

Broken Flowers

Broken Flowers (Kırık Çiçekler, 2005)

“Kırık Çiçekler” Jim Jarmusch’un Jean Eustache’e hürmeten yapılmış bir filmi. Günümüz Don Juan’ı olarak karşımıza çıkan Don Johnston son sevgilisi tarafından kapı önüne konmuş ve yine yalnızlığa mahkûm olmuştur. Kendini avutmak adına eski filmler seyreder ve müzik dinler Don. Birgün beklenmedik bir vakitte pembe renkli anonim bir mektup alır. Mektup eski sevgililerinden birindendir ve babasını arıyor olan 19 yaşında bir oğullarının olduğunun haberini verir. Don ilgisizdir fakat amatör dedektif olan meraklı komşusu Winston araştırması için baskı yapar. Winston bu sevgililerden en olabilecek 5’inin adresini bulur. Don 4 eski sevgiliyi ziyaret eder ve geçmişiyle yüzleşir. Bu sevgililerle yüzleşmesi benzer olduğu kadar farklıdır, fakat kesinlikle aynı kalan tek nokta Don’un tepkileridir. Nihilizm belki de Don’un göbek adıdır.

Film bireyin toplumun ahlaki değerlerini aştıktan sonra kendisini ve davranışlarını algılama biçimini inceler. Don’un dünyasında herşey özgürdür, fakat o artık bu özgürlükten haz etmemektedir. Her kadının Don için bir önemi vardır ve her biri o mektubun sahibi olabilecek potansiyele sahiptir. Burada Nietzsche’nin “Bengi Dönüş” felsefesinden yola çıkarak her opsiyonun mümkün olma durumu incelenir.

_____

Kaynak

The Fountain (Kaynak, 2006)

“Kaynak, bir aşk hikâyesidir” der yönetmen Aronofsky. Bir bilim adamı kaybetmek istemediği eşinin beyin tümörü için bir tedavi yöntemi bulmaya çalışmaktadır, İspanyol bir hükümdar Kraliçe’sini kurtarmak için Yeni Ispanya’da Hayat Ağacı’nı bulmaya çalışmaktadır, bir astronot ve ihtiyar bir ağaç biyosferik devasa bir balonun içinde altın nebula’ya doğru yolculuk yaparlar.

Üç hikâyede birbirine bağlıdır. Bilim adamının eşi İzzi hükümdar Tomas’la ilgili öykü yazmaktadır. İzzi öldükten sonra eşi Tom mezarına bir ağaç tohumu eker. Devasa balonda çok sevdiği ağacıyla yolculuk yapan adam Tommy’dir. Üç hikâyenin ana teması aynıdır: Bir adam sevdiğini kurtarmaya çalışır ve hepsi aynı adamdır.

“Kaynak” Nietzsche’nin “Bengi Dönüş” (Eternal Recurrence) kavramına odaklanır. Sonsuz evrende sürekli kendini tekrar eden olaylar zinciri. Tomas, Tom ve Tommy farklı zamanlarda ve mekânlarda aynı amaçla hareket etmektedirler. Hepsi ölümden korkup onu yenmek adına öylesi azimle yola çıkmışlardır ki yaşamayı unutmuşlardır. Üç farklı hikâye de aynı sonuca bağlanır: Sonuçsuzluk!

_____

Ölüm Kararı

Rope (Ölüm Kararı, 1948)

Alfred Hitchcock, Patrick Hamilton’un aynı adlı oyunundan uyarlaması olan bu film için büyük bir bütçe ayırmış ve diğer filmlerinden farklı olarak neredeyse hiç video düzenleme uygulamamıştır. Kamera dikkatli bir şekilde hareket ederken her çekim en fazla 10 dakika sürmüştür. Öyle bir ustalık vardır ki çekimlerde sanki bütün film tek çekimde yapılmıştır. (Birdman’de de bunu farketmiş olabilirsiniz)

Hikâye sınıflarından bir arkadaşlarını öldürüp cesedi evlerindeki eski bir sandığa saklayan Brandon ve Phillip adlı iki öğrenci ile başlar. Cinayetten hemen sonra ikili bir parti organize ederler ve kurbanın kız arkadaşı, babası, halası ve hatta Rupert adlı profesör arkadaşlarını da davet ederler.

İkili öldürdükleri arkadaşlarının onlardan düşük entelektüel seviyeye sahip olduğu için zavallı çocuğu boğarak öldürmelerinin mazur görülmesi gerektiğine inanırlar. Brandon ve Phillip’in cinayet fikri Rupert’ın Nietzsche’nin “Üst İnsan” (Übermensch) konusunda yaptığı anlatılar üzerine ortaya çıkmıştır. “Üst İnsan” yeni değerler üretir, o iyi ve kötünün de üstündedir.

Nazi ideolojisi takipçilerinin iddia ettiği gibi algılanmıştır “Üst İnsan” burada, tıpkı günümüzde popüler kültürün de aşıladığı gibi. Oysa “Üst İnsan” Zarathustra’nın dediği gibi bir insanın kendini aşıp insanüstü bir şey yaratmasıdır, birini öldürmek bunun içinde değildir.

____

İradenin Zaferi

Triumph of the Will (İradenin Zaferi, 1935)

1934’te Nuremberg’te Nazi Partisi Kongresi’ni kaydeden efsanevi bir propaganda belgeselidir. Perde arkasında ismi verilmeyen Hitler vardır esasında. Zamanında sinematografik açıdan devrim niteliği taşıyan hava fotoğrafçılığı ve uzun odaklı mercek teknikleri kullanılmıştır.

Filmin hikâyesine dair bir anlatım yoktur, sadece kitleleri ateşlendirmek adına Hitler dâhil Nazi liderlerince yapılan sonu gelmeyen konuşmalar vardır. Film aslında gelecek nesillere Üçüncü Reich’ın yükselişini anlatan bir armağan olarak görülmektedir.

Propaganda niteliği taşıyan bir prolog ile başlar film ve her bir kongre gününü anlatan 4 bölüm ile devam eder. Anti-semitik bir söylem yoktur, onun yerine Hitler ve çetesini İsa ve havarileri gibi gösterme çabası vardır. Hitler’in dediği ve yaptığı her şey Mesih-vari bir atmosferde sunulur.

Hitler’e dair her şeyde olduğu gibi, “Gücü İsteme” felsefesinin yanlış anlaşılması vardır. Günümüzde bu belgesel filminin umuma açık gösterimi yasaktır. Bütün her şeye rağmen çekimlerinden ötürü bu filmin sinematografik değerini bilmekte fayda var.

_____

Dövüş Kulübü

Fight Club (Dövüş Kulübü, 1999)

Dövüş Kulübü günümüz kültlerine çok tutarlı göndermeler yapar. Aslında seyirci ile ilk buluştuğunda bu özelliği fark edilmemişti.

Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanından uyarlama olan film Otomatik Portakal’dan sonra sinema tarihinde nihilizmin ve şiddetin sunulmasında en güçlü temsilcilerinden biridir

Edward Norton insomnia (uykusuzluk) hastası olan ve çeşitli destek gruplarına katılıp mağduru oynayan isimsiz bir beyaz yakalıyı canlandırır. Kahramanımız bu gruplardan birinde onun gibi takılan Xanax bağımlısı Marla ile tanışır. Karakterin hayatı kendisini “Üst İnsan” (Übermensch) olarak tanımlayan ve kendine münhasır değerleri ve ahlaki anlayışı olan Tyler Durden ile tanıştıktan sonra değişir.

İsimsiz kahraman Tyler ile birlikte sadece erkeklerin katıldığı dövüşler organize eder. Sonunda Tyler’ın gittikçe tehlikeli olmaya başladığını fark eder ve onu durdurmaya çalışır. Fakat bu sandığı kadar kolay olmayacaktır.

Eğer filmdeki detaylara dikkat kesildiyseniz sonu sizi şaşırtmayacaktır. Filmde incelenen felsefi kavram toplumun ahlaki değerlerini yok sayıp sadece kendi değerlerine güvenen “Üst İnsan”dır. Köle ve efendi arasındaki savaş ise tek bir insanda ve tek bir akılda meydana gelebilir.

____

Apocalypse Now

Apocalypse Now (Kıyamet, 1979)

153 dakika boyunca harika müzik, oyunculuk ve sahne çekimleri. Film ilk zamanlar efsanevi Marlon Brando’nun hazırlıksız sette bulunması ve eleştirmenlerden iyi not almaması gibi durumlarla karşılaşmış olsa da günümüz eleştirmenleri ve seyirci kitlesi için “Kıyamet” filmi bir külttür. Film Kamboçya’ya firari Albay Walter Kurtz’e suikast düzenlemek için görevlendirilmiş Benjamin Willard adında bir Amerikan askerin hikâyesini anlatır. Hikâye Vietnam savaşı sırasında geçmektedir.

Nietzsche’nin felsefi kavramı “Tragedya’nın Doğuşu” filmde adım adım işlenir. Bu felsefi düşünceye göre eski Yunanlılardaki gibi günümüz insanı ıstıraba tanık olup hayatının manasını ve amacını keşfetmeli. Fakat film bu düşünceyi karmaşıklaştırıyor, çünkü manayı arayan seyirci ümitsizce varlığın anlamını bulmaya çalışan karakterlerle karşılaşır.

Benjamin Willard aslında hayatı kaymış başarısız bir adamdır, suikast görevi ile hayatına bir anlam katabileceğine inanır. Albay Walter Kurtz ise önceleri özel kuvvetlerde görev almış fakat sonraları kafayı sıyırıp Kamboçya’da bir kabileye krallığını ilan eder.

İki adam aslında bir madalyonun iki tarafını temsil ediyor. Bir yandan öncesinde bir Apollon olup Dionysus olma umuduyla yaşayan, diğer yandan hep Dionysus olmuş fakat Apollon’un tahtına oturmak isteyen iki karakter. Seyirci Apollon ve Dionysus arasındaki entelektüel zıtlığa tanık olurken karakterlerin sürekli olarak birbirlerine karşı bir kazan-kaybet savaşı verdiklerini görür. İkisi de tek başına anlamsızdır esasen, biri olmadan diğerinin varlığını iddia edemiyoruz. Film Werner Herzog’un şaheseri “Aguirre, Tanrı’nın Gazabı”ndan çokça esinlenmiştir.

____

Yurttaş Kane

Citizen Kane (Yurttaş Kane, 1941)

Sinemaseverlerin, film eleştirmenlerin ve yapımcıların tüm zamanların en iyi filmi olarak tanımladığı bir film var karşımızda. “Yurttaş Kane”nin kamera çekimlerinde ve hikâyenin sunulmasında yenilikçi birçok teknik kullanılmıştır. Yönetmen, yapımcı ve senaristlerinden biri olan Orson Welles’in genç yaşında bu kadarını başarması çok saygı görmüştür.

Filmin anahtar kelimesi “Gül Tomurcuğu”dur ve Charles Foster Kane’ın de köşkünde ölmeden evvel söylediği son sözüdür. Bir grup haberci “Gül Tomurcuğu”nun anlamını öğrenmek için Kane’ın geçmişini araştırmaya başlar. Bu şekilde filmde sürekli olarak Amerika’nın en zengin adamı olan Kane’nın geçmişi arasında gidip geliriz. Fakir ama huzurlu bir çocukluk geçiren Kane 20’li yaşlarında gittikçe zenginleşmeye başlamıştır. Bir Amerikan rüyasının gerçekleşmesi ve yok oluşuna şahit oluyoruz. Film böylesi zengin bir adamın ölüm döşeğinde elinde kar küresini tutarken sadece bir gül tomurcuğunu yanında istemesini sorgulamamızı istiyor.

Felsefik olarak film “Gücü İsteme” ilkesinin “Perspektivizm” ile karşılaşmasını gösteriyor. Yani yurttaş Kane’ın gücü arzulaması zirvede perspektivizm ile buluşuyor ve herkesin tanrılaştırdığı bu adam kendini tanımlamakta zorlanmaya başlıyor. Herkes hayal ettiği yaşama sahip olan Kane sonunda arzuladığı tek şeyin bir gül tomurcuğu olduğunu keşfediyor.

______

Dogville

Dogville (2003)

Lars Von Trier’ın Amerikan serisinin ilk filmidir Dogville, Manderlay’deki gibi minimalisttir ve Bertolt Brecht’in epik tiyatrosundan bir hayli etkilenmiştir. Dogville 9 bölümden ve bir prologtan oluşur. Film haydutlardan kaçıp Dogville’e sığınan güzel Grace’in hikâyesidir. Kasabanın temsilcisi Tom kasaba halkından Grace’i saklamalarını talep eder ve karşılığında Grace’in onlar için çalışacağını söyler. Herşey yolundadır ta ki Şerif Grace’in resminin olduğu “aranıyor” posteri ile kasabaya gelene kadar. Kasaba sakinleri bu kez Grace’den onu saklamak adına daha çok faydalanmaya başlar. Şerif tekrar aynı posterle kasabaya gelince Grace’i saklamaya devam ederler fakat o artık bir köledir. Ne varki, Grace’ın çokta iç acıcı olmayan ve kasaba sakinlerinin başına bela açabilecek bir sırrı vardır.

Filmde Von Trier aslında Nietzsche’nin felsefi bakış açıları olan “İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde” ve “Ahlakın Soy Kütüğü Üstüne”yi temel alır. Yine “efendi-köle ahlakı” ile karşı karşıyayız. Her birey kendi içsel ilkelerini rehber edinmelidir, fakat “efendi-köle” ilişkisi devreye girince ağır sonuçlar kaçınılmaz olur çünkü içsel ilkelerimize saygı duymamışızdır. Grace filmin başlarında “efendi” konumundadır, kasaba halkı ise köle. Sonunda yer değiştirirler ve gerçek yüzleri ortaya çıkar.

______

Kurban

The Sacrifice (Kurban, 1986)

“Kurban” Tarkovsky’nin Sovyetler Birliği’ndeyken yazdığı ve yönettiği son filmidir. Filmin 1985’te hazır hale getirilme sürecinde yönetmene kanser teşhisi konmuştur. Tarkovsky’nin hastalığından habersizken yazdığı ve çektiği bu filmde ana tema olarak “ölüm”ün seçilmesi garip bir tesadüftür. Başrol oyuncusu olarak Anatoly Solonitsyn seçilmişti fakat 1982’de kanserden hayatını kaybetti.

Filmin konusuna gelince: Önceden bir filozof ve aktör olan gazeteci Alexander bir süredir dilsiz olan oğlu “Küçük Adam” ile birlikte bir ağaç diker. Oğluna Ortodoks bir keşişin öğrencisi olan Ioann Kolov’un hikâyesini anlatır. Keşiş Kolov’a her gün bir dağın tepesine çıkıp oradaki ölü ağacı sulamasını ister. Üç yıl sonra ağaç canlanır. Bu sırada bir filozof olup postacı olarak ta çalışan Otto, Alexander’a doğum günü kartpostalı ile gelir. Alexander bu sırada arkadaşına Tanrı ile bir bağı olmadığını belirtir. Sonrasında karısı Adelaide ve aile hekimi olan Victor gelir baba ve oğulu güzel evlerine götürür.

Evde herkes Alexander’ın doğum gününü kutlar, kutlama bittiğinde bir haber programı nükleer savaşın başladığını ilan eder ve Alexander o gün ümitsizce Tanrı’ya savaşı durdurması için dua eder. Otto dünyayı kurtarmak istiyorsa Alexander’ın cadı olduğuna inandığı bakire Maria’yı ziyaret etmesini söyler. Alexander denileni yapar, sabah uyandığında her yerin sakin olduğunu görür. Bunu üzerine ailesini bir yürüyüşe gönderir ve güzel evini baştan aşağı yakar. Filmin son sahnesinde Maria bisikletinde giderken “Küçük Adam”ın bir gün önce babasıyla diktiği ağacı sularken görür ve “Başlangıçta söz vardı. Neden bu böyleydi baba?” dediğini duyar. Çocuk artık dilsiz değildir. Tarkovsky esasen filmi oğluna adamıştır.

Filmin en anlaşılmaz detayı Alexander’ın Tanrı’ya dua ettiği sahne ile cadı ile geçirdiği gecedir. Dünya kurtulmuştur, fakat bu mucizeyi kime ithaf etmeli? Otto filmin başlarında Nietzsche’nin cücesine gönderme yapar. Cüce Zarathustra’ya “Zamanın kendisi bir çember misalidir” der. Kolov efsanesine gönderme de öylesine bir detay değildir, “Bengi Dönüş”ü temsil eder. Yani Alexander aslında “insanüstü fedakârlığı” ile insanlığa en mükemmel hediyeyi verir. Yönetmen burada “Bengi Dönüş”ü Nihilizm’e panzehir olarak sunar. Bütün film yoruma açıktır aslında. Andrei belkide kendi içindeki karmaşayı ve güvensizliği yansıtmaya çalışarak “Bengi Dönüş” ilkesinin bütün filmlerini birleştirdiğini ima etmiş olabilir. Sonuç olarak, Tarkovsky insanüstü bir eylem gerçekleştiren bireyi ele alır, ona göre Tanrı’dan da gelse cadıdan da sonuç aynıdır.

______

Napolyon

Napoleon (Napolyon, 1927)

Epik bir sessiz sinema filmidir Napolyon. Fransız yapımı filmin yönetmeni Abel Gance filmde Napolyon’un gençlik yıllarından Italya’yı işgal etmesine kadar geçen hayatını işler. 6 saat süren bir biyografik film var karşımızda. Zamanına göre akıcı kamera görüntüleri, POV çekimleri, üstüste çekim hatta sualtı çekimi gibi yenilikçi sinema teknikleri kullanan film o yıllar Yeni Fransız Akım’ına ilham olmuştur.

Filmde Napolyon’un askeri okulda bir kar savaşını yönetirken arkadaşlarınca aşağılanması sonucu “Gücü İsteme” duygularının ön plana çıkmasına şahit oluyoruz. On yıl sonra Fransız İhtilali sırasında Napolyon’u genç bir teğmen olarak savaşırken görüyoruz. Hızla yükselen Napolyon kıskanç ihtilalcilerce hapse atılır. Napolyon kaçmayı başarır ve hemen sonrasında Italya’yı işgal etmek adına stratejik planlar yapmaya başlar. Napolyon Nietzsche’nin “Gücü İsteme” kavramını en çok temsil eden karakter olarak karşımıza çıkar, enerji dolu ve görünüşü ile bile, “Ben bu itibarı hak ediyorum” der.

______

Torino Atı

The Turin Horse (Torino Atı, 2011)

Yaşayan efsane Bela Tarr’ın son filmidir “Torino Atı”. Bu siyah beyaz şaheser 30 adet uzun çekim ile bize bir atın, onun sahibinin ve kızının günlük hayatını sunar. Filmin açılışında seyirciye bir hikâye anlatılır: 1889’un 3 Ocak gününde Nietzsche bir atın vahşice kırbaçlandığına ve sonrasında muhtemel bir ruhsal çöküntü yaşamışlığına şahit olur. Kimse bu anlatının gerçek ya da kurmaca olduğunu bilmiyor.

Bu filmin geleneksel bir senaryosu hiç olmadı. Filmin finansal destekçileri detaylı bir doküman yerine Krasznahorkai’dan kısa bir yazı teslim aldırlar. Film listemizdeki diğer filmlerden farklı olarak “Torino Atı” Nietzsche’nin temel felsefesinden sadece etkilenmemiş aynı zamanda bu felsefenin ortaya çıkış sebebini canlandırmıştır: Insan olarak var olmanın ağırlığı. Film bir adamın, adamın kızının ve hayatta kalmaya çalışan atlarının post-apokaliptik’e (kıyamet sonrası) benzer bir dünyada varlıklarını irdeler.

“Bengi Dönüş” ilkesi, yani sonu olmayan dönüş kavramı zalimce değildir aslında. Buradaki nihilizm sıradan karakterlerden gelmektedir, bu şekilde seyirci ve karakterler arasındaki bariyerler kaldırılmıştır. Filmde gördüğünüz bütün karakterler güncel yaşamda karşınıza çıkabilecek cinsten: Ötekileştirilmiş bireyler. Bir misafir İncil karşıtı bir kopyayı hediye eder adamın kızına. Misafir Nietzsche’nin Tanrı’ya dair fikirlerini daha da açar: Âdemoğlu’nun düşüşünden sadece Tanrı’yı sorumlu tutmaz, insan da bu suçun ortağıdır. Bela Tarr gelen misafirin “Nietzsche’nin Gölgesi” olduğunu ifade eder. Bir filozof olmayı hep hayal etmiş olan yönetmen Torino Atı’nı basit bir anti-yaradılış hikâyesi olarak değerlendirir.

_______

Hazırlayan: Lediona Kasapi

Çeviri: Elif Şimşek

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up