İlhamını Kafka’dan Alan 10 İyi Film

Liste

Bilmeyenler için; Franz Kafka 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biridir. Romanları ve kısa hikayeleri anksiyete, sürrealizm ve eziyetle tepeden tırnağa doludur. Kafka’nın bu duyguları kullanırkenki amacı okuyucuya dünyanın ve toplumun zalimliğini göstererek onu şok etmek ve hepsinden de önemlisi bu ikisini yaratan insanın aslında bir haşere olduğunu gösterebilmektir.

Kafka’nın eserleriyle ilgili en ilginç durum, karakterlerin yaşamak zorunda bırakıldıkları absürt durumlardan hiçbir şekilde rahatsız olmamaları ve sanki sıradan bir durummuş gibi hareket etmeleridir. Toplumu bir karınca yuvası gibi mercek altına alan ve bir karıncaya odaklanıp güneş onu yakıp kavurana kadar gözlemleyen Kafka’nın büyütecinde tüm dünya çöker ve politikayla(özellikle bürokrasi) ya da özel hayatla ilgili her ufak unsur değiştirilir, abartılır ve çarpıtılır.

Bu liste, Kafka’nın eserlerinden etkilenen ya da doğrudan eserlerine dayanan filmlerden seçmelerdir.

Inland Empire

Inland Empire (David Lynch,2008)

İlk bakışta Inland Empire‘ın çok fazla Kafkaesk karakteristik içermediği ve asıl Kafkaesk olan filmin David Lynch’in ilk filmi Eraserhead olduğu düşünülebilir-ki bu konuda haksız da sayılmazsınız çünkü Eraserhead gerçekten de Kafka’ya bu filmden daha yakın. Ancak Inland Empire sıra dışı bir film ve kelimenin oldukça tuhaf ve rahatsız edici anlamında Kafkaesk bir film.

Lynch’in filmleri arasında bu film, büyük ihtimalle en az anlaşılır, doğrusal ve tutarlı olanıdır- eğer yönetmenin sinemasına aşinaysanız, çektiği filmleri izlemenin hiç de kolay olmadığını biliyorsunuzdur-ve kesinlikle antromorfik tavşanlar, zihin yolculukları, Hollywood ve insan bilincinin boşluğuna açılan kapılarıyla sanata dönüşmüş saf sinemanın mükemmel örneğidir.

Gerçeküstü ve herhangi bir hayal gücünün ötesinde gerçeküstü olan Inland Empire, izleyiciyi hiç bitmeyen bir kabusun içine sokuyor. Rüyaların rüyalarında kaybolan seyirci, aslında oldukça Kafkavari bir kurgunun içine düşer.

Gerçekten ne olduğuna anlam veremezsiniz ama bir yandan da durumu sorgulamaktan kaçınırsınız çünkü bu kabusun sizi götüreceği yeri içen içe merak ediyorsunuzdur. Yönetmenin kafasındaki absürd dünyanın merhametine kalmışsınızdır. Filmin karakterlerinden birine dönüşürken, bu durumu kabullenmekten başka yapacak bir şeyiniz yoktur.

____

Gözü Tamamen Kapalı

Eyes Wide Shut – Gözleri Tamamen Kapalı (Stanley Kubrick, 1999)

Kubrick’in kamera hareketlerindeki ve hikaye anlatıcılığındaki zarafeti, zorbalığın en kötü derecelerini veya en kötü, gaddar durumları olduğu kadar kötü göstermeyebilir. Hem önemsenmemiş hem de abartılmış son filmi Eyes Wide Shut bunun mükemmel bir örneği. Cinsiyetler arası savaşın ve evliliğin bir kaba komedi gibi yansıtıldığı sofistike ve teatral havada başlayan film, insanlığın en kötü saplantılarına ve eril sapkınlıklarına doğru rahatsız edici bir yolculuğa çıkıyor. Tüm bunlar, bir geceden biraz daha uzun sürüyor

Film, Martin Scorsese’nin After Hours filminin daha ciddi ve çarpıtılmış versiyonu gibi (İki filmin de olay örgüsünün ana çıkış noktası temelde aynı). Tom Cruise’un her türlü tereddütten uzak karakteri girmemesi gereken yerlere giriyor ve bu da tüm hayatını yok edebilecek olaylara neden oluyor. Olabilecek en abartılı, rahatsız edici ve rahatsız insanlarla tanışıyor.

Kafka’nın etkisini sadece filmin uyarlandığı Arthur Schnitzler’ın Rüya Roman kitabında değil, Kubrick’in senaryosunda ve yönlendirmesinde de görebilirsiniz. Filmin sonu da oldukça açıktır; yıkım ve ölüm getiren her şey kaybolur ve olan biten her şey tek ve önemli bir kelimeye indirgenir: “Kahretsin.”

____

Gölgeler ve Sis

Shadows and Fog- Gölgeler ve Sis (Woody Allen, 1991)

Yönetmenin adının sizi aldatmasına izin vermeyin. Woody Allen, büyük ihtimalle yaşayan en iyi senarist ve komedyen, sadece komedi filmleri yapmadı. Aynı zamanda, en ünlüleri Match Point ve Crimes and Misdemeanors olan, iç karartıcı ve hayatı, ölümü ve kötünün varlığıyla kalıcılığını yansıttığı dram filmleri de yaptı. En iyi filmlerinden biri olan ve az bilinen filmi Gölgeler ve Sis, yönetmenin komik ve trajik yönü arasındaki mükemmel orta yol.

Shadows and Fog Yahudi bir adam olan Kleinman’in trajikomik hikayesini anlatıyor. Kleinman, 20. yüzyılda Orta Avrupa’daki bir kasabanın sakinleri tarafından bir doktoru öldürmekle haksız yere suçlanır. Bunun sonucunda, tüm gece boyunca hem kızgın kasaba güruhundan hem de doktoru öldüren asıl seri katilden kaçmaya çalışır. Aynı anda, sirkten ve palyaço sevgilisinden kaçan bir kızın kaderi Kleinman’inkiyle çatışır.

Normal bir hayatı olan şahıs herkesten gönülsüzce kaçmaya zorlanır, kendisi için çok fazla olan şeylerin içine girer, garip durumlarda kalır. The Three-penny Opera’dan film müzikleri, bilerek gerçeküstü ve tamamlanmamış bırakılan karmaşık bir son ve alaycı, komik ve trajik bir atmosfer. Şaşırtıcı siyah beyaz sinematografisi ve mükemmel yönetimiyle, Kafkaesk atmosfer tüm film boyunca seyirciyi yalnız bırakmıyor.

Franz Kafka’s It’s a Wonderful Life (Peter Capaldi, 1995)

Bu sıra dışı ve orijinal kısa film Oscar kazanmasına ve yönetmeni Peter Capaldi olmasına rağmen birçok kişi tarafından bilinmiyor. Film, Noel arifesinde yeni bir hikayeye başlamaya çalışan ama bir türlü ilk cümleyi tamamlayamayan Franz Kafka’ya dair hayali bir hikayeyi konu ediniyor. “Gregor Samsa bunaltıcı rüyalarından uyandığı bir sabah, kendisini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş halde buldu. ‘

Richard E. Grant’ın oynadığı Kafka’yı bunaltan soru Gregor Samsa’nın dev bir neye dönüşeceğiydi. Kafka, en ünlü ve ikonik hikayesi olacak Dönüşüm’e başlayamazken, kapısına tuhaf yüzler gelir ve alt katta çok tuhaf bir Noel partisi verilmektedir.

Listedeki en komik film belki de budur. Film, Kafka’nın poetikasına ve eserlerine hürmetkar bir sevgi gösterirken bir yandan da onlarla alay etmeyi unutmuyor.Gotik havaya sürrealizmden yakın olan, hiç bitmeyen bir tünele benzeyen bu kısa film, yönetiminde ve anlatımında yenililerle dolu ve hiç beklenmedik bir şekilde noele özgü bitiyor. Franz Kafka’s It’s A Wonderful Life, övülmeyi ve tekrar tekrar izlenmeyi hak eden sıra dışı bir eser.

______

Ekrandaki Dehşet

Videodrome – Ekrandaki Dehşet (David Cronenberg, 1984)

Videodrome gibi bir filme dair yazmak hiç de kolay bir iş değil. Bir çok şeyi önceden bildirmiş ve hala kehanetlerde bulunan bir film. Bu filmin herhangi bir şeye dair olduğunu söylemek anlamsız. Hiç şüphesiz bir başyapıt olan bu film, David Cronenberg’ün en iyi eserlerinden biri, vücut deformasyonu üzerine yapılmış korku filmlerinin zirvesi ve çabucak geçmişimize dönüşen yakın geleceğimize ve şimdiki zamanımıza dair tüyler ürpertici bir kehanet.

Eğer Cronenberg tahminlerinde yanılsaydı, şu anda internette bu yazıyı okumuyor olurdunuz, takma adlar kullanmıyor olurduk ve ellerimiz sürekli akıllı telefonlarımıza yapışmış şekilde yaşamazdık. Bu son kısım özellikle önemli çünkü filmin öne çıkan temalarından birisi, vücudun beyin yüzünden değişine uğramasıydı.

Videodrome‘da bu kavram sadece görsel olarak değil, kavramsal olarak da aşırı uçlarda yansıtıldı. James Woods’un karakter, vücut sağlığını kaybetme korkusu ve ona yabancılaşması aslında karakterin sosyal yabancılaşmasını yansıtmaktadır. Aslında film en başta onu “duvardaki başka bir tuğladan ibaret”, röntgenciliğin ve normalliğin sadık hizmetkarı gibi gösteriyor. Ancak, filmin en sonunda karakter deliye dönüşüyor ve yok edilmesi gerekilen bir yabancı oluyor.

___

Brazil

Brazil (Terry Gilliam, 1985)

Bilimkurgu, toplumu tanımlamak için en çok kullanılan türlerden olmuştur. Terry Gilliam’ın Brazil filmi, yönetmenin kaotik ve parlak zihninin her türlü sınırdan yoksun bıraktığı, bizimkine alternatif bir toplum oluşturuyor. Daha açık olmak gerekirse; Brazil, George Orwell’ın 1984 kitabının resmi olmayan bir uyarlaması gibi. Hatta, kitabın asıl uyarlamasına göre çok daha iyi bir film.

Her şey bir hatayla başlar. Bir yazı makinesine düşen ‘böcek’, bir tutuklanmanın ve filmin karanlık ama şaşırtıcı şekilde komik olay örgüsünün başlangıcı olur.

Filmin kahramanı Sam Lowrey (Jonathan Pryce), Büyük Birader’in kontrol altına almaya çalıştığı ama sistemin rastgeleliğini ve mantıksızlığını engelleyemediği için sistemdeki her türlü hatayı bastırdığı ya da yok ettiği uygar dünyada yaşayan; itaatkar, gereksiz bürokrasinin ağırlığı altında kalmış bir adamdır.(tıpkı Kafka’nın Dava romanındaki gibi)

Terry Gilliam’ın her türlü sınırlamadan ne kadar uzak olduğu ekranda da rahatlıkla görülebilir. Şaşırtıcı, rüya gibi sekansları, bunaltıcı atmosferleri, her türlü yönetime ya da programa olan nefreti kullanıyor. Filmin son hayalinde, otoritenin ve bürokrasinin her türlü temsilcisi yok ediliyor. Ancak bu tür bir katarsisin gerçek olması mümkün değil. Bu yüzden, toplum hatayı kustuktan sonra tekrar geri alır ve özümser.

____

Le locataire

The Tenant – Kiracı (Roman Polanski, 1976)

Roman Polanski’nin parlak zihninin ürünü The Tenant, büyük ihtimalle bu listedeki en korkunç ve psikolojik olarak rahatsız edici film. Shadows and Fog ile benzer alt metine sahip filmde, gizli komplolara, özgün deliliğe, pagan inançlara ve tuhaf komşulara yönelik yavaş bir iniş var.

Tipk bir Kafka karakteri gibi olan Trelkovsky(Roman Polanski), Paris’te, son kiracının intihar ettiği bir apartmanda yaşamaya başlamıştır. Karakter, olayların kurbanı, yaşadıklarından ya da penceresinden gördüklerinden şaşkınlığa uğramış ama şok olmamış, masum ama yaptığı ya da yapmadığı her şeyin suçlusu olduğu, her türlü anlaşılabilirlikten uzak bir durumun içinde kalmıştır.

Polanski’nin filmi yönetimi her zamanki gibi mükemmel. Biraz korku biraz anksiyeteyle karışık ilerleyen olay örgüsü, son 15 dakikada gerginlikte zirveye ulaşıp dayanılmaz hale gelebilir. The Tenant Polanski’nin en iyi tür filmi, hatta Rosemary’s Baby’den bile daha iyi bunun sebebi de oldukça basit: Trelkovsky’nin hikayesi hiçbirimizden uzak değil. Onun yaşadıkları herhangi bir anda herhangi birimizin başına gelebilir.

Polanski hiçbir şeyi açıklama ihtiyacı hissetmeyen bir dahi. İzleyicinin her tahmini gerçek olabilir ama asla kesinlik yoktur. Filmin sonu tıpkı hiç bitmeyen bir moebius şeridi gibidir; film boyunca izleyicinin karşısına çıkan gizemleri çözmek yerine onları güçlendirir ve çoğaltır.

____

L’udienza (Marco Ferreri, 1972)

Amedeo adında bir adam Papa ile konuşmak ister. Papa’yla yüz yüze konuşmak ister çünkü ona mutlaka söylemesi gerek inanılmaz önemli bir şey vardır. Dünyadaki ünlü tüm din adamlarını ağlatacak, bilinmeyen bir şeydir.

Alberto Moravia filmle ilgili şöyle diyor: “Amedeo’nun orta sınıfa mensup olduğunu göz ardı etmezsek, büyük ihtimalle Papa’ya söyleyeceği şeyin önemi çok ufaktır. Aslında, mükemmel bir temsilcisi olduğu kitleden herhangi biri de bu yüksek mevkideki kişiye ulaşsa, söyleyeceği şeylerin herhangi bir farkı olmaz.” Bu sözleriyle, siyasal iktidarın prosedürlerinden ve bürokratik gücünden din adamlarını ayıran, fark edilemez çizginin saçmalığına ve aynı zamanda kitleye, kitlenin mazoşizmine, onun kendi kendisini yıkım gücüne ve yine bunların da gereksizliğine dikkat çekiyor.

Amedeo, tüm film boyunca tek bir yüz ifadesi taşıyan İtalyan şarkıcı Enzo Jannaci tarafından canlandırıldı ve şaşırtıcı şekilde bu filmin pozitif bir yönü. Başına gelenlerden dolayı şaşkına dönmüş ama bir şekilde filmde yaşadığının farkında(hatta birden fazla “Nasıl da Kafkaesk bir durum” diyor) ama tıpkı filmdeki diğer karakterler gibi bizim de onunla empati kurmamız imkansızdır. Hatta tersine ondan korkarız çünkü her birimizin Amedeo olduğunu biliyoruz. Neler olduğunu görebiliriz, yenileceğimizi (ve elbette Amedo’nun da yenileceğini) pekala biliriz ve sadece bir başka masum ve büyük ihtimalle cahil vatandaşın öne adım atıp, Papa’yla konuşmak istemesini bekleriz.

____

Dava

The Trial – Dava (Orson Welles, 1962)

Şu ana kadar Kafka’dan esinlenmiş ya da temelde benzer özellikleri olan filmlerden bahsettik. Bunun sebebi ise, Kafka’nın eserlerindeki kendine özgü karakteristiklerin ve yazımın ekranda ifade edilmesinin inanılmaz derecede zor olmasıdır. Sadece Orson Welles gibi bir dahi, Kafka’nın Dava romanından uyarlanmış, gerçekten iyi bir film yapabilir.

Hikaye neredeyse aynı, sadece 1950’lerde, ekonomik canlılık sırasında geçiyor. Welles, barok stilini ve ustalığını kullanma fırsatını geri çevirmeyerek romanın anlamı üstündeki kontrolünü kaybetmeden hatta tam tersi onu güçlendirerek filmi çekmiştir. Gösterime çıktığı zaman birçok eleştirmen tarafından farklı tepkilere maruz kalsa da, Welles kim ne derse desin bunun en iyi filmi olduğunu söylemiştir.

_____

Saatler Sonra

After Hours – Saatler Sonra (Martin Scorsese, 1985)

Hiç hiçbir şeyin iyi gitmediği, durumu tersine çevirme çabalarınızın da boşa gittiği tuhaf bir akşam yaşadınız mı? Yaşadığının en kötü gece bile, Martin Scorsese’in unutulmuş ve harika filmindeki kadar kötü olamaz. Sinema tarihinin belki en eğlenceli, neşeli ve komik kabusunu anlatan After Hours Scorsese’in The King of Comedy ile duraklamış kariyerinde bir dönüm noktası oldu.

Scorsese New York’un neşeli ışıklarını bir bir söndürür ve SoHo’daki harap ve gotik vadilerin ışıklarını yakar. Olağanüstü derecede komik Griffin Dunne, girdiği farklı çevrede akla gelebilecek her türden çılgın insanla tanışır ve tanıştığı tüm insanlarla uğraşmak zorunda kalır.

Tüm film boyunca masum ve güçsüzdür. Tıpkı filmin kalanı gibi, tıpkı Dunne’ın onu eve getiren taksinin penceresinden $20 kaybetmesi gibi, tıpkı hırsızlıkla suçlanması gibi, tıpkı Rosanna Arquette’in intihar etmesi gibi, tıpkı hayat gibi, filmin sonu da sahteden mutlu ve komiktir.

Scorsese, ruhunu kaybettirmeden ve biraz daha komik hale getirerek Kafka’yı bizim post modern zamanımıza uyarlıyor. Hayatta kalmanın tek yolu, ne yaşarsan yaşa olaylara gülümsemektir. Çünkü eninde sonunda, olman gereken saatte masanın başında çalışıyor olacaksın, topluma döneceksin.

______

Hazırlayan: Pietro Mauri

Çeviri: Sümeyye Topkara

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up