İlhamını Dostoyevski’den Alan En İyi 7 Film

Liste

Fyodor Dostoyevski “normal” bir roman yazmak yerine sanki neredeyse felsefe üzerine makaleler yazarken içlerini karakterlerle betimlemelerle ve imgelerle doldurmuş sıra dışı bir Rus edebiyatçısıdır. Düşüncelerine, felsefesine, imalarına ve tezatlıklarına değinme çok yer ve zaman alacağından dolayı şiirsel duruşunu bir tanımlamada bırakalım, o kaosun sanatçısıdır.

Dostoyevski genelde karanlık ve şeytani bir dünya çizer bize, bu dünyada “iyi insan” bir aptala dönüşür ve farkında olmadan toplumdaki tezatlıkların ayyuka çıkmasına sebebiyet verir; fakat yok edilmekten kurtulamaz. Tıpkı İsa Mesih gibi. Yine de ruhlarımızda hep yeri olan umut bu dünyada da vardır.

Vereceğimiz listede Dostoyevski’nin romanlarından uyarlanmış filmler yoktur, mesela Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı”, “Le Notti Bianche” (Beyaz Geceler) ya da “The Double” (Öteki) burada yoktur. Buradaki filmler Dostoyevski’den ilham almış― bu karakter bazında olabilir ya da konu bazında― yani onun hayranlık bırakan eserlerinden etkilenmiş filmlerdir. Geriye sayım başlasın o zaman…

_______

Enemy

Enemy (Düşman) / Denis Villeneuve 2013

“Double” ya da “Doppelganger” (öteki kişi) konusu sinema tarihinde çok sık kullanılan temalardan biridir. Bu Bertolucci’nin “Partner”ından “Lost Highway” (Kayıp Otoban), “Mullholland Drive”a (Mullholland Çıkmazı) ve Fight Club’ına (Dövüş Kulübü) kadar süregelmiştir. Her açıdan incelenmiş ve sunulmuş fakat Denis Villeneuve’a karşımıza farklı bir sinematografik dokunuşla geliyor. Nobel Ödüllü Jose Saramago’nun bir romanından uyarlama olan film Dostoyevski’nin katkılarıyla karşımızda.

Aklınıza bir Dostoyevski uyarlaması olan “The Double” filmi geldiyse, hemen vazgeçin, çünkü Villeneuve’nın film çok daha hayranlık verici ve başarılı. Öncelikle belirtelim, yönetmen hikâyeden çok olaylar karşısında karakterlerin duygularını ve imgeleri ön planda tutuyor.

Film, Gyllenhaal’ın ikiye bölünmüş aklına yavaştan bir iniş şeklinde değerlendirilebilir. Biz farkında olmadan iki kimlik arasında gidip gelen karakter sonunda kimlikleriyle bütünleşiyor.

Villeneuve’nın görüntü çalışması filmin en büyük başarılarından biri, yavaş yavaş hareket eden görüntüler bizi bazen çok şaşırtıyor bazen de hayran kalıyoruz (devasa örümceğin binaların içerisinden yürümesi mesela unutulmaz). Filmde deliliğin ve bastırılmış duyguların içinde kayboluyor seyirci.

Hatırlayalım, Dostoyevski’nin “The Double”ı (Öteki) yayınlandığında şizofreni üzerine psikiyatri teorileri yeni yeni keşfedilmeye başlıyordu, oysa şimdi bilgi çağında sinema iki hayatı olan bir adamın yaşamını anlatmak için mükemmel bir köprü (Meta-sinematografik görüntüler mesela, Jake Gyllenhaal’ın kendini bir filmde oynarken görmesi).

____

The Departed

The Departed (Köstebek) /Martin Scorsese 2008

“The Departed”ın (Köstebek) ilk bakışta Dostoyevski ve poetik duruşu ile çok ortak özelliği yokmuş gibi dursa da, bir cinayet filminden çok iyi ve kötü arasında ciddi bir ayrımının olmadığını karanlık bir atmosferde göstermesi Rus yazardan etkilendiğinin kanıtıdır: İyi bir amaç adına kötü işler yapılır mı? İyiliğin bittiği ya da bitmesi gerektiği bir nokta var mıdır?

Film bu sorular rahatsızlık veren ikili oyunlar üzerinden kısmen cevabını buluyor. Ve aşk, kirlenmiş ve şiddetin kol gezdiği bir dünyada askıda kalmış bir aşk hikayesi: Matt Damon (kötü) ve Leonardo DiCaprio’nın (iyi) Vera Farmiga’ya olan aşkları. Bu aşk üçgeni iki erkek karakteri birbirine düşürmez (paradoksal bir şekilde habersizlerdir çünkü), bu da bize Dostoyevski’nin “Budala”sındaki Rogozin, Myskin ve Nastas’ja Filippovna’yı hatırlatıyor.

DiCaprio ve Damon birbirinin peşine düşüyorlar fakat sonunda ikisinin de hayatta kalmak adına birbirine ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Aslında iki karakter bizlerin iki yönünü (kötü & iyi) simgeliyor, sonunda ikisinden biri bunun cezalandırılacağını bilmeden diğerini yok etmeli.

_____

Yankesici

Pickpocket (Yankesici ) / Robert Bresson 1959

Kalabalık bir hipodromda bir adam yaşlı kadına yanaşır, arkasında bir süre durur ve at yarışını seyrediyormuş gibi yapar. Yarışın sonlarına doğru adamın elleri yavaşça kadının cüzdanını açar ve içerisinden bir miktar para alır. Dışa çıktığında bir dış ses duyar seyirci, adam hislerini tasvir eder: hırsızlık herkes için değildir, ancak seçilmiş insanlar yani “superman” yeteneği olanlar çalabilir. Çalmak toplum yararına bir iştir.

Bu Robert Bresson’ın harika filminin ilk sahnesidir. Bresson bu filmde sanki bir yankesicinin belgeselini çekiyormuş gibi sürekli kesik sahneler sunar, film müziği yoktur, sadece kalabalıkların mırıltısı gibi gündelik hayatın sesleri vardır.

Michel, yankesici, insanların paralarını çalmaktan acayip zevk almaktadır. Normal bir hayat sürdürebilecekken böyle bir seçim yaparak sanki kendini bilerek sömürüp yok etmek istemektedir. Michel Dostoyevski’nin iki karakterinin, Raskolnikov ve “Notes From Underground” (Yeraltından Notlar) romanındaki ana karakter, füzyonu gibidir.

Michel çalmayı eğer iyi bir amaç uğruna ise insanların yararına olduğunu söyler, hatta nerdeyse toplum yararına bir görevmiş gibi tanımlar. Dostoyevski’de Nietzcsche’nin Süpermen’in hatırlatmak istercesine kendi ana karakterine aynı cümleyi kurdurtur. En önemli farkı seyirci sonuna doğru farkeder, o da karakterlerin psikolojik davranışlarıdır.

Raskalnikov şiddetli bir ızdırap içerisindeyken, Michel hissizdir. Gerçi Michel en beklenmedik zamanda yani filmin son sahnesinde Raskalnokiv’la aynı kaderi paylaşır ve duyguları açığa çıkar, böylece farkında olmadan kurtuluşunu bulur.

____

Orada Olmak

Being There (Orada Olmak) / Hal Asbhy 1980

Chance bütün hayatını Washington DC’de şehirden uzakta olan bir evin bahçesinde bitkilerin ve ağaçlarını bakımını üstlenerek geçiren bir bahçıvandır. Bir gün gerçek dünyaya çıkmak zorunda bırakılır, oysa Chance Televizyon dışında bu dünyayla hiç tanışmamıştır.

Chance’ın şansı yaver gider ve toplum ve dışardaki dünya ne onu bastırır ne de yok eder. Aksine yenice tanıştığı bu dünyada insanlar onun devlet ve toplumsal düzen üzerine yorum yapmasını isterler. Hatta başkan onu özel olarak davet eder ve klasik bahçıvanlık literatürünü kullanarak iletişim kuran Chance’ın cümlelerinden alıntı yaparak konuşmalarında kullanır.

Hal Ashby toplumdaki bireylerin Chance’ın takıntılı bir şekilde seyrettiği televizyonda gördükleri herşeyin doğru olduğuna inanmalarını mükemmel bir şekilde yerer. Chance herşeyi televizyondan öğrenmiştir, fakat yine de onun üzerinden para kazanmak isteyen (hatta başkan olmasını isteyen) çevresindeki herkesten üstündür.

Sıradan bireyin bir dahi olduğu hatasına düşmek gibi çok bilindik bir temayı kullanmış birçok filmin aksine, “Merhaba Dünya”da ‘hata’ bilinçli olarak açığa çıkartılmıyor. Bir sahnede birden bir gölün üzerine yürürken görülüyor mesela. Modern bir budala Chance, laik olduğu kadar dindar biri. Umursamaz ama bencil değil, onu dahi gören insanların davranışlarını dikkate almayan bir dahi-budala.

____

Maç Sayısı

Match Point (Maç Sayısı) /Woody Allen 2005

Bu listedeki bütün filmlerden Dostoyevski’yi en çok hissedeceğimiz film Woody Allen’ın Maç Sayısı’dır (gerçi Allen “Love and Death”de (Aşk ve Ölüm) başyapıtında direkt Dostoyevski ve Rus edebiyatı üzerine bir çalışma yapmıştır). Allen bu filmde zaten Dostoyevski göndermesini hemen ilk sahnede yapar ve başroldeki kahramanın eline Suç ve Ceza romanını iliştirir.

Tıpkı “Crimes and Misdemeanors” filminin iki bölümünden birinde incelediği gibi, Allen insanoğlundan ziyade onun bencilliğini, güce karşı susamışlığını ve başkalarının haklarını dikkate almadan sadece kendi huzurunu düşmesini irdeler. Yönetmen aynı zamanda kötünün varlığının iyiylik karşısında hep muzaffer oluşuna değinir.

Film aynı zamanda “şans”ın hayatımızdaki önemine değinir, bazen korkunç derecede hayatımız üzerinde oyun kurucu olmasından tutun hayatımızın akışına herşeyine müdahale edebilmesine kadar, tıpkı bir tenis maçı gibi (topun filenin hangi tarafına düşmesi gibi). Kader gibi olgular ne zaman biter, ya da biter mi? Bizim özgür irademiz peki nerede başlar?

Kahramanımız Suç ve Ceza’daki Raskolnikov’a hem çok benziyor hem de çok farklı. İkisi de sonunda cinayet işliyor, fakat Raskolnikov ahlaki bir vazife uğruna öldürürken Chris sadece kendi çıkarı için değil aynı zamanda sevdiği birini öldürür.

Woody Allen aslında burada insanlık ve adalet adına yitirdiği umudunu yansıtır, Chris cinayetten sonra yüzünündeki ifadeyi hiç değiştirmez, eşi yanındayken tereddütsüz bir şekilde cinayeti gazeteden okur ve bu sırada bornozuyla kahvaltı yapıyordur. Bilinci yerindedir Chris’in çünkü kendisi için yaptığı bir iyilik olarak görür cinayeti, oysa Raskolnikov pişmanlık duyar ve sonunda itiraf eder. Chris böyle bir şey yapmayacaktır, sadece gelişen olaylara dışardan bakarak kaderin oyununu oynamasının keyfini sürecektir.

Allen herşeyin bizim irademize bağlı olduğunu ima eder, ya itiraf ederiz ―kimse bunu bizim için yapmayacaktır çünkü― ve cezamızı çekeriz, fakat bizler yine de kendi çıkarlarımızı düşünürüz bu bir başkasının canına kastetmek dahi olsa. Bu yüzden Raskolnikov dürüst bir kahramandır, oysa modern zaman kahramanları Chris Wilton gibidir.

____

Ölüm Kararı

Rope (Ölüm Kararı) / Alfred Hitchcock 1948

“İyi ve kötü, doğru ve yanlış sıradan, hatta alt sınıf, insan için icat edilmiştir çünkü onun bu ayrımlara ihtiyacı vardır” diyor Hitchcock’un dehşet verici filmindeki iki katilden biri olan Brandon. Bunu söylerken kendi entelektüel ve fiziksel üstünlüğünün ona cinayet işleme hakkını verdiğini ima eder çünkü Brandon’a göre onun gibiler dışında deneysellik adına birini öldürmez, öldüremez. Brandon esasen “Maç Sayısı”ndaki Chris Wilton ile “Suç ve Ceza”daki Raskolnikov arasında bir köprü karakter gibi desek yanılmış olmayız.

“Ölüm Kararı” listemizdeki Dostoyevski’nin başyapıtından (Suç ve Ceza) en çok etkilenmiş filmdir. Eğer “Maç Sayısı” Dostoyevski atmosferini en çok sunan film ise,” Ölüm Kararı” Suç ve Ceza’daki en belirgin dönüşümlere hicivli bir yaklaşım sergileyerek üst sınıfın dünyası ile dalga geçen bir Hitchcock gerilim filmidir. Aslında film ve roman arasındaki en keskin fark cinayete sebep olan motifdir. Kitapta önceden belirtiğim gibi ahlaki bir vazife niyetine cinayet işleniyor, filmde ise öldürmek tamamen deneysel bir nitelik taşıyor―Böylece Brandon’un ‘üstün olanların öldürebileceği ve öldürmesi gerektiği teorisi doğrulanmış oluyor.

Bütün bunlar bizi tekrar Suç ve Ceza’ya ve Dostoyevski’ye getirir. Raskalnikov çevresindeki insanlardan daha iyi olduğuna inanır, bu durumda altındaki insanları öldürmesi anlaşılır ve haklı bir gerekçe. Brandon’un da iddiası çok farklı değil fakat ona göre suçunu meşrulaştıracak çok sebep vardır ve ipi çekildiğinde bunu açıkça söyleyecek kadar cesaretlidir.

____

Taksi Şoförü

Taxi Driver (Taksi Şoförü) / Martin Scorsese 1974

“Ben hasta bir adamım… kinci bir adamım. Antipatik bir adamım. Sanırım karaciğerimde bir rahatsızlık var, fakat ne hasta etti bilmem, beni neyin rahatsız ettiğinden emin değilin. […] Karaciğerim kötü evet, bırakalım daha da beter olsun!”

Dostoyevsky’nin “Yeraltından Notlar” romanındaki isimsiz ana karakterin kendini tanıtırken kurduğu ilk cümlelerdir bunlar. İsimsiz kahraman her şeyden ve özellikle kendinden nefret ettiği için kendini gömdüğü metaforik bir yeraltından dış dünyayı irdeler. İlkel bir toplumun çocuğu değildir, okumuş, çalışıyor, hayatının akışını değiştirebilir fakat karşısına bir fahişe gibi farklı seçenekler çıktığında bilinçli bir şekilde yaşamını yok eder. Hatta savunmasız olan böylebir kadına nefretini ve kinini kusmak iyi hissetmesini sağlıyor.

Paul Schrader, “Taksi Şoförü”nün ünlü senaryo yazarı, Travis Bickle karakterini yazarken belirgin bir şekilde Dostoyevski’nin bu kısa romanından ilham almıştır. Analoglar çok barizdir zaten. Travis onu bir top yemi gibi kullanmış toplumdan dışlanmıştır, filmde Vietnam savaşına yapılan gönderme o açıdan önemlidir. Travis’in elinde kalan tek şey taksisi ile New York’ta geceleri yola çıktığında toplumun çürümüş parçalarına şahit olmaktır.

Martin Sorsese bu karmaşayı ve amaçsızlığı çok iyi bir şekilde sunar: Travis bir telefon kulübesinde telefonla konuşmaktadır, fakat kamera hafifçe sağa kayar ve Robert de Niro’nun yarısını görüntüden keser ve boş bırakır o kısmı. Telefon konuşması bittiğinde Travis yürüyüp gider, ve görüntüde bu kez sadece omuzlar görülür.

“Yeraltından Notlar”ın anlatıcısından farklı olarak Travis topluma dahil olmaya çalışır, ve sonunda ironik bir şekilde başarır, Jodie Foster’a yardım ederek. Yani Dostoyevski’nin anti-kahramanı fahişe olan Liza’yı görür ve film hastalıklı olduğu kadar gerçekçi sonuçları tartışmasız mükemmel bir şekilde sunmaya başlar.

____

Hazırlayan Pietro Mauri

Çeviren: Elif Şimşek

Serkan Baştimar

Serkan Baştimar

Yayın Yönetmeni at Sinefesto
Serkan Baştimar

Latest posts by Serkan Baştimar (see all)

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up