İlhamını Arthur Schopenhauer’den Alan 10 Film

Liste

Alman filozof Arthur Schopenhauer hem bir metafizikçi, bir psikolog hem de bir estetisyendir. Bütün bu özellikleri ile Schopenhauer aynı zamanda 19. Yüz Yıl Avrupasının düşünce tarzını derinden etkilemiş bir fikir adamıdır. Schopenhauer’ın fikirleri günümüzde hala dünya ile kurduğumuz bağlantıda etkisi görülen bir filozoftur. Sadece bu değil, aynı zamanda deneyimlerimizin, içsel arzularımızın sembolik davranışlarımıza yansımasından tutun dünyaya kendimize ait bir parçayı dünyaya bırakma isteğimize kadar derin bir anlayışın köklerine sahiptir Schopenhauer.

arthur-schopenhauer

En bilinen eseri İstenç ve Tasarım olarak Dünya’da insani arzularımıza değinir Alman filozof ve bunu “istenç” olarak literatürümüze geçirir. Varlığımızla içli dışlı olmuş bu “istenç” kavramı davranışlarımızı, arzularımızı, hayallerimizi ve seçimlerimizi etkileyerek akıl ve ruh kaynağımızı oluşturur. Esasen Schopenhauer “istenç” kavramını Immanuel Kant’ın Numen isimli fenomenolojik (ya da belki de anti-fenomenolojik) elementinden esinlenerek kavramlaştırır. Kant’a göre “numen” kendi içinde var olabilmenin mümkünlüğü ile ilgili bir kavram, aslında “numen”algımız dışındaki gerçeklerin bir yönü. Schopenhauer’a göre insandaki istenç gerçek dünyayı algılamanın “numenal” bir şekli. “İstenç” dediğimiz kavram insan deneyiminin dışında gibi düşünülse de aslında iç içeler.

Açıkça söylemek gerekirse Schopenhauer “istenç”in insanların ve hayvanların davranışlarını etkilediğini ve yine insanların ve hayvanların egoizmi ile sürekli bir çatışma halinde olduğunu belirtir. Bu çatışmayı çözümlemek için Schopenhauer kıta felsefesinin idealleri ile (özellikle Kant, Rousseau ve Hume’ın fikirlerini) doğu spiritüelizmi ile sentezler. Tabii bu tam da Avrupa’lı bilim adamlarının kolonilerinde yaşamaya ve çalışmaya başlaması ile Hindu ve Budist metinleri üzerine çalışmaya başladıkları bir zaman dilimine denk gelir.

Schopenhauer özellikle Budist ve Hindu teolojileri içerisinde yer alan deneyüstülük fikrine ilgi duyuyordu, özellikle döngüsel yeniden doğuş, karma kavramı ve Hindu Upanişad kavrayışları İstenç ve Tasarım olarak Dünya’nın metafizik perspektifini ve metnini derinden etkilemiştir. Yeterli Sebebin Dörtlü Kökü ve katartik Varolmanın Acısı’nı yazarken de yine yukardaki konteksti temel alarak yazmıştır. Schopenhauer’ın fikirleri hala akademik ve popüler zihniyetimizi derinden etkiler. Çoğumuz hala Doğu dinlerini (bazen yanlış ya da naif bir şekilde) Batılılaşmış ve epistemolojik merkezimi oluşturmuş bu Schopenhauer bilinci ile algılıyoruz ya da yorumluyoruz. Onun fikirlerinin etkileri mesela modern edebiyatta (Borges, Samuel Beckett, Tolstoy), fizikte ve matematikte (Wittgenstein, Einstein), modern filozofların çalışmalarında (Jung, Schrodinger, Horkheimer) aynı zamanda müzikte ve performansa sanatlarında da (Wagner, Dvorak, Schoenberg) görülmektedir.

Listemize gelecek olursak, ya direkt Schopenhauer’ın fikirlerini temel almış filmlerdir ya da Schopenhauer’ın felsefesi içerisinde incelenebilecek filmlerdir.

end of tour

The End of the Tour (Yolun Sonu, 2015)

James Ponsoldt’un Yolun Sonu (2015) adındaki biyografik filmi David Lipsky (Jesse Eisenberg) ve inzivaya çekilmiş postmodern edebiyatın dahi çocuğu olan David Foster Wallace’ın (Jason Segel) 90’ların ortalarında yaptıkları yolcuğu anlatır. Film benliğin doğasını, şöhretin ve sanatın modern toplumdaki yerine dair aydınlatıcı bir inceleme olarak görülebilir. Yolculuk bilindik “ahbap filmleri”nin çok dışında gelişiyor, filmde Segel formunda Wallace ile yapılan diyaloglar baskın. Film için Wallace’a dair son eser olarak ta denebilir, Ponsoldt daha çok aslında filmi seyirciye Wallace’ın düşünce yapısı hakkında bir özet film olarak sunmuş gibidir. Filmde Wallace rolündeki Segel şöyle der:

“Eski günlerde şu dile getirdiğimiz “ruhsal kriz” de olabilir bu. Bu öyle bir şey ki sanki hayatına ait herşey aslında kocaman bir yalandı ve aslında var olan herşey yoktu ve sen hiç birşeydin. Bütün herşey bir sanrıdan ibaretti. Sen herkesten çok daha iyiydin çünkü herşeyin bir sanrı bir hayal olduğunu biliyordun, aynı zamanda herkesten çok daha kötü durumdaydın çünkü işlevsellikten mahrumdun.”

Tam burada Schopenhauer’ın değindiği Istenç ve Temsilcilik (Tasarım) kavramları devreye giriyor, özellikle egoizmin arzu güdüsüne etkileri ve davranışlarımızı dışardan yönlendiren gücün bilinmemesi gibi bir konular filmde çokça işleniyor. Schopenhauer’ın zahitliğe karşı duyduğu ilgi alaka filmde Wallace’ın düşünceleri aracılığı ile irdeleniyor, mesela kişisel deneyimin sanrısal boyutuyla ve benliğin gerçek dışı olması ile ilgili altmetinler çokça filme yayılmış durumda.

Istenç ve Tasarım’da Schopenhauer uzunca hayatın bir illüzyon olduğuna dair farkındalığın istenç duygusu ile karşı karşıya gelmesinden bahseder. Bu karşılaşma sonrasında “istenç”in gerçekliği benliğin sanrısal boyutu bir uzlaşma sürecine girer. Filmde Wallace ve Lipsky ile filmde ilk karşılaştığımızda onların tam da bu sürece girdiklerini farkederiz. İki yazar egoizmin sadece acı getirdiğini anlamaya başlamışlardır ve “istenç” güdüsünde feragat etmek üzeredirler. İki yazarın ait oldukları topluma karşı yabancılaşması ve egoizmden kopmaya karşı duydukları aşırı istek filmde kompleks bir şekilde incelenir.

Benliğe dair filmde ikili ya da daha doğrusu değişken bir bakışaçısı vardır, filmin başlığına dikkat çekecek olursak bu arayışta bir son vardır fakat filmde geçen diyaloglara bakılırsa aslında yaşadığımız sürece bir son da yoktur. Yolun sonu diye bir şey yoktur yani.

Knight of Cups

Knight of Cups (Kupa Şövalyesi, 2014)

Terence Malick’ın Kupa Şövalyesi (2014) “istenç” kavramının doğasına direkt bir felsefik inceleme olarak görülebilir, filmde yine bu kavramın sahip olduğumuz personaları ve bu dünyadaki hem aktör hem de bir varlık olarak yerimizi nasıl şekillendirdiğine dair ipuçları var. Filmin anlatımında şan, şöhretin ve arzularının peşine düşmenin bireyi “istenç” duygusunda koparmak yerine aksine bu duyguya nasıl bağımlı hale getirdiğini görüyoruz. Filmde Rick (Christian Bale) Hollywood’da bir senarist olarak karışımıza çıkıyor ve onun kendini keşfetmek için çıktığı yolda modern dünyadaki varlığın bir hayaldan ibaret olduğunu keşfetmesini izliyoruz. Rick arzu’ya bağlı dürtülerinden kurtulma ümidi yaşarken aksine “istenç” duygusunun hâkimiyeti altına girmeye başlar. Schopenhauer’ın yazdığı gibi:

“Servet denilen şey deniz suyu gibidir; ne kadar içersen o kadar susarsın; bu aynı zamanda şöhret içinde geçerlidir.” Kupa Şövalyesi’nde tematik olarak tam da bu bakışaçısı incelenir, filmde Helen’ın da (Freida Pinto) belirttiği gibi:

“Kimse artık gerçek olanı umursamıyor artık.”

Malick’in filmi Schopenhauer’ın gerçeğin aslında bizi manipüle eden arzularımız ile arasındaki uzlaşma olduğu kavrayışının tefsirini sunuyor.

Andrei Rublev

Andrei Rublev (1966)

Andrei Tarkovsky’nın Andrei Rublev’i ustalıkla birçok temayı ve motifi işleyen bir film. Film aynı zamanda Tarkovsky’nin kişisel felsefi ve ideolojik fikirlerine dair ciddi ipuçları veriyor. Filmin konusuna bakacak olursak, film Ortaçağ’ın son dönemlerinde yaşayan ve bir fresk ve Ortodoks ikonografi sanatçısı olan Andrei Rublev’in hayatına değiniyor. Tarkovsky Rublev’i bir tür parabolik avatar olarak kullanarak modernizm hakkındaki fikirlerini açığa vurur, bu şekilde yönetmen kendi çağdaş felsefi geleneklerini Rublev’in hayatına ve sanatına işler.

Bu filmin Sovyet rejime dair ciddi eleştirileri de içerdiğine dair görüşler vardır, mesela Sovyet otoriteleri ile 15. Yüz Yıl çarlığı arasında paraleller kurulmuştur. Filmde doğrudan göndermeler yoksa da Tarkovsky’nin güncelerinden biliyoruz ki Schopenhauer’ın felsefesine karşı ciddi bir muhabbeti vardır, mesela ondan direkt bir alıntısını hemen buraya ekleyelim:

“Evren rüya görmekte olan tek bir insanın rüyasıdır ve rüya karakterlerle dolu bu rüyada herkes rüya görmektedir.”

Diğer filmlerinde de olduğu gibi, ama özellikle bu filminde, Tarkovsky rüyaya dair temaları çokça işler ve onların gerçekliğe olan etkilerine ışık tutar. Rublev’i ve çevresini saran renksiz imgeler ve filmin renkli sonu arasındaki fark renksizliğin gerçekliği temsil ettiğini renkli sonun ise Rublev’in yarattıkları yani eserleri olduğunun altını çizmek içindir.

Renk ve gri (renksiz) iki ayrı kontekst kullanarak Tarkovsky hayal ve rüyaları davranışlarımıza etkisi olan “istenç”in doğasından ayırmak istemiştir. Mesela Rublev bilinçli olarak yapmadığı ve Schopenhauer’ın bahsettiği “istenç” dürtüsü yüzünden işlediği günahlarından arınmak için bir manastıra katılmaya karar verir.

Kumiko the Treasure Hunter

Kumiko the Treasure Hunter (Kumiko Hazine Avcısı, 2014)

David Zellner’ın Kumiko Hazine Avcısı listemizdeki diğer filmlere göre daha az sofistike gibi gözükse de bir çok ortak tema içerdiği için listenin olmazsa olmazı dedik ve ekledik. Filmde bulunduğu ortama yabancılaşmış yalnız bir ofis çalışanı olan Kumiko (Rinko Kikuchi) adındaki bir kadının hayatına şahit oluyoruz. Kumiko sessiz bir şekilde onu aşağılayan patronu ve ona kötü davranan iş arkadaşları yüzünden acı çekmektedir. Evde kalıp kendini kült Amerikan filmleri seyretmeye verir, bu sürecin sonunda Fargo’nun ve filmin sonunda Steve Buscemi’nin sakladığı hazinenin gerçek olduğuna karar verir. Filmde Kumiko’nun fantezilerinin Schopenhauer’ın irdelediği aklıselim olmak ve delilik arasındaki ilişkiye gönderme olduğu anlaşılmaktadır. Schopenhauer’ın İstenç ve Tasarım olarak Dünya’da tanımladığı gibi:

“Zihin bir tür işkence gördükten sonra hatıraları ile arasındaki bağı imha eder ve boşlukları kurgularla doldurur. Zihin bu süreçte cinnet konumuna geçer bu şekilde mental acıların üstesinden gelmeye çalışır, tıpkı kangren olmuş bir uzvun artık işlevini yitirdiği durumda kesilip yerine tahtadan bir uzuv eklendiği gibi.”

Kumiko’nun Fargo’nun hazinesini bulmak için Amerika’ya olan yolculuğu “istenç”in yani arzuların kişisel gerçekliğin kavrayışına olan etkilerine değiniyor. Gerçek hayatından kaçmak adına Kumiko arzularına karşılık gelen kurgusal bir dünyaya kaçmayı tercih eder. Bu kurgusallık kavramsal bir korunma yolu olarak görülebilir, bu şekilde gerçekliğe dair anlayışın tamamen yok olmasını engellemiş oluyorsunuz. Schopenhauer’dan alıntı yapacak olursak:

“Bir acıdan kurtulmak amacıyla deliliğe sığınma arzusu aslında hepimizde var olan bir duygu. Bizler bize acı veren hatıralardan uzak durmak amacıyla sanki mekanik bir savunma mekanizması geliştiriyoruz ve bir tür güç kullanarak bu hatıralara sırtımızı dönüyoruz.”

Kavramsal bir zihin dağıtıcı etken olan kurgusal dünyayı zorlayarak Kumiko zihnini strese sebep olan herşeyden arındırır ve koruyucu hayal dünyasına dâhil eder kendini.

Me and You and Everyone We Know

Me and You and Everyone We Know (Ben ve Sen ve Diğerleri, 2005)

Miranda July’nın Ben ve Sen ve Diğerleri (2005) filmi eksantriklerin zihinlerinde bir yolculuk gibi, bunu yaparken bizlerin de rasyonel görünen benliğimizle ters düşen eksantrik yönlerine gönderme yapar. Filmde eksantrik yönlerimizin nasıl bilinçaltımızı şekillendirdiğini irdeleniyor. Mesela birileri ile iletişim kurmak adına yine bu yönlerimizi davranışlarımıza nasıl yansıttığımız gösteriliyor. Esasen film yalnızlık hakkında bir inceleme, insanların yalnızlığın üstesinden gelmek için en kırılgan taraflarını nasıl başkalarına açtıklarını sunuyor.

Film bir bireyin içindeki dâhinin başarılarla ortaya çıkmadığını, mesela Miranda July’nin karakterinin tuhaf multi-medya projelerinin sanatçı çevresi tarafından savuşturulması ya da John Hawkes’ın karakterinin ailesine karşı yabancılaşması, aksine (bireyin) benliğini sanat aracılığı ile nasıl yansıttığı ile yakından alakalı olduğunun altını çizer. Schopenhauer İstenç ve Tasarım olarak Dünya’da bu bakış açısına şöyle bir açıklık getirir:

“Kitapların deneyime karşılık gelmemesi ve öğrenmenin dâhilikle alakası olmaması iki ayrı fakat ilintili fenomendir, yani soyut hiçbir zaman perspektifin yerini alamaz.”

Soyutluğun etkileşimin yerini alamayacağını anlamamızı isteyen Miranda July, Schopenhauer’ın deneyimin gerekliliğine ve soyut bir tecrit edilme ile karşılaşmanın yararlarına dair fikirlerini seyirciye sunmaya çalışır.

J'ai pas sommeil

I Can’t Sleep (Uyuyamıyorum, 1994)

Claire Denis’ın Uyuyamıyorum’u listede çıkıntı gibi dursa da davranışların doğasını derinlemesine incelemesi, “istenç”in davranışlarımıza etkisini ve toplum tarafından kabul görmeyen bazı arzularımızın yine davranışlarımızı nasıl etkilediğini sorgulaması gibi özellikleri düşününce olması gerektiğine karar veriyoruz.

Schopenhauer’ın cinayet ve arzuların nasıl katil zanlılarını etkilediğine ya da “istenç”in arzular tarafından nasıl saptırıldığına dair karmaşık fikirleri vardır. Bunu biraz açmak için Schopenhauer’dan bir alıntı ekleyelim:

“Kanunlara göre ölüme mahkûm edilmiş katil aslında bir araçtır artık. Kamunun güvenliği, (hukuk devletinin asıl ilkesidir güvenlik) katil tarafından tehdit edilmiştir. Katilin hayatı ve kişiliği işte tehdit altında olan kamu güvenliğini ve kanunları tekrardan oturtmak adına bir araç olmalıdır.”

Denis’ın filminde işte bu ürkütücü ahlaki bakış açısı yakından incelenir. Denis, Schopenhauer’ın bu keskin çizgileri olan siyah-beyaz ahlaki anlayışını alt üst ederken kötü olarak atfettiğimiz hayatları toplumsal kontekste ele alır. Paris’in klasik romantik sokakları yerine kırsal kesiminde geçen film kötü olanın arzularıyla yüzleşmemizi sağlarken bizlerde bu tür duyguların güncel perspektifimizi nasıl etkilediğini sorgular. Denis’in filmi katiller konusunda Schopenhauer’la ters düşse de, aslında ikisi de zihinlerimizin pasif olmaktan ziyade içimizdeki istem özgürlüğü ile etkileşime geçerek aktif rol aldıklarında hem fikirler. İkisi de her bireyin kötülük kapasitesine sahip olduğunu savunuyor. Bu hem korkutucu fakat diğer yandan da böyle bir farkındalık arzularımızın doğasını anlayıp belli sınırlar koyarak acı çekmekten kendimizi alıkoyabileceğimizi sağlar.

NASHVILLE

Nashville (1975)

Robert Altman’ın Nashville’ı genelde 1975’lerin Amerikan toplumuna hicivli bakış açısı sergileyen bir film olarak görülür. Film aynı zamanda insan psikolojisini inceleyen ve yine arzularımızın ve “istenç”in rasyonel benliklerimizi nasıl etkisi altına aldıkları hakkında bir inceleme niteliği taşıyor. Bütün bunları Altman’ın şöhreti ele alış biçimde görebiliriz. Bu kapsamda yönetmen arzularımızın kendilerini ortaya koyması ve yine arzularımızın rasyonel olduğunu düşündüğümüz fakat analiz ettikten sonra pişmanlık duyduğumuz davranışlarımıza olan etkilerini seyirciye incelikle sunar.

Kitlesel hareketlerin insan psikolojisine olan etkilerini derinlemesine ele alan Altman mesela Amerikan toplumunun hala devam etmekte olan popüler müziğe karşı duyduğu anlamsız tutkuya odaklanır. Yönetmen şöhrete karşı duyulan arzunun aslında insan psikolojisinin dâhil olma, sevme ve kabul görme ihtiyaçlarıyla yakından ilişkili olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bunu filmin sonunda daha açık bir şekilde görürürüz: folk-pop yıldız Kenny Fraser (David Hayward) kendi başarısızlığı sonrasında filmin diğer pop yıldızları olan Barbara Jean ve Haven Hamilton’ı öldürmeye yeltenir. Böylelikle arzularımızın ve “istenç”in özalgımızla etkileşim halinde olduğunu ve esasen rasyonel olmayan potansiyel seçimlerimizi veya davranışlarımızı rasyonalize edebileceklerini görürüz. Schopenhauer’ın öne sürdüğü gibi:

“Her insan kendi görüş alanının sınırlarını, dünyanın sınırları olarak algılar.”

Inland Empire

Inland Empire (2006)

David Lynch’ın Inland Empire’ı gizemli ve bir hayli esrarlı bir film. Filmde en çok değinilen Schopenhauer kavrayışlarından biri hafıza ve hafızanın öz kimliğimize olan etkileridir. Filmde belli bir kronoloji yok, sahneler karmaşık bir şekilde sunuluyor seyirciye, Lynch aslında bu şekilde Schopenahuer’ın hafızaya dair fikirlerinin ipuçlarını vermiş oluyor. Schopenhauer’a göre hafıza numenal istenç’in bir yüzü ve bireyin özerk eylemliliğini zorluyor. Hafıza hem arzularımızı üreten hem de bilmediğimiz arzularımızın ortaya çıkmasını sağlayan bir araç. Bunun üzerine Schopenhauer şunu yazar:

“Bazen ve sebepsiz yere uzun süre unutulmuş sahneler birden hafızamızda canlanır, bu genelde olayların meydana geldiği zamana ait nadiren algılanabilir bir kokunun yeniden ortaya çıkması ile meydana gelir. Koku, bilindiği üzere, herşeyden çok hatıraları kolaylıkla canlandırma özelliğine sahiptir. Yani çokta önemli gibi gözükmeyen bir şey gayette bağlantı noktası olma özelliğine sahip olabilir.”

Bu şekilde Lynch hafızaya dair temaları bulmaya çalışırken bunların nasıl manipüle edilebileceğini bizleri Schopenhauer’ın hafızanın “süzgeç”i olarak adlandırdığı ve hatıraların birbiriyle içiçe geçtiği kavramın tam içine yerleştirerek inceler. Böylece Lynch hafızanın doğasında içimizdeki arzuları üretme potansiyeli olduğunun altını çizer.

Filmin gösteriminden hemen sonra Lynch izleyicilere filmin Schopenhauer’lı tematik yapısına dair ipucu vermek istermişçesine Schopenhauer’ı etkileyen Upanişad metinlerinden bir alıntı yapar:

Hepimiz bir örümcek gibiyiz, tıpkı örümcekler gibi hayatımızı dokuruz ve dokuduğumuz o ağın içerisinde hareket ederiz. Rüya gören rüya sahipleri gibiyiz, rüyada yaşayan rüya sahipleri. Bu bütün evren için bir gerçekliktir ve geçerlidir.”

Kiss of the Spider-Woman

Kiss of the Spider-Woman (Örümcek Kadının Öpücüğü, 1985)

Hector Babenco’un Örümcek Kadının Öpücüğü Arjantinli yazar Manuel Puig’ın bir romanından uyarlamadır. Film Valentin (Raul Julia) ve Luis (William Hurt) adındaki iki tutukluyu konu edinir. İki tutuklu karakterin zamanı birbirlerine tekrar tekrar anlattıkları favori hatırlarını anlatmakla geçer. Aslında bu daha çok Luis’in hücre arkadaşının konforu için oynadığı bir oyundur. Filmin devamında farkediyoruz ki Luis arkadaşı Valentin’i manipüle ederek ondan hapse girmeden önce bağlı olduğu (solcu) devrimciler hakkında hapishane otoritelerine bilgi sızdırıp hapisten erken çıkma planları yapmaktadır. Fakat aralarındaki arkadaşlık iyice gelişir ve Luis arkadaşına dair yaptığı hain plan konusunda çekimserleşir.

İhanet temalı bir hikâye olmasına karşın, filmde Schopenhauer’ın estetik anlayışının metafizik kavramlarına göndermeler çokça vardır. Esasen filmde Schopenhauer’ın sanat (bu durumda hatıralar aracılığı ile hikâye sanatı) için söyledikleri üzerine durulur, yani sanat bir insana estetik haz sunarken onun bu şekilde gerçek dünyada yaşadığı acılardan zihinsel olarak kurtulmasını sağlar. Gerçek olmayanı yani kurgu olanı gerçek kabul ederek iki karakter bulundukları hücreden kurtulmuş oluyorlar. Ne yazık ki, Babenco ve Puig böyle bir kurgusal seçimin ölümle ya da bir hayal kırıklığı ile sonuçlanabileceğini öne sürerler. Sonuç olarak film sanki gerçek ve kurguyu birbirinden ayıran önceki filmde bahsettiğimiz örümcek ağına bir dokundurmadır.

Stories We Tell

Stories We Tell (Anlattığımız Hikâyeler, 2012)

Sarah Polley’nın Anlattığımız Hikâyeler’i güçlü sinematik bir biyografidir ve Schopenhauer’ın insanın doğasında olduğunu öne sürdüğü gerçek olan yerine arzulananı gerçek olarak kabul etme güdüsünü derinden inceler.

Filmle ilgili fazlaca spoiler vermeden şunu söyleyelim, filmde ilk önce Polley’nın büyürken ona sunulan hayatın hikâyesine şahit oluyoruz sonrasında zihnimiz karışıyor çünkü yönetmen sevimli kır hayatı sahnelerini saptırıp sarsıcı gerçekleri sunmaya başlıyor. Yönetmen bu şekilde Schopenahauer’ında değindiği gibi zihnimizin bizi rahatlatmak yani psikolojik stabilitemizi korumak adına gerçekleri maskeleyen kurgularla oyaladığını öne sürer. Yine Schopenhauer’ı alıntılamak gerekirse:

“Tüm gerçekler üç aşamadan geçer. Önce alaya alınırlar; sonra kendilerine şiddetle karşı çıkılır ve son olarak doğruluklarının çok açık olduğunu ilan ederler.”

Bu şekilde gerçeği adımlar halinde tanımlamaya başlıyoruz ve bu bizi kendi psikolojik benlerimiz hakkında daha bütüncül bir kavrayışa doğru gitmemizi sağlıyor. Aslında böyle bir kavrayışla birlikte bu kurgusallığın nörotik yan etkilerine karşı daha açık hale geliyoruz sonuç olarakta varlığımızın tuhaf yönlerini kolaylıkla kabullenmiş oluyoruz.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up