Bizimle İletişime Geçin

Liste

İlhamını Arthur Schopenhauer’den Alan 10 Film

Schopenhauer felsefesi ile soslanmış 10 yapım.

Yayınlandı

tarihinde

Alman filozof Arthur Schopenhauer hem bir metafizikçi, bir psikolog hem de bir estetisyendir. Bütün bu özellikleri ile Schopenhauer aynı zamanda 19. Yüz Yıl Avrupasının düşünce tarzını derinden etkilemiş bir fikir adamıdır. Schopenhauer’ın fikirleri günümüzde hala dünya ile kurduğumuz bağlantıda etkisi görülen bir filozoftur. Sadece bu değil, aynı zamanda deneyimlerimizin, içsel arzularımızın sembolik davranışlarımıza yansımasından tutun dünyaya kendimize ait bir parçayı dünyaya bırakma isteğimize kadar derin bir anlayışın köklerine sahiptir Schopenhauer.

arthur-schopenhauer

En bilinen eseri İstenç ve Tasarım olarak Dünya’da insani arzularımıza değinir Alman filozof ve bunu “istenç” olarak literatürümüze geçirir. Varlığımızla içli dışlı olmuş bu “istenç” kavramı davranışlarımızı, arzularımızı, hayallerimizi ve seçimlerimizi etkileyerek akıl ve ruh kaynağımızı oluşturur. Esasen Schopenhauer “istenç” kavramını Immanuel Kant’ın Numen isimli fenomenolojik (ya da belki de anti-fenomenolojik) elementinden esinlenerek kavramlaştırır. Kant’a göre “numen” kendi içinde var olabilmenin mümkünlüğü ile ilgili bir kavram, aslında “numen”algımız dışındaki gerçeklerin bir yönü. Schopenhauer’a göre insandaki istenç gerçek dünyayı algılamanın “numenal” bir şekli. “İstenç” dediğimiz kavram insan deneyiminin dışında gibi düşünülse de aslında iç içeler.

Açıkça söylemek gerekirse Schopenhauer “istenç”in insanların ve hayvanların davranışlarını etkilediğini ve yine insanların ve hayvanların egoizmi ile sürekli bir çatışma halinde olduğunu belirtir. Bu çatışmayı çözümlemek için Schopenhauer kıta felsefesinin idealleri ile (özellikle Kant, Rousseau ve Hume’ın fikirlerini) doğu spiritüelizmi ile sentezler. Tabii bu tam da Avrupa’lı bilim adamlarının kolonilerinde yaşamaya ve çalışmaya başlaması ile Hindu ve Budist metinleri üzerine çalışmaya başladıkları bir zaman dilimine denk gelir.

Schopenhauer özellikle Budist ve Hindu teolojileri içerisinde yer alan deneyüstülük fikrine ilgi duyuyordu, özellikle döngüsel yeniden doğuş, karma kavramı ve Hindu Upanişad kavrayışları İstenç ve Tasarım olarak Dünya’nın metafizik perspektifini ve metnini derinden etkilemiştir. Yeterli Sebebin Dörtlü Kökü ve katartik Varolmanın Acısı’nı yazarken de yine yukardaki konteksti temel alarak yazmıştır. Schopenhauer’ın fikirleri hala akademik ve popüler zihniyetimizi derinden etkiler. Çoğumuz hala Doğu dinlerini (bazen yanlış ya da naif bir şekilde) Batılılaşmış ve epistemolojik merkezimi oluşturmuş bu Schopenhauer bilinci ile algılıyoruz ya da yorumluyoruz. Onun fikirlerinin etkileri mesela modern edebiyatta (Borges, Samuel Beckett, Tolstoy), fizikte ve matematikte (Wittgenstein, Einstein), modern filozofların çalışmalarında (Jung, Schrodinger, Horkheimer) aynı zamanda müzikte ve performansa sanatlarında da (Wagner, Dvorak, Schoenberg) görülmektedir.

Listemize gelecek olursak, ya direkt Schopenhauer’ın fikirlerini temel almış filmlerdir ya da Schopenhauer’ın felsefesi içerisinde incelenebilecek filmlerdir.

end of tour

The End of the Tour (Yolun Sonu, 2015)

James Ponsoldt’un Yolun Sonu (2015) adındaki biyografik filmi David Lipsky (Jesse Eisenberg) ve inzivaya çekilmiş postmodern edebiyatın dahi çocuğu olan David Foster Wallace’ın (Jason Segel) 90’ların ortalarında yaptıkları yolcuğu anlatır. Film benliğin doğasını, şöhretin ve sanatın modern toplumdaki yerine dair aydınlatıcı bir inceleme olarak görülebilir. Yolculuk bilindik “ahbap filmleri”nin çok dışında gelişiyor, filmde Segel formunda Wallace ile yapılan diyaloglar baskın. Film için Wallace’a dair son eser olarak ta denebilir, Ponsoldt daha çok aslında filmi seyirciye Wallace’ın düşünce yapısı hakkında bir özet film olarak sunmuş gibidir. Filmde Wallace rolündeki Segel şöyle der:

“Eski günlerde şu dile getirdiğimiz “ruhsal kriz” de olabilir bu. Bu öyle bir şey ki sanki hayatına ait herşey aslında kocaman bir yalandı ve aslında var olan herşey yoktu ve sen hiç birşeydin. Bütün herşey bir sanrıdan ibaretti. Sen herkesten çok daha iyiydin çünkü herşeyin bir sanrı bir hayal olduğunu biliyordun, aynı zamanda herkesten çok daha kötü durumdaydın çünkü işlevsellikten mahrumdun.”

Tam burada Schopenhauer’ın değindiği Istenç ve Temsilcilik (Tasarım) kavramları devreye giriyor, özellikle egoizmin arzu güdüsüne etkileri ve davranışlarımızı dışardan yönlendiren gücün bilinmemesi gibi bir konular filmde çokça işleniyor. Schopenhauer’ın zahitliğe karşı duyduğu ilgi alaka filmde Wallace’ın düşünceleri aracılığı ile irdeleniyor, mesela kişisel deneyimin sanrısal boyutuyla ve benliğin gerçek dışı olması ile ilgili altmetinler çokça filme yayılmış durumda.

Istenç ve Tasarım’da Schopenhauer uzunca hayatın bir illüzyon olduğuna dair farkındalığın istenç duygusu ile karşı karşıya gelmesinden bahseder. Bu karşılaşma sonrasında “istenç”in gerçekliği benliğin sanrısal boyutu bir uzlaşma sürecine girer. Filmde Wallace ve Lipsky ile filmde ilk karşılaştığımızda onların tam da bu sürece girdiklerini farkederiz. İki yazar egoizmin sadece acı getirdiğini anlamaya başlamışlardır ve “istenç” güdüsünde feragat etmek üzeredirler. İki yazarın ait oldukları topluma karşı yabancılaşması ve egoizmden kopmaya karşı duydukları aşırı istek filmde kompleks bir şekilde incelenir.

Benliğe dair filmde ikili ya da daha doğrusu değişken bir bakışaçısı vardır, filmin başlığına dikkat çekecek olursak bu arayışta bir son vardır fakat filmde geçen diyaloglara bakılırsa aslında yaşadığımız sürece bir son da yoktur. Yolun sonu diye bir şey yoktur yani.

Knight of Cups

Knight of Cups (Kupa Şövalyesi, 2014)

Terence Malick’ın Kupa Şövalyesi (2014) “istenç” kavramının doğasına direkt bir felsefik inceleme olarak görülebilir, filmde yine bu kavramın sahip olduğumuz personaları ve bu dünyadaki hem aktör hem de bir varlık olarak yerimizi nasıl şekillendirdiğine dair ipuçları var. Filmin anlatımında şan, şöhretin ve arzularının peşine düşmenin bireyi “istenç” duygusunda koparmak yerine aksine bu duyguya nasıl bağımlı hale getirdiğini görüyoruz. Filmde Rick (Christian Bale) Hollywood’da bir senarist olarak karışımıza çıkıyor ve onun kendini keşfetmek için çıktığı yolda modern dünyadaki varlığın bir hayaldan ibaret olduğunu keşfetmesini izliyoruz. Rick arzu’ya bağlı dürtülerinden kurtulma ümidi yaşarken aksine “istenç” duygusunun hâkimiyeti altına girmeye başlar. Schopenhauer’ın yazdığı gibi:

“Servet denilen şey deniz suyu gibidir; ne kadar içersen o kadar susarsın; bu aynı zamanda şöhret içinde geçerlidir.” Kupa Şövalyesi’nde tematik olarak tam da bu bakışaçısı incelenir, filmde Helen’ın da (Freida Pinto) belirttiği gibi:

“Kimse artık gerçek olanı umursamıyor artık.”

Malick’in filmi Schopenhauer’ın gerçeğin aslında bizi manipüle eden arzularımız ile arasındaki uzlaşma olduğu kavrayışının tefsirini sunuyor.

Andrei Rublev

Andrei Rublev (1966)

Andrei Tarkovsky’nın Andrei Rublev’i ustalıkla birçok temayı ve motifi işleyen bir film. Film aynı zamanda Tarkovsky’nin kişisel felsefi ve ideolojik fikirlerine dair ciddi ipuçları veriyor. Filmin konusuna bakacak olursak, film Ortaçağ’ın son dönemlerinde yaşayan ve bir fresk ve Ortodoks ikonografi sanatçısı olan Andrei Rublev’in hayatına değiniyor. Tarkovsky Rublev’i bir tür parabolik avatar olarak kullanarak modernizm hakkındaki fikirlerini açığa vurur, bu şekilde yönetmen kendi çağdaş felsefi geleneklerini Rublev’in hayatına ve sanatına işler.

Bu filmin Sovyet rejime dair ciddi eleştirileri de içerdiğine dair görüşler vardır, mesela Sovyet otoriteleri ile 15. Yüz Yıl çarlığı arasında paraleller kurulmuştur. Filmde doğrudan göndermeler yoksa da Tarkovsky’nin güncelerinden biliyoruz ki Schopenhauer’ın felsefesine karşı ciddi bir muhabbeti vardır, mesela ondan direkt bir alıntısını hemen buraya ekleyelim:

“Evren rüya görmekte olan tek bir insanın rüyasıdır ve rüya karakterlerle dolu bu rüyada herkes rüya görmektedir.”

Diğer filmlerinde de olduğu gibi, ama özellikle bu filminde, Tarkovsky rüyaya dair temaları çokça işler ve onların gerçekliğe olan etkilerine ışık tutar. Rublev’i ve çevresini saran renksiz imgeler ve filmin renkli sonu arasındaki fark renksizliğin gerçekliği temsil ettiğini renkli sonun ise Rublev’in yarattıkları yani eserleri olduğunun altını çizmek içindir.

Renk ve gri (renksiz) iki ayrı kontekst kullanarak Tarkovsky hayal ve rüyaları davranışlarımıza etkisi olan “istenç”in doğasından ayırmak istemiştir. Mesela Rublev bilinçli olarak yapmadığı ve Schopenhauer’ın bahsettiği “istenç” dürtüsü yüzünden işlediği günahlarından arınmak için bir manastıra katılmaya karar verir.

Kumiko the Treasure Hunter

Kumiko the Treasure Hunter (Kumiko Hazine Avcısı, 2014)

David Zellner’ın Kumiko Hazine Avcısı listemizdeki diğer filmlere göre daha az sofistike gibi gözükse de bir çok ortak tema içerdiği için listenin olmazsa olmazı dedik ve ekledik. Filmde bulunduğu ortama yabancılaşmış yalnız bir ofis çalışanı olan Kumiko (Rinko Kikuchi) adındaki bir kadının hayatına şahit oluyoruz. Kumiko sessiz bir şekilde onu aşağılayan patronu ve ona kötü davranan iş arkadaşları yüzünden acı çekmektedir. Evde kalıp kendini kült Amerikan filmleri seyretmeye verir, bu sürecin sonunda Fargo’nun ve filmin sonunda Steve Buscemi’nin sakladığı hazinenin gerçek olduğuna karar verir. Filmde Kumiko’nun fantezilerinin Schopenhauer’ın irdelediği aklıselim olmak ve delilik arasındaki ilişkiye gönderme olduğu anlaşılmaktadır. Schopenhauer’ın İstenç ve Tasarım olarak Dünya’da tanımladığı gibi:

“Zihin bir tür işkence gördükten sonra hatıraları ile arasındaki bağı imha eder ve boşlukları kurgularla doldurur. Zihin bu süreçte cinnet konumuna geçer bu şekilde mental acıların üstesinden gelmeye çalışır, tıpkı kangren olmuş bir uzvun artık işlevini yitirdiği durumda kesilip yerine tahtadan bir uzuv eklendiği gibi.”

Kumiko’nun Fargo’nun hazinesini bulmak için Amerika’ya olan yolculuğu “istenç”in yani arzuların kişisel gerçekliğin kavrayışına olan etkilerine değiniyor. Gerçek hayatından kaçmak adına Kumiko arzularına karşılık gelen kurgusal bir dünyaya kaçmayı tercih eder. Bu kurgusallık kavramsal bir korunma yolu olarak görülebilir, bu şekilde gerçekliğe dair anlayışın tamamen yok olmasını engellemiş oluyorsunuz. Schopenhauer’dan alıntı yapacak olursak:

“Bir acıdan kurtulmak amacıyla deliliğe sığınma arzusu aslında hepimizde var olan bir duygu. Bizler bize acı veren hatıralardan uzak durmak amacıyla sanki mekanik bir savunma mekanizması geliştiriyoruz ve bir tür güç kullanarak bu hatıralara sırtımızı dönüyoruz.”

Kavramsal bir zihin dağıtıcı etken olan kurgusal dünyayı zorlayarak Kumiko zihnini strese sebep olan herşeyden arındırır ve koruyucu hayal dünyasına dâhil eder kendini.

Me and You and Everyone We Know

Me and You and Everyone We Know (Ben ve Sen ve Diğerleri, 2005)

Miranda July’nın Ben ve Sen ve Diğerleri (2005) filmi eksantriklerin zihinlerinde bir yolculuk gibi, bunu yaparken bizlerin de rasyonel görünen benliğimizle ters düşen eksantrik yönlerine gönderme yapar. Filmde eksantrik yönlerimizin nasıl bilinçaltımızı şekillendirdiğini irdeleniyor. Mesela birileri ile iletişim kurmak adına yine bu yönlerimizi davranışlarımıza nasıl yansıttığımız gösteriliyor. Esasen film yalnızlık hakkında bir inceleme, insanların yalnızlığın üstesinden gelmek için en kırılgan taraflarını nasıl başkalarına açtıklarını sunuyor.

Film bir bireyin içindeki dâhinin başarılarla ortaya çıkmadığını, mesela Miranda July’nin karakterinin tuhaf multi-medya projelerinin sanatçı çevresi tarafından savuşturulması ya da John Hawkes’ın karakterinin ailesine karşı yabancılaşması, aksine (bireyin) benliğini sanat aracılığı ile nasıl yansıttığı ile yakından alakalı olduğunun altını çizer. Schopenhauer İstenç ve Tasarım olarak Dünya’da bu bakış açısına şöyle bir açıklık getirir:

“Kitapların deneyime karşılık gelmemesi ve öğrenmenin dâhilikle alakası olmaması iki ayrı fakat ilintili fenomendir, yani soyut hiçbir zaman perspektifin yerini alamaz.”

Soyutluğun etkileşimin yerini alamayacağını anlamamızı isteyen Miranda July, Schopenhauer’ın deneyimin gerekliliğine ve soyut bir tecrit edilme ile karşılaşmanın yararlarına dair fikirlerini seyirciye sunmaya çalışır.

J'ai pas sommeil

I Can’t Sleep (Uyuyamıyorum, 1994)

Claire Denis’ın Uyuyamıyorum’u listede çıkıntı gibi dursa da davranışların doğasını derinlemesine incelemesi, “istenç”in davranışlarımıza etkisini ve toplum tarafından kabul görmeyen bazı arzularımızın yine davranışlarımızı nasıl etkilediğini sorgulaması gibi özellikleri düşününce olması gerektiğine karar veriyoruz.

Schopenhauer’ın cinayet ve arzuların nasıl katil zanlılarını etkilediğine ya da “istenç”in arzular tarafından nasıl saptırıldığına dair karmaşık fikirleri vardır. Bunu biraz açmak için Schopenhauer’dan bir alıntı ekleyelim:

“Kanunlara göre ölüme mahkûm edilmiş katil aslında bir araçtır artık. Kamunun güvenliği, (hukuk devletinin asıl ilkesidir güvenlik) katil tarafından tehdit edilmiştir. Katilin hayatı ve kişiliği işte tehdit altında olan kamu güvenliğini ve kanunları tekrardan oturtmak adına bir araç olmalıdır.”

Denis’ın filminde işte bu ürkütücü ahlaki bakış açısı yakından incelenir. Denis, Schopenhauer’ın bu keskin çizgileri olan siyah-beyaz ahlaki anlayışını alt üst ederken kötü olarak atfettiğimiz hayatları toplumsal kontekste ele alır. Paris’in klasik romantik sokakları yerine kırsal kesiminde geçen film kötü olanın arzularıyla yüzleşmemizi sağlarken bizlerde bu tür duyguların güncel perspektifimizi nasıl etkilediğini sorgular. Denis’in filmi katiller konusunda Schopenhauer’la ters düşse de, aslında ikisi de zihinlerimizin pasif olmaktan ziyade içimizdeki istem özgürlüğü ile etkileşime geçerek aktif rol aldıklarında hem fikirler. İkisi de her bireyin kötülük kapasitesine sahip olduğunu savunuyor. Bu hem korkutucu fakat diğer yandan da böyle bir farkındalık arzularımızın doğasını anlayıp belli sınırlar koyarak acı çekmekten kendimizi alıkoyabileceğimizi sağlar.

NASHVILLE

Nashville (1975)

Robert Altman’ın Nashville’ı genelde 1975’lerin Amerikan toplumuna hicivli bakış açısı sergileyen bir film olarak görülür. Film aynı zamanda insan psikolojisini inceleyen ve yine arzularımızın ve “istenç”in rasyonel benliklerimizi nasıl etkisi altına aldıkları hakkında bir inceleme niteliği taşıyor. Bütün bunları Altman’ın şöhreti ele alış biçimde görebiliriz. Bu kapsamda yönetmen arzularımızın kendilerini ortaya koyması ve yine arzularımızın rasyonel olduğunu düşündüğümüz fakat analiz ettikten sonra pişmanlık duyduğumuz davranışlarımıza olan etkilerini seyirciye incelikle sunar.

Kitlesel hareketlerin insan psikolojisine olan etkilerini derinlemesine ele alan Altman mesela Amerikan toplumunun hala devam etmekte olan popüler müziğe karşı duyduğu anlamsız tutkuya odaklanır. Yönetmen şöhrete karşı duyulan arzunun aslında insan psikolojisinin dâhil olma, sevme ve kabul görme ihtiyaçlarıyla yakından ilişkili olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bunu filmin sonunda daha açık bir şekilde görürürüz: folk-pop yıldız Kenny Fraser (David Hayward) kendi başarısızlığı sonrasında filmin diğer pop yıldızları olan Barbara Jean ve Haven Hamilton’ı öldürmeye yeltenir. Böylelikle arzularımızın ve “istenç”in özalgımızla etkileşim halinde olduğunu ve esasen rasyonel olmayan potansiyel seçimlerimizi veya davranışlarımızı rasyonalize edebileceklerini görürüz. Schopenhauer’ın öne sürdüğü gibi:

“Her insan kendi görüş alanının sınırlarını, dünyanın sınırları olarak algılar.”

Inland Empire

Inland Empire (2006)

David Lynch’ın Inland Empire’ı gizemli ve bir hayli esrarlı bir film. Filmde en çok değinilen Schopenhauer kavrayışlarından biri hafıza ve hafızanın öz kimliğimize olan etkileridir. Filmde belli bir kronoloji yok, sahneler karmaşık bir şekilde sunuluyor seyirciye, Lynch aslında bu şekilde Schopenahuer’ın hafızaya dair fikirlerinin ipuçlarını vermiş oluyor. Schopenhauer’a göre hafıza numenal istenç’in bir yüzü ve bireyin özerk eylemliliğini zorluyor. Hafıza hem arzularımızı üreten hem de bilmediğimiz arzularımızın ortaya çıkmasını sağlayan bir araç. Bunun üzerine Schopenhauer şunu yazar:

“Bazen ve sebepsiz yere uzun süre unutulmuş sahneler birden hafızamızda canlanır, bu genelde olayların meydana geldiği zamana ait nadiren algılanabilir bir kokunun yeniden ortaya çıkması ile meydana gelir. Koku, bilindiği üzere, herşeyden çok hatıraları kolaylıkla canlandırma özelliğine sahiptir. Yani çokta önemli gibi gözükmeyen bir şey gayette bağlantı noktası olma özelliğine sahip olabilir.”

Bu şekilde Lynch hafızaya dair temaları bulmaya çalışırken bunların nasıl manipüle edilebileceğini bizleri Schopenhauer’ın hafızanın “süzgeç”i olarak adlandırdığı ve hatıraların birbiriyle içiçe geçtiği kavramın tam içine yerleştirerek inceler. Böylece Lynch hafızanın doğasında içimizdeki arzuları üretme potansiyeli olduğunun altını çizer.

Filmin gösteriminden hemen sonra Lynch izleyicilere filmin Schopenhauer’lı tematik yapısına dair ipucu vermek istermişçesine Schopenhauer’ı etkileyen Upanişad metinlerinden bir alıntı yapar:

Hepimiz bir örümcek gibiyiz, tıpkı örümcekler gibi hayatımızı dokuruz ve dokuduğumuz o ağın içerisinde hareket ederiz. Rüya gören rüya sahipleri gibiyiz, rüyada yaşayan rüya sahipleri. Bu bütün evren için bir gerçekliktir ve geçerlidir.”

Kiss of the Spider-Woman

Kiss of the Spider-Woman (Örümcek Kadının Öpücüğü, 1985)

Hector Babenco’un Örümcek Kadının Öpücüğü Arjantinli yazar Manuel Puig’ın bir romanından uyarlamadır. Film Valentin (Raul Julia) ve Luis (William Hurt) adındaki iki tutukluyu konu edinir. İki tutuklu karakterin zamanı birbirlerine tekrar tekrar anlattıkları favori hatırlarını anlatmakla geçer. Aslında bu daha çok Luis’in hücre arkadaşının konforu için oynadığı bir oyundur. Filmin devamında farkediyoruz ki Luis arkadaşı Valentin’i manipüle ederek ondan hapse girmeden önce bağlı olduğu (solcu) devrimciler hakkında hapishane otoritelerine bilgi sızdırıp hapisten erken çıkma planları yapmaktadır. Fakat aralarındaki arkadaşlık iyice gelişir ve Luis arkadaşına dair yaptığı hain plan konusunda çekimserleşir.

İhanet temalı bir hikâye olmasına karşın, filmde Schopenhauer’ın estetik anlayışının metafizik kavramlarına göndermeler çokça vardır. Esasen filmde Schopenhauer’ın sanat (bu durumda hatıralar aracılığı ile hikâye sanatı) için söyledikleri üzerine durulur, yani sanat bir insana estetik haz sunarken onun bu şekilde gerçek dünyada yaşadığı acılardan zihinsel olarak kurtulmasını sağlar. Gerçek olmayanı yani kurgu olanı gerçek kabul ederek iki karakter bulundukları hücreden kurtulmuş oluyorlar. Ne yazık ki, Babenco ve Puig böyle bir kurgusal seçimin ölümle ya da bir hayal kırıklığı ile sonuçlanabileceğini öne sürerler. Sonuç olarak film sanki gerçek ve kurguyu birbirinden ayıran önceki filmde bahsettiğimiz örümcek ağına bir dokundurmadır.

Stories We Tell

Stories We Tell (Anlattığımız Hikâyeler, 2012)

Sarah Polley’nın Anlattığımız Hikâyeler’i güçlü sinematik bir biyografidir ve Schopenhauer’ın insanın doğasında olduğunu öne sürdüğü gerçek olan yerine arzulananı gerçek olarak kabul etme güdüsünü derinden inceler.

Filmle ilgili fazlaca spoiler vermeden şunu söyleyelim, filmde ilk önce Polley’nın büyürken ona sunulan hayatın hikâyesine şahit oluyoruz sonrasında zihnimiz karışıyor çünkü yönetmen sevimli kır hayatı sahnelerini saptırıp sarsıcı gerçekleri sunmaya başlıyor. Yönetmen bu şekilde Schopenahauer’ında değindiği gibi zihnimizin bizi rahatlatmak yani psikolojik stabilitemizi korumak adına gerçekleri maskeleyen kurgularla oyaladığını öne sürer. Yine Schopenhauer’ı alıntılamak gerekirse:

“Tüm gerçekler üç aşamadan geçer. Önce alaya alınırlar; sonra kendilerine şiddetle karşı çıkılır ve son olarak doğruluklarının çok açık olduğunu ilan ederler.”

Bu şekilde gerçeği adımlar halinde tanımlamaya başlıyoruz ve bu bizi kendi psikolojik benlerimiz hakkında daha bütüncül bir kavrayışa doğru gitmemizi sağlıyor. Aslında böyle bir kavrayışla birlikte bu kurgusallığın nörotik yan etkilerine karşı daha açık hale geliyoruz sonuç olarakta varlığımızın tuhaf yönlerini kolaylıkla kabullenmiş oluyoruz.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

Gözden Kaçan 10 Güzel Fransız Filmi

Fransız kalmayın!

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Tatlı Günler (1967) Les demoiselles de Rochefort IMDb 7,7

Hollywood’un Altın Çağ’ından bir müzikal uyarlaması olan Tatlı Günler, ikiz kız kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Anneleriyle birlikte yaşayan kardeşlerin biri piyano, diğeriyse dans öğretmenidir. Rengarenk sahneleriyle komediyi bütünleştiren kasabaya gelen iki yabancı, askerliğini yapmak üzere gelen genç sanatçı Maxence ve sevgilisiyle buluşmak isteyen Parisli işadamı Simon, kardeşlerin hayatını baştan aşağı değiştirecektir.

Paris Eğleniyor (1955) French Cancan IMDb 7,4

Yetenek avcısı ve şov yapımcısı Danglard, bir yandan tüm engellere ve kıskançlıklara rağmen ilerlemeye devam ederken bir yandan da çamaşırhanede çalışan ve Nini’ye bir kariyer hazırlama çabasındadır. Danglard’ın Moulin Rouge adlı yeni dans salonu Fransız Cancan’ın tapınağı olmak üzeredir.

Unutulmazlar (1962) Le doulos IMDb 7,8

 Maurice hapisten yeni çıkmış bir hırsızdır. Bir gün çalıntı mal satan Gilbert’i öldürür ve başka bir soygunun ganimetine konar. Bir sonraki soygunu için gerekli ekipmanı kendisine arkadaşı Silien tedarik eder.

Yumuşak Ten (1964) La peau douce IMDb 7,5

Pierre Lachenay, başarılı bir edebiyatçı ve yayıncıdır. Lizbon’a bir konferans için giderken Nicole isminde bir hostesle tanışır. Evli ve bir çocuk babası olmasına rağmen Nicole’a karşı duygularını engelleyemeyen Pierre, tüm varlığını kasıp kavuran bir aşkın içine düşer.

Son derece dengesiz bir yapısı olan karısı Franca’dan durumu saklamaya çalışsa da duyguları, artık Nicole’dan ayrı yaşamaya dayanamayacak boyuttadır. Karısından ayrılmaya karar verir ama bu ayrılık herkes için son derece trajik bir sonla noktalanacaktır.

François Truffaut’ya Cannes’da Altın Palmiye adaylığı getiren bu etkileyici dram, son derece sağlam karakter analizleri ve durum tahlilleri ile bunları çarpıcı bir dille sunan oyunculuklarla bezeli. Truffaut’nun en etkileyici filmlerinden biri olduğunu ekleyelim.

Une femme est une femme (1961) IMDb 7,5

Film, günün birinde bir bebek sahibi olmaktan başka bir şey istemeyen bir striptizci olan güzel Angela’nın öyküsünü anlatır. Birlikte yaşadığı sevgilisi Emile buna yanaşmaz ve ertelemeye çalışır. Angela’nın sürekli ısrarları karşısında onu biraz da baştan savmak için şaka yaparak onun en iyi arkadaşı Alfred ile bir gece geçirmesini önerir. Bu arada Alfred de Angela’ya ilan-ı aşk eder. Sonunda Angela, Emile’in önerisine uyar; şaka gerçek olur ve yanlış anlamalar, kıskançlıklar ve tartışmalar başlar. Ama sonunda Angela istediğine kavuşur.

Jean de Florette (1986) IMDb 8,0

Uzun bir aradan sonra doğduğu köye dönen Ugolin’in en büyük hayali karanfil yetiştirmektir. Bu işte yüksek bir kâr olabileceğini gören amcası Le Papet yeğenine karanfil ekmesi için bir tarla aramaya başlar ve komşusu Jean Cadoret’nin çiftliğinde karar kılar.

Un homme qui dort (1974) IMDb 8,1

Modern yaşamın ağırlığını kaldıramayan, tutunamayan bireyler üzerine bir film. Artık hiçbir şey hissetmeyen isimsiz baş karakterin hikayesi, diyalog olmayan, sadece bir dış sesin konuştuğu film boyunca anlatılıyor.

Paralel Yaşamlar (1955) La Pointe-Courte IMDb 7,1

Dört yıllık evlilikleri boyunca birbirlerinden uzaklaşan bir adam ile bir kadın, kocanın doğum yeri olan La Pointe-Courte adlı küçük balıkçı köyünü ziyaret ederler. Köyde bulundukları süre boyunca iş, eğlence, evlilik, doğum ve ölümün basit izleği çevrelerinde sürüp gidiyor. Bu durum yavaş yavaş çiftin hayata bakışını değiştiriyor ve yeniden bir araya geliyorlar. Film, Fransız Yeni Dalgası’nın ilk örneği olarak kabul ediliyor. Agnès Varda’nın geniş bir toplumsal-siyasal konular yelpazesini içeren bu ilk sinemasal çabası, aslında paralel olarak gelişen iki film. Paralel Yaşamlar, nesnelerin görünürdeki dünyası ile duygu ve düşüncelerin iç dünyası arasındaki ikili ilişkiye duyduğu ilgiyle, 60’lı yılların yeni Fransız sinemacılarını çok meşgul edecek bir temayı ele alıyor.

Zazie dans le métro (1960) IMDb 7,0

Küçük kız çocuğu Zazi, taşradan Paris’e Amcası Gabriel’in evinde kalmaya gelir. Zazi’nin hayallerini Paris metrosunda gezmek süslemektedir. Bu amaçla Gabriel’in evinden kaçar.

Genç ve Güzel (1972) Une belle fille comme moi IMDb 6,5

Stanislas Previne suçlu kadınlar üzerine tez yazan genç bir sosyologtur. Hapishanede yapacağı bir görüşme kapsamında Camille Bliss ile tanışır. Camille, sevgilisi Arthur’u ve kocası Clovis’i öldürmekle suçlanmaktadır. Böylece Stanislas’a hayatını ve aşk ilişkilerini anlatmaya başlar.

Taste Of Cinema

Okumaya Devam Et

Liste

Psikolojiyi Geren 10 Film

Dikkat bu filmler psikolojiyi gerer.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Ölüm Korkusu (1958) Vertigo IMDb 8,3

Vertigo, Hitchcock’un teknik ve işlediği konu itibariyle sinema tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilir. Bir suçluyu kovalarken çatıdan düşen ortağını kurtaramayan dedektif Scottie Ferguson’da, bu olayın ardından yükseklik korkusu başgösterir. “Vertigo” hastalığına dönüşen bu korku nedeniyle mesleğini bırakıp emekli olan dedektir, eski bir arkadaşı tarafından, ruhsal sağlığından şüphe ettiği karısı Madeleine’ni izlemesi için kiralanır. Scottie de kadını daha yakından izledikçe bir şeylerin yolunda gitmediğini fark eder; dahası kadının intihara meyilli olduğunu görür. Artık işleri yoluna koymak için uzaktan takip etmek yetersiz kalacak, Scottie’yi kendi korkularıyla da yüzleşeceği bir mücadelenin içerisine sürükleyecektir.

Rosemary’nin Bebeği (1968) Rosemary’s Baby IMDb 8,0

Tanınmış bir aktör olmak için çabalayan Guy ve güzeller güzeli karısı Rosemary, New York’taki yeni hayatlarına başlamak için eski bir binada mütevazi bir daire kiralarlar. Genç çiftin bu yabancı yere alışmalarındaki en büyük yardımcısı üst katlarında oturan yaşlı Castavet çifti olur. Castavet çiftinin ‘fazlaca’ misafirperver olan tavırları güzel Rosemary’i şüphelere sürüklerken kocası Guy olan bitenin farkında değildir. Günden güne tedirginleşen ve şüpheleri kocası tarafından önemsenmeyen Rosemary gördüğü tuhaf ve korkutucu bir rüyayla derinden sarsılır. Rüyasında şeytani bir varlık tarafından tecavüze uğradığını gören kadın gerçek hayatında da hamile kaldığında komşuların gizemi giderek artacaktır.

The Wicker Man (1973) IMDb 7,5

Neil Howie isimli bir dedektif polis İskoçya’daki Summerisle Adası’nda meydana gelen gizemli bir davayı çözmek için bölgeye gider. Bir genç kız esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuştur ve Howie onu bulması için görevlendirilmiştir. Adaya vardığında bir sürprizle karşılaşan dedektif yerli halktan aslında öyle bir kızın asla var olmadığını işitir. Koyu bir Pagan inancına sahip olan yerli halk genç kızın varlığını kabul etmedikçe Neil Howie burada paganizme dair öğrendiği şeylerle birlikte olayların göründüğü gibi olmadığına kanaat getirecek, genç kıza ne olduğunu öğrenebilmek için ada halkına karşı zorlu bir mücadeleye girişecektir.

Gözü Tamamen Kapalı (1999) Eyes Wide Shut IMDb 7,4

Bill Harford ve karısı Alice Harford’ın dış dünyaya mutlu bir yansıyan bir evlilikleri vardır. İlişkilerinde her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün katıldıkları bir davette Alice, başka erkeklerle sohbetlere dalar. Bunu fark eden Bill, hem sinirlenir hem de yaşanan bu duruma tuhaf bir tepki gösterir. Bill, yaşanan o geceden sonra kimliğini cinselliğe emanet edecektir. Oldukça tuhaf düşüncelerle örülü bir cinsellik dünyasına doğru savrulacaktır.

İnsan Avcısı (1986) Manhunter IMDb 7,2

Will Graham özel bir vazifelendirmeyle tekrar eski işine geri dönmek durumunda kalmıştır. Kendisi emekli olmuş bir gizli ajandır. Daha önce FBI için hizmetlerde bulunmuş, emekli olmuş, lakin şimdi amansız bir seri katili enselemek için tekrar iş başı yapmıştır. Will Graham, psikopat düşünce tarzını çözme konusundaki yeteneğine ek olarak, daha önce yakaladığı ünlü katil Dr. Hannibal Lecter’ın da yardımıyla Kızıl Ejder olarak bilinen korkunç caninin peşine düşer. Thomas Harris’in Kızıl Ejder adlı kitabından Michael Mann tarafından sinemaya uyarlanan yapım, Hannibal Lecter efsanesinin gençlik dönemini de kapsamaktadır. 1986 yapımı bir suç filmi olan Manhunter’da yönetmenlik koltuğunda Michael Mann oturmakta. Heyecanlı br polisiye.

Tiksinti (1965) Repulsion IMDb 7,7

Londra’da kız kardeşi ile yaşayan Carol’un (Catherine Deneuve) oldukça güzelliğinin ve sıradan yaşamının arkasında kimsenin bilmediği takıntılı tiksintileri saklıdır. Özellikle cinselliğe olan tiksintisi kız kardeşinin tatile çıktığı bir zamanda oldukça şiddetli ve şizofrenik bir görünüm kazanır.

Karanlık Sırlar (2003) Janghwa, Hongryeon IMDb 7,2

Psikolojik gerilim içerikli film uslubu ve oyunculuk performansı ile dikkat çekiyor. İki kız kardeşin anneleri tuhaf bir biçimde ölür ve bunu takiben de kardeşler hastalanırlar. İyileşene dek de hastanede kalırlar. Tedavileri tamamlandıktan sonra eve dönen kardeşler, babalarının yeni eşi olan Eun-joo isimli üvey anneleriyle anlaşamaz. Zaman zaman üvey annelerinin garip davranışları ve kardeşlerin hastalığının tekrarlaması evde huzursuzlık yaratır. Ayrıca babalarının olaylara tepkisiz kalışı ve labirenti andıran yapısıyla yaşadıkları ev, kızları tedirgin etmeye başlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de doğaüstü olayların meydana gelmesi, gerilimi arttıracaktır.

Suç Zamanı (2007) Los Cronocrímenes IMDb 7,2

Hector karısıyla birlikte yeni evlerine taşındığı gün inanılmaz bir olay yaşar. Elinde dürbünü çevreyi gözetlerken ormanda çıplak bir kadın görür, çaktırmadan yanına gider fakat bu esnada gizemli bir adam tarafından bıçaklanır.

Aynı adamdan kaçarken garip bir mekana ve mekanda yer alan bir aletin içine sığınır. Fakat bu kaçış onun zamanda geriye gitmesine neden olacaktır. Hector zamanda geriye gidince bir anda 2. Hector durumuna düşer. Eski hayatına devam etmek için orijinalini öldürmesi gerekmektedir. Bu arada Hector’ların sayısı artar.

Şeytan Çıkmazı (1987) Angel Heart IMDb 7,3

Louis Cypher adlı gizemli bir müşteri, özel dedektif Harry Angel’dan bir adamı bulmasını ister. Verilen ipuçlarını değerlendiren Angel, hedefine doğru ilerledikçe bir takım doğaüstü olaylarla karşılaşır. Dahası, aranan kişiye dair bilgi aldığı herkes vahşice katledilmektedir. Polisin suçu kendi üzerine atmasından korkan Angel, her şeye rağmen görevini yerine getirmeye çalışır… Ta ki…

Kill List (2011) IMDb 6,4

Elindeki işi yüzüne gözüne bulaştırdıktan sonra yeni görev üstlenen bir tetikçi üç cinayet için garanti vererek önceki başarısızlığına dair sağlam bir bedel ödeyecektir. Başlangıçta kolay bir iş gibi görünen olay çok geçmeden farklı bir biçimde çözülmeye başlar. Öyle ki katilin kalbi dipsiz karanlıklara doğru yola çıkacaktır. Bedel sözcüğü hiç ummadığı bir anlamda gerçek olacaktır. Hayatı yönetenin kişinin kendisinden ziyade çok daha yüksek bir güç ve enerji olduğu aşikardır. Ve elbette duruma teslimiyet kaçınılmazdır.

Okumaya Devam Et

Liste

10 Johnny Depp Klasiği

İyi ki doğdun!

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Hollywood’un yıldız isimlerinden Johnny Depp‘in fantastikten drama uzanan film geçmişinden, 10 izlenesi film karşısınızda. Koltuklarınızı hazırladıysanız derin sulara açılıyoruz, keyifli seyirler.

Karayıp Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti (2003) Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl IMDb 8,0

Karayip Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti, genç bir kızı kurtarmaya çalışan korsan Jack Sparrow ile demirci Will Turner’ın maceralarını anlatıyor. Yerel vali Weatherby Swann’ın 12 yaşındaki kızı Elizabeth, Jamaica’ya yaptığı deniz yolculuğu esnasında bir gemi enkazıyla karşılaşırlar. Bu enkazdan kurtulabilen tek kişi küçük Will’dır. Elizabeth küçük çocuğun boynundaki altın madalyondan onun bir korsan olduğunu anlar, bu yüzden madalyonu alarak saklar. Yıllar sonra Elizabeth, azılı bir korsan olan Barbossa tarafından kaçırılır. Çılgın ve iyi yürekli bir korsan olan Jack Sparrow ise Elizabeth’in çocukluk arkadaşı Will Turner’la bir olur ve kızı kurtarmaya çalışırlar. Ancak bu gizemli madalyon hayalet gemiyi harete geçirerek gizemli incinin lanetini canlandıracaktır.

Makas Eller (1990) Edward Scissorhands IMDb 7,9

Edward Scissorhands’i yatan mucit, işini tam olarak bitiremeden ölmüş ve Edward’ı makaslardan oluşan elleriyle bırakmak zorunda kalmıştır. Münzevi bir yaşam süren genç, Peg Boggs’in onu evine götürmesiyle birlikte topluma karışmaya başlayacaktır.

Ed Wood (1994) IMDb 7,8

Ed Wood, kimilerine göre dünyanın en kötü yönetmeni, kimilerine göre de, filmleri son derece keyifli, nev-i şahsına münhasır kült bir yönetmen. Tim Burton, ikinci grupta yer alan bir yönetmen olarak daima ilhamları arasında tuttuğu Wood’un filmcilik serüveni üzerine bu filmi gerçekleştirdi.

Köstebek (1997) Donnie Brasco IMDb 7,7

1978 senesi… Joe Pistone işine ve teşkilatına sadık bir FBI ajanıdır. İşi gereği, altı yıldır mücevher hırsızlığı yapmaktadır ve Donnie Brasco olarak anılmaktadır. Sorun şudur ki, Pistone bir süre sonra oynadığı role inanmaya ve gerçekten de Donnie Brasco olmaya başlayacaktır. Bir süre sonra mafyanın bağırsaklarında gezinmeye başlayan Pistone, gitgide kendini bu yeraltı kültürün içerisinde devinmeye başlayacaktır. Kim olduğunu unutmaya başlar başlamaz, tüm hayatını değiştirecek bir açmazın içerisine doğru sürüklenecektir. Mike Newell’ın En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar’a aday olan filmi Joe Pistone’un kendi yazdığı bir kitaptan, yani, gerçek bir hikâyeden yola çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise Al Pacino, Johnny Depp ve Michael Madsen gibi isimler var.

Vegas’ta Korku ve Nefret (1998) Fear and Loathing in Las Vegas IMDb 7,6

Yıl 1972… Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanlık koltuğunda Nixon hüküm sürmektedir. Halen cereyan etmekte olan Vietnam savaşında birçok genç ne uğrunda bile olduğunu bilmeden teker teker ölmektedirler. Doktor Gonzo ve Raoul Duke, Las Vegas çölünde yola devam etmektedirler. Geçmişin acılarını üzerlerinde taşıyan bu iki adam, çeşitli taşkınlıklarla kendilerine bir merhem bulmaya çalışmaktadırlar. Bir otostop ile durdurulurlar. Halisülasyonlarıyla yaşayan ikili, arabalarına binen üçüncü kişiye karşı normal tavırlar takınmaya çalışacaktırlar. Terry Gilliam’ın 1998 yapıtı filmi kısa sürede gençliği etkilemiş ve kendi haline bir külte dönüşmüştü. Filmin başrollerinde Johnny Depp, Benicio Del Toro ve Tobey Maguire var.

Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (2007) Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street Ù IMDb 7,3

Sweeney Todd İngiltere’de berberlik yaparak yaşamını sürdüren, çok güzel bir eşi olan, hayata umutla bakan bir adamdır. Fakat kasabanın önde gelenlerinden birinin güzel eşinde gözü vardır. Yersiz bir suçlama ile hapse atılır ve ardından sürgüne gönderilir. Hayatı darmadağan olan Sweeney Todd kurtulup geri dönmek ve intikam almak için yemin eder. Yıllar sonra geri geldiğinde her şey çok değişmiştir fakat onu hatıralar içerisinde sabırla bekleyen biri vardır, Bayan Lovett. Şeytan Berber Bayan Lovett’ın da yardımıyla suçluyu bulana kadar acımasız bir cellada dönüşecektir; bu arada kasabayı birbirinden güzel kek ve çörek kokuları kaplarken şüphelenmek kimsenin aklına gelmeyecektir.

1936 yılında oynanan bir Broadway müzikali olan Sweeney Todd: The Demon Barber of the Fleet Street’ten Tim Burton tarafından sinema perdesine uyarlanmış versiyonunda Şeytan Berberi her karakterin altından başarıyla kalkan Johnny Depp canlandırırken, ona Bayan Lovett karakterinde Helena Bonham Carter eşlik ediyor.

Amerikan Rüyası (1993) Arizona Dream IMDb 7,3

Axel Blackman, ailesi ölünce New York’a yerleşip büyük bir balıkçılık şirketinde tuhaf bir işe girmiştir. İşi balıkları saymaktır! Arizona’da araba satıcısı olan Leo Amca birden ortaya çıkar ve onu memleketine çağırır. Çünkü evlenecektir ve Axel’in nikahta sağdıcı olmasını, sonrasında da işini devralmasını istemektir.

Charlie’nin Çikolata Fabrikası (2005) Charlie and the Chocolate Factory IMDb 6,6

Son derece sıra dışı bir yapıya sahip olan Willy Wonka’nın bir çikolata fabrikası vardır. Bu fabrikayı, kendisinden sonrası için bırakabileceği birini aramaktadır. Bir değerlendirme yapabilmek için yarışma düzenler. Önce eğitecek sonra da zamanla yerini devredecektir. 5 çocuk seçer. Bunlardan birisi Charlie’dir. O fakir bir aileden gelen bir çocuktur. Diğerleri ile birlikte çikolata fabrikasını gezerler. Charlie’nin orada görecekleri, çok etkileyecek ve onu Wonka’nın hayal alemine çekecektir. Tim Burton, bu işte en iyilerden olarak yeni bir fantastik komedi ile karşımızda.

Gilbert Grape’i Ne Yiyor? (1993) What’s Eating Gilbert Grap IMDb 7,7

Küçük bir kasabada sıradan bir yaşam süren Gilbert’ın hayatı sorumluluklarından ibarettir. Bir yandan obezite hastası annesi, diğer yandan ise otizm hastalığıyla mücadele eden kardeşiyle ilgilenmek zorundadır. Hayatında en olağandışı durum ise kasabalarından geçmekte olan Becky ile karşılaşması olur. Becky, Gilbert’ın hayatına adeta bir güneş gibi doğar. Ona daha önce hiç karşılaşmadığı bir şeyi, aşkı armağan eder. Ancak Gilbert’ın omuzlarındaki sorumlulukları bu aşkın arasında devasa bir engel olarak durmaktadır.

Ölü Gelin (2005) Corpse Bride IMDb 7,3

1800’lerin sonlarına doğru bir Victorian kasabasında bir adam ve bir kadın Victor Van Dort ile Victoria Everglot nişanlanırlar. Everglotlar’ın paraya ihtiyacı vardır aksi takdirde sokaklarda uyumak üzeredirler. Van Dortlar ise sosyetede adlarının geçmesini seven insanlardır. Yalnız düğün provası esnasında bir şey yanlış gider. Victor, koruluğa girer ve orada bulduğu bir iskeletin parmağındaki yüzüğü kendi parmağına geçirir. O anda da kendisini ölü gelin Emily ile evlenmiş bulur. Öteki tarafta Victoria onu beklerken, Victoria’nın yerini alacak zengin bir başka kişi vardır. Bu durumda ortada iki gelin ve bir damat varken Victor’u hangisinin elde edeceği bir muammadır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler