İkinci Yeni Şairleri Yönetmen Olsaydı

Editörün Seçtikleri Liste
İkinci Yeni Şairleri Yönetmen Olsaydı

Edip Cansever – Hayat Ağacı (Life of Tree)

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever yönetmen olsaydı, büyük ihtimal çekeceği film Terence Malick’in Hayat Ağacı filmi olurdu. Şiirsel imgelerin havaya uçuştuğu yapım, Cansever’in o güzelim şiirindeki masa gibidir. Malick, masaya olanı biteni, çocukluğu, babalığı, aileyi, anneliği, hayatı koymuştur. Ekmeğin yumuşaklığını, bisiklet sesini, penceredeki ışığı koymuştur bir de. Yaşasaydı Cansever, böyle bir film çekerdi. Kameraya hayatın kendisini sığdırırdı.

Cemal Süreya – Yedinci Mühür (The Seventh Seal)

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…

Üstü kalsın…

—–

Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.

İkinci Yeni’nin nüktedan, zeki, ‘haylaz’ ve romantik şairi Cemal Süreya’nın şiirleri, hayatın arz-ı endam ettiği bir sirk gibidir. Dışarıdan bakıldığında eğlenceli görünen bu sirkte, her kahramanın kederi, ölüm korkusu, yalnızlığı, aşkı ve şehveti ayrı birer dizedir. Süreya, yönetmen olsaydı Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür’ünü çekerdi. Ölümle satranç oynayan bir şövalye, şehir şehir gezen bir tiyatro topluluğu… Hayat denen ölümcül sevdanın yaşatan kederi! Her biri bir şiir kadar güzel kahramanlarla dolu filmin kederini dizelerinde öğüten Süreya, Bergman’dan biraz daha neşeli bir Yedinci Mühür çekerdi orası kesin.

İlhan Berk – Düşüş (The Fall)

Her gün böyle gelip dünyadaki yerini alıyor.
‘Zor olan, diyor, şiirin hayatını yaşamaktır.
Yazmak sonra gelir hep.’ Bir bardak su ister
Gibi kolay çıkıyor bu sözler ağzından.
Kendiyle daha bir içli olmak için sonra
Her zamanki eski koltuğuna gidip oturuyor.
Göz göze geliyor ağaçlarla denizle gökle. Bir top
Karanfilde gezdiriyor ellerini. Burnuna götürüyor.
Sesleri dinliyor sonra. İyi akşamlar diyen
Yoldan geçen bir sesi. Gürültülerle inen sabahı.
Sessiz otları. Düşen günü.
Sesleri.Sesleri.Sesleri.
Böyle bütün gün sesleri dinleyip
Çekiliyor sonra,
dünyadaki yerine.

Kimi şiirleri olabildiğince kapalı kimi ise Karacaoğlan’ın dizeleri kadar duru ve folklorik. Şiirinin damarını türlü coğrafyalardan besleyen, imgelerin kaynaştığı İlhan Berk şiirleri gerçekle hayalin raks ettiği bir sahne gibidir. Düş müdür? Hayır! Gerçek mi? Kim bilir. İlhan Berk yönetmen olsaydı Tarsem Singh’in The Fall’unu yönetirdi. Hayal gücünün gerçeği madara ettiği şiirsellik ve görsellikle dolu The Fall el yazısının daktilo ile kaynaştığı bir A4 sayfası gibidir. Tarsem çekmeseydi, Berk kesin çekerdi.

Ece Ayhan – Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind)

Gelir dalgın bir cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lambayı. Uzanır
ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklarbir dilde
bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki Üzünç Teyze
tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullardan kovgun. Geçer sokaktan bakışsız bir
Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış. Bağırır Eskici Dede.
Bir korsan gemisi! girmiş körfeze.

İkinci Yeni’nin ‘sürrealist’ şairi, dili tüm parçalarına ayırdıktan sonra kendine göre yeniden birleştiren, mesela ‘bir atlastan boş bir deniz dersi’ yapan Ece Ayhan yönetmen olsaydı, aşırı sanatsal filmlere imza atardı orta ikiden ayrılan çocuklar için, orası kesin. Kapalı, üstüne aylarca düşünülecek garip imgelerle dolu filmler çekerdi. O kadar göz korkutmadan, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’i çekerdi diyelim. Ayhan şiiriyle okurunu kendi bilinçaltına, farkında olmadığı hafızasına gönderir. Bu film de öyle değil midir? Eternal Sunshine of the Spotless Mind bir Ece Ayhan filmidir!!!

1. Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve
2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.

Sezai Karakoç – Diriliş (The Revenant)

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

İkinci Yeni’nin en manevi damarını dizeleri ile dolduran Karakoç şiirlerinde hayatın anlamını arar. Aşkı, metafiziği, arayışı eserlerinde bolca gördüğümüz Karakoç; “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır” diyor. Yola düşmenin, arayışın şairi, yönetmen olsaydı The Revenant’ı (Diriliş) çekerdi. Tesadüfe bakın ki Karakoç; İstanbul’da Diriliş Yayınları ve Diriliş dergisini kurmuş bununla da yetinmeyip 1990 yılında “güller açan gül ağacı” amblemiyle Diriliş Partisi’ni kurmuştur. Karakoç, The Revenant’ın odağındaki intikam duygusunu -muhtemel- bir kenara atıp daha ulvi bir duyguyu işlerdi muhakkak.

Ülkü Tamer – Kasaba

Defterin bir çok sayfasını koparmışlar,
Örtünemez artık virgül bazı sayfalarla,
Kış gelir, virgül üşür,
Kış insanı üşütür,
Üşenen hayvanlar da
Girip toprağın altına
Uyurlar,
Toprağın sayfalarını koparmamışlar,

Çocukların sayfaları her kış koparılır.
Kar toplarıyla voleybol oynayan
Ağaçlarla,
Her çocuğun defterinde
Bir çok sayfası olmayan
Bir çok güzel virgül vardır,

Virgül kıştan üşür,
Çünkü kış gelince koparılır
Artık kalmayan öğrenciliğin,
Artık kalmayan tembelliğin sayfaları,

İkinci Yeni’nin tüm karakteristik özelliklerini taşıyan ama bir adım öteye geçip kendi sesini de koro da duyuran şair; hem bir aşk şairi hem de toplumcu gerçekçi bir aydın. Şiirlerinde duru ama çarpıcı imgeler barındıran Tamer, Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba filmini yönetirdi. Yukarıdaki dizelerle ne çok örtüşen yanı olan bu film, çocukluğu, kar’ı ve hayata konulmuş virgülleri taşır perdeye. Tamer de Nuri Bilge Ceylan gibi defterine şiirler doldurur. Biri kalemiyle, diğeri kamerasıyla.

Turgut Uyar – Bab’Aziz

birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri
gel ey büyük bakış yüce suskunluk gel artık beri

kentleri ve kasabaları ve köyleri çevirdik senin adına
kapıları tutmaktan artık herkesin nasır oldu elleri

olsun daha da tutarız sen varsan düşüncemizde ama gel
tutarız karaları ve denizleri ve yaşayan yürekleri

kendin karşı koydun yaptığın saraylara zindanlara tellere
yine kendin kullan artık kendi yaptığın tüfekleri

bozgun bir şubat sensin, ekmek ve kan senden, ekim sensin
nerende taşır büyütürsün nerende sonsuz gelecekleri

Turgut Uyar, İkinci Yeni’nin ‘Divan şairi’dir. Sesi, içimizdeki en güzel Arabistanlardan, göğe bakma duraklarından, ekmekten ve emekten gelir. Turgut Uyar yönetmen olsaydı, yola düşmüş bir dervişin öyküsü Bab’Aziz’i çekerdi. Şunu hatırlatmakta fayda var, Bab’Aziz’in gerçek yönetmeni Nacer Khemir de şairdir.

Oktay Rıfat Horozcu – İz Sürücü (Stalker)

Öyle durgun, sıcak saatler vardır ya,
Hani kararmış tahtalar, nikel, bakır
Işır karanlık odalarda, kanarya
Susar, kedi uyur, yazdır.

Hani yaprak kıpırdamaz, çakıl yanar,
Bir böcek sesi gelir bahçeden, fincan
Düşlere götürür sizi, kesik kanar,
Emersiniz, yazdır akan.

Öyle durgun, öyle sıcak saatlerde,
Sessiz bir bahçe görünür aynadan,
Nerde bu gök, dersiniz, bu ağaç nerde,
Ne Uzay kalmış ne Zaman!

Camdan duvarlara sıçrar da Yeşil
Parlar kararmış tahtalar, nikel, bakır,
Kanarya susar, kedi uyur, bir gül
Dalı pencerede, yazdır.

Garip akımından sonra İkinci Yeni’nin sularında gemisini yürüten Oktay Rifat, yönetmen olsaydı Yeşilçam’da birçok filme imza atardı. En başta Vesikalı Yarim! Ama İkinci Yeni’deki filmi olsa olsa Stalker olurdu. Tarkovsky’nin bu şairane felsefi filmini Oktay Rifat çekseydi nasıl olurdu diye merak ediyor insan.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up