Bizimle İletişime Geçin

Liste

Hollywood’un Tamamen Yanlış Ele Aldığı 10 Tarihi Savaş

Gerçekleri öğrenmenin zamanı geldi.

Yayınlandı

tarihinde

Hollywood’un tarihsel gerçeklikleri ve olayları sıklıkla yanlış sunduğunu söylesek çoğunuz şaşırmaz artık sanırım. Gerçi tarihi muharebeleri beyaz perdeye taşımak öyle kolay olmasa gerek. Bu savaşları objektif ve doğru olarak aktarmak çok az yönetmenin başarabildiği bir gerçektir. Sizin için hazırladığımız listemiz bilindik tarihi savaşları yanlış bir şekilde aktaran 10 filmden oluşmaktadır.

Liste sürpriz bozan içerir.

Battle of the Bulge

1) Battle Of The Bulge (1965) Ardenler Taarruzu

Ardenler Taarruzu II. Dünya savaşı’nda yer alan Amerika’nın en çok askerini yitirdiği savaştır, bu yüzden MGM’in bu filmde tarihi gerçekleri sorumluluk alarak doğru bir şekilde aktarmasını beklersiniz. Maalesef, film yapımcıları savaşın kendisinin o kadar da sinematik olmadığına karar verirler ve tamamen farklı bir savaş sahnesi kurgularlar. Yapımcılar her şeyden evvel Cinerama’nın kocaman ekranından ‘seyirciye nasıl etkileyici bir film sunarız’ derdine düşmüşler. Sonunda savaşın geçtiği yer olan Ardenler’in klostrofobik ormanlarını tamamıyla düzleştirip ağaçsız bir savaş alanı kurguladılar. Film böylece olması gereken savaş filminden çok sanki popüler bir kovboy filmiymiş gibi çekildi. MGM daha da ileri giderek savaşta çok önemli rolü olan ‘sis’ sahnelerini de çıkarıverdi. Tabii Alman tanklarının güneşli düz alandan gümbür gümbür geçmeleri hoş gözükebilir, fakat gerçekte tankların böylece görünürde olması durum hava saldırısına maruz kalmaları demektir. Filmin senaryosu o kadar sıkıntılıymış ki o vakitler müttefik güçlerin başında bulunmuş Dwight Eisenhower filme dair ciddi eleştirilerde bulunmuş. Eisenhower filmin başında itibaren filmdeki anlatıcının bölük isimlerine kadar herşeyi yanlış aktardığını vurgulamış. Eisenhower hatta filmde geçen çoğu olaylar dizisinin kurgusal olduğunun altını çizerek mesela yakıt deposu için yarışıldığına dair bir olayın hiç geçmediğini belirtir. Filmde Nazi casuslarının gerçek tehlikeymiş gibi gösterilmesi de ayrı mesele, zira Alman casuslar gerçek tehlike değillerdi. Eisenhower aynı zamanda filmde Alman panzerleri yerine Kore savaşında kullanılan Amerikan tanklarının kullanılmasını da eleştirmiş. Filmde tanklardan tutun uçaklara ciplere kadar herşey savaş sonrası araç modelleri kullanılmış. Şöyle bir gerçek de var, 1960’larda doğru savaş gereçlerini bulmak zor olabilir ancak en azından ciplerdeki İspanyol Ordusunun kamuflajını boyayarak yok edebilirlerdi.

300: Rise of an Empire

2) 300: Rise Of An Empire (2014) Salamis ve Maraton Muharebeleri

2007’de Warner Bros. 300’deki Termopylae Muharebesi’ne ait görsel olarak harika gözüken sahneleri ile ciddi bir atakta bulunmuştur. Bunun yanında film tarihi gerçekleri çarpıtmaktan ötürü çok da eleştiri almış; mesela bildiğiniz baskıcı Spartalı köle devletini sanki bir özgürlük simgesiymiş gibi sunuyor seyirciye. Buna karşılık yapımcılar öykünün Spartalı bir asker tarafından anlatıldığı için abartıların karakteri bağladığını iddia etmişlerdir. Bahaneleri işe yaramaz ki zaten filmin diğer sorunu başlığında bir imparatorluğun yükselişinden bahsedeceğinin işaretini verirken film boyunca bir imparatorluğunun yükselmeyişidir. Film Maraton Muharebesi ile açılış yapar, bu savaş milattan önce 490 yılında Atinalılar ve işgalci Persler arasında geçer. Atinalı General Themistocles Perslileri gemilerinden inerken onları şaşırtmak adına adamlarıyla birlikte üzerlerine gider. Maraton Muharebesi öncesi gerçekten de 5 gün boyunca Atinalılar ve Persliler karşılaşma geçirmişlerdir, fakat Atinalıların Pers ordusuna doğru yürümeleri şaşırtmak için değil aksine okçuluk konusunda avantajları düşürmek adına. Filmde Themistocles’ın Pers Kralı Darius’u oğlu Xerxes yanında okuyla öldürmesi savaşın sonunu getirir. Gerçekte Themistocles gibi Grek bir savaşçı yayını bu kadar iyi kullanamaz ve yine gerçekte Darius Maraton muharebesinin yakınlarında bile değildi ve savaştan sonra yaşlılıktan öldü. Filmdeki Xerxes Yunan diyarını işgal etmek için kendisini parlak bir deve çevirir. Kaçışını sağlamak için de Eva Green’in Artemisia’sını kullanır. Gerçekte Artemisia Halikarnas’ın dul kraliçesidir ve Xerxes’e 600 gemilik bir donanma sağlar. Artemisia Xerxes tarafından saygı gören ve kendi gemilerini yöneten bir kadındır fakat bütün donanmayı yönetmemiştir. Filmin en can alıcı kısmı ise Salamis muharebesidir, tarihçiler bu savaşta devasa metal gemilerin olmadığının altını çizerler. Yine tarihçiler Perslerin intihar bombacısı kullandığı iddialarını reddederler ki çok ilginç bunların hepsi filmde yer alır. Tarihi Sparta Themistocles’in 400 gemisine 16 gemi eklemesi yapmıştır fakat savaşta ciddi bir rolü olmamıştır. Gorgo kesinlikle orada yoktu ve kadın düşmanı Yunanlılar asla bir kadının onları yönetmesine izin vermediler.

3) Inchon! (1981) Inchon Muharebesi

Inchon belki de en kötü savaş filmidir. Eleştirmenler filmin “Aptal bir şekilde yetersiz” ve “bir hindiyi Godzilla gibi göstermiş” olduğunu vurgulamışlardır. Filmin yapımını ve finansal desteğini Reverend (din adamı) Sun Myung Moon’un ve onun çok tartışılan evanjelik kilisesinin karşılaması yine de filmi kurtaramadı. Fakat Moon araştırmasını yapmıştı, medyum Jeane Dixon ile anlaşmış ve onun ölmüş General Douglas MacArthur’ın astral bedeni ile görüşmesini istemiştir. Generalin ruhu mutludur, filmi desteklemektedir hatta yönetmeni kendi seçmiştir?! Hatta Moon filmin basın gösteriminde bu ruhtan alıntıyı da eklemiştir, “Bu filmin yapımı beni çok mutlu etti çünkü Kore savaşındaki kalbimi yansıtıyor. Bu filmi sonuna kadar destekliyorum.” Ruhla birlikte Moon 46 milyon doları filmin yapımına harcamıştır. Sonuç olarak Moon kendi favori bale grubunu ve İsa’ya ait subliminal imgeleri filme eklemesi için yönetmeni zorlamıştır. Moon aynı zamanda 3 milyon dolar harcayarak filmde yeterince kalabalık olmayan bir sahneyi tekrardan çektirir. Bu kadar yatırıma rağmen filmin tamamlanmış halinde model uçakların iplerle havada tutulduğunu göreceksiniz. Filmin doğruluğu ile ilgili yorum yapmak cidden zor; çünkü tam olarak ne olup bitiyor anlayamıyorsunuz. Filmde İnchon muharebesine dair sadece 15 dakikalık bir çekim var ki çoğu zaten kurgu. Savaş sahneleri çokça ucuz mesela patlama öncesi kendini yerlere atan insanlar gibi. Filmin gişe hasılatı sadece 5 milyon dolar olmuş ve sinema tarihine en büyük fiyaskolardan biri olarak geçmiştir.

Kingdom of Heaven

4) Kingdom Of Heaven (2005) Kudüs Kuşatması

Haçlı seferleri gibi çok az tarihi olay vardır bu kadar tartışmalara açık olan. O yüzden Ridley Scott’un bu konuyu filminde irdelemesi ciddi bir cesaret eseridir. Scott, filmin ilk yarısını Kudüs’ün Kralı 4’üncü Baldwin ve meşhur Müslüman lider Selahaddin Eyyübi arasında devam etmekte olan ateşkes ile bitirir. Bu ateşkes sürecinde herkes istediği gibi gelip gidiyor ve ibadetini yapıyor. Baldwin’in cüzzamdan dolayı ölmesi ile birlikte aşırı radikal ve şeytani Hristiyan Guy de Lusignan ve Tapınak Şovalyeleri huzuru bozmaya karar verirler. Ne yazık ki, film gerçeği yansıtmaz, 4’üncü Baldwin filmde anlatıldığı gibi öyle ılımlı modern bir figür değildir. Aksine Hristiyan olmayanların Kudüs’e girişini yasaklamış ve hatta Guy de Lusignan’ın Selahaddin’e saldırısı başarısız olunca kaçmış bir kraldır. Selahaddin Eyyubi çok barışçıl bir figür olarak sunulsa da ve sanki savaşa isteği dışında giriyormuş gibi gösterilir. Gerçek bu değildir; çünkü Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirmek için hep uğraşmıştır. Baldwin ve Selahaddin yıllarca birbiriyle savaşmış ve ateşkes, barıştan ziyade kendi iç işlerindeki sorunlar yüzünden ertleme olarak kullanılmıştır. Gerçi Ibelinli Balian’ın (Orlando Bloom) yanında bunların pek önemi yok. Scott’un bize karakterize ettiği Balian imani sorunlar yaşayan Fransız bir nalbant. Balian’ın karısı intihar etmiştir bu yüzden cenazesi kutsal toprağa defnedilmemiştir. Kasabanın rahibi karısının başını keserek mezarından çalar. Gerçekte ise Balian Filistinli bir asilzadedir, bir nalbant ya da ılımlı dindar olmamıştır ve karısı intihar etmemiştir. Filmin can alıcı bölümünde Balian Hıttin Muharebesi’nden kaçmayı başarmış ve Kudüs’ün korkak Hristiyan ataerkine rağmen Kudüs’ün savunması için Selahaddin’e karşı savaşmıştır. Oysa gerçekte Balian gayet de Kudüs’ün ataerkiyle birlikte savaşmıştır ama filmde riske girilmek istenmez. Saçma bir sahnede Balian, Kudüs’ün Hristiyanların geçmeleri için güvenli bir bölge görüşmesi yapar, bu sahnede şöyle tehdit savurur, “İnsanoğlunun aklını yitirmesini sağlayan sizlerin ve bizlerin ne kadar kutsalı varsa yok etmeli.” Buna karşılık Selahaddin Eyyübi, “Bundan daha iyisi olamaz” der, oysa gerçekte Selahaddin Eyyübi’nin böyle bir şey demeyeceği aşikâr. Yine gerçekte ise Balian Müslümanlara ait kutsal yerleri yok etmekle ve şehirde tuttuğu 500 müslüman köleyi de öldürmekle tehdit etmiştir. Filmde Selahaddi Eyyübi Hristiyanları barışçıl bir şekilde kabul eder oysa gerçekte fidye karşılığında kabul edilirler ve veremeyenler köle olur.

Lone Survivor

5) Lone Survivor (2014) Kızıl Kanat Operasyonu

Lone Survivor filmi “SEAL 10” adlı bir takımın 4 üyesinin Ahmed Shah adlı Talibanlıyı bulmak için Afgan dağlarındaki yolculuğunu anlatır. Takım 3 keçi çobanı tarafından keşfedilir ve Talibana bilgi gider. 50 kadar Talibanlı takıma saldırır ve dağdan aşağı 3 saatlik bir kaçış başlar. Takımın 4 üyesinden sadece Marcus Luttrell hayatta kalmayı başarır. Yine takımını kurtarmak adına helikopterle gelen 16 kişilik bir American askeri birlik yok edilir. Tabii film yapımcıları belli değerlere saygı gösteren bir film yapma amacındadırlar, fakat bu filmde bazı sahnelerin eğlence amaçlı gayette kurgu olmadığını göstermez. Mesela filmde Marcus Luttrell kurtarıldığında kalbi durur ve filmin bundan sonrası bir ‘flashback’tir (geçmişe dönüş). Gerçekte ise Luttrell’in kalbi durmamıştı ve kurtarıldığında ölümle pençeleşmiyordu. Bir röportajda Luttrell aldığı yaralardan bahseder, “Elimden ameliyat geçirdim, belim aynı şekilde hatta birçok sırt ameliyatı oldum. Dizlerim parçalanmıştır, pelvisim çatlaktı. Yüzüm ciddi hasar görmüştü, dilimin yarısı ısırılmış. Rpg ve bombalar tarafından vurulmuştum, baldırımdan vuruldum. Bacağımdan dışarı çıkmış şarapnel, sırtımın bütün derisi soyulmuştu ve bacaklarımın arka kısmı yoktu.” Dahası Luttrell kırık bir burun, bakteri enfeksiyonu ve parçalanmış bir omuzun da sıkıntılarını yaşamıştı. Filmin sonunda yaralı Luttrell bulunur ve iyileşmesi için Pashtun kasabasında Gulab adlı bir adama götürülür. Shah’ın adamları Luttrell’i bulur hatta nerdeyse kafasını kesecektir ama yerliler kurtarır. Shah’ın adamları kasabaya saldırır, Gulab’ı vurur ve kulübesini havaya uçurur. Amerikan güçleri vakitlice yetişir Shah’ı öldürür ve Taliban askerlerin püskürtür. Tabii bu tipik bir Hollywood sonudur! Gerçekte evet Luttrell Pashtun’a götürülür ve Gulab diye bir adam ona bakar. Taliban onu bulur ama kafasını kesmek yerine ellerini kırar. Shah’ın adamları ne kasabaya saldırır ne de Gulab’ı vurur. Luttrell Amerikan güçlerince alınır, hiçbir olay yaşanmaz hatta onu almaya gelen helikoptere binmeden önce yerlilerle çay içer. Ve Shah? Bir 3 yıl daha yaşamıştır. Luttrell’in hikâyesi gerçekten inanılmaz ama Hollywood için sonu yeterince dramatik değilmiş demekki.

Kapıdaki Düşman

6) Enemy At The Gates (2001) Stalingrad

II. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesini konu alan filmler çok azdır, bu yüzden bir Stalingrad efsanesi olan filmde doğruyu aktarmak adına uğraşılmamış olması üzücü. Film başlıca lokasyonları bile yanlış veriyor, mesela İsviçre ve Türkiye’yi Almanlarca fethedilmiş olarak gösteriyor. Film yapımcıları Sovyetler Birliği’nin savaşı kazanmada devasa katkısının filmde gösterilmesinin komünizm adına pozitif alt mesaj taşıyabileceği korkusuyla olsa gerek Sovyet karakterlerini bireysel olarak bir kahraman olarak gösterse de Sovyet savaşını vahşi ve yetersiz olarak sunmuştur. Halbuki gerçek bu şekilde değildir, mesela filmde Jude Law’ın canlandırdığı keskin nişancı Vasily Zaytsev asker arkadaşlarıyla birlikte trende kilitlidirler. Oysa Sovyet askeri trenlerinin kapıları hava saldırısı durumunda kaçmaları için asla kilitlenmezdi. Tren karargâha geldiğinde gelen birlikleri karşılayan görevli bir subay ya da bir astsubay yoktur. Bunun yerine siyasi örgüt başları gelen askerleri botlara bindirip güpegündüz Volga nehrini geçmeleri için yönlendirir ve Alman uçaklarının hedefi olurlar. Gerçekte ise Sovyet birlikleri nehri karanlıkta geçmişlerdir. Stalingrad’da Zaytsev’in birliği Almanlara toptan saldırmakla görevlendirilirler, sadece yarısının silahı vardır ve diğer yarısına ölülerin silahlarını almaları gerektiği söylenir. Bu 1941’deki sürpriz Alman işgali sonucunda birden gelişmiş stratejiydi esasen. Aslında Sovyet askerlerinin Stalingrad’a silahsız gönderildiğine dair kanıt yoktur. Bu askerlerin makinalı tüfeklere karşı silahsız olarak saldırmaları da zaten saçma olacaktır. Gerçi çokta kılı kırka yarmayalım, asıl mesele Zaytsev ve Alman keskin nişancı Major Erwin Konig arasındaki düellodur. Bu isimde bir Alman keskin nişancı kayıtlarda yoktur, çoğu tarihçi Alman nişancının Zaytsev’in propagandasını değerli kılmak için Sovyetler tarafından uydurulmuş bir kimlik olduğunu iddia eder.

7) Lawrence Of Arabia (1962) Akabe Meselesi

Lawrence Of Arabia (Arabistanlı Lawrence) tüm zamanların en iyi filmi olsa da gerçeklerle oynamadığı anlamına gelmez. Film büyük ölçüde Kızıl Deniz’in limanı olan Akabe’ye yapılan baskından bahsediyor. Liman aslında herhangi bir saldırıya karşı korunaklıydı fakat Lawrence’ın bir planı vardı: Bir partiyi Nefud çölünden geçirip Akabe’ye içerden saldırmak. Film olayın bu kısmını çoğunlukla doğru ele almış fakat bundan sonraki detaylarda sıkıntı var. Filmde Nefud çölü kum tepeciklerle dolu devasa bir çöl olarak olarak sunuluyor, gerçekte ise Lawrence’ın geçtiği çöl düz ve çakıllı kuma sahip. Yolda giderken Lawrence arkada bırakılmış bir Arab’ı kurtarır. Filmde Araplar onu bir kahraman ilan eder ve Bedevi kıyafetleri verirler, bu şekilde onu kendileri gibi kabul ettiklerini vurgularlar. Fakat Lawrence’nin notlarına baktığımızda Lawrence o kıyafetleri zaten bir 6 aydır giyiyormuş ve Araplar aksine onun kurtarma eylemini saçma bulup bir can yerine iki can kaybetmenin akıl karı olmadığını belirtmişler. Filmin meşhur sahnelerinden birinde Lawrence taaruz amaçlı şehrin içine dalar, oysa gerçekte Lawrence ve adamları Akabe’den 65 km ötede Aba el Lissan adlı karakol civarındadırlar. Lawrence’ın adamları Osmanlı askerlerinin çok üstündedir ama yine de onları alt edememiştir. Lawrence sonunda Arapları aşağılayarak onları galeyana getirip karakola saldırmalarını sağlar. Onlara dâhil olmak isteyen Lawrence kendi devesini yanlışlıkla vurduğu için saldırıya katılamaz. Akabe bir sonraki gün olaysız ele geçirilir.

Gettysburg

8) Gettysburg (1993) Gettysburg Muharebesi

Michael Shaara’ın Pulitzer Ödüllü romanından uyarlanmış filmini New Line Cinema seyirciye sunduğunda, filmin belgeler ışığında yapıldığını iddia ettiyse de tarihçiler için düzeltmek adına malzeme bolca mevcut. Filmin savaş sahnelerinin çoğuna Sivil Savaş meraklıları katılmış ve kendi üniformalarını getirmişlerdir. Bu aslında film için bir kazanımdı; fakat üniformaları tiril tiril olan bu adamların Gettysburg’deki perişan askerleri oynamaları inandırıcılıktan uzak kalıyordu. Dahası yüzlerce mil yürümüş konfedere askerleri için çok da besililerdi. Daha dramatik olması için olayları üzerinde zamanlama oyunu yapılmış. Filmde keşifçi Harrison Longstreet’e 30 Haziran sabahı bilgi verirken görülüyor, oysa gerçekte bu en geç 29 Haziran’da olmalıydı. General Lee’nin General Heth ile hoş olmayan karşılaşmaları Temmuz 1 gibi oluyordu, bu olay o gün savaş sırasında gerçekleşmedi. Meşhur bir sahnede baba Corby’nin Irlandalı askeri birliğin günahlarını affetmesi de 2 Temmuz sabahı gerçekleşmedi, aksine öğlen savaşa gitmeden önce olmuştur. Konfederasyon toplarının yerle bir olduğunu görüyoruz, oysa gerçekte Güneyliler bir top dahi yitirmediler savaş esnasında. General Kemper filmde 32 yaşında yaralanma sonucu ölmüş olarak gösterilir ama esasında başka bir tarihte yaşamını yitirmiştir. Filmin en dikkat çekici sahnesi ise Pickett’in taaruzunun ne kadar kansız geçtiğidir, oysa bir görgü tanığına göre, “bir şiddet kasırgası vardı, insan parçaları her yeri kaplamıştı.” Film yapımcıları nedense savaştaki vahşeti olabildiğince indirgeyerek sunmayı tercih etmiş, oysa sonuç klasik beyaza boyanmış bir film ve bir eleştirmenin de belirttiği gibi, “sıfır şiddet, tertemiz, kahramanca yapılmış bir askeri törendir” sanki.

The Alamo

9) The Alamo (1961) Alamo’nun Düşüşü

1960’lardaki The Alamo yapımcıları filmi pazarlarken gerçek savaşa sadık kalarak yaptıklarını ilan etmişlerdi. Filmin yönetmeni, yapımcısı ve oyuncusu John Wayne sahnelerin orijinal yazılı belgelere göre yapıldığını iddia etmiştir. Böyle yazılı belgeler yoktur ve şiddet içerikli sahnelerin çoğu sanat yönetmeni Al Ybarra’ın hayal ürünüdür. Wayne, senaryo yazarı James Grant’ın savaşı ayrıntılı bir şekilde incelediğini söylemiştir. Grant’in senaryosu o kadar kurgusaldı ki danışman olarak alınan iki tarihçi setten kendilerini atmışlardır. Tarihçiler hatta sonrasında filmin jeneriğinden isimlerinin silinmesini istemişlerdir. Filmin neresinden tutsanız elinizde kalıyor, tarihçilerin belirttiği gibi, “ne bir kelime, karakter, kostüm, olay tarihi gerçekle uyuşuyor.” Hatta filmin olayların geçtiği coğrafyayı bile tutturamamış, Alamo’nun Rio Grande üzerine olduğunu iddia etmişlerdir. Filmin savaş sahnesinde Meksikalı güllelerin yoğun bombardımanına odaklanılıyor. Wayne’ın Davy Crockett’i en büyük Meksikalı topçu birliğini yok etmek için bir birliğin başındadır. Gerçekte Meksikalılar savaşta ufak çaplı silahlar kullanmışlardı. Filmde bir savaş sahnesinde Crockett bir cephaneliği yok etmek için kendini patlatır. Gerçekte ise Robert Evans adlı bir asker barutunu ateşlemek için uğraşırken daha cephaneliğe girmeden vurulur. Crockett’ın efsanevi fedakârlığı belki filmde neden Alamo’ya gittiği ve orada ne için savaşıldığı bilgisi verilseydi daha anlamlı olabilirdi. Fakat Wayne filmin Soğuk Savaş’a bir metafor olmasını isterken Amerikalı kahramanların şeytani bir diktatöre karşı güya kahramanca savaştıklarını öne sürmek istemiş. Tabii keşke gerçekteki Teksas Devrimi’nin gerçekleştiği ortamı yansıtsaydı daha iyi olabilirdi.

Vatansever

10) The Patriot (2000) Cowpens ve Guilford Courthouse Muharebeleri

Bu film aslında açıkça Hollywood’un gerçek tarihi olaylarla nasıl sorunlu bir ilişkisi olduğunu gösteriyor. Aslında The Patriot, Güney Karolina’da Devrimci Savaşında yer alan gerilla savaşçısı Francis Marion’u anlatan bir biyografi filmi olacakmış. Marion, George Washington’un “dur ve ateşle” savaş taktiğinin aksine pusu teknikleri kullanan etkileyici bir tarihi figür. Fakat biyografik film hiçbir zaman olmadı, çünkü Marion’un hayatı Hollywood standartlarına uymadı. Çünkü Marion’un köleleri vardı ve Fransız ve Kızılderili savaşında Cherokee’lere karşı vahşi bir savaş kampanyası yürütmüştür. Çocukları yoktu ama senaryo yazarı “prensipleri ve ebeveyn sorumlulukları arasında gidip gelen” bir Marion’u uygun buldu. Böylece karaktere yeni bir isim verildi: Benjamin Martin.

Martin Marion’la karşılaştırıldığında, tabii modern seyircinin çokta hoşuna gidecek cinsten bir şey yapar mesela Marion’un aksine Martin köleleri özgürleştirir filmden hemen önce. Şans eseri serbest bıraktığı köleler topraklarında çalışmaya devam ederler (artık nasıl vefalıysalar). Martin Fransız ve Kızılderili savaşları sırasında katliam yaptığını kabul eder; ama o sadece kadın ve çocukları katletmiş düşman askerlerini öldürmüştür. Marion katliam yapmamıştır, Cherokee’lerin (kadınları ve çocukları dâhil) kışın açlıktan ölmeleri için evlerini ve gıdalarını yok etmiştir. Bu kendi fikri değildi, hatta ürkmüştü fakat yine de bu Martin’le güzelleme yapmayı gerektirmez. Film yapımcıları Martin’in katliam meselesinden dolayı muğlak olan ahlaki özelliklerinin sorun olabileceğini düşünerek İngiliz düşmanlarını katliamdan zevk alan korkunç canilere dönüştürmüşlerdir. Bir sahnede yine İngilizler bir şehrin bütün halkını kiliseye toplayıp yakarlar. Devrim savaşı sırasında böyle bir olay olmamıştır, sahne II. Dünya Savaşındaki Alman zulmünü anımsatır. Doğal olarak filmde İngilizlerin atalarının Nazi gibi gösterilmesi tepkilere yol açtı, sonunda birçok İngiliz gazetesi Marion’un Kızılderilileri zevkine avlayıp tecavüz eden bir adam olduğuna dair yazılar yazdı. İronik olan, Marion’un İngilizlerle bir sorunu yoktu, hatta onlar adına savaşmış Amerikan askerlerinin ceza almalarına karşı gelmiştir. Filmdeki son savaşta Cowpens ve Guilford Courthouse imgeleri kullanılmış olsa da savaşın ismi yok ve tamamen kurgusal. Cowpens’ta Daniel Morgan adlı lider İngilizlere pusu kurmak amaçlı askerlerine kaçmadan evvel iki el ateş etmelerini istemiştir. Filmde hem General Nathaniel Greene ve onun İngiliz mevkidaşı General Charles Cornwallis bu isimsiz savaş alanındalar. Oysa ikisi de Cowpens’ta yer almayıp Guilford Courthouse’ta bulunmuşlardır. Filmdeki savaş alanı da gerçekten daha çok Guilford Courthouse muharebesine benziyor.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

Gözden Kaçan 10 Güzel Fransız Filmi

Fransız kalmayın!

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Tatlı Günler (1967) Les demoiselles de Rochefort IMDb 7,7

Hollywood’un Altın Çağ’ından bir müzikal uyarlaması olan Tatlı Günler, ikiz kız kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Anneleriyle birlikte yaşayan kardeşlerin biri piyano, diğeriyse dans öğretmenidir. Rengarenk sahneleriyle komediyi bütünleştiren kasabaya gelen iki yabancı, askerliğini yapmak üzere gelen genç sanatçı Maxence ve sevgilisiyle buluşmak isteyen Parisli işadamı Simon, kardeşlerin hayatını baştan aşağı değiştirecektir.

Paris Eğleniyor (1955) French Cancan IMDb 7,4

Yetenek avcısı ve şov yapımcısı Danglard, bir yandan tüm engellere ve kıskançlıklara rağmen ilerlemeye devam ederken bir yandan da çamaşırhanede çalışan ve Nini’ye bir kariyer hazırlama çabasındadır. Danglard’ın Moulin Rouge adlı yeni dans salonu Fransız Cancan’ın tapınağı olmak üzeredir.

Unutulmazlar (1962) Le doulos IMDb 7,8

 Maurice hapisten yeni çıkmış bir hırsızdır. Bir gün çalıntı mal satan Gilbert’i öldürür ve başka bir soygunun ganimetine konar. Bir sonraki soygunu için gerekli ekipmanı kendisine arkadaşı Silien tedarik eder.

Yumuşak Ten (1964) La peau douce IMDb 7,5

Pierre Lachenay, başarılı bir edebiyatçı ve yayıncıdır. Lizbon’a bir konferans için giderken Nicole isminde bir hostesle tanışır. Evli ve bir çocuk babası olmasına rağmen Nicole’a karşı duygularını engelleyemeyen Pierre, tüm varlığını kasıp kavuran bir aşkın içine düşer.

Son derece dengesiz bir yapısı olan karısı Franca’dan durumu saklamaya çalışsa da duyguları, artık Nicole’dan ayrı yaşamaya dayanamayacak boyuttadır. Karısından ayrılmaya karar verir ama bu ayrılık herkes için son derece trajik bir sonla noktalanacaktır.

François Truffaut’ya Cannes’da Altın Palmiye adaylığı getiren bu etkileyici dram, son derece sağlam karakter analizleri ve durum tahlilleri ile bunları çarpıcı bir dille sunan oyunculuklarla bezeli. Truffaut’nun en etkileyici filmlerinden biri olduğunu ekleyelim.

Une femme est une femme (1961) IMDb 7,5

Film, günün birinde bir bebek sahibi olmaktan başka bir şey istemeyen bir striptizci olan güzel Angela’nın öyküsünü anlatır. Birlikte yaşadığı sevgilisi Emile buna yanaşmaz ve ertelemeye çalışır. Angela’nın sürekli ısrarları karşısında onu biraz da baştan savmak için şaka yaparak onun en iyi arkadaşı Alfred ile bir gece geçirmesini önerir. Bu arada Alfred de Angela’ya ilan-ı aşk eder. Sonunda Angela, Emile’in önerisine uyar; şaka gerçek olur ve yanlış anlamalar, kıskançlıklar ve tartışmalar başlar. Ama sonunda Angela istediğine kavuşur.

Jean de Florette (1986) IMDb 8,0

Uzun bir aradan sonra doğduğu köye dönen Ugolin’in en büyük hayali karanfil yetiştirmektir. Bu işte yüksek bir kâr olabileceğini gören amcası Le Papet yeğenine karanfil ekmesi için bir tarla aramaya başlar ve komşusu Jean Cadoret’nin çiftliğinde karar kılar.

Un homme qui dort (1974) IMDb 8,1

Modern yaşamın ağırlığını kaldıramayan, tutunamayan bireyler üzerine bir film. Artık hiçbir şey hissetmeyen isimsiz baş karakterin hikayesi, diyalog olmayan, sadece bir dış sesin konuştuğu film boyunca anlatılıyor.

Paralel Yaşamlar (1955) La Pointe-Courte IMDb 7,1

Dört yıllık evlilikleri boyunca birbirlerinden uzaklaşan bir adam ile bir kadın, kocanın doğum yeri olan La Pointe-Courte adlı küçük balıkçı köyünü ziyaret ederler. Köyde bulundukları süre boyunca iş, eğlence, evlilik, doğum ve ölümün basit izleği çevrelerinde sürüp gidiyor. Bu durum yavaş yavaş çiftin hayata bakışını değiştiriyor ve yeniden bir araya geliyorlar. Film, Fransız Yeni Dalgası’nın ilk örneği olarak kabul ediliyor. Agnès Varda’nın geniş bir toplumsal-siyasal konular yelpazesini içeren bu ilk sinemasal çabası, aslında paralel olarak gelişen iki film. Paralel Yaşamlar, nesnelerin görünürdeki dünyası ile duygu ve düşüncelerin iç dünyası arasındaki ikili ilişkiye duyduğu ilgiyle, 60’lı yılların yeni Fransız sinemacılarını çok meşgul edecek bir temayı ele alıyor.

Zazie dans le métro (1960) IMDb 7,0

Küçük kız çocuğu Zazi, taşradan Paris’e Amcası Gabriel’in evinde kalmaya gelir. Zazi’nin hayallerini Paris metrosunda gezmek süslemektedir. Bu amaçla Gabriel’in evinden kaçar.

Genç ve Güzel (1972) Une belle fille comme moi IMDb 6,5

Stanislas Previne suçlu kadınlar üzerine tez yazan genç bir sosyologtur. Hapishanede yapacağı bir görüşme kapsamında Camille Bliss ile tanışır. Camille, sevgilisi Arthur’u ve kocası Clovis’i öldürmekle suçlanmaktadır. Böylece Stanislas’a hayatını ve aşk ilişkilerini anlatmaya başlar.

Taste Of Cinema

Okumaya Devam Et

Liste

Psikolojiyi Geren 10 Film

Dikkat bu filmler psikolojiyi gerer.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Ölüm Korkusu (1958) Vertigo IMDb 8,3

Vertigo, Hitchcock’un teknik ve işlediği konu itibariyle sinema tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilir. Bir suçluyu kovalarken çatıdan düşen ortağını kurtaramayan dedektif Scottie Ferguson’da, bu olayın ardından yükseklik korkusu başgösterir. “Vertigo” hastalığına dönüşen bu korku nedeniyle mesleğini bırakıp emekli olan dedektir, eski bir arkadaşı tarafından, ruhsal sağlığından şüphe ettiği karısı Madeleine’ni izlemesi için kiralanır. Scottie de kadını daha yakından izledikçe bir şeylerin yolunda gitmediğini fark eder; dahası kadının intihara meyilli olduğunu görür. Artık işleri yoluna koymak için uzaktan takip etmek yetersiz kalacak, Scottie’yi kendi korkularıyla da yüzleşeceği bir mücadelenin içerisine sürükleyecektir.

Rosemary’nin Bebeği (1968) Rosemary’s Baby IMDb 8,0

Tanınmış bir aktör olmak için çabalayan Guy ve güzeller güzeli karısı Rosemary, New York’taki yeni hayatlarına başlamak için eski bir binada mütevazi bir daire kiralarlar. Genç çiftin bu yabancı yere alışmalarındaki en büyük yardımcısı üst katlarında oturan yaşlı Castavet çifti olur. Castavet çiftinin ‘fazlaca’ misafirperver olan tavırları güzel Rosemary’i şüphelere sürüklerken kocası Guy olan bitenin farkında değildir. Günden güne tedirginleşen ve şüpheleri kocası tarafından önemsenmeyen Rosemary gördüğü tuhaf ve korkutucu bir rüyayla derinden sarsılır. Rüyasında şeytani bir varlık tarafından tecavüze uğradığını gören kadın gerçek hayatında da hamile kaldığında komşuların gizemi giderek artacaktır.

The Wicker Man (1973) IMDb 7,5

Neil Howie isimli bir dedektif polis İskoçya’daki Summerisle Adası’nda meydana gelen gizemli bir davayı çözmek için bölgeye gider. Bir genç kız esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuştur ve Howie onu bulması için görevlendirilmiştir. Adaya vardığında bir sürprizle karşılaşan dedektif yerli halktan aslında öyle bir kızın asla var olmadığını işitir. Koyu bir Pagan inancına sahip olan yerli halk genç kızın varlığını kabul etmedikçe Neil Howie burada paganizme dair öğrendiği şeylerle birlikte olayların göründüğü gibi olmadığına kanaat getirecek, genç kıza ne olduğunu öğrenebilmek için ada halkına karşı zorlu bir mücadeleye girişecektir.

Gözü Tamamen Kapalı (1999) Eyes Wide Shut IMDb 7,4

Bill Harford ve karısı Alice Harford’ın dış dünyaya mutlu bir yansıyan bir evlilikleri vardır. İlişkilerinde her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün katıldıkları bir davette Alice, başka erkeklerle sohbetlere dalar. Bunu fark eden Bill, hem sinirlenir hem de yaşanan bu duruma tuhaf bir tepki gösterir. Bill, yaşanan o geceden sonra kimliğini cinselliğe emanet edecektir. Oldukça tuhaf düşüncelerle örülü bir cinsellik dünyasına doğru savrulacaktır.

İnsan Avcısı (1986) Manhunter IMDb 7,2

Will Graham özel bir vazifelendirmeyle tekrar eski işine geri dönmek durumunda kalmıştır. Kendisi emekli olmuş bir gizli ajandır. Daha önce FBI için hizmetlerde bulunmuş, emekli olmuş, lakin şimdi amansız bir seri katili enselemek için tekrar iş başı yapmıştır. Will Graham, psikopat düşünce tarzını çözme konusundaki yeteneğine ek olarak, daha önce yakaladığı ünlü katil Dr. Hannibal Lecter’ın da yardımıyla Kızıl Ejder olarak bilinen korkunç caninin peşine düşer. Thomas Harris’in Kızıl Ejder adlı kitabından Michael Mann tarafından sinemaya uyarlanan yapım, Hannibal Lecter efsanesinin gençlik dönemini de kapsamaktadır. 1986 yapımı bir suç filmi olan Manhunter’da yönetmenlik koltuğunda Michael Mann oturmakta. Heyecanlı br polisiye.

Tiksinti (1965) Repulsion IMDb 7,7

Londra’da kız kardeşi ile yaşayan Carol’un (Catherine Deneuve) oldukça güzelliğinin ve sıradan yaşamının arkasında kimsenin bilmediği takıntılı tiksintileri saklıdır. Özellikle cinselliğe olan tiksintisi kız kardeşinin tatile çıktığı bir zamanda oldukça şiddetli ve şizofrenik bir görünüm kazanır.

Karanlık Sırlar (2003) Janghwa, Hongryeon IMDb 7,2

Psikolojik gerilim içerikli film uslubu ve oyunculuk performansı ile dikkat çekiyor. İki kız kardeşin anneleri tuhaf bir biçimde ölür ve bunu takiben de kardeşler hastalanırlar. İyileşene dek de hastanede kalırlar. Tedavileri tamamlandıktan sonra eve dönen kardeşler, babalarının yeni eşi olan Eun-joo isimli üvey anneleriyle anlaşamaz. Zaman zaman üvey annelerinin garip davranışları ve kardeşlerin hastalığının tekrarlaması evde huzursuzlık yaratır. Ayrıca babalarının olaylara tepkisiz kalışı ve labirenti andıran yapısıyla yaşadıkları ev, kızları tedirgin etmeye başlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de doğaüstü olayların meydana gelmesi, gerilimi arttıracaktır.

Suç Zamanı (2007) Los Cronocrímenes IMDb 7,2

Hector karısıyla birlikte yeni evlerine taşındığı gün inanılmaz bir olay yaşar. Elinde dürbünü çevreyi gözetlerken ormanda çıplak bir kadın görür, çaktırmadan yanına gider fakat bu esnada gizemli bir adam tarafından bıçaklanır.

Aynı adamdan kaçarken garip bir mekana ve mekanda yer alan bir aletin içine sığınır. Fakat bu kaçış onun zamanda geriye gitmesine neden olacaktır. Hector zamanda geriye gidince bir anda 2. Hector durumuna düşer. Eski hayatına devam etmek için orijinalini öldürmesi gerekmektedir. Bu arada Hector’ların sayısı artar.

Şeytan Çıkmazı (1987) Angel Heart IMDb 7,3

Louis Cypher adlı gizemli bir müşteri, özel dedektif Harry Angel’dan bir adamı bulmasını ister. Verilen ipuçlarını değerlendiren Angel, hedefine doğru ilerledikçe bir takım doğaüstü olaylarla karşılaşır. Dahası, aranan kişiye dair bilgi aldığı herkes vahşice katledilmektedir. Polisin suçu kendi üzerine atmasından korkan Angel, her şeye rağmen görevini yerine getirmeye çalışır… Ta ki…

Kill List (2011) IMDb 6,4

Elindeki işi yüzüne gözüne bulaştırdıktan sonra yeni görev üstlenen bir tetikçi üç cinayet için garanti vererek önceki başarısızlığına dair sağlam bir bedel ödeyecektir. Başlangıçta kolay bir iş gibi görünen olay çok geçmeden farklı bir biçimde çözülmeye başlar. Öyle ki katilin kalbi dipsiz karanlıklara doğru yola çıkacaktır. Bedel sözcüğü hiç ummadığı bir anlamda gerçek olacaktır. Hayatı yönetenin kişinin kendisinden ziyade çok daha yüksek bir güç ve enerji olduğu aşikardır. Ve elbette duruma teslimiyet kaçınılmazdır.

Okumaya Devam Et

Liste

10 Johnny Depp Klasiği

İyi ki doğdun!

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Hollywood’un yıldız isimlerinden Johnny Depp‘in fantastikten drama uzanan film geçmişinden, 10 izlenesi film karşısınızda. Koltuklarınızı hazırladıysanız derin sulara açılıyoruz, keyifli seyirler.

Karayıp Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti (2003) Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl IMDb 8,0

Karayip Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti, genç bir kızı kurtarmaya çalışan korsan Jack Sparrow ile demirci Will Turner’ın maceralarını anlatıyor. Yerel vali Weatherby Swann’ın 12 yaşındaki kızı Elizabeth, Jamaica’ya yaptığı deniz yolculuğu esnasında bir gemi enkazıyla karşılaşırlar. Bu enkazdan kurtulabilen tek kişi küçük Will’dır. Elizabeth küçük çocuğun boynundaki altın madalyondan onun bir korsan olduğunu anlar, bu yüzden madalyonu alarak saklar. Yıllar sonra Elizabeth, azılı bir korsan olan Barbossa tarafından kaçırılır. Çılgın ve iyi yürekli bir korsan olan Jack Sparrow ise Elizabeth’in çocukluk arkadaşı Will Turner’la bir olur ve kızı kurtarmaya çalışırlar. Ancak bu gizemli madalyon hayalet gemiyi harete geçirerek gizemli incinin lanetini canlandıracaktır.

Makas Eller (1990) Edward Scissorhands IMDb 7,9

Edward Scissorhands’i yatan mucit, işini tam olarak bitiremeden ölmüş ve Edward’ı makaslardan oluşan elleriyle bırakmak zorunda kalmıştır. Münzevi bir yaşam süren genç, Peg Boggs’in onu evine götürmesiyle birlikte topluma karışmaya başlayacaktır.

Ed Wood (1994) IMDb 7,8

Ed Wood, kimilerine göre dünyanın en kötü yönetmeni, kimilerine göre de, filmleri son derece keyifli, nev-i şahsına münhasır kült bir yönetmen. Tim Burton, ikinci grupta yer alan bir yönetmen olarak daima ilhamları arasında tuttuğu Wood’un filmcilik serüveni üzerine bu filmi gerçekleştirdi.

Köstebek (1997) Donnie Brasco IMDb 7,7

1978 senesi… Joe Pistone işine ve teşkilatına sadık bir FBI ajanıdır. İşi gereği, altı yıldır mücevher hırsızlığı yapmaktadır ve Donnie Brasco olarak anılmaktadır. Sorun şudur ki, Pistone bir süre sonra oynadığı role inanmaya ve gerçekten de Donnie Brasco olmaya başlayacaktır. Bir süre sonra mafyanın bağırsaklarında gezinmeye başlayan Pistone, gitgide kendini bu yeraltı kültürün içerisinde devinmeye başlayacaktır. Kim olduğunu unutmaya başlar başlamaz, tüm hayatını değiştirecek bir açmazın içerisine doğru sürüklenecektir. Mike Newell’ın En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar’a aday olan filmi Joe Pistone’un kendi yazdığı bir kitaptan, yani, gerçek bir hikâyeden yola çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise Al Pacino, Johnny Depp ve Michael Madsen gibi isimler var.

Vegas’ta Korku ve Nefret (1998) Fear and Loathing in Las Vegas IMDb 7,6

Yıl 1972… Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanlık koltuğunda Nixon hüküm sürmektedir. Halen cereyan etmekte olan Vietnam savaşında birçok genç ne uğrunda bile olduğunu bilmeden teker teker ölmektedirler. Doktor Gonzo ve Raoul Duke, Las Vegas çölünde yola devam etmektedirler. Geçmişin acılarını üzerlerinde taşıyan bu iki adam, çeşitli taşkınlıklarla kendilerine bir merhem bulmaya çalışmaktadırlar. Bir otostop ile durdurulurlar. Halisülasyonlarıyla yaşayan ikili, arabalarına binen üçüncü kişiye karşı normal tavırlar takınmaya çalışacaktırlar. Terry Gilliam’ın 1998 yapıtı filmi kısa sürede gençliği etkilemiş ve kendi haline bir külte dönüşmüştü. Filmin başrollerinde Johnny Depp, Benicio Del Toro ve Tobey Maguire var.

Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (2007) Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street Ù IMDb 7,3

Sweeney Todd İngiltere’de berberlik yaparak yaşamını sürdüren, çok güzel bir eşi olan, hayata umutla bakan bir adamdır. Fakat kasabanın önde gelenlerinden birinin güzel eşinde gözü vardır. Yersiz bir suçlama ile hapse atılır ve ardından sürgüne gönderilir. Hayatı darmadağan olan Sweeney Todd kurtulup geri dönmek ve intikam almak için yemin eder. Yıllar sonra geri geldiğinde her şey çok değişmiştir fakat onu hatıralar içerisinde sabırla bekleyen biri vardır, Bayan Lovett. Şeytan Berber Bayan Lovett’ın da yardımıyla suçluyu bulana kadar acımasız bir cellada dönüşecektir; bu arada kasabayı birbirinden güzel kek ve çörek kokuları kaplarken şüphelenmek kimsenin aklına gelmeyecektir.

1936 yılında oynanan bir Broadway müzikali olan Sweeney Todd: The Demon Barber of the Fleet Street’ten Tim Burton tarafından sinema perdesine uyarlanmış versiyonunda Şeytan Berberi her karakterin altından başarıyla kalkan Johnny Depp canlandırırken, ona Bayan Lovett karakterinde Helena Bonham Carter eşlik ediyor.

Amerikan Rüyası (1993) Arizona Dream IMDb 7,3

Axel Blackman, ailesi ölünce New York’a yerleşip büyük bir balıkçılık şirketinde tuhaf bir işe girmiştir. İşi balıkları saymaktır! Arizona’da araba satıcısı olan Leo Amca birden ortaya çıkar ve onu memleketine çağırır. Çünkü evlenecektir ve Axel’in nikahta sağdıcı olmasını, sonrasında da işini devralmasını istemektir.

Charlie’nin Çikolata Fabrikası (2005) Charlie and the Chocolate Factory IMDb 6,6

Son derece sıra dışı bir yapıya sahip olan Willy Wonka’nın bir çikolata fabrikası vardır. Bu fabrikayı, kendisinden sonrası için bırakabileceği birini aramaktadır. Bir değerlendirme yapabilmek için yarışma düzenler. Önce eğitecek sonra da zamanla yerini devredecektir. 5 çocuk seçer. Bunlardan birisi Charlie’dir. O fakir bir aileden gelen bir çocuktur. Diğerleri ile birlikte çikolata fabrikasını gezerler. Charlie’nin orada görecekleri, çok etkileyecek ve onu Wonka’nın hayal alemine çekecektir. Tim Burton, bu işte en iyilerden olarak yeni bir fantastik komedi ile karşımızda.

Gilbert Grape’i Ne Yiyor? (1993) What’s Eating Gilbert Grap IMDb 7,7

Küçük bir kasabada sıradan bir yaşam süren Gilbert’ın hayatı sorumluluklarından ibarettir. Bir yandan obezite hastası annesi, diğer yandan ise otizm hastalığıyla mücadele eden kardeşiyle ilgilenmek zorundadır. Hayatında en olağandışı durum ise kasabalarından geçmekte olan Becky ile karşılaşması olur. Becky, Gilbert’ın hayatına adeta bir güneş gibi doğar. Ona daha önce hiç karşılaşmadığı bir şeyi, aşkı armağan eder. Ancak Gilbert’ın omuzlarındaki sorumlulukları bu aşkın arasında devasa bir engel olarak durmaktadır.

Ölü Gelin (2005) Corpse Bride IMDb 7,3

1800’lerin sonlarına doğru bir Victorian kasabasında bir adam ve bir kadın Victor Van Dort ile Victoria Everglot nişanlanırlar. Everglotlar’ın paraya ihtiyacı vardır aksi takdirde sokaklarda uyumak üzeredirler. Van Dortlar ise sosyetede adlarının geçmesini seven insanlardır. Yalnız düğün provası esnasında bir şey yanlış gider. Victor, koruluğa girer ve orada bulduğu bir iskeletin parmağındaki yüzüğü kendi parmağına geçirir. O anda da kendisini ölü gelin Emily ile evlenmiş bulur. Öteki tarafta Victoria onu beklerken, Victoria’nın yerini alacak zengin bir başka kişi vardır. Bu durumda ortada iki gelin ve bir damat varken Victor’u hangisinin elde edeceği bir muammadır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler