Heybenin ağzı mı bozuldu?

Eleştiri Manşet

-Sinema ve televizyonun “iyileri” ve “kötüleri”-

90’ların ikinci yarısı, lise yıllarım…

Cumhuriyet tarihinin en büyük buhranlarından biri kapıda. Çok geçmeden bizzat bana da sirayet edecek siyasi bir uğursuzluğa ilerliyoruz. Ekonomik tablolardan hala anlamam ama o zaman da anladığını söyleyenlerin bile anlamadığı bir uçurum var önümüzde. Peşpeşe suikastler, faili meçhuller, bitmeyecek gibi görünen bir kaos… Hepsi de, normalde sokakta selamlaşan, otobüste yer ikram eden, hasta ziyaretine giden insanların aralarındaki ilişkiye rengini vermeye başlamış; bir şeyler değişiyor, çok açık.

Diğer sektörlerde olduğu gibi sinema sektöründe de durum vahim: Yılda 10 film ancak çekilebiliyor (“Eşkıya” ve “Minyeli Abdullah” olmasaydı bu sayıya da erişilemezdi, Allah bilir.) Özel radyoların peşisıra “kontrolsüzce” çoğalan özel televizyon kanalları akılalmaz ve zaten aklasığmaz bir seviyesizlikle magazin/paparazzi yarışına girmiş. Soyut-somut bütün manalarda seviye dipte.

Gelgelelim, o günlerde televizyonda en çok izlenen yapım, “Süper Baba”. “Fırtınalar estiriyor” denir ya hani, öyle bir izlenme ama. “Bana bir masal anlat baba” diye bir şarkısı var; her biri kendi dünyasındaki üç çocuğunun peşinden koşturan “Fiko”nun vefa, adalet, sadakat, komşuluk hukuku, dürüstlük, sabır, büyüğe hürmet, küçüğe muhabbet vesair mübarek hasletlerle örülen, Çengelköy’deki bereketli hikayesi anlatılıyor.

Hepimizin standartları geometrik biçimde artmış. Ancak…

Günümüzde ise her şey tersine dönmüş gibi.

“Tartışmaları” bir kenara bırakmak için birkaç sene öncesine gidersek; Cumhuriyet tarihinin en müreffeh bir döneminden geçiyoruz. Halkın hiç alışık olmadığı kadar uzun soluklu bir siyasi istikrar sözkonusu. Tuttuğumuz parti iktidarda veya değil, ama içeride ya da dışarıda ağzımızın tadını kaçırmak isteyenlere fırsat vermesi hiç mümkün görünmeyen yeni bir uzlaşı formülü bulunmuş gibi. Ekonomideki müspet durum, ekonomiden hiç anlamayanların bile sezebileceği genişlikte. Düzen… İliklerimize kadar hissettiğimiz bir düzen… Farkında değiliz sanki ama hemen hepimizin standartları geometrik biçimde artmış.

Diğer sektörlerde olduğu gibi sinema sektöründe de müthiş bir genişleme var. Her yıl 100’den fazla film çekiliyor. Her yıl, bir önceki yılın gişe rekorunu kıran bir film zuhur ediyor. Bunun yansıması olarak televizyonlardaki dizi filmlerde adeta enflasyon yaşıyoruz. Her yıl, her telden, her türden onlarca dizi yapılıyor. Alelade bir dizinin bir bölümlük maliyeti düşük bütçeli bir filmin toplam maliyetine denk geliyor. Öyle bir genişleme.

Gelgelelim, soyut-somut refahı ifade eden bu atmosferde, ülkecek en çok izlediğimiz dizilerden birinde kan dökülmeyen bölüm “boş beleş bölüm” sayılıyor. Bir başkasında adeta işkencenin tarihçesini yazmak isteyen bir anakarakter kalpleri fethediyor (“nefret” bağlamında.) Ötekinde sevdiği kadını döve döve öldüren, berikinde çocuğunu satan bir başka psikopat var. Uyuşturucu, fuhuş, ihtiras, aldatma; yalan makinaları, ihanet dümenleri, fesat çarkları… aran(ıp da bulunamaya)n temalar.

Dönemin popüler teması “kötülük”.

Sanat mı topluma yön verir, toplum mu sanatı şekillendirir; yüzyılların tartışması; beni aşar. Ancak sanatçının, sanatını icra ettiği toplumda yetişmiş biri olduğunu biliyorum. Hikayesini anlatmak istediğinde içini karıştırdığı heybesinin ağzını, birlikte yaşadığı insanların “el birliği”yle tuttuklarını da… “Gerçek” değilse de sanat değildir zaten; heybenin ağzını tutan kalmaz.

Bunlar pek tatlı ifadeler tabii ama, şu yukarıda tasvir etmeye çalıştığım ironik çetele karşısında hiçbir hükmü yok işte: Siyasi ve ekonomik krizlerin peşpeşe patladığı yıllarda en çok izlenen dizimiz “Süper Baba”, tabiri caizse iliklerimize kadar refahı yaşadığımız dönemin popüler teması ise “kötülük”.

Sahi, heybenin ağzını kim tutuyor? Yoksa bozuldu mu heybenin ağzı?

…“iyilik” ile ilgili şeyleri hatırlamak istiyoruz.

Bilhassa, sektörün içerisinde fiilen mesai harcamaya başladığımdan beri kafa patlatıyorum bu meseleye. Çok izah denedim. Şu sıralar, “olmayanı istiyoruz” çerçevesinden bakmaya çalışıyorum: Dört bir yanımız “kötülük” ile sarılmışken, “iyilik” ile ilgili şeyleri hatırlıyor ve hatırlamak istiyoruz; “iyilik” esintisi duyduğumuzda canımız “kötülük” çekiyor. Böyle mi? Bilmem.

“Gerçek nadiren saftır fakat asla basit değildir” demişti biri, “İnsan tepkileri içinde en belirgini gerçeği reddetmektir” demişti bir başkası da.

Elbette ki sadece toplumsal atmosfere bağlamak doğru değil sözkonusu ironik neticeyi. Şekil ve muhteva itibarıyla teknik ve estetik açıdan “doğru” tasarlanmış bir iş, sıradışı bir kazaya uğramadıkça tutar. Teknik ve estetik açıdan “yanlış” tasarlanmış işlerin de zaman zaman tuttuğu vakidir, evet, ama şeklinde değilse bile en azından muhtevasında dişe dokunur bir espri vardır. Bunları inkar etmiyorum; bahsi geçen “kötü”lükle ve “kötü”lerle ilgili işlerin popüler oluşunda bu “doğru” tasarımların etkisi büyük.

Televizyon ve sinema seyircisi arasındaki fark “irade” meselesidir.

Diğer yandan, sinema seyircisi ile televizyon seyircisi arasındaki farka da işaret etmek isterim.

Televizyon seyircisi iken biz, neredeyse sıfır “irade” ile hareket ederiz: Bir şeyi izlerken o şeyden vazgeçmemiz ve başka bir şeye geçmemiz neredeyse hiç zihni ve fiziki çaba gerektirmez; uzaktan kumanda aletini elimize alıp kanalı değiştirecek tuşa basma sürecinde ne kadar “irade” sözkonusuysa o kadar işte.

Sinema seyircisi iken böyle değilizdir ama. Tepeden tırnağa “irade” meselesidir sinema seyirciliği: Evden (rahat, huzurlu şekilde oturduğun yerden) çıkmayı irade edeceksin, şu veya bu etkinliği değil sinemada film izlemeyi seçerken irade edeceksin, seni sinemaya götürecek aracına binmeyi ve oraya gidene kadar az veya çok masraf yapmayı irade edeceksin, sinema salonunun önünde filmlerden film beğenirken bir şeyler irade edeceksin; bilet almak için sıra beklemeyi, bilet almak için para harcamayı ve -en acayibi- kapkaranlık bir ortamda hiç tanımadığın onlarca kişiyle bir arada en az 2 saat oturmayı irade edeceksin…

Bize “irade”miz olduğunu hatırlatan durumları hesaba katmalıyız.

Hal böyle olunca, bu yazıda tartıştığımız konu bağlamında, sinemadaki gişe verilerini televizyondaki reyting sonuçlarına kıyasla daha sıhhatli bulmuşumdur hep. Bu sıhhat üzere son 30 yılın gişede iş yapmış filmlerine baktığımda daha akla yatkın cümleler kurabiliyorum. Çünkü gerçekten de, “doğru” tasarlanmış olmalarına ilaveten, sinemada “iyi”likle ve “iyi”lerle ilgili filmlerin diğerlerine tercih edildiğini kendimden emin şekilde söyleyebilirim. Hatta biraz zorlayıp “iyi”liğin ve “iyi”lerin, “kötü”lüğe ve “kötü”lere galebe çaldığını…

Bu durumda şöyle bir denklem çıkıyor karşıma: Bizden “irade” isteyen işlerde daha hassasız, “irade”nin neredeyse önemsiz olduğu yerlerde dünya umurumuzda değil; bu tamam. Ama, bize “irade”miz olduğunu hatırlatan olayları ve durumları da hesaba katmalıyız. Eğer kendimizi maddi/manevi kaosta hissediyorsak, hiç “irade” istemeyen bir şeyde bile kılı kırk yarıyoruz, bir an evvel o kaostan kurtulmak, düzene ulaşmak için muhtemelen -90’lardaki gibi… Yok eğer zaten düzenin içerisindeysek (kendisini hissettirmeyecek kadar düzenli bir düzenin içerisindeysek), bizden zaten “irade” istemeyen bir şey için neden harekete geçelim ki? -Bugün olduğu gibi…

“İyi”likle ve “iyi”lerle olmayı “irade” ettiğim bilinsin isterim.

Ha, bu arada, “Seyirci bunu istiyor” diye kocaman bir put vardır, onu da nasipse bir başka yazıda konuşalım.

O zamana dek, sabahlara kadar tartışsak bile ve gişede ya da reyting tablosunda ne görürsem göreyim, “iyi”likle ve “iyi”lerle ilgilenen biri olduğum ve olmayı “irade” ettiğim bilinsin isterim.

(*) Bu yazı ilkin “Selamlık” dergisinde yayınlanmıştır.

twitter.com/fm_fatihmutlu

Yorumlar

 
Fatih Mutlu, TRT Okul için hazırlanan 22 bölümlük 'Çek Bir Film' projesinin editörlüğünü yaptı. Çeşitli dergi ve gazetelerde sinema yazıları yazdı. Şimdilerde senaryo doktorluğu yapıyor.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up