Hakkını Helal Et Jîn!

Manşet

muhammeduyar

20. Altın Koza Film Festivali’ne Reha Erdem’in Jîn filmiyle başladım. Jîn ile ilgili iki anlam çıktı karşıma. Birisi ‘kadın’ diğeri ‘hayat’…

‘Jîn’ filminde Reha Erdem’in yapmak istediği de aslında tam olarak bu iki kavramı anlamaya çalışmamız sanki. Kadın da hayat da içinde yüzlerce anlamı barındıran kelimeler. Kadın dediğimizde aklımıza neler gelmez ki; anne, kız çocuğu, sevgili, eş, (yakışmasa da) fahişe… Bu son kavram için günümüz dünyasında bir de ‘hayat kadını’ kavramı kullanılmaktadır ki, belki de insanı en çok yaralayan burasıdır. ‘Hayat’ gibi yaşam ve canlılık dolu bir kelimeyi işi bedenini satmak olan ve her daim birilerinin sömürüsü altında çalışmak/yaşamak zorunda olan bir kadına sıfat olarak kullanmak kadar hüzün verici bir şey olmasa gerek.

Oysa ‘kadın’ ve ‘hayat’ kelimeleri yan yana geldiğinde ortaya çıkan ve zihnimde oluşan anlam hep ‘anne’ olmuştur. Hayy olan(hayat veren)Allah’ın yaşamın idamesi için vesile kıldığı bir canlı: anne. Hem hayvanlar hem de insanlar için değişmeyen bir anlam. Ve buradan ilerlediğimizde ortaya çıkan bir kavram daha var: ‘Saygı’. Günümüzde kadınların bile kendilerine duymadıkları ‘saygı’. (Bu konuya Altın Koza’nın diğer yarışma filmleri üzerinden tekrar döneceğiz.) Reha Erdem’in ‘Jîn’ filminde ‘kadın’a bu gözle bakılıyordu sanki. Kadın duygularıyla yaşayan bir varlıktır. Ne kadar kötülüğe bulaşsa da o duyguları hep içinde yaşamaya devam eder. Ve zamanı geldiğinde o duygular açığa çıkmak için hep hazır beklerler.

[bilgi]Bırakın küresel savaşları, kendi iç dünyamızdaki savaşlarda kaybettik her şeyimizi.[/bilgi]

İçini boşalttığımız, günümüzde hissettiğimizi zannettiğimiz ama sanallaştırılan bir duygu haline gelen ‘saygı’yı kaybettiğimiz günden beri kadında, erkekte, çocukta, ağaçta, hayvanda ve genel anlamda ötekinde onarılması güç yaralar açmaya başladık. Bırakın küresel savaşları, kendi iç dünyamızdaki savaşlarda kaybettik her şeyimizi. Kazanan hep ‘ben’ olmalıyım dediğimiz müddetçe ‘saygı’, ‘sevgi’, ‘adalet’ ve ‘barış’ gibi kavramların sadece kendimize bakan yönlerini sever hale geldik.

jin-1

Jîn filmini çok sevdim. Yukarıda yazdığım bütün duygulara kapı aralayan bir yönü olduğu için sevdim. Dağa çıkmış bile olsa kadının terörist olmadan önce bir ‘kadın’ olduğunu ve ‘anne’ye söylenen bir türkünün duygusuna kapılıp arkasına bakmadan kaçabildiğini gösterdiği için. “Askerler dağdakileri ‘insan’ olarak görmüyorlar zaten.” cümlesini ve yargısını bir kere daha düşünmemizi sağladığı için sevdim Jîn’i. Reha Erdem meseleyi devletin yaptığı işkenceler, özgürlük söylemleri, şehit edilen askerler ve cenazeleri, ağlayan anneler üzerinden de anlatmayı tercih edebilirdi. Ama bunu yaptığı takdirde ‘taraf’lardan birisini seçmek zorunda kalabilirdik. Ya da her ikisini de özgürleştirmeye çalışan ‘taraf’tan bile olabilirdik.

Oysa Jîn’i izlerken taraf olmak istediğim tek şey ‘hayat’tı. ‘Hayat’lara zarar gelmesin de ne olursa olsun dedim hep. Asker de ölmesin, terörist de. İkisi de ‘insan’ olsun tekrar. Ve ‘kadın’dan başlasın her şey. Yani ‘hayat’tan, temiz, saf, hesapsız. Ütopik bakalım biraz meseleye. Ütopik bakmayı başarabilelim. ‘Ne-re-de ya-şı-yo-rum? sorusuna sınırları kaldırıp ‘dünya’ diyebilelim. En azından ‘Türkiye’ diyebilelim. Müslümanım diyen ama Veda Hutbesi’nde peygamberinin “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız bir­dir. İslam’da insanlar eşittir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de toprak­tan yaratıldı. Allah katında en değerliniz, en çok Allah’a sığınanız, emirlerine yapışa­nınız, günahlardan arınanınız, azabından korunanızdır. Bir Arab’ın, Arap olmaya­na, bir başkasının Arab’a, bir siyahın bir kızılderiliye, bir kızılderilinin bir siyaha, takvanın dışında bir üstünlük sebebi yok­tur.” dediğini unutanlardan olmayalım. Ya da belki de unuttuğumuz için sebep olduğumuz sonuçların geri dönüşünü yine ‘insan’ olma referansı üzerinden kurmaya çalışalım.

Kısacası ‘Jîn’de kadının değil hayatın nasıl sömürüldüğünü gördük. Dağdan inmeye çalışan kadının askerler tarafından horlandığını, işverenler tarafından tecavüze zorlandığını, dağa çıkmaya zorlandığında annesinden koparılmış bir kız çocuğu olduğunu ve gizlice girdiği bir evden aldığı coğrafya kitabını heceleyerek okuyuşundan okulunu yarım bıraktığını gördük. Saklandığı yerden çıkamayışının nedenlerini gördükçe insanlığımızdan utandım ister istemez.

[bilgi]Mağarada ‘kimlik’ler kendisini ne kadar hissettirse de ortada buluşan ‘kadın’ ve ‘erkek’ oluyor. [/bilgi]

Jîn kitabını çaldığı kızın adını sahipleniyor; Leyla. Ve gerçek adını ‘Jîn’i yani ‘kadın’lığını kimseyle paylaşmıyor. Aç kaldığı ve yorulduğu için ekmeğini zorla aldığı bir çobana ‘hakkını helal et.’ diyor.  İşte o anda düşünüyorsunuz, ‘nasıl yani?’ diye. Terörist hak hukuk mu bilirmiş diyorsunuz. Birkaç kez daha tekrarlanıyor bu ‘hakkını helal et’ cümlesi.

Filmin ilerleyen bölümlerinde yaralı bir askeri mağaraya taşıyarak hayatını kurtarıyor ‘Jîn’. En çok etkilendiğim sahne diyebilirim. Mağarada ‘kimlik’ler kendisini ne kadar hissettirse de ortada buluşan ‘kadın’ ve ‘erkek’ oluyor. Askerliği bir kenara bırakan erkek, teröristliğini kenara bırakan ‘kadın’ ile buluşuyor. Ve ‘erkek’ ayrılırken o sihirli cümleyi söylüyor ‘kadın’a: “Hakkını helal et!”. Jîn bir an duraklıyor, içini açıyor ve ilk kez söylüyor bir erkeğe gerçek adını: “Adım Jîn!”.

Filmin son sahnesinde bir ağaç dikkatimi çekti. Gövdesi iki büyük dala ayrılmış bir çınar ağacı. Ve bir dalı yanıyordu, dumanlar çıkıyordu. Diğer dal ise göğe doğru yükselmeye devam ediyordu. Bir yanı yandıkça yaşamaya ne kadar devam eder, bilinmez…

Nereden baktığınızı unutmayın… Selametle…

twitter.com/muhammeduyar

Yorumlar

 
Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümü mezunu. 2011 yılında Sinefesto.com'u kurdu. Klark Medya'da kurucu ortak olarak iş hayatına devam ediyor.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up