Bizimle İletişime Geçin

Manşet

‘Güzel Günler Göremedik!’

Yayınlandı

tarihinde

İlk uzun metrajlı filmleri ile Altın Portakal’da En İyi Film dahil 4 ödül almaları, sonuçların açıklandığı günden bu yana çok konuşuluyor ve eleştiriliyor. İki sinemacı “ödüllerimizi geri verebiliriz” diyor.

Altın Portakal jürisi, “Güzel Günler Göreceğiz” filmine En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini verdi. Filmin yönetmeni Hasan Tolga Pulat ve senaristi Emre Kavuk’un üniversite yıllarından başlayan ve sinema hayatlarının başında aldıkları ödüle gününe uzanan arkadaşlıklarını konuşmak, bir başarı öyküsünü anlatmak adına çok keyifli olurdu. Ama iki genç sinemacıyla biz ne öykülerini ne de vizyona henüz girmemiş ödüllü filmlerini tam anlamıyla konuşabildik. Çünkü eleştirmenlere küskünler, “içi boş” yorumları için. Ümit Ünal’a da verdiği tepkiden dolayı kızgınlar. Yeşilçam ekolünün takipçisi olarak “festival filmi” gibi görülmediklerini düşünüyorlar. Ve bu konuşmalar arasında belki de tartışmaya en açık soru şu: Halk diliyle anlatmak basitlik mi?

Hiç zafer sarhoşu gibi bir hava yok sizde? 
Tolga Pulat: Savaşa mı gidiyoruz ki zafer olsun… Biz filmimizi yarıştırdık, jüri değerlendirdi. Beğenildi, ödüllendirdi, biz de mutlu olduk. Hepsi bu kadar, abartılacak bir şey yok.

Yani “sürpriz” olduğunu düşünmüyorsunuz ödülün? 
T.P. Hayır. Biz üç farklı jüriden geçmiş bir filmiz. İlk olarak, Kültür Bakanlığı’ndan destek kazandık. Ardından Altın Portakal’ın ön jürisi bizi değerlendirdi ve festivalin 13 filmine kabul etti. Daha sonra da ana juri seçti. Bu bizi sürpriz bir film olmaktan çıkarıyor bence. Çünkü iyi bir oyuncu kadrosu ile iddialı bir filmle yola çıktık. Gayet de iddialı bir gala yaptık. Ama bir anda başka bir ortam yaratıldı orada bilinçli olarak. Ve biz sürpriz gibi görünmeye başlandık.

Emre Kavuk: İyi bir filmin başına gelebilecek şeylerle karşılaştık bizde. Her zaman spekülasyonlar olabiliyor, iyi bir filmin üzerine gidilebiliyor. Ama yine de üç gün sonra unutuluyor. Asıl olan filmin kalıcı olmasıdır, ikinci üçüncü kez izlenmesidir. Bizim için de ödülden daha önemli olan filmin daha sonra ikinci, üçüncü kez izlenmesi olacaktır.

O zaman gişenize çok güveniyorsunuz? 
E.K. Tabii ki güveniyoruz. Jüriye tekrardan çok teşekkür edelim. Genç sinemacıların önünü iyi bir şekilde açtılar. Kendileri de bunu ifade etti. “Biz her türlü baskıya karşı kulağımızı kapadık ve tamamiyle kendi kararımızla bu sonuçları açıklıyoruz” dediler.

T.P. Biz iki genç adamız; ben 29, Emre 28 yaşında. Hiçbir destek yok, sadece bakanlık desteği var arkamızda. Bütün süreci ikimiz ve yönetici yapımcımız Uğur üstlendik. Ama Altın Portakal’da da hiçbir şekilde ne kulis ne de benzeri bir şey yaptık.

E.K. Bizim basın desteğimiz, herhangi bir PR çalışmamız yoktu. Kendi başımıza, mütevazı bir şekilde filmimizi izlettik, yaptığımız bir işi paylaştık. Festivalde de böyle bir ortam bekliyorduk. Orada seçilen filmler izlenecek ve söyleşiler yapılacak, diye bekliyorduk. Ama ben şahsen festivalin böyle olmasından çok utandım. Sinemacı olmaktan utandım.

Neydi bu hayal kırıklığını yaratan? 
E.K. Sırf ödül almak için yapılan açıklamalar, sırf o para ödülü için yapılan şeyler beni utandırdı açıkcası. Çünkü bu bir savaş değil. Savaşte bile bir saygı çerçevesi olması gerekir belki, ama insanların yaptıkları utandırdı.

Ne mesela? 
E.K. Şu şekilde eleştiriyorlar: filmi izledik, oyuncular müthiş, görüntüler harika. Bunun dışında bir eleştiri duyamazsınız Türkiye’de. Bazı akademisyenler dışında, alt metin okuması yaparak bir filmi eleştiren çok az. Eleştiri bizde belli kalıplar çerçevesinde magazinel üsluplarla yapılan bir şey… Biz ekibimize çok güveniyorduk, ne yaptığımızı ve ne yapamadığımızı çok iyi biliyorduk. Diğer filmlere ne olacağı ile çok ilgilenmedik, sadece her filmin galasına gittik ve sonuna kadar izledik. Alkışladık, eleştirecekse kendi içimizde eleştirdik. Festival ortamı da böyle olmalı. Yoksa “aman o film çok kötü, sakın ödül vermeyin” gibi şeyler konuşmadık.

‘BELLİ FİLMLERİ İŞARET ETTİLER’
T. P. 
Basının inanılmaz derecede kulis çalışması vardı, belli filmleri ısrarla işaret ettiler. Bizim derdimiz sinemacılarla değil, biz bir zihniyetle mücadele ettik orada. Çünkü bir filmi övmek için diğer filmlerle hakaret etmek değildir bunun yöntemi. Bir filmi sinema kuralları ve ahlak çerçevesinde eleştirirsiniz ve ona göre halkın beğenisine sunarsınız. Ama burada taraf tutar gibi bir filmi desteklemek birçok saygın eleştirmene benim hiç yakıştıramadığım bir şey. Ben mesela utanıyorum, beğendiğim yorumculardan filmimiz hakkında hiçbir doğru dürüst eleştiri görmedik. Neden filme eleştirdiklerine dair, ve bize hakaret ettiklerine dair ayrıntılı bir eleştiri yok. Çok sığ, çok banal, çok çirkin yakıştırmalarla film eleştiriyorlar. İki tane genç sinemacıyız biz. Eleştirenlerin görevi bir filme çamur atmak ya da hakaret etmek değildir; o filmin eksikliklerini hatalarını irdelemektir. Sinemacının da görevi bunu okuyup, yanlışlarım vardı deyip, bir dahaki filminde bu hatalardan ders çıkararak devam etmesi önemlidir. Ama ben orada bir taraftar kitlesi gördüm.

Siz kendinizi eleştirecek olursanız, yanlışlarınız var mıydı?
Hatalarımızın farkındayız; her sağduyulu sinemacı kendi özeleştirisini de yapabilmeli. Fellini’nin dediği gibi “iyi filmlerin kusurları olması gerekir, hayat gibi insan gibi” der. Bu bizim ilk filmimiz. Bütçesel açıdan bakıldığında boyunu çok fazla aşan bir senaryoya sahip. Prodüksiyon zaafları, kısa sürede hızlı karar alma sorumluluğu gibi biçimsel ve teknik bir takım hatalarımız olabilir. İçerikte ise, sonuçta ilk senaryosunu yazıyor Emre ve ben de ilk defa bir uzun metraj film çekiyorum, istediklerimizi doğru bir şekilde anlatamamış ya da eksik ifade ettiğimiz yerler olabilir.

Bu eleştirilerle gündeminiz bir anda değişti tabi, ama önemli olan film. Bu kadar önemli ismi, başrolsüz bir filmde toplamak zor oldu mu? 
T.P. Biz Onaltıyadokuz film ekibi olarak iyi bir ekibiz. Ekip olarak da kaliteli oyuncularla çalışmak istedik. Senaryo gönderdiğimiz bugüne kadar hiçbir oyuncudan da olumsuz cevap almadık.

E.K. Ama özellikle de bize yakın gelen, kolay çalışabileceğimizi düşündüğümüz kişilerle çalışmayı tercih ettik.

Karakterlerin oyuncuya adapte edildiği oldu mu? Azeri kökeni ile Nesrin Cavadzade ve Rus Anna karakterinde bir benzerlik bulabiliriz, örneğin….

E.K Nesrin’in buraya göç ettikten sonra yaşadıkları ve dünya görüşü Anna karakterini ortaya çıkartabilmesi için çok uygundu. Bir tek Nesrin için bu adaptasyon oldu diyebiliriz. Biz Nesrin ile çalışmaktan çok memnun olduk. Onun da buna benzer bir senaryosu varmış. O yüzden de bu hikayeyi çok sevdiğini söylemişti.

T..P Zaten tüm oyuncularımız her role adapte olabilecek kalitedeydi. O yüzden böyle bir şeye gerek kalmadı. Gerçekten herkes kendini ön plana çıkarmak değil, filme hizmet etmek istedi. Duygusal sahnelerimizde çok az müzik kullandık. Nesrin’in aldığı oyunculuk ödülünde bence bunun da etkisi var.

BU TOPLUMDA YAŞIYORSAK… 
Güzel Günler Göreceğiz’de kesişen hayatların anlatıldığı birkaç öykü var iç içe. Daha önce de bir kısa filminiz vardı, “Gülümse”. İki filmin anlatım tarzı benzer diyebilir miyiz? Var mı böyle bir ‘seyirciyi yakalama’ formülünüz?
E.K. Tolga ile Yeşilçam’a dönüp sevdiğimiz yönetmenlerin ortak özelliklerine baktığımızda görüyoruz ki hepsi toplumsal dertleri anlatıyorlar. Biz de öncelikle olarak bunu ilke edindik. Biz de bu toplumda yaşıyoruz ve bu toplumun dertlerini anlatalım. Bu coğrafyada bu kadar çok sorun varken, fimde de biz tek bir tanesini değil, birkaç konu seçtik. Buna en uygun sinemasal dilin de paralel ve içiçe geçen kurgu olduğuna karar verdik. Özelikle yaptığımız bir şey değil. İçerik biçimi belirledi.

T.P. Gülümse’ye şu anlamda benzemiş olabilir; ikisi de umut hikayesi. Biz karamsar, koyu, mutsuz bir havayı yaratan, sonu çıkışsız filmleri yapan sinemacılar olmak istemiyoruz bu ülkede. Geleceğin bu şekilde dizayn edildiği ve dayatıldığı sinemacılardan olmak istemiyoruz. Ne kadar kötü hikayeler anlatsak da içine bir umut tanesi koymalıyız; ki bu yüzden de filmin adı “Güzel Günler Göreceğiz”. Biz eğlenceli bir film yaratmak istedik, sinema keyfinin tadılabileceği. Seyirciyi dahil etmek, ve film sonunda da bu ülkenin dertleri hakkında ağzında acımtrak bir tat bırakabilmekti derdimiz. Türkiye’de yaratılmak istenen film modeline tersiz bu anlamda.

E.K. Türkiye’de kendi burjuva dertlerini tüm ülkenin, dünyanın dertleri gibi gören sinemacılar var. Bu en büyük yanlışları olacaktır. Bu ülkede umutlu olması gereken kişiler önce biz sinemacılarız, çünkü bizim elimizde öncelikli imkanlar var. Sosyal koşullarımız görece daha iyi. Öncelikle kendi derdimizi değil de onların derdini anlatmaya çalışıyoruz.

Etkilendiğiniz yönetmenler var mı? 
E.K. Kesişen hikayeler tarzında tabii ki Yol filmiyle Yılmaz Güney’dir. Bunu ilk yapanlardan birisidir zaten. Dünya sinemasından daha sonra örnekleri olmuştur, onları da izledik. Yeşilçam yönetmenleri halkın diliyle anlatıyor, biz de onları örnek alıyoruz. Ama tabi ki filmimizde modern sinema kalıplarını kullandık. Özgün bir şey ortaya koymaya çalıştık. Bunu yaparken de dünya sinemasından elbette yararlandık, melodramda kaçmadık. Filmimiz en uzun filmlerden biriydi ve çok az müzik kullandık. Halkı daha düşünmeye sevk edecek bir sinema dili oluşturmaya çalıştık.

T.P. Emre ödülünü alırken Yeşilçam’a atıfta bulunmuştu. Ben merak ediyorum, bütün eleştirmenler acaba bugüne şu an taptıkları adamların filmlerini izleyerek mi gelmişler? Çünkü biz yeşilçamı izleyerek sinema okullarına kabul edildik ve sinema okullarından da başka bir dünyayı farkettik. Bazı insanlar Türkiye’ye film yapmıyorlar gibi geliyor bana, sanki Fransa, Almanya’ya yapıyorlar… Bu ülkede en büyük sinemacı hala Yılmaz Güney ise buna bir bakılmalı, çünkü halkın dertlerini halkın diliyle anlatıyor. Bizim de derdimiz bu. Ama festival havasında bu basitlik ve sıradanlık olarak algılanıyor.

“Dizi estetiğiyle çekilmiş bir film” diye bir eleştiri var örneğin… 
(Gülüşmeler) E.K. Hiç ciddiye almıyorum, dizi estetiği ne demek, sinema estetiği ne demek? İçini doldursunlar, öyle dinleyelim.

Farklı ve kısa kısa öykülerin anlatılması kastedilmiş olabilir mi? 
E.K. Dünya sinemasında da bunun Oscar’a da gitmiş örnekleri var.

T.P. Dizi oyuncuları ve dizi müzisyeni ile bir film yaptık diye dizi estetiğinde oluyorsa filmimiz, o kadar da olsun biz Türk halkına film yapıyoruz. Filmimizi izlettirmenin de isteğindeyiz. Bence direkt vizyona girseydik, çok daha farklı eleştirilebilirdik… ama “festival filmi” diye bir algı var.

İYİ SİNEMACI OLABİLİR AMA İYİ AHLAKLI OLMAYABİLİR DE 
Ümit Ünal da tam tersi, yeterli görmediği için Jüri Özel Ödülü’nü iade etmeyi düşündüm diye bir açıklama yaptı.

T.P. Bizim Ümit Ünal’a karşı hiçbir sorunumuz yok, kendisini ispat etmiş yaptığı işe saygı duyduğum bir sinemacı. Çok sevdiğim de bir sinemacı.

E.K. Tüm bu yaptıklarına saygı duymuyorum. Çünkü artık hedef göstermeye başladı.

T.P. Zaten bir insanın kendisine ve ürettiği sanata saygı duymak ayrı şeyler. Bir insan iyi bir sinemacı olabilir ama iyi ahlaklı da olmayabilir aynı zamanda, dünyada da çok örnekleri var. Ben Ümit Ünal’ın her zaman sinemasını seveceğim, ama filmin son 40 dakikasında çıktım demek, bütününü izlemediğin bir filmi sanki izlemişsin gibi eleştirmek, yandaş arama çalışmasına girip örnekler göstermek; 50 küsür yaşındaki bir sinemacıya, bu kadar değerli filmler üretmiş bir insana, o kendine yakıştırabilir, ama ben yakıştırmıyorum kendisine.

Kendisine cevap verecek ne kariyerim var, ne o tarz bir ahlaksal duruşum var. Bu ödül, bir insanı bu hallere düşürebilecek kadar değerli bir şeyse, biz seve seve geri vermeye hazırız. Çünkü biz daha yolun çok başındayız. En başta jüri üyelerine haksızlıktır. Biz bu jüriye göre iyiyiz, yarın başka bir jüri filmimizi kötü olarak adledebilir, bu görecelidir. Jüriye itirazınız varsa girmezsiniz o festivale. Her sene Ümit Bey’in katıldığı festivalin jürisi neden ona ödül verdiğini açıklamak zorunda mı?

Peki sanatsal anlamda beğendiğiniz Ü.Ünal filminizde “Rusça Nazım Hikmet okuyan Rus hayat kadını”nı eleştirmiş. Ne dersiniz bu yoruma?

E.K. Aslında karakter o şiiri bilmiyor, o bir senaristin, yönetmenin bakış açısıdır. Filmimizde başka örnekler de var, buna benzer. Bu bizim sahneye yorumumuzdur, ama artık bunu da açıklıyorsak, vay halimize!

T.P. Ü. Ünal’ın daha sert açıklamaları da var. “Ben film yaptığımda ödüllendirilirim” diyen sanatçılar bu ülkeye zarar veriyorlar. Kendi okulundan mezun olmuş ilk filmini çeken iki genç sinemacıya hakarete varan eleştiriler yöneltmek onun kariyerine yakışmıyor. Biz bu dakikadan sonra Güzel Günler Göreceğiz filmi ile Türkiye’de hiçbir festivale de katılmayacağız, buradan duyuralım.

E.K. Çoğu insan da izlemediği filmleri övüp savunabiliyor, ben anlamıyorum. İzlemeyenler de bir cephe almış durumda.

Festivalde “ötekileştirme” söylemine çok vurgu yapıldı. Siz filminizde hangi mesajları vermek istediniz, sosyal gerçekçilik anlamında? 
E.K. Sosyal gerçekçi mesaj filmimizde var. Aslında festivaldeki kadın temalı vurguya çok uyan mesajlarımız da var. Erkeklerin egemen olmaya ve bunun adına her türlü şiddeti zülmü yapmaya çalıştığı bir dünyada kadının buna karşı duruşunu anlatmaya çalıştık. Sinema zaten ötekini anlatır, derdi olanı anlatır. Biz de herkes gibi ötekiyi anlattık.

T.P. Yürüyüş filmine çok büyük haksızlık edildi. Başka bir filmde bir karaktere ötekileştiriliyor diye saygı duyulurken, tapılırken, diğer filmde başka bir kesimin ötekileştirilmesi yuhalandı orada. Bunu o festival havasını koklayan herkes görmüştür.

medya radar

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et

Liste

İlişkilere Gerçekçi Bakan 10 Film

Pembe tabloların dışından.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

İki insan birbirini sever, engeller aşılır ve sonsuza dek mutlu yaşanır. Ya da iki insan birbirini sever, ardından tanımaya başlarlar birbirlerini. Seni tanıdığı için memnun olanlar, seni yavaş yavaş tanımaya başlarlar ya da keşke tanımasaydım olur cümleler… Ya da tanıştıkça yabancı olunur…. Veya tanıdıkça bağlar kuvvetlenir. Bir arada olmak, hayatına birini almak en başından bir tavizdir, hayatının sana ait olan kısmının bir kısmını bir başkasının kontrolüne, denetimine bırakırsın. Özgürlüğünü, yani en değerli şeyini, armağan edersin sevdiğin için… Sonra tutsaklık seni rahatsız eder, gardiyanın da seni daha da tutsak etmek ister, iki insan birbirine hem mahkum hem de gardiyandır aynı zamanda… Aşağıda aşk, evlilik gibi mevzular üzerine gerçekçi bir takım şeyler söyleyen filmler var. Bazıları direkt bu mevzuya dalarken bazıları da dolaylı yoldan dokunuyor meseleye. İyi seyirler.

Aç Kalpler

Aç Kalpler (2014) Hungry Hearts IMDb 64

Venedik Film Festivali’nde hem En İyi Erkek Oyuncu hem de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin sıra dışı hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde yeni Star Wars serisinde de rol alacak olan, Inside Llewyn Davis, Frances Ha ve Girls dizisinden tanıdığımız yükselen yıldız Adam Driver ve performansıyla bol övgü toplayan Alba Rohrwacher bulunuyor.

ude (Adam Driver) ve Mina (Alba Rohrwacher), New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir.

____

Nights and Weekends

Nights and Weekends (2008) IMDb 6.2

Mattie ve James birbirlerine aşıklar. Ancak birbirlerinden uzak geçen onlarca sabah ve aralarındaki binlerce kilometre ilişkilerini yiyip bitiriyor. New York ve Şikago arasındaki mesafe ile boğuşurken, birbirlerini gördüklerinde ilişkilerinin tatlı anları değil, zorlukları öne çıkmaya başlıyor.
___

Blue Valentine

Aşk ve Küller (2010) Blue Valentine IMDb 7.4

Dean ve Cindy’nin evlilikleri büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Hayatlarının bu trajik sürecinde çift, gençlik yıllarına ve birbirlerine aşık oldukları zamanları hatırlamaya çalışırlar. Film zıt kavramları karşı karşıya getiriyor. Sevgi nefrete, geçmiş günümüze, hayal gerçeğe, gençlik yaşlılığa, erkek kadına karşı geliyor.
_____

L'avenir

Gelecek Günler (2016) L’avenir IMDb 7.0

Mia Hansen-Løve’ın Berlin’den Gümüş Ayı ödülüyle döndüğü filmi Gelecek Günler, evli ve iki çocuklu felsefe öğretmeni Nathalie, işi, annesi ve evliliği arasında sıradan bir tempoda yaşamını sürerken başına gelenler yüzünden yeni bir hayat kurmaya doğru adım atar.
____

Prensim

Prensim (2015) Mon roi IMDb 6.1

Her aşk, zaman içerisinde bir enkaza dönüşmez mi? Ödüllü yönetmen Maïwenn’in son filmi, bildiğiniz aşk filmlerine pek benzemiyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan film; acı ve özlem, tutku ve ihanet arasında gidip gelen fırtınalı ve sıra dışı bir ilişkiye odaklanıyor. Bir tarafta düzenli hayatıyla istikrarlı bir avukat olan Marie-Antoinette, diğer tarafta ise karizmatik, özgür ruhlu, kadın avcısı Georgio. İdealize edilmiş bir aşk mefhumunu ve beyaz atlı prens kavramını sorgulayan film, klişelerden uzak durarak bir ilişkinin duygusal türbülanslarını son derece cesur bir şekilde perdeye taşıyor. Variety’nin “Jules ve Jim” kadar ultra-romantik olarak nitelediği filmin başrollerini Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel ve Louis Garrel paylaşıyor.

___

Irrational Man

Mantıksız Adam (2015) Irrational Man IMDb 6.6

Woody Allen bu filminde varoluşsal bir krizin ortasında olan orta yaşlardaki felsefe profesörünün hikayesini anlatmakta. Filmin başrollerinde ise Emma Stone, Joaquin Phoenix ve Parker Posey var.

Abe Lucas, son dönemlerde yaşamaktan zevk alamayan, duygusal olarak dibe vurmuş bir felsefe profesörüdür. Hayatında yeni bir sayfa açmak için küçük bir kasabaya yerleşir ve orada ders vermeye başlar. Burada tanıştığı Rita Richards (Parker Posey), aynı üniversitede hocalık yapan, mutsuz bir kadındır. Abe’in öğrencisi Jill Pollard ise sınıfın en başarılısıdır ve zamanla aralarında bir arkadaşlık başlar. Jill her ne kadar erkek arkadaşı Roy’a aşık olsa da Abe’in ıstırap dolu, sanatçı kişiliğini ve egzotik geçmişini karşı konulamaz derecede çekici bulur.

Bir gün Abe ve Jill’in bir yabancının konuşmasına kulak misafiri olup, Abe’in olaya dahil olmasıyla işler değişir. Abe bu olayla birlikte kendi hayatını ve başkalarının hayatını derinden etkileyecek bir karar alır ve hayata yeniden tutunup, her anın keyfini çıkarmaya başlar. Fakat bu durum Jill, Rita ve kendi hayatını sonsuza dek değiştirecek günleri de beraberinde getirecektir.
_____

The Story of Us

İkimizin Hikayesi (1999) The Story of Us IMDb 5.9

İlişkileri artık iyice içeriğini kaybeden Jordan çifti, çocukları 12 yaşındaki Josh ve 10 yaşındaki Erin yaz kampındayken ayrılmaya karar verirler. Ben ve Katie çiftinin bir arada kalabilmesinin tek yolu birbiri ile olabildiği kadar az iletişim kurmaktır. Ben ve Katie birbirinden ayrı geçirdikleri zaman boyunca geçmişte çok şeyi paylaştıklarını farkederler. Yaşadıkları ortak mutluluklar onları bir araya getiren nedendir.
___

Sürgün

Sürgün (2007) Izgnanie IMDb 7.7

Bir aile, anne, baba ve çocukları şehir yaşamından ayrılıp doğa ile iç içe bir kır evine giderler. Burası büyükbabalarından kalma bir yerdir. Şehir kültürüne adapte olmuş insanlara uzak kalan bir doğa yaşamının kurallarına ayak uydurmak hiç de kolay değildir. Doğada hükmeden kavramlar çok başkadır. Orada var olmaya devam etmek isteyenler için büyük fedakarlıklar söz konusu olmak zorundadır. Film özünde vicdan sorguları ve işlenen günahların sancıları ile savrulan bir ailenin hikayesini konu alıyor.

___

Demolition

Yeniden Başla (2015) Demolition IMDb 7.0

Eşini trafik kazasında trajik bir şekilde kaybeden yatırım uzmanı Davis Mitchell, duygusal bir çöküntü yaşamaktadır. Davis, tüm hayatını sorguladığı bu dönemde giderek kontrolünü yitirmektedir. Bir gün parasını kaptırdığı otomatı üreten şirkete bir şikayet mektubu yazar. Davis, bu mektup sayesinde şirketin müşteri temsilcisi Karen ile yakınlaşacak ve bu beklenmedik ilişki, hem Karen hem de Davis’in tekrar hayata sıkı sıkıya sarılmasını sağlayacaktır.

_____

Scenes from a Marriage (1973) Bir Evlilikten Manzaralar Imdb 8.5

Marianne ve Johan’ın on yıllık evliliklerini masaya yatıran film, çiftin ayrılıklarını, evlilik dışı ilişkilerini, barışıp yeniden ayrılmalarını ve en nihayetinde de boşanmalarını konu ediyor.

Boşandıktan sonra bile birbirinden kopamayan Marianne ve Johan çiftinin her görüşmeleri ayrı bir kavgayla sonuçlansa da birbirlerine olan sevgileri şartlar ne olursa olsun galip geliyor.

Film evlilik hayatıyla ilgili çok önemli kelamlar ederken aynı zamanda izleyiciyi psikolojik olarak Marianne ve Johan’ın ilişkisine hapsediyor. Başta Woody Allen olmak üzere birçok yönetmeni etkileyen Bergman’ın bu filmi aynı zamanda en iyi yabancı film dalında altın küre sahibi.

___

Nelyubov

Bonus: Sevgisiz (2017) Nelyubov IMDb 7.8

Birbirlerine karşı nefretle dolu bir kadınla bir erkek ve arka odada, korku içinde gözyaşlarına boğulmuş çocukları… Sevgisiz, bu çocuğun ansızın ortadan kaybolması üzerine onu aramaya başlayan, boşanma arifesindeki bir karı-kocanın bezginlik ve pişmanlıkla yaralı çabalarının hikâyesini anlatıyor. Günümüz Rus sinemasının büyük ustası Andrey Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş bir toplumun portresini post-modern bilgi çağı filtresinden çiziyor. Yozlaşmış, çürümüş, hayati değere sahip kurumları ardı ardına işlevsiz hale gelmiş Rus toplumu, yönetmenin otopsi masasında. Sevgisiz, Rusya’nın Oscar adayı seçildi.

___

Ne olacak simdi

Ayrıca bunlar da var:

Ne Olacak Şimdi (1979)

45 Yıl (2015)

Kayıp Kız (2014)

Okumaya Devam Et

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler