Güzel Bir Rüzgâr Gibiydi

Manşet

husna-karanfil

Her güzel şeyin olduğu gibi güzel rüyaların da bir sonu vardır. Bıraktı, karelerin başına tekrar döndü, yine bırakıyor derken Japon çizgi üstâdı Hayao Miyazaki artık film yapmayacağını açıkladı. Gerçi bu onun ilk emeklilik açıklaması değildi, bu konuda daha önce de pek çok kez karar alıp değiştirmişti, dolayısıyla bu duyurular da takipçilerine bir nevî reklam stratejisi gibi gelmeye başlamıştı. Fakat son filmini tamamladıktan sonra, 2013’ün son aylarında Studio Ghibli tarafından yapılan açıklama ve akabinde Miyazaki’nin de bu duyuruyu tasdiklemesi, (üzerine hâlâ spekülasyonlar yapılsa da) kararın bu defa kesin olduğunu gösterdi.

Hayao Miyazaki’nin göklerde süzülen araçlara karşı tutkusu, anime dünyasından hâberdâr olan kişilerce mâlûm; son filminde de nakış nakış o tutkusunu işlemiş. Pek çok kişi veda filminde üslubunu bozmamasını, yine fantastik hayâl gücünü konuşturmasını ve masalsı bir öykü anlatmasını bekliyordu, lâkin o, tüm beklentilerin aksine, filmini epey gerçekçi ögelerle oluşturmuş.

Kaze tachinu/Rüzgâr Yükseliyor, Japonların havacılık târihinde önemli bir isim olan Jiro Horikoshi‘nin hayâtını anlatıyor. Filmde Jiro’nun çocukluğu ile tanışıyoruz ilk olarak… Minik yüreği mavi gökler için çarpan, düşlerinde bulutlarda gezinen, fakat gözleri miyop olduğu için pilot olamayacağını düşünen Jiro, hayâllerini ve gelecek umutlarını gerçekleştirmek için uçak mühendisi olmaya karar veriyor; hayranı olduğu İtalyan tasarımcı Giovanni Caproni’nin yeni çalışmalarını yayımlayan dergileri heyecanla takip ediyor, onunla rüyalarında tanışıp aynı düşleri paylaşıyor. Üniversiteyi Tokyo’da okumak üzere yola çıkan Jiro, trende Nahoko adlı bir kızla tanışıyor. Yolculukları esnasında gerçekleşen büyük bir deprem sonrasında (1923 Kanto depremi) yıkıntılar ve yangın ile harap olan şehre ulaştıklarında Jiro okuluna ve uçak çizimlerine dönüyor, Nahoko ile yolları uzun yıllar boyunca ayrılıyor.

1

Üniversiteden mezun olduktan sonra genç bir mühendis olarak Mitsubishi firmasında işe başlayan Jiro, tasarlanan uçakların yetersizliği ve eksik noktaları üzerine kafa yoruyor. Çözüme odaklanan ve elde olanın daha iyi bir şekilde geliştirilmesi için farklı nesneler üzerinde çalışıp onları örnek alan çizimleriyle üstlerinin dikkatini çekiyor. Jiro’nun yeteneğini keşfeden ordu, onu daha iyi uçaklar tasarlayabilmesi için bir grup arkadaşıyla birlikte Almanya’ya yolluyor. (Filmin Almanya’da geçen karelerinde, özellikle de Almanların iş disiplini ve iki kültürün karşılaştırması, çekişmesi gibi enteresan ayrıntılar mevcut.) Jiro’nun azimli çalışmaları sonucunda, 2. Dünya Savaşı’nda Japon ordusunun etkili hava araçlarından biri olan Mitsubishi A6M Zero sahneye çıkıyor.

Hayao Miyazaki, filmde sadece Jiro’nun öyküsünü anlatmakla kalmamış, onun hayatını karelerine taşırken, ülkesinin geçmişinden detayları da paylaşmış izleyicisiyle. Deprem sonrasında yaşanan imar ve kalkınma çabaları, iki dünya savaşı arasında yaşanan işsizlik, halkın mücadele ettiği sefalet ve hastalıklar, buna karşın devletin savaş rüzgârlarına doğru hevesle yelken açması, özellikle o konuda yatırımlar yapması izleyenin Japonya’nın dünü ve bugünü hakkında düşünmesini sağlıyor. Örneğin öküzlerin çektiği son model uçaklar o dönemin imkânsızlıklarınıve tezatlıklarını acı bir şekilde ifade etmiş. Jiro’nun yeni makineler tasarlamayı ve keşfetmeyi istemesiyle birlikte ülkesinin yoksulluğunu düşündüğü karelerve onca masrafa karşın başarılı olamayan uçakların enkaz görüntüleri de yokluktan heba olan yaşamlara rağmen sadece savunma sanayiine harcanan kaynakları sorgulatır nitelikte. Öykünün başlarında çocuk Jiro’nun güzel ve renkli düşlerini “basan” haç simgeleriyle kaplı zeplinler ise yönetmenin dönemin güç(lü)lerine bakış açısını yansıtır gibi.

Filmde Caproni, “Uçaklar ne bir savaş aracı ne de bir tür ticaret eşyasıdır. Uçak yapımı hârika bir hayaldir ve uçak mühendisleri bu hayâli gerçeğe dönüştürür” diyor. Miyazaki bu düşünceyi vurgulayarak, savaş için tasarlanmış olan o kanatların aslında daha zarif amaçlarla hayâl edildiğini göstermeye çalışmış. Bu, izleyenin gözüne belki masum ama yine de hafif bir rahatsızlık da veren bir aklama gayreti, işin ardındaki gerçeği es geçmek gibi geliyor. Zîrâ kariyerinin parlak yıldızları olan geçmiş filmlerinde savaşa ve yıkıma karşı duran, kalemini barışa övgü ve teşvik için oynatan bir isimdi Miyazaki, o nedenle bu değişiminin ve tercihinin düşündürücü gelmesi doğal. Fakat şu da var ki, kendisi bir röportajında da dediği üzere, her şeye rağmen güzel bir şeyler üretmek isteyen bir çocuğun macerasını, kendi tutkularını da temsil eden dünyasını karelere aktarmak istemiş. Ki Jiro Horikoshi o bakımdan tam da Miyazaki’ye rol modeli olabilecek nitelikte bir portre, o yüzden sorgulatıcı yönlerine rağmen durumu onun açısından değerlendirirsek,  “veda filmi” için zîyâdesiyle anlamlı bir seçim olduğunu kabul etmek gerekiyor.

2

Fakat filme dâhil edilse de sonuçsuz bırakılan bazı ayrıntılar, karakterler de var; öyküde ne amaçla yer aldıkları pek anlaşılmıyor. Örneğin Jiro’nun sayfiyede tanıştığı Hans Castorp olaya siyâsî bir gizem katıyor, lâkin onunla ilgili sorular başladığı gibi cevapsız bitiyor, olmasa da olurmuş kabilinden bir detay olarak kalıyor. Miyazaki hikâyeyi zenginleştirmek istemiş ama sonra daha fazla uğraşmak istemeyip yarım bırakmış gibi. Kezâ bir kitaptan mangasına uyarlayarak konuya dâhil ettiği ama sonra belirsizliklere uğurladığı hasta sevgili-eş konusu da ancak filme dramatik bir etki katma isteği gibi geliyor.

Adını Paul Valery’nin “Rüzgâr yükseliyor. Yaşamaya çabalamalı.” sözünden alan film, kendisinden önceki Miyazaki animelerinden farklı bazı detaylar da içeriyor. Örneğin önceki filmlerde karakterler arasında duygusal anlamda bâriz bir yakınlaşmaya pek rastlamamıştık, bu filmde ise Jiro ve Nahoko arasında -çok âşikâre olmasa da- romantik yakınlaşmalar gerçekleşiyor. Lâkin Jiro ve Nahoko’nun evlilikleri sâde ve geleneksel bir düğünü tam anlamıyla yansıttığı için kurguya hüzünlü de olsa hoş bir renk katmış.

Filmin müzikleri Joe Hisaishi imzalı ve tabii yine mükemmel! Özellikle de Caproni’nin sahneye çıktığı karelerde melodilerin -onun Akdenizli rûhuna yakışır şekilde- hareketlenmesi çok hoş bir ayrıntı olmuş.

Yönetmenin önceki yapıtlarında fantastik kurgularda ya da kendine has üslubu ile uyarladığı kitapların dünyasında gezinmiştik. Fakat kendisi bu sefer “Yıllardır hep sizin için yazdım ve çizdim, finali kendime hediye ediyorum!” demiş gibi; dolayısıyla filmi bu gözle değerlendirirsek vasat bir “yapım” öyküsü olmaktan çıkıyor.

Miyazaki filmleri bizim için hayatın keşmekeşi içinde “bir tatlı huzur”du; kasvetli, basit ya da kaba öyküleriyle hâfızamızda olumsuz izler bırakan çağdaşlarını pozitif havasıyla dağıtan, umut aşılayan, tıpkı filmde Caproni’nin dediği gibi, “Güzel Bir Rüzgâr Gibiydi”. O yüzden bu filmi de farklılıklarına rağmen (buruk duygularla da olsa) ilgiyle izledim. Lâkin diğer Miyazaki yazılarımın aksine, keyifle değil, elim gitmeyerek yazdım bu yazıyı. Zîrâ tadında bırakılan işleri ve kariyerleri takdir etmekle birlikte, hayranlık duyduğum kişilerin vedasını zor kabulleniyorum. Dolayısıyla Sensei Miyazaki’nin kararını haklı bulsam da yine de bu ayrılığa üzülmeden edemiyorum.

Umarız Studio Ghibli, o güzel rüzgârların yerini dolduracak meltemleri bari estirmeye devam eder…

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up