Bizimle İletişime Geçin

Manşet

“Gücümüzü kaybedince merhametimizi de kaybettik.”

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’deki festivallerin ‘görmediği’ Ateşin Düştüğü Yer, Montreal ve FİBRESCİ ödüllerini aldı, şimdi Oscar’a uzanıyor.

Türkiye’deki festivallerin ‘görmediği’ Ateşin Düştüğü Yer, Montreal ve FİBRESCİ ödüllerini aldı, şimdi Oscar’a uzanıyor. Yönetmen İsmail Güneş, filmini ve vizyonunu Bereket dergisinde Bünyamin Yılmaz’a anlattı.

“Gücümüzü kaybedince merhametimizi de kaybettik”

Biz sadece son yıllarda değil, belki son iki yüz yıldır gücümüzü kaybedince merhametimizi de kaybettik. Güçsüz insan, eline ufak bir fırsat geçtiğinde güçsüzlüğünü örtbas edebilmek için belki, merhametsizleşebiliyor. İnsanın genetik kodlarında olan bir duygudur merhamet.

BÜNYAMİN YILMAZ’ın röportajı

İsmail Güneş, Türk sinemasının içinden yetiştiği halde duruşunu ‘genel’e göre değil kendi doğrularına göre belirleyen bir yönetmen. Haliyle bu durum pek çok sancıyı da bir araya getiriyor. Bir yanda dağıtım zorlukları öte yanda önyargılı bakış…

Onu tanıdığımız ilk filmlerinden bugüne hep ‘muhalif’ duruşuna baktık. Aslında o, hepimizin durması gereken yeri işaretleyen bir yönetmen. Son filmi Ateşin Düştüğü Yer, sahici seyircinin rahatlıkla izleyebileceği bir yapım olduğu halde sırasını belki televizyonda veya DVD’de beklemeyi sürdürecek. İsmail Güneş yaşadığı hiçbir şeyden rahatsız değil. Aksine her şeyi göze alarak çekiyor filmlerini. Üçlemenin son filminin Antalya festivalinde başına gelene hiç şaşıramamış mesela. ‘Kadın’ temalı bir yarışmada kadınlardan oluşan bir jüri bir kadın filmine 0.2 puan vererek inanılması güç bir rekora imza attı. Karşımızda sıra dışı bir yönetmen var ama filmi ‘merhamet’ içeriyor. Tam da hepimizin ihtiyacı olan şey. Cümlelerini kurarken eleştirilerinin arasına bile merhamet sızıyor.

İşte ülkesinde görülmeyen bir yönetmenin ciğerlerinden sökülüp gelen kelimeleri ve ‘merhamet’le akıp giden bir söyleşi…

-Tabiri caizse sinemanın tam ortasından bir yönetmensiniz. Natuk Baytan’la da çalıştınız. Popüler filmlerin dilini çok iyi biliyorsunuz. Ancak genel çerçevede bu dilden ısrarla kaçındığınızı söylemek yanlış olmaz. İsmail Güneş, sinemasını nasıl konumlandırıyor?

Şimdi bu mevcut popüler dil, bildiğiniz batı sinema kalıplarının bütün şekillerini kullanan Aristo dramını kullanıyor. Normal gerçekçiliğin ötesinde, olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunan bir dildir. Mesela çok plan keser, bazı şeyleri varmış gibi yapıp, sinemanın diliyle seyirciye aktarır. Hocam Natuk Baytan bunun cambazıydı. Mesela montajla birilerini uçurmak, birilerini düşürmek, birilerini koşturmak gibi; bunları montajın ve sinemanın kendi diliyle en uç noktasında yapabilecek özel bir adamdı yani. Fakat ben onun kamerayı, fotoğrafı, kurguyu kullanmasını hep gözlemledim. Fakat hikayeye baktığı yer, filmlerinde çalışırken de hep tartıştığım ve neden bu böyledir diye sorduğum hikayelerdi. Çünkü ben asistanken de bu hikayelerin bize ait hikayeler olmadığını, bu giriş, gelişme ve sonucun bizim kültürümüze, bizim dilimize ait olmadığını düşünüyordum. Türk filmi nasıl olması gerekir sorusuna cevap vermiyordu bu dil.

Televizyonlar bu, batı sinema dilini, Aristo dramını tekrar keşfettiler ve eski 70’li, 80’li yıllardaki filmleri tekrar yaparak yine aynı karton karakterleri bizim önümüzde sundular ve bununla bir seyirci oluşturuyorlar şu anda. Bu seyirci bizim hayal ettiğimiz, şekillendirmeye çalıştığımız, tırnak içinde ‘milli bir potansiyele taşımaya çalıştığımız seyirci’ değil, tam tersine kirlenmiş bir seyirciye dönüşüyor. Hatta seyirci o hale geliyor ki, senaryoda problemler olduğunu düşünüyor. Seyirci bilmiyor ki, hayat Aristo dramına göre ilerlemez. Nedir Aristo Dramı? Duvarda tüfek varsa, patlar. Bense diyorum ki, duvarda tüfek olabilir ama patlamaz. Patlaması zorunlu değildir. Bunun en bariz özelliğini Mevlana’da görürüz. Mevlana hikayeyi anlatırken, bir yerde keser ve daha güçlendirici bir hikayeyle sürdürür. Derken onu da keser ve başka bir hikayeye geçer; döner dolaşır ve sonunda esas hikayeye dönerek konuyu bitirir. Bu bizim sohbet kültürümüze ait bir şeydir. Bizde insanlar sohbet ederken, böyle konuşurlar. Flash back’leri çok renklidir. Bizim bu filmi, bu dramayı yapmamız lazım.

Siz bu noktada mı farklı düşüyorsunuz diğer yönetmenlerle?

Ben 1986’dan beri bunu yapmaya, mevcudu değiştirmeye çalışıyorum. Ancak bunu insanlar senaryoda bir kusur olarak algılıyor. Oysa o çalışılmış bir pozisyon. Onu bilerek yaptım ben. Ancak ezber başka türlü olunca, hep gördüğümüz filmler başka türlü olunca, o kurallara göre kusur olmuş oluyor. Ne zamana kadar? Birisi gelip güçlü bir eserle bunları altüst edene kadar. Ben hayatı taklit edip onu mühürlemeye çalışıyorum, Tarkovsky’nin tabiri ile. Ona ait olan ‘mühürlenmiş zaman’ bence sinema için bulunmuş en iyi isimdir. Yönetmen zamanı mühürlüyor ve size sunuyor. Onu değiştiremiyorsunuz, çünkü o yönetmenin zamanıdır.

-Önyargıların putlaştırılıp sanat adıyla müritlerini bulduğu ‘tabucu sanat dünyası’nın dışında durdunuz. İFSAK’tan geçen kısa filminizin de ilginç bir öyküsü var. Sinemaya ilk adımı nasıl attınız? Uzun metraja geçmeden önce neler yaptınız?

Daha küçük bir çocukken ilk filmi gördüğümde sinemacı olacağım diye düşünmüştüm ve bu izi sürdüm sonuna kadar. Deli gibi film seyrettim, her şartta film seyrettim; kaçak seyrettim, legal seyrettim, illegal seyrettim… Her şekilde film seyretmek benim birinci işim oldu. 1977 senesi yaz aylarıydı, Natuk Baytan’ın yanına asistan olarak girdim. Çalıştığım şirkette bulunan bir 8 mm. Kamera ile, 10 kutu da film bularak, ‘Karanlık Bir Dönemdi’ isimli 20 dakikalık ilk kısa metrajlı filmimi de çektim. O film de oldukça maceralı oldu. Banyo için yurt dışına gönderildiğinde, filmin bir iki makarası kayboldu. Daha sonra ben onu ‘Gülün Bittiği Yer’ ismiyle, biraz daha genişleterek ve kültürel bir bakış açısı getirerek yeniden çektim. Asistanlığım, senede bir ya da iki film çekilmesi suretiyle 1986 yılına kadar sürdü. 10 filmde çalıştım ve o süre içinde sürekli olarak, ben bir film çeksem nasıl olur, bize göre olmayan bu hikayelerin yerine ben nasıl bana göre, bize göre bir şeyler yapabilirim arayışı içerisinde oldum. Asistanlığım sırasında Tercüman gazetesinde foto muhabiri olarak çalıştığım dönemde de izinlerimi film çekimlerine denk getiriyordum. Yine o dönemlerde, Mesut Uçakan’la bir filmde çalıştım.

1986’da gazetede çalışırken, bir gün rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu ile tanıştık. İlgisini çekmiş olmalıyım ki, ertesi gün gelip beni aldı ve Mecidiyeköy’de bir  işhanına götürerek, Lokman Kondakçı ile tanıştırdı. Bu bizim cenahta pek olmayan bir şeydir sanırım. Sepetçioğlu beni Kondakçı’ya götürdü ve bana kefil olduğunu söyledi, bu beni çok etkilemiştir.

Varlık Film’de önce yönetmen olarak işe başladım ama sonrasında, bütün itirazlarıma rağmen şirket tümüyle bana emanet edildi. Aklım film çekmekteydi ve yaklaşık bir yıldır da ‘Gün Doğmadan’ filmi kafamda hazırdı. Ve bu ilk filmim olarak o arada gerçekleşti. Sonrasında Yusuf Özaslan’ın senaryosunu yazdığı absürd bir komedi çektim, ‘Biz Doğarken Gülmüşüz’ diye. Ismarlama bir filmdi ve öylesine çekmiştik. Sonrasında ‘Ateş Böceği’ diye bir filmim vardır. Nur Sürer ve Mehmet Aslantuğ’un oynadığı bir filmdi. Ateş Böceği benim az bilinen bir filmimdir, sanırım sinemada oynama imkanı bile olmadı, tam da sinemanın krize girdiği ve seyircinin adeta ortadan kaybolduğu bir dönemdi. Belki festivallerde gösterilmiştir. Sonradan televizyonlarda yayınlandı.

Sizin sinemanızın ipuçlarını taşıyan Çizme’yi çektiniz sonra. Zor meselelerin üzerine gitmeyi seven İsmail Güneş için bu film galiba çok anlamlı. Sizin gözünüzde Çizme filminin yeri nedir?

Çizme hala beğenerek seyrettiğim bir filmdir. Genelde filmlerimi seyrederken rahatsız olurum, aklıma yapmak isteyip de yapamadığım şeyler gelir mesela. Ama Çizme, bütün engellemelere rağmen iyi kotarılmış bir filmdir. Senaryosu, dili çok sağlam bir filmdir. Ve ilk protesto filmidir. İslami bir film değildir ama siyasi olarak kurgulanmış bir filmdir. Talihsizliği, yapımcı ile aramızda kurgu sırasında ortaya çıkan fikir ayrılıkları sebebiyle, filmin adeta küsülmüş bir film olmasıdır. Film Karadeniz’de çekilen nadir filmlerden birisi olması nedeniyle de önemlidir.

Film dili oluşturma çabanız nereye oturur, neler etkilemiştir sizi?

İlk filmimden son filmime kadar, baktığımızda birbirine benzer hikayeler, ama her birinin başka bir dili vardır, başka bir anlatım biçimi vardır. Ve bu anlatım biçimi, bizim geleneksel hikayeleme biçimimize, geleneksel divan edebiyatı kalıplarına uyan, uymaya gayret eden tavırlar vardır.

İsmail Güneş ve Ali Murat Güven

-Sonraki filmlerinizde de duruşunuzu öne çıkaran bir film diliniz var. Neredeyse ‘sol’un elindeki tek mükemmel kaynak olan 12 Eylül’e eleştiriyi neredeyse ilk siz yaptınız. Gülün Bittiği Yer hangi ‘yerleşik kalıp’ları yerle bir etti? Rahatsız olanların derdi neydi?

Yerleşik kalıp ‘Devlet kutsaldır, devlet ebet müddettir, devlet bizimdir, devlete halel gelmemelidir’ şeklinde; Osmanlı’dan beri ve hatta daha önceden beri, devleti yücelten ve bireyin esamisinin bile okunmadığı bir bakış açısı vardır. Ben 12 Eylül işkenceleri babında, sadece 12 Eylül’ü eleştirseydim, fazla mesele çıkmazdı belki ama ben onunla birlikte başka bir şeyi daha, dayak kültürünü eleştirdim. Bu dayak kültürünün içinde birtakım atasözlerimizin bizi ne hale getirdiğini, bunların ne kadar gereksiz olduğunu, daha filmin isminden başlayarak vurgulayan bir bakış getirdim, ‘Gülün Bittiği Yer’le. Şiddetlerin tümüne bir reddiye gibidir o film. Dolayısıyla ezberinde devlet olanlarla, bu sağcıdır ve bu yaptığı takiyedir diyenler aynı yerde buluşarak, filme sırt çevirdiler. Bu sırt çevirme filmin yasaklanmasını kolaylaştırdı. Çünkü benim dışımda sahibi yoktu filmin. Benim talihsizliğim bazı şeyleri erken söylüyor olmam. İnsanlar benim söylediğim yere 10 ya da 15 sene sonra geliyorlar. Nitekim ben 12 Eylül’ün yargılanması gerektiğini daha 12 sene önceden söylemişim o filmle. O filmden beni çekip aldığınızda, evrensel bir filmdir aslında. Bu hakkı teslim edenler de olmuştur, ancak bu hak teslimleri de birer ‘ama’ içerir şüphesiz.

-Gülün Bittiği Yer, Sözün Bittiği Yer ve Ateşin Düştüğü Yer… Bu üçlemede adeta ‘sessiz çığlık’ atan bir yönetmenin varlığını fark ediyoruz. Yeri geldiğinde bağıran ama çoğunlukla muhatabını asıl sözle buluşturmak için çırpınan bir yönetmen… Üçleme hangi saiklerle ortaya çıktı?

Üçlemenin temel öğesi ‘şiddet’tir. Ben oldum olası bu şiddet meselesinden hep rahatsız olmuşumdur. Belki çocukluğumdaki kavgalarda hep dayak yediğim içindir, bilmiyorum. İnsanların birbirini dövmesi, biraz daha güçlü olanın diğerine şiddet uygulaması; öğretmenler, kurs hocaları… Gücü olanın güçsüz olanın hakkından geldiği bir coğrafyada bunu bir şekilde anlatmak istedim. Üçlemenin üst başlığı şiddetti yani. Gülün Bittiği Yer’deki yer, aslında insanın yanağıdır. Gül bitmesi vurulan yerin kızarması ile alakalı. Hazreti Peygamber’in simgesi olan bir çiçeğin bu kadar çirkin bir şeye alet edilmesini hiç anlayamamışımdır.  Sözün Bittiği Yer, insanın kendi ürettiği ve hayatını kolaylaştırmak için bulduğu para meselesinin, dönüp dolaşıp ona nasıl bir baskı yani şiddet uyguladığını anlatan bir film.  Ateşin Düştüğü Yer ise, ailenin uyguladığı şiddeti ve bireyin aile karşısında nasıl güç durumda kaldığını anlatır. Bu film üçlemenin aslında ikincisi olması gerekirdi ama çeşitli sebeplerle sona kaldı, yani üçüncü oldu. Devletin, ailenin ve bireyin şiddetini ele alan bir üçleme söz konusu yani.

-Ateşin Düştüğü Yer sizin sinema diliniz açısından bana göre bir sadeleşmeyi işaret ediyor. Yeterince okunabildiğini düşünüyor musunuz filmin?

Yapmak istediklerimin yarısına yakınının okunduğu düşünüyorum. Ancak bir kısım sinema yazarları söylemek istediğinizi, anlatmak istediğinizi es geçmeyi tercih ediyorlar. Mesela 14-18 yaş arasındaki genç kızlarımız benim orada anlatmak istediğim çok şeyi bulmuşlar. Adamın eli kanıyor kız su arıyor, duvardaki sızıntıdan su veriyor ve babasını oraya getiriyor. O taşların arasından gelen su; yani Cenab-ı Hak, istediğin kadar taş ol, senin bir yerinden bir su sızdırır ve bu bir merhamettir. Orda adamın kızına bakışı vardır, sevgiyle. Bu onun metaforudur, yani bir söz söylemeden merhametin taşın içinden bile olabileceğinin… Bunu 15 yaşında bir kız bulup söyledi ve ben çok şaşırdım. Ben mümkün olduğunca çok derinlikli kişiler oluşturmaya gayret ettim;  bir şeyi anlatırken arkasında bir şey daha anlatsın, sonra başka bir şey anlatsın. Sadece ilk sırası anlaşılsa bile filmin anlaşılır olmasını tercih ettim; o açıdan bakıldığında benim filmim anlaşılır bir filmdir. Konvansiyonel bir dili vardır, kolay anlaşılabilecek bir durumdur; yani girişi, gelişmesi, sonucu. Şüphesiz bir takım şeyler vardır, kırılmalar vardır, değiştirmeler vardır; normal klasik drama gibi işlemez, iyiler kötüler meselesi yine öyle işlemez. Bildiğimiz gibi değildir hayat ama bu zor da değildir, diğer bütün sanatları geriye atmışımdır. Filmde mümkün olduğunca anlamı katlamaya gayret ettim; birinci anlamı, ikinci anlamı, üçüncü anlamı gibi.  Bu diğer filmlerimde de vardı ama hiç konuşulmadı, o zaman da anlaşılmadı. Benim bütün filmlerimde ilk planla son plan aynıdır, bunu hiç fark etmedikleri gibi, bunda da fark etmediler. Bu filmin de ilk planı bir salıncak, son planı da bir salıncak.

Sinemada izlerken özellikle uzun yol sahnelerinde öldürmeye ve yaşatmaya dair bölümler verilirken “İsmail Güneş merhametin yönetmeni” diye düşündüm. Bu naif dil Türk sinemasında bir imkan olarak okunabilir mi yoksa önyargılar yine esir alır mı sinema çevrelerini?

Merhamet duygusunun nasıl bir duygu olduğunu bilen yazarlar açısından da böyle algılandı bu film. Bir merhamet filmi olarak tarif edildi. Ben de evet, bunu yapmaya çalıştım; çünkü merhamet, insanoğlunun Allah’tan gelen en önemli özelliklerinden birisidir, Rahmet kökünden geliyor. Her işe başlarken söylememiz istenen Besmele’de de rahmet vardır. Bu açıdan benim önemsediğim bir duygudur. İyi eserlerin hepsinde merhamet duygusu vardır. Çeşmede vardır; yolda, köprüde vardır. Hepsi de taşla yapılan yapılarda merhamet vardır.  Film de, ölümün içinden merhamet çıkabileceğini,  öldürme duygusunun içinden, insanın içinde fıtraten, yaratılış olarak dehşet bir merhamet olduğunu ama köreldiğini, taşlaştığını anlatır. Filmde de taş önemli bir yer tutuyor. Bahçede taş, yol boyunca devam eden taş ve babanın merhamet duygusunun uyanmaya başladığı anda arkadan bir yerden bir taş düşer.  Normalde de olabilecek bir şey bu, ama o taş aslında babanın yüreğindeki taştır ve düşmüştür.

-Hollywood filmlerinin içimize işlettiği bir mantık var. Eğer ortada katil yoksa neredeyse tabiat bir katile dönüşür. Ateşin Düştüğü Yer’de ise aksine ilahi dokunuşları hissediyorsunuz. Film boyunca neredeyse merhametten hiç kaçışın olmaması gerektiğini anlıyorsunuz. Biz o duyguya hasret mi kaldık? Çok mu dünyevileştik, minik dokunuşları bile özler olduk?

Biz sadece son yıllarda değil, belki son iki yüz yıldır merhametimizi kaybettik. Gücümüzü kaybedince merhametimizi de kaybettik. Güçsüz insan, eline ufak bir fırsat geçtiğinde güçsüzlüğünü örtbas edebilmek için belki, merhametsizleşebiliyor. Burada da adamın kalbinde hem bir katil var; bir Arslan var ve hem de bir Serçe var. O Serçe’nin, Arslan’a hakimiyeti üzerine bir duygu olsun istedim. Bu insanın genetik kodlarında olan bir duygudur merhamet. Ben insanın merhametli bir yaratık olduğunu düşünüyorum, düşünen insanda vardır merhamet. Düşünceyi bir kenara attığınızda tabulara doğru gittiğinizde, yüreğinizde sizin değil de başkalarının yürekleri birtakım kodlar vereceği için siz kendiniz olmaktan çıkarsınız. Burada söylediğimiz şey, insan kendi olduğunda direk Rahman’dan olur. Çünkü O’dur her şeyin aslı. Rahmeti bütün evreni kuşatmıştır. Bunu Çizme’de de görürsün. Oradaki kötü adam, Nahiye Müdürü, klasik bir kötü değildir mesela; oruç tutuyordur. Belki Cuma’ya da gidiyordur, bilmiyorum. Bildiğimiz kötü bir adam değildir, onu kötüleştirmişlerdir, virüs bulaştırmışlardır yani.

Batılı sinemada her şeyi kötüleştirme mantığı vardır. Siz biraz tersinden bir dil kuruyorsunuz…

Bu, İslam’la Hıristiyanlığın ve başka dinlerin arasındaki temel farktır. Bizim inandığımız Allah, Rahman ve Rahim olan Allah’tır. Hıristiyanlıkta ve diğer dinlerde, biri iyi öbürü kötü iki tanrı anlayışı vardır. Oysa onların kötü olduğunu söyledikleri şeye biz şeytan deriz ve onun bir şey yapamayacağını, sadece vesvese vereceğini biliriz. Vesveseyi nasıl atarız? İbadetle, zikirle. Hıristiyanlıkta insan zaten günahkardır, temizlenemez. Bizde ise insanı günah işler ve tövbe ederek bundan temizlenir.

-Maddi hiçbir sıkıntınızın olmadığını düşünün. İstediğiniz gibi bir film yapabilmeniz için herkes seferber oldu. Hangi filmi çekerdiniz? Ne anlatırdınız?

Hazreti Vahşi’yi anlatırdım.

Neden?

Vahşi, adını çirkin bir eylemden alıyor. Kendi özgürlüğünü kazanabilmek için bir başkasının hayatını alır ve ömür boyu esir kalır. Ama o din onu da affeder. Tam bugüne ait bir şey. Bugün insanlar ne kadar kin duyuyorlar ve geçmişten ne kadar intikam almak istiyorlar, nasıl cezalandırmak istiyorlar ve bıraksalar samimi söylüyorum çiğ çiğ yerler. Oysa ki bizim dinimiz, Kelime-i Şahadet getirenin sıfırlandığını, asla geçmişine bakmamak gerektiğini söyleyen bir din. Dinimizin asla bir insan işi olmadığını anlatmak için tek başına bu bile yeterli.

Bereket Dergisi

(Fotoğraflar Ali Murat Güven’in arşivinden alınmıştır.) 

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

2000 Sonrası Uluslararası Dalda Oscar Kazanan Filmler

Oscar’ın yabancıları burada.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1956 yılından bu yana, yabancı filmler için ayrı bir kategoride ödül veren Akademi’de yarışan filmler, dünya çapında ses getirerek isimlerini ülkelerinin dışına taşımayı başardı. Sizler için, başta “Yabancı Dilde En İyi Film” ismiyle verilen, ancak bu yıl “Uluslararası En İyi Film” olarak değiştirilen ödüle layık görülen 21 filmi derledik. İyi seyirler.

2021
Körkütük / Druk IMDb 7.8

Körkütük, belirli seviyede tüketilen alkolün hayat standartlarını yükselteceğine dair bir araştırmaya rastlamalarının üzerine, bunu kendi hayatlarında test etmeye karar veren dört lise öğretmeninin hikayesini konu ediyor. Martin, kendisini yorgun ve yaşlı hisseden bir lise öğretmenidir. Evliliğinde sorunlar yaşayan Martin’in iş hayatı da pek yolunda gitmez. Martin’in öğrencileri ve velileri, not ortalamalarının artması için onun sözleşmesini iptal etmesini ister. Belirli seviyede tüketilen alkolün, zihni dünyaya açtığını savunan bir fikir üzerine Martin ve arkadaşları bir deney yapmaya karar verirler. Üç öğretmen arkadaşı ile birlikte Martin, deney için her gün belirli miktarda alkol tüketmeye başlar. Sonuç başlarda gayet olumludur. Ancak bir süre sonra deney, bazıları için olumsuz sonuçlar vermeye başlar.

2020
Parazit / Gisaengchung IMDb 8,6

Usta sinemacı Bong Joon-ho’nun Altın Palmiye ödülüne layık görülen filmi Parasite, metropolleşen Seul’un yuttuğu bir muhitte, bodrumdan hallice bir evde yaşayan Kim ailesinin, oğul Ki-woo’nun varlıklı Park ailesinin kızları Da-hye’nin özel öğretmeni olması sonrası başlarından geçenleri konu ediniyor.

2019
Roma IMDb 7,7

Cleo, Meksiko’nun orta sınıf ailelerinin yaşadığı bir Roma mahallesinde bulunan bir evde hizmetçi olarak çalışan genç bir kadındır. Bir yandan ev işleri ile uğraşan Cleo, bir yandan da evdeki dört çocukla ilgilenir. O tüm zamanını hizmetlisi olduğu evde geçirse de kendisine ait bambaşka bir dünyası vardır. Genç kadın, gönlünü Fermin adındaki bir adama kaptırmıştır. Fakat bu ilişki pek de Cleo’nun düşlediği gibi sonuçlanmaz. Bu sırada evin dört çocuk annesi olan hanımı Sofia, kocasının yokluğu ile başa çıkmaya çalışır. Birbirinden farklı hayatlara sahip olsalar da benzer travmalar yaşayan Cleo ve Sofia, siyasi kargaşanın hüküm sürdüğü bir ortamda birbirlerinin en büyük destekçisi olur.

2018
Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica IMDb 7,2  

Marina, kendinden yaşça büyük olan sevgilisiyle mutlu bir ilişkisi olan bir kadındır. Gündüzleri garsonluk yapan Marina, geceleri ise gece kulübünde şarkı söyleyerek hayatını devam ettirmektedir. Marina’nın bu düzenli hayatı, sevgilisinin ani ölümü ile birlikte tepetaklak olur. Artık Marina, hem geride ve yalnız kalmışlığın ağırlığı hem de kendisini dışlayan, hırpalayan bir toplumla mücade etmek zorunda kalır. Yoldaşının zamansız ölümünden sonra, Marina’ya dair her şey sorgulanmaya başlar. Orlando’nun ölümündeki etkisi, alışılmamış ilişkileri ve en önemlisi de kaybettiği sevgilisinin ardından yas tutma hakkı.

2017
Forushande IMDb 7,8

“Üzülmene gerek yok, hayatın sadece ilk yüzyılı zordur.”

Günümüz İran’ın da geçen Satıcı başlarına gelen korkunç bir olayla başa çıkmaya çalışan genç tiyatrocu çift Rana ve Emad’ı konu alıyor. İran sinemasının güçlü soluğu Ashgar Farhadi’nin izleyiciyi girdap gibi içine çeken senaryo dinamikleriyle ve oyuncu kadrosunun kusursuz performansları, filme Cannes’da hem En İyi Senaryo hem de En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini ve bol övgü kazandırdı. Satıcı ahlaki açılımları ve İran toplumuna getirdiği derin çözümlemelerle insan davranışlarının dehlizlerine iniyor.

2016
Saul Fia IMDb 7,5

1944 yılında Auschwitz’deki vahşet kampında geçen hikayade Macar esir Saul Auslander’in hikayesi konu ediliyor. Saul, üst yetkililer tarafından öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı gündelik işlerini yürütürken bir gün yakın zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi topraklarından insanların olduğundan da şüphelenir. Saul kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılacaktır.

2015
Ida IMDb 7,4

1960’lı yılların Polonya’sında geçen hikaye, inanç ve din kavramlarını tutkuyla keşfeden ve kendini Tanrı’ya adayarak rahibe olmaya karar veren Anna’nın hikayesini ele alıyor. Genç kadın, yıllardır hazırlığını yaptığı rahibelik yemini etmeye çok az bir süre kala ailesiyle ilgili büyük bir sırra vakıf olur. Polonya’daki Nazı İstilası sırasında tüm ailesini kaybeden Anna, parçaları birleştirip yıllardır kurduğu hayalin sona erişine tanık olur. İnandığı ve savaştığı değerler bilmediği geçmişinin ortaya çıkmasıyla değişime uğradığında, Anna kendini büyük bir boşluğun tam ortasında bulur.

2014
Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza IMDb 7,8

65 yaşına yeni girmiş başarılı bir yazar olan Jep Gamberdella bir dergide röportaj yaparak hayatını sürdürmektedir. Jep, Roma’da zengin bir hayat sürmektedir. Zenginliğini ve kariyerini gençken yazmış olduğu “The Human Camera” isimli kitabına borçludur. Jep yaşlandıkça gençliğini özlemektedir. Çünkü yıllar geçtikçe etrafındaki insanların ikiyüzlülüklerine şahit olmuştur. Bu durum onu gençliğine daha çok özendirir ve yeni bir kitap yazmaya karar verir.

Filmin yönetmen koltuğunda Paolo Sorrentino oturuyor. Sorrentino Muhteşem Güzellik isimli filminde “Gecenin Sonuna Yolculuk” isimli kitaptan da bazı alıntılar yapmakta.

2013
Aşk / Amour IMDb 7,9  

“Aşkın ve acının yaşı yok.”

80’lerinde emekli ve eğitimli iki müzik öğretmeni olan Georges ve Anne, ilerlemiş yaşlarına rağmen geride kalan ömürlerini huzur ve mutluluk içerisinde geçiren bir çifttir. Ayrıca kendileri gibi müzisyen olan kızları Eva.

Avrupa’da onlarda uzakta ailesiyle yaşamaktadır.
Yaşlı çiftin sakin hayatı bir gün Anne’nin kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına elinden geldiğince iyi bakar ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir. Georges çareyi en sonunda iki ayrı hemşire tutmakta bulur. Şimdi onca yıla yayılmış olan evlilikleri, bir kez daha bağlılık sınavı verecektir.

Usta yönetmen Michael Haneke’nin yarı otobiyografik yapımın başrollerini Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva paylaşıyor. 2012 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen film baş yapıtlar arasında gösteriliyor.

2012
Bir Ayrılık / Jodaeiye Nader Az Simin IMDb 8,3

Bir Ayrılık’ta boşanmak üzere olan Nadir ve Simin, çocuklarının velayeti konusunda ikileme düşüp kadıdan yardım istemektedir. Bir çok festivalden büyük övgüler alarak ayrılan film, özellikle başrol oyuncularının başarılı performanslarına sırtına dayıyor.

Simin, kocası Nader ve kızı Termeh’le birlikte İran’ı terk etmek istemektedir. Nader’in Alzheimer hastası babasını bırakmayı reddetmesi üzerine boşanma davası açan Simin, dava talebi reddedilince anne babasının evine gider. Termeh ise babasıyla kalmaya karar vermiştir. Nader kızına ve babasına bakması için hamile bir genç kadını tutar; ama bu durum daha fazla soruna yol açacaktır.

2011
Daha İyi Bir Dünyada / Hævnen IMDb 7,6

Anton, Danimarka’nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere evsahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarlarla karşı karşıyayken bulurlar.

İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra’dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias’ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır.

2010
Gözlerindeki Sır / El Secreto De Sus Ojos IMDb 8,2

Gözlerindeki Sır’da, ülkenin en önemli mahkemelerinden birinde yıllarca sorgu müfettişliği yapan Benjamin Esposito, görevini bırakarak inzivaya çekilmeye karar vermiştir. Bu süreçte, görev yaptığı süre boyunca kendisini oldukça etkileyen bir vakayı kaleme alıp romana çevirmeyi planlamaktadır. Yaklaşık otuz yıl önce işlenen bu vahşi tecavüz ve cinayet vakasıyla ilgili detayları yeniden hatırlamaya başlayan adam tekrar bu dava üzerinde çalışmaya ve bu üstü kapanmış suçu aydınlatmaya karar verir. Belge ve bulguları yeniden inceleyebilmek için ilk adım eski çalıştığı yere geri dönmektir. Esposito için bu süreç adaletin ve vicdan kavramının acı gerçeklerinin su yüzüne çıktığı bir yolculuğa dönüşür.

Arjantin sinemasının son dönemde çıkardığı en iyi iş olan yapıt, aynı yıl En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ı kazanıp, çeşitli festivallerden de onlarca ödülle geri döndü. Arjantin sinemasından çıkan yetenekli yönetmenlerden biri olan Juan José Campanella tarafından yönetilen film, özellikle meşhur tek plan çekilen ‘stadyum sahnesi’ ile hafızalara kazınır.

2009
Son Veda / Okuribito IMDb 8,1

Son Veda, Uzakdoğu kültürüne has duygusal yoğunlukları en güçlü bir şekilde beyazperde’ye yansıtmayı başarabilen, son dönem Japon sinema sanatına katkıları yadsınamayacak sanatçı Yojiro Takita’nın duygusal bir komedi filmi. Daigo, artık orkestrası dağılan ve müzisyen arkadaşlarına veda etmek zorunda kalmış bir çellisttir. Müzik dosyası kapanınca eşiyle beraber doğduğu topraklara geri döner. Başka bir işte çalışacak deneyimi olmadığı için deneyim aramayan ‘Gidişler’ ismindeki bir işe seyahat acentası zannederek başvurur. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip ‘Nokanshi’, yani ölüleri öteki dünyaya yapacakları yolculukları için hazırlama işi olduğunu farkettiğinde artık çok geçtir. Uzakdoğu geleneğinin bir parçası olan bu tuhaf işin aslı, ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir. İlk başlarda bu durumda hoşlanmasa da zamanla işine alışılan Diago’nun kendi yaşantısı, bakış açısı ve duyguları da bu işle beraber değişecektir. Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını evine götüren Gidişler, Japonya’nın dini inançlarına ve geleneklerine yer yer komik ve duygusal bir bakış atıyor. Ölümün bir son mu yoksa yeni bir yolculuğun başlangıcı mı olduğunu sorgulatan film, izleyicisini sömürmeyen son derece naif ve aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden bir yapım.

2008
Kalpazanlar / Die Fälscher IMDb 7,6

Usta bir kalpazan olan Salomon Sorowitsch’in gerçek hikayesini anlatan film, savaştan kısa bir süre sonra, kumarbazların cenneti, görkemli Monte-Carlo’da başlar. Yıpranmış, eski püskü bir pardesü giydiği halde elinde para dolu bir çantayla sahilde oturan adam Salomon Sorowitch’in ta kendisidir. Geçmişine ait en büyük iz de kolundaki işarettir…
1936 Berlin. Dolanbazların, jigoloların ve kolay kadınların dünyasında barınan “Kalpazanlar Kralı” Salomon Sorowitsch için hayat, para gerektiren bir oyundur. Bunun için ihtiyaç duyduğu parayı kendi basar. Pragmatizmi ve yaratıcılığı sayesinde hayatın renkli – ve güvenli – tarafında kalmayı becermektedir, belki de bunu sadece görünüşte başarıyordur…
Güzel Aglaia’nın gülümsemesine karşı koyamayan Sorowitsch’in Berlin’de bir gece daha kalması onu felakete sürükler. Müfettiş Herzog tarafından tutuklanır. Diğer birçok profesyonel suçlu gibi, Sorowitsch de toplama kampına yollanır. Mauthausen’in normal bir hapishane olmadığının kısa sürede farkına varır; burada mahkumlar sistematik olarak öldürülmektedirler. Hayatta kalma içgüdüsü ve sanatsal mahareti sayesinde diğerlerinden ayrılır ve naziler için önemli bir işte görevlendirilir.

2007
Başkalarının Hayatı / Das Leben der Anderen IMDb 8,4

İşine çok bağlı bir Stasi polisi ve uzman sorgu yargıcı olan Wiesler, ünlü oyun yazarı Georg Dreyman’la ilgili kanıt toplama görevini üstlenir. Devlet Güvenlik Kültür Departmanı başkanı Yarbay Anton Grubitz’in (Ulrich Tukur), Dreyman’ın yeni oyununun galasına Wiesler’ı davet etmesiyle birlikte bu görev başlar. Gala gecesine katılanlar arasında Bakan Bruno Hempf de (Thomas Thieme) vardır. Bakan Hempf gala sırasında Grubitz’e başarılı oyun yazarının SED’e sadakatinden kuşku duyduğunu söyler ve geniş boyutlu bir gözetleme operasyonuna onay vereceğini açıklar. Kendi politik geleceğini aydınlatmaya istekli olan Grubitz, insanların tek tek izlenmesini içeren ve “Etkin Prosedür” adıyla bilinen yakın izleme prosedürünü uygulayacağına dair söz vererek operasyonun sorumluluğunu üzerine alır. Öte yandan Wiesler da, Dreyman’ın partiye yeteri kadar sadık olamayacağı konusunda onlarla aynı fikirdedir.

2006
Tsotsi IMDb 7,2

Juilliard’daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşer. Hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışan Ayers’in, zamanla hayatı değişmeye başlar.

2005
İçimdeki Deniz / Mar Adentro IMDb 8,0

İçeriden ağlarken gülümsemek dışarıya…

Ramon Sampedro’nun yaşamı, 30 yıldır bir yatakta geçmektedir. Gençliğinde geçirdiği bir kazadan sonra hayatla tek ilişkisi deniz manzaralı penceresidir.Hayatına iki kadın girer: avukat Julia ve köylü kızı Rosa. Bu iki kadından biri, boynundan aşağısı felçli adama hayatın anlamını tattırır ve onun kurtuluşunu sağlar.

2004
Barbarların İstilası / Les İnvasions Barbares IMDb 7,6

Kanser hastalığı nedeniyle yatağından kalkamayan ve yavaş yavaş ölümü beklemeye başlayan Rémy, son anlarında yanında olmak isteyen ailesi ve yakınlarıyla yüzleşmek durumunda kalır. Gelenler arasında yıllardır samimi bir ilişki kuramadığı oğlu Sébastien’de bulunmaktadır. Yıllar sonra hastayı ziyarete gelen akrabalar, dostlar, metresler ilişkilerin öteki yüzünü, ekonomik ve cinsel yönlerini ortaya koyarlar.

2003
Nirgendwo in Afrika IMDb 7,5

2. Dünya Savaşı’na kısa bir süre kala, Yahudi bir aile Kenya’ya göç etmek zorunda kalır. Yeni yaşamlarının kendilerine nerelere sürükleyeceğini düşünmeden, gözden ırak bir çiftliğe yerleşirler.

Walter Redlich, eşini ve 5 yaşındaki kızını yanına almış olmasına rağmen ailenin geri kalanını geride bırakmak zorunda kalmıştır. Yeni yuvalarına alışmadan, eski hayatlarına göri dönmeyi uman aile, öteki dünyadan gelen haberle sarsıldıkça, dönmelerinin imkansız olduğunu fark etmeye başlar.

Ailenin her bireyi, yeni hayatına kendince bağlanmaya çalışır. Yeni işler, dostlar ve aşklar onları Kenya’ya yavaş yavaş bağlayacaktır.

2002
Tarafsız Bölge No Man’s Land IMDb 7,9

1993 yılında, Bosno savaşının en kanlı günleri cereyan etmektedirler. Sırp askerler ile Bosnalılar arasındaki, tampon bölgede yollarını kaybeden bir grup Bosnalı asker, kendilerine doğru açılan ateşten kaçmak üzere buldukları boş bir siperi sığınak olarak kullanmaya başlarlar. Geriye sadece Chiki kalmıştır. Yaralı olan bir diğer Sırp asker de kısa bir süre sonra aynı sipere sığınmak zorunda kalacaktır. Bu bölgeden kurtulmak için bu iki düşman asker, birbirlerinden faydalanmak durumunda kalacaklardır

2001
Kaplan ve Ejderha / Wo Hu Cang Long IMDb 7,8

Efsanevi savaşçı Li Mu Bai, Yeşil Kader adını verdiği sihirli kılıcını bölge valisine vermesi için Yu Shu Lien’e teslim eder. Ancak kılıç çalındığı zaman tüm şüpheler, Li’nin ustasını öldüren kötü şöhretli bir kaçak olan Jade Fox üzerinde toplanır.

Kaynak: Taste of Cinema

Okumaya Devam Et

Liste

David Fincher’ın Tavsiye Ettiği Filmler

Usta yönetmenden film tavsiyeleri.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

28 Ağustos 1962’de dünyaya gelen David Fincher, meslek hayatına belgesel ve video kliplerle başladı. 1992’de Alien 3 ile başladığı uzun metraj macerasına Yedi, Dövüş Kulübü, Zodiac, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi gibi her döneme damga vuran filmleri ekledi.

Kendi tarzını ustalıkla beyaz perdeye yansıtan yönetmen, senaryolarını incelikle işleyerek sinema endüstrisine sıkı sıkıya bağlı bir düzende kült filmler üretmeyi başardı.

Başarılı filmlerinin yanı sıra, yönetmenlik konusunda da sinemaya farklı bir bakış açısı kazandıran David Fincher’ın tavsiye ettiği filmleri sizler için derledik.

Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) Sonsuz Ölüm IMDb 8.1

Sonsuz Ölüm’de Butch Cassidy, 1890’lı yıllarda faaliyet gösteren bir soygun çetesinin zeki ve karizmatik lideridir. En yakın arkadaşı, aynı zamanda iş arkadaşı da olan güçlü Sundance Kid’tir. İkili tüm şehrin korkulu rüyası olmuş başarılı soygunculardır, Butch’ın aklıyla Sundance’in güçlü yapısı birleşince ikilinin ellerinden hiç kimse kurtulamaz. Ancak değişen dünya ve yeni global sistemde artık bu tarz illegal işlere yer yoktur. Zor durumda kalan ikili için yaşadıkları yerden uzaklaşmaları şart olmuştur.

Yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı filmin başrollerinde Robert Redford ve Paul Newman ikilisi bulunuyor.

Chinatown (1974) Çin Mahallesi IMDb 8.2

Chinatown, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ida Sessions isimli bir kadın, özel dedektif Jake Gittes’e başvurup, Los Angeles su teşkilatında çalışan mühendis kocası Hollis Mulwray’in kendisini aldattığından şüphelendiğini söyler. Kadının dedektiften isteği, kocasını takip etmesidir. Gittes, Mulwray’in yanında bir kadınla yakalar, fotoğraflarını çeker ve dava kapanır. Ancak bir süre sonra Mulwray’in öldürülmesi işleri gizemli hale sokar. Davanın üzerine gitmeye karar veren Gittes, zamanla kendisini kiralayan kadın başta olmak üzere birçok gizemle karşılaşır.

Ünlü yönetmen Roman Polanski’nin en önemli yapıtlarından olan Oscar’lı filmin başrollerinde Jack Nicholson, Faye Dunaway ve John Huston gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Dr. Strangelove (1964) – IMDb 8.4

Kubrick’in ne kadar stilize olsa da nispeten “natürel” bir tuvalden ufak ufak düşlerin, masalların, hatta deliliğin o tuhaf diyarına geçiş noktasını oluşturan Soğuk Savaş dönemi kara komedisi… Paranoyak bir ABD Hava Kuvvetleri generalinin Sovyetler Birliği’ne nükleer saldırı niyetiyle start alan bu amansız politik hiciv, senaryosundan oyuncu performanslarına kadar nüfuz eden absürtlük ve çılgınlık hissini, siyah-beyaz sinemasal dünyasının kalbini oluşturan aşırı gerçekçi dekorlarla dengeliyor. Peter George’un Red Alert romanının epey serbest bir uyarlaması olan bu “kâbus komedisi”nde (yönetmenin kendi tanımı) Kubrick rejisörlük ve senaristliğinin yanı sıra, sözde belgesel sahnelerde bir kez daha kamerayı eline alıyor.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı filmin başrollerinde Peter Sellers, George C. Scott ve Sterling Hayden yer alıyor.

The Godfather 2 (1974) Baba 2 IMDb 9.0

1972 yapımı ilk filmin devamı niteliğinde olan The Godfather 2 ‘da Genç Corleone, Amerika’ya yeni gelmiştir. 1917 yılında, New York şehrinin yerel mafyalarından birinin liderini öldürünce saygınlık kazanır ve korkulan biri haline gelir. Bu arada, 50 yıl sonra, Michael Corleone, Washington’da senato komitesine aile işleriyle ilgili ifade vermektedir.

Oscardan 6 ödül alan filmin yönetmenliğini ilk filmden tanıdığımız Francis Ford Coppola yapıyor. Başrollerinde de Al Pacino ve Robert De Niro gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Taxi Driver (1976) Taksi Şoförü IMDb 8.3

Taksi Şoförü, Vietnam’da savaşının izlerini henüz atamayan bir askerin, geceleri taksi şoförlüğü yaparak gördüğü kirli ve adaletsiz dünyaya uyum sağlamayı reddetme hikayesini anlatıyor. Film, Robert De Niro’nun canlandırdığı Travis Bickle karakteriyle kültleşmiştir. Taksi şoförü Travis, sosyal hayatındaki başarısızlığını, saplantılı bir tutku beslediği Bickle’la tersine döndürmeye çalışsa da beklediği karşılığı bulamıyor. Bu kırılma anından sonra bir silah alıp harekete geçmeyi, sokakların pisliğini temizlemeye karar veriyor; bu esnada kendini bir fahişeyi kurtarmaya adıyor.

Yönetmenliğini Martin Scorsese’ın yaptığı filmin başrolünde Robert De Niro ‘ya Jodie Foster ve Harvey Keitel eşlik ediyor.

Being There (1979) Merhaba Dünya IMDb 8.0

Chance, kendisini bildi bileli yanında yaşadığı yaşlı adamın evinde bahçıvanlık yaparak büyümüş ve hayatında bir kez olsun sokağa çıkmamıştır. Bütün hayatı bahçede bakımını yapıp büyüttüğü çiçeklerden ve televizyondan ibaret olan Chance, yaşlı adam bir gün ölünce ortada kalır. Çünkü ev artık satılacaktır. Kendi varlığının haricinde yaşadığına dair hiçbir kanıt olmayan Chance, avukatlara yıllardır yaşlı adamın yanında kaldığını kabul ettiremez. Nüfus kağıdı bile yoktur. Kendini birden sokaklarda bulunca yıllardır görüp bilmediği hayatın rutinleri ile tanışır. İlk defa sokaklarda yürür, arabaya biner… Ve birden şansı hiç tahmin etmediği bir yerde dönüverir.

Hal Ashby tarafından yönetilen filmin başrolünde Peter Sellers yer alıyor.

All That Jazz (1979) – IMDb 7.8

Joe Gideon müzikal tiyatroların en başarılı isimlerinden biridir, hatta koreografların zirvesindedir. Fakat bu başarı ona bir türlü mutluluk getirmez, çünkü tüm zamanını ve benliğini işine verdiğinden özel hayatını ihmal etmektedir. Gitgide ilaçlara bağlı yaşamaya başlar. Eski karısı, sevgilisi ve kızıyla olan ilişkilerini yoluna koymaya çalışırken, kaybettiği sağlığını da geri kazanmaya çalışır. Bir süre sonra ciddi bir yol ayrımında ve seçim yapmak zorunda kalır; ya sanatını sürdürecektir ya da hayatını…

 Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Roy Scheider yer alıyor.

Alien (1979) Yaratık IMDb 8.5

Görevini tamamlayan kargo gemisi Dünya’ya dönmeye hazırlanır. Bu gemisinin mürettebatını oluşturan beş erkek, iki kadın ve bir kediden oluşan ekip özel kabinlerinde uykudadır. Bu grup, bilgisayarların onlara yakın bir gezegende yabancı bir yaşam türü algılaması üzerine uyandırılırlar. Kanunlar, akıllı olabilecek her canlının araştırılmasını emretmektedir. Dallas, Lambert ve Kane’den oluşan takım gezegene ulaştığında terk edilmiş bir uzay gemisiyle karşılaşırlar. Uzay gemisini araştırmaya başlarlar ve buldukları yumurta benzeri organizmaları incelerken, bir tanesi kırılır. İçerisinden yengeç benzeri bir yaratık çıkar ve Kane’in yüzüne yapışır. İşi biten Ekip gemiye döndüğünde Ripley, Kane’i içeri almak istemez.

Ridley Scot tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Ian Holm, Veronica Cartwright, John Hurt, Sigourney Weaver ve Tom Skerrit yer alıyor.

Rear Window (1954) Arka Pencere IMDb 8.5

Arka Pencere, komşusu ile ilgili korkunç bir duruma şahit olan bir adamın hikayesini konu ediyor. Fotoğrafçı L.B. Jeffries, geçirdiği kaza sonuncunda bacağını kırar. New York’taki apartman dairesinde zorunlu tatili sırasında arka penceresinden komşularını teleskopla seyrederek zaman geçirmektedir. Jeff, yine bir seyri sırasında komşusunun, karısını öldürdüğünden şüphelenir. Olayı araştırmaları için sevgilisi Lisa ve hemşiresi Stella’dan yardım ister.

Alfred Hitchcock tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde James Stewart, Grace Kelly ve Wendell Corey yer alıyor.

Zelig (1983) IMDb 7.8

Woody Allen’nın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği film, 1920’lerde sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig’in kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bir adam olması ve huzuru ise sadece psikoloğunun kollarında bulmasını konu ediniyor.

Cabare (1972) IMDb 7.8

1930’ların Berlin’i, politik, toplumsal ve ekonomik anlamda büyük bir kargaşanın içindedir. İnsanlar işsizlikten sokaklara dökülmüş, ekonomi tamamen hasara uğramış ve Nazi’lerin yükselişi yavaş yavaş ilk izlerini göstermeye başlamıştır. Kit-Kat adlı müzik ve dans klübünde çalışan Sally Bowles’in de hayatı, tıpkı Almanya’nın genel atmosferi gibi bir kargaşa içindedir. Özel hayatının kargaşası yanında, hızla iktidara yürüyen Nazi’lerin tacizleri de dayanılmaz boyutlardadır.

Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Liza Minnelli yer alıyor.

Paper Moon (1973) Ay Beyazdır IMDb 8.1

Buhran yıllarında bir araba dolusu incille seyahat eden altın dişinin ardındaki ikna edici gülümseyişiyle dolandırıcı Moses Pray Kansas’ta seyahat etmektedir. Yanında dokuz yaşındaki sigara tiryakisi kimsesiz Addie bulunmaktadır. Eğlenceli ve nevrotik bir tip olan Trixie Delight onlara eşlik etmeye başlar ve zamanla Addie ve Mosses’in arasına girer. Ancak Mosses’in buna izin vermeye niyeti yoktur.

Peter Bogdanovich tarafından yönetilen filmin başrollerinde Ryan O’Neal, Tatum O’Neal ve Madeline Kahn yer alıyor.

Jaws (1975) IMDb 8.0

Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası obur, beyaz bir köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır. Yaşanan birkaç ölüme rağmen belediye başkanının kârı ve turizmi önde tutan tavrı nedeniyle olay fazlaca su yüzüne çıkarılmaz. İlgililer, konuyu gizlemeye çalışıp konu hakkında konuşmaktan geri kalırlar. Plajın kapatılması başkan tarafından yasaklanır. Bir gün bir çocuk ölümü gerçekleştiğinde ise artık halk bu köpekbalığını aramak ve bulmak için hazır bir durumda olacaktır.

Steven Spielberg tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Lawrence of Arabia (1962) Arabistanlı Lawrence IMDb 8.3

Arabistanlı Lawrence, Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.

David Lean tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Peter O’Toole, Alec Guinness ve Omar Sharif yer alıyor.

All the President’s Men (1976) Başkanın Bütün Adamları IMDb 8.0

Film amerikan tarihinde istifaya zorlanan tek başkan olan Nixon’ın öyküsünü konu alır. 17 Haziran 1972… Nixon’ın da bir üyesi olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin birkaç mensubu, seçimi kazanması beklenen Demokrat Partinin merkez binasına sızarak dinleme cinayeti yerleştirir. İki gazetecinin durumun farkında olması, Amerikan tarihinin en büyük skandallarından birini su yüzüne çıkaracaktır. Bu gazetecilerin isimleri ise Carl Bernstein ve Bob Woodward’dır.

Alan J. Pakula tarafından yönetilen Oscar ödüllü filmin başlıca rollerinde Dustin Hoffman, Robert Redford ve Jack Warden yer alıyor.

8½ (1963) IMDb 8.1

Dünyaca tanınmış İtalyan yönetmen Guido Anselmi, yaratıcı ve kişisel bir krizin tam ortasındadır. Yeni filmi için aynı anda birkaç proje üzerinde çalışmakta, fakat çocukluk anıları onu rahat bırakmamaktadır. Yönetmen yaşamına bir türlü bir anlam verememekte ve yeni filmine başlayamamaktadır. Kaçınılmaz olarak içine kapanarak yaşamdaki gelişmesine katkıda bulunan olayları değerlendirir: çocukluğu, kilise, ailesiyle ilişkileri, yaşamına giren kadınlar ve bunların her birine eşlik eden türlü karabasanlar… Belki de yeni filminin malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Guido, işinin saçmalığı, sanat ve karşı cinsle olan ilişkileri ve insanın varoluşunun anlamı üzerinde düşünmeye başlar.

Federico Fellini tarafından yönetilen filmin başrollerinde Marcello Mastroianni, Anouk Aimée ve Sandra Milo yer alıyor.

Citizen Kane (1941) Yurttaş Kane IMDb 8.3

Filmde zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Orson Wells’ın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde Wells’a Joseph Cotten ve Dorothy Comingore eşlik ediyor.

Days of Heaven (1978) Cennet Günleri IMDb 7.9

20. yüzyılın başlarında geçen hikaye, iki yoksul aşığın, Bill ve Abby’nin hikayesini anlatır. Bill çalıştığı yerdeki patronunu öldürdükten sonra kız arkadaşı Abby’i de yanına alarak, Texas’a kaçar. Burada varlıklı bir çiftçi için çalışmaya başlayan genç adamın patronu teşhisi konulmayan bir hastalığa kapılır. Kısa bir sürede ölecek olan bu adamın mirasını ele geçirebilmek için son derece kurnaz bir plan hazırlayan Bill, kendisini ve sevgilisini içinden çıkılması güç bir durumda bulacaktır.

Terrence Malik tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Richard Gere, Brooke Adams ve Sam Shepard yer alıyor.

Animal House (1978) Çılgınlar Okulu IMDb 7.5

Faber Koleji’nin her okulda olduğu gibi bir “kardeşlik kulübü” vardır; fakat kim başvursa kabul ettiği için şöhreti pek de iyi değildir. Bir diğer kulüp ise beyaz, Anglosakson, genç, zengin ve kendini beğenmiş erkeklerden oluşmaktadır ki onlara Dekan Worner dışında kimse tahammül edemez. Bu ikinci kulübün desteğini arkasına alan dekan, ilk kulüpteki haylazları okuldan uzaklaştırmak için bir liste oluşturur. Ve planı hoşgeldiniz partisinden hemen önce devreye girer…

Yönetmenliğini John Landis’in üstlendiği filmin başrollerinde John Belushi, Karen Allen, Tom Hulce ve Mary Louise Weller yer alıyor.

Mad Max 2: Road Warrior (1981) Çılgın Maks 2: Savaşçı IMDb 7.6

Nükleer savaş sonrası harap ve bitap düşmüş Avustralyada çılgın Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. İnsanların ulaşımlarını sağlayacak petrol için yaşadığı bir bölgede çetelerin baskısı altında olan bir grubun yanına sığınır ve güvenliklerini sağlamaya çalışır.

George Miller tarafından yönetilen devam filminin başlıca rollerinde Mel Gibson, Bruce Spence ve Vernon Wells yer alıyor.

 The Year Of Living Dangerously (1982) Tehlikeli Bir Yıl IMDb 7.2

Christopher Koch’un 1978 tarihli romanından uyarlanan film Endonezyada  1965 yılında Cumhurbaşkanı Sukarnoya karşı saldırıyı konu ediniyor.

Peter Weir tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Michael Murhp yer alıyor.

American Graffiti (1973) Gençlik Yılları IMDb 7.5

1962 yazında geçen film, Modesto gençlerinin, yetişkinliğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeden önce biraz eğlenmek istemeleri üzerine gelişen olayları anlatıyor.

George Lucas’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Ron Howard, Harrison Ford ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Terminator (1984) IMDb 8.0

2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sistemi 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmaktadır.

Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen  önce Skynet savaşçı Terminatör’lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminatör’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir..

Yönetmenliğini James Cameron’nın üstlendiği serinin ilk filminde başrolde Arnold Schwarzenegger’a Michael Biehn ve Linda Hamilton eşlik ediyor.

Monty Python and The Holy Grail (1975) Monty Python ve Kutsal Kâse IMDb 8.3

Monty Python ve Kutsal Kâse’de, kral ve onun şövalyeleri, gökten gelen bir emir ile İsa’ya ait olan ama bir o kadar da kayıp olan kutsal kasenin peşine düşerler. Bu kutsal kaseyi bulmak için önlerine çıkan tüm tehlikelere göğüs germek zorundadırlar.

Terry Jones ve Terry Gilliam’ın yönetmenliğini üstlendikleri komedi türündeki filmin başlıca rollerinde Graham Chapman, John Cleese ve Eric Idle yer alıyor.

The Exorcist (1973) Şeytan IMDb 8.0

William Peter Blatty’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmde yeni filminin çekimleri sırasında 12 yaşındaki kızı Regan’ın tuhaf eylemler sergilemeye başladığını fark eden aktris Chris MacNeil, kızını doktora götürür. Doktorlar beyninde geçici bir hasar olabileceğini söyleseler de bu vaka daha önce rastlanmamış türdendir. Bir seri tıbbi testten sonra küçük kızın hiçbir sorunu olmadığı ortaya çıkar. Ancak Regan’ın tuhaf halleri sona erecek gibi değildir. Küçük kız son derece şiddetli bir şekilde titremekte, garip sesler çıkarıp hiçbir anlamı olmayan hareketlerde bulunmaktadır. Bu ürkütücü durum karşısında çaresiz kalan Chris, kızını aynı zamanda psikiyatr olan Peder Merrin’e götürür. Peder, Regan’ın içine şeytan girdiğini tespit edecek, aile çaresizce bu durumdan kurtulmaya çalışacaktır.

William Friedkin tarafından yönetilen korku filminin başlıca rollerinde Linda Blair, Ellen Burstyn ve Max von Sydow yer alıyor.

The Graduate (1967) Mezun IMDb 8.0

Üniversite öğrenimini yeni bitirmiş genç Benjamin, okulu bitirmesinin ardından büyük bir boşluğa düşmüştür. Ne yapacağına dair karar veremeyen genç adam çevresi tarafından sürekli sıkıştırılmakta, ancak onların istediği gibi yaşamayı istememektedir. Depresyonun eşiğine gelen genç adamın hayatı, şehir dışındaki evlerinde dinlendiği bir sırada babasının patronunun karısını görmesiyle aniden değişir. Kısa zaman içerisinde ilginç bir ilişkiye daha başlayacak olan Benjamin hem annesini hem de kızı Elaine’i aynı anda idare etmeye çalışacaktır.

Mike Nichols’ün yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Anne Bancroft, Dustin Hoffman ve Katharine Ross yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler