Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Gelin Biraz Dertleşelim…

Muhammed Uyar, 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

Kültür ve sanat etkinliklerinin kişilere, siyasetçilere ve kamu kurumlarına bağlı olmaması gerektiğini yıllardır dile getirir ve savunurum. Çünkü bu değişkenlerin herhangi biri yerinden oynadığında bütün organizasyonların yapısı da yerinden oynuyor ve bütün birikimler sıfırlanıyor. Bunun en son ve bariz örneği yeni olmasına rağmen çok güzel bir ivme kazanan ve gün geçtikçe derinliği ve kalitesi artarak devam eden Malatya Film Festivali’nde yaşandı. 2010 yılında ilki düzenlenen festival aradan geçen 11 yılda 9 kez düzenlenebildi ve birçok kez de organizasyon ekibini değiştirmek zorunda kaldı. Değişen her ekiple beraber festival de neredeyse sıfırdan başlamış gibi oluyor. Festivali, şehri, şehrin insanlarını ve dinamiklerini tanıyan ve öğrenen ekipler bir anda yerini başkalarına bırakmak zorunda kalıyor. Böyle bir ortamda herhangi bir şeyin büyüyerek, gelişerek devam etmesi mümkün mü? Kesinlikle değil.

Sağ veya sol hiç fark etmiyor, bu ülkede siyasetin “reklam kaygısı” her zaman iyi işlerin arka planda kalmasına sebep oluyor. Evet, farkındayız, film festivallerinin gerçekleştirilmesinde başta belediye başkanları olmak üzere siyasetçilerin çok fazla desteği var. Ama bu emekleri görünür kılmak için yapılması gereken şey her yere boy boy fotoğraflarınızı asmak veya isminizi yazdırmakla olmuyor. Aslında görünürlük artıyor ama kalıcı olmuyor. Ayrıca siz seçimi kaybedip gittiğinizde yeni gelenler de bu yarışın içine dahil olduğu için durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Cannes, Berlin, Saraybosna, Karlovy Vary vb… Bu saydıklarımın hepsi birer şehir ve hepsinde birbirinden önemli, başarılı film festivalleri gerçekleştiriliyor. Ama hiçbirinin ne afişlerinde ne de ödül törenlerinde belediye başkanları çıkıp “Bu festivali BENNN yaptım!” demiyor. Festivali organize edenler, sinemacılar çıkıyor sahneye ve sanat ile, festival ile ilgili konuşmalarını yapıp kenara çekiliyorlar. Belediye başkanları ve siyasetçilerin festivallerde yapacağı en güzel şey ödül takdim edip emeği geçenlere teşekkür etmek olmalıdır. Bu kadar. Fazlası hem siyasilerin hem de organizasyonların zarar hanesine yazılıyor.

Antalya Altın Portakal Film Festivali için bu ülkenin en köklü film festivali desek yanlış olmaz. Şehrin ve sanatın cazibesi doğru bir şekilde birleştiğinde bu festivalin önünde hiçbir güç duramaz. Ama halihazırdaki durum buna hiç uygun değil. Yukarıda da bahsettiğim kaygılarla belediye başkanları her değiştiğinde sanki festivalin de “siyasi partisi” değişiyormuş gibi saçma sapan bir durum ortaya çıkıyor.

Gelelim sanatçılarımızın şov merakıyla bütün güzellikleri yerle bir ettiği anlara… İnsanların siyasi görüşleri olabilir. İnsanlar kendi siyasi görüşlerine göre eserler de üretebilir. Ama bu siyaset herhangi bir sanatsal faaliyeti gölgede bırakacak kadar ön plana çıkıyorsa orada bir sıkıntı var demektir.  Nitekim son yıllarda özellikle Adana ve Antalya Film Festivalleri’nde sahneye ödül almak veya ödül takdim etmek için çıkan sanatçılar bu durumu bir fırsat belleyip sanatlarını konuşmayı değil de siyasi görüşlerini deklare etmeyi tercih ediyorlar. Hal böyle olunca da festivallerin ardından gündem olan konular filmler, oyunculuklar, yönetmenlikler değil de siyasi tartışmalar veya magazin olayları oluyor.

Son olarak Antalya’da ödül almak için sahneye çıkan Nihal Yalçın’ın konuşması sırasında yaşananlar festivalin önüne geçti. Tartışmaların Tamer Karadağlı’nın Nihal Yalçın’a ödülünü verme şekli ve Yalçın’ın konuşmasının içeriği üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Konuşmasının bir bölümünde “Ben filmi seyrettikten sonra bana kadın oyuncu vermezler diye düşündüm açıkçası. Çünkü bir festival seyircisinin ya da jürisinin çok alışkın olduğu bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Ama ne yazık ki, güçlü rakiplerim yoktu. Büyük ihtimalle… Çünkü çok az kadın hikayesi vardı.” diyen Yalçın’ın kadın hikayesi meselesine dikkat çekmek isterken festivaldeki diğer oyuncuları rencide edercesine konuşması büyük bir talihsizlikti. Bir festivalde finale kalan bütün filmler/ekipler/oyuncular güçlü rakiplerdir. Jüriler bunların arasından subjektif bir tercih yaparlar. Kendi anlayışları ve sanatsal zevklerine en uygun/yakın gördükleri kişi ve filmlere oylamalar yaparak ödül verirler. Bu noktada “güçlü rakiplerim yoktu” demek her şeyin ötesinde diğer tüm film ekiplerine ve kadın oyunculara yapılmış büyük bir ayıptır. Hal böyle olunca ödül törenini, filmleri ve sanatı konuşmamız gerekirken içi boş tartışmaların içinde bulduk kendimizi. İşin kötüsü bu tartışmaların kimseye faydası yok…

Bir de Antalya Altın Portakal Film Festivali ile ilgili genel bir derdim var. Türkiye’den ve dünyadan sektör profesyonelleri sinema dolu bir hafta için Antalya’ya geliyor. Festivalin ana film gösterimleri- pandemi nedeniyle- açık havada yapılabilmesi için iki seans şeklinde 19:15 ve 21:45’te gerçekleştiriliyor. Ama açılan ek seanslardaki gösterimler AKM içindeki kapalı salonlarda yapılabiliyor. Madem kapalı alanda gösterim yapılabiliyor o halde neden gündüz seansları açılmıyor? Gün içinde basın toplantıları haricinde başka bir etkinlik, söyleşi vs. neden yapılmıyor? Antalya’nın önemli bir bölümü haline gelen Film Forum’un toplantıları neden online olarak gerçekleştiriliyor? Çünkü böyle olunca daha az misafir geliyor. Yarışma bölümünde filmi olmayan sektör temsilcileri ve oyuncular festivale davet edilmiyor. Önceki yıllara kıyasla davetlilerin sayısı çok çok azdı. Meselenin/mazeretin bütçe mi yoksa pandemi mi olduğunu düşünmeden edemiyor insan… Sadece akşam seanslarında gösterimlerin yapıldığı ve başka etkinliklerin yapılmadığı bir festivalin halkla bütünleşmesi mümkün değil. Açılış ve kapanış törenlerinin halka açık olması bu açığı kapatamaz. Bu konuda biraz daha dikkatli çalışılması gerekiyor. Pandeminin hayatımızdaki birçok şeyi etkilediğinin farkındayız. Ama dikkatli ve kontrollü şekilde normalleşmenin zamanı çoktan geldi. Film festivalleri içeriği dolu dolu olduğunda unutulmaz hale geliyor.

Sonuç olarak festivallerimizi siyasi kavgalara, anlamsız tartışmalara, “fırsat buldum biraz şov yapayım”cılara kurban etmemeliyiz. Derdimiz sürekli gelişen, büyüyen, içerik kalitesi her geçen gün artan festivaller düzenlemek olmalı. Bu vesileyle festivallerde sinema ile buluşmamıza vesile olan, emek veren bütün ekiplere teşekkür ediyorum.

Muhammed Uyar

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: The Marksman

Seher Kavut, The Marksman filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Marksman

Liam Neeson, her zaman izleyicilerin dikkatini belirli bir filmi izlemeye çeken en güçlü dramatik sanatçı olarak uzun zamandır ün kazanmış biri. Özellikle Oscar ödüllü Schindler’in Listesi’nden sonra. Bu nedenle, Neeson‘un onurlu bir yaşta bu büyük başarısından sonra gerçek bir aksiyon kahramanına dönüşmesinin birçokları için tam bir sürpriz olması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte, yaşının artması ile uzun zaman önce Neeson, yakında aksiyon filmlerinde oynamayı bırakacağını açıkladı. Onu bir aksiyon kahramanı rolünde görmek için son şanslardan biri, ona bu filmin yönetmeni Robert Lorenz tarafından sunuldu.

Liam Neeson‘ı bir film afişinde her gördüğünüzde, filmin ne hakkında olacağını önceden tahmin edebiliyorsunuz. Filmlerdeki karakterini cezalandırıcı, adalet şampiyonu ve haklı intikamın savaşçısı gibi benzer sıfatlarla acı bir şekilde sağlamlaştırdı. En nihayetinde, hayatta çok fazla adalet eksikliği varken bunu filmlerde izlemek en azından bir doz dopamin almamıza sebep olabiliyor.

Filmin yönetmen koltuğunda, usta Clint Eastwood ile birlikte bu türün birkaç filminde yer alan Robert Lorenz var, ancak bu çalışmanın öncekilere kıyasla çok soluk olduğu aşikar.

Film, Meksika sınırına yakın bir çiftlikte yaşayan eski bir denizci olan Jim ile başlıyor. Borçlu bir çiftçi olarak hayattan bıkmış ve borcuna karşılık devlet tarafından her şeyi elinden alınıyor. Anavatanına karşı bir görev alışkanlığı ile birlikte Jim, gönüllü olarak sınırda bir devriye polisi gibi çalışıp, yasadışı göçmenleri üvey kızının çalıştığı sınır servisine teslim ediyor. Bir çatışmada bir çocuğun annesine,çocuğu Chicago’daki akrabalarına götüreceğine dair bir söz verir.

Filmin senaryosu oldukça basit ve hatta belki de ilkel. Neredeyse en başından itibaren, önümüzde hangi bükülmelerin olduğunu ve bu filmin esasen nasıl biteceğini tahmin etmek zor değil. Film, “Gran Torino”, “A Perfect World” gibi filmlerin bazı unsurlarını isteyerek ödünç aldığını saklamıyor ve diğer birçok benzer filmin de bazı yankılarını hevesle veriyor. Aynı zamanda hikayeye yeni bir şey katmaya bile çalışmadan. Yine de hikaye oldukça akıcı görünüyor. Her şeyden önce, anlatının genel kolaylığından kaynaklanmaktadır.  Dezavantajlar, yalnızca iki ana karakter arasındaki ilişkinin o kadar ilginç olmamasına bağlanabilir ve son, bu filmin ana karakterinin nasıl sunulduğunun arka planına karşı güçlü bir şekilde rezonansa girer. Bana göre, filmin bir buçuk saatten fazla ekran süresi geliştiği yön bağlamında kesinlikle anlamsız görünüyor.

Jim ve Miguel arasındaki ilişki için empati kurmak bir yana, anlamak bile neredeyse imkansız. Miguel, annesinin ölümü için Jim’i suçluyor, sonra aniden küçümseyici bir tavır sergiliyor sonrasında ise tamamiyle bağlanıyor. Ancak tüm bu metamorfozlar hiçbir şey tarafından desteklenmiyor, sadece oluyorlar, herhangi bir eylemle gerekçelendirilmiyorlar.

Liam Neeson kesinlikle bu filmin ana avantajlarından biridir. Kahramanının bir ölüm makinesine dönüştürülmemesi ve oyuncunun saygıdeğer yaşının unutulmaması övgüye değer. Bu kahramanın karakterine ve kişiliğine doğru bir şekilde yerleştirilmiştir. Karakter herhangi bir mucize göstermesede Liam Neeson’ı izlemek her zamanki gibi keyifli. Fakat diğer oyuncular için aynı şey söylenemez. Catherine Winnick kötü oynamıyor ama son derece kötü yazılmış silik bir karaktere sahip. Juan Pablo Raba yine görev başında olan acımasız bir katil şeklinde ortaya çıkıyor ve bu sefer hikaye boyunca kendini büyük ölçüde tekrar ediyor. Jacob Perez‘e gelince, acı çekmesi gereken bazı sahnelerde gülümsüyor ve okuldan öğrendiği İngilizcesinin bu kadar akıcı olması biraz şaşırtıcı.

Sonuç olarak, yorgun bir Neeson, iyi bir kamera çalışması ve soluk bir aksiyon altı filmi.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Green Knight

Seher Kavut, The Green Knight filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Green Knight

Senarist ve yönetmen David Lowry‘nin The Green Knight’ı, tek bir bütün halinde iç içe geçen ve özel bir sinematik metafor ve sembol büyüsü oluşturan inanılmaz bir imgeler düsturudur. 14. yüzyıl aliterasyonlu şiiri “Sir Gawain ve Yeşil Şövalye”nin Lowry tarafından uyarlanması, resmi bir kült statüsüne yükseltebilecek bir dizi önemli avantaja sahiptir. Güçlü bir vizyon sahibi olan Lowry, filmin şekliyle çok fazla flört ediyor ve onu bilinmeyen bir yazar tarafından yazılmış orijinal şiir kadar derin ve çok yönlü hale getirmeye çalışıyor. Yönetmen orijinal kaynağı revize eder ve filminde modern dünyayla da alakalı birçok konuyu gündeme getirmeyi başarır. Bunlar çevre sorunları, yaşam ve ölüm üzerine düşünceler ve hatta erkeklik, şövalyelik alaylarıdır. Lowry gerçek olay örgüsünün koltuk değneklerini yerlerine bırakarak şiiri neredeyse tam anlamıyla perdeye aktarmış ve kendi hayal dünyasından orijinal olay örgüsüne birkaç yeni karakterde eklemiştir. 

Filmin tamamı Guyven’ın isyankar ve aptal bir gençten onurlu bir adama yolculuğunu takip eder. Yolda kendisini bir insan olarak ortaya koyan çeşitli sınavlarla karşılaşır. Bu zorluklar, görmeye alışık olduğumuz gibi aşılmaz.  Kahraman, cesur ve doğru hareket etmek için kendi içinde son gücü toplamaz. Sürekli şüphe eder, hata yapar ve korkar. Gawain, bu yolculuğa neden çıktığını bile tam olarak bilmeyen korkak ve miyop bir genç adamdır.

Yolculuğa başladıktan sonra Gawain’in film dünyasında, çeşitli imgeler ve sembollerle zengin, destansı yolculuğu başlar, sadece cevaplar bulmaya değil, aynı zamanda yolda onur ve cesaret bulmaya çalışır. Ve bazılarının “Şövalye”den beklediği, sonuç olarak göründüğü biçimde değil, kendilerini yanlışlıkla klasik şövalyelik fantezisine hazırlayan destanı oluşturan, kahramanın kendisiyle olan iç savaşıdır. Ana savaş ana karakterin derinliklerinde gerçekleşir, kibirli bir çocuk ve şövalye unvanına layık bir adam onun kendi içinde savaşır. Bu nedenle, Gawaine’in hikayesi her on dakikada bir iddialı konuşmalar ve kılıç savaşlarıyla dolu değildir. Yönetmen filmin tüm zamanını ana karakterin iç dünyasına verir, karakter korkusuna ve bencilliğine rağmen hala ölümün gözlerine bakar ve sadece kaderiyle değil, aynı zamanda var olan her şeyi yiyip bitiren tabiat anayla da eşitsiz bir savaşa girer.

130 dakikalık meditasyon boyunca, Gawain Deva Patel bazen ilerliyor bazen geriliyor, bu yüzden, başlangıçta ve sonda, izleyici gerçekten bir kişinin vücudunda tamamen farklı iki kişilikle tanışıyor. Patel, kahramanının tüm metamorfozlarını sadece konuşma yetenekleri sayesinde değil, aynı zamanda beden dili yardımıyla da mükemmel bir şekilde göstermeyi başarır. Gawain, yetişkin hayatının sonuçlarıyla bire bir eşit olmayan bir savaşta yüzleşmek zorunda kalan şımarık bir çocuk gibidir. Kahraman, Hıristiyanlık ve paganizm arasındaki yüzleşmeyle de karşı karşıya kalır, konuşan bir tilki şeklinde bir yolcuyla tanışır ve yolu savaşmak için devlerle kesişir.

Gawain’in Lowry prizmasından geçen hikayesi, bir annenin çocuğuna Yılbaşı Gecesi yatmadan önce anlattığı şövalye onurunun hikayesini hatırlatan basit ve çok açık bir masal gibi gelir. Bu, bir bütün olarak bu kadar ciddi ve yetişkin bir filmin algısını en azından bozmaz, ancak Lowry‘nin hikaye anlatımına postmodern yaklaşımı, yönetmenin hayranı olduğu Tarkovsky ile de benzeşmeye başlar.

Filmin en güçlü yanı, harika atmosferi ve Andrew Palermo’nun (“The Ghost Story”) aynı derecede fantastik sinematografisidir. Film, renk paletinin derin bir şekilde detaylandırılması inanılmaz derecede şık görünür. Çekim tarzı birçok yönden Nicholas Winding Refn’in Climbing Valhalla’sını andırıyor, özellikle ikinci perdede. İzleyici neredeyse her zaman filmin dünyasına aşağıdan yukarıya bakar, bu sayede Gawain daha da büyük ve acımasız mistisizm ve sihir dünyasında “kaybolmuş”, Daniel Hart’ın ortaçağ folkloru ile müziğinde boğulan küçük bir insan olarak algılanır. Daha az sıklıkla, kuşbakışı bir bakış açısıyla çekilmiş, hepsi aynı fikir üzerinde çalışan, kahramanı zayıf ve savunmasız olarak göstermek için yukarıdan çekimler yapılmıştır.

Filmin gerek biçimi gerekse içeriği, fragmanlardan göründüğü kadar basit değildir. Bu açıkça yüksek hasılat hedefleyen genel izleyici için bir sinema değildir. Film metaforlarla dolu ve türün tipik filmlerinden tamamen farklı. Sürekli kılıçlar çarpışmıyor, şövalye düelloları ve heyecan verici bir macera ruhu yok. Aksine, bu çok yavaş ve manevi bir film, içinde denemeler her zamanki pathos olmadan aşılıyor ve filmde şövalyelik ruhu son nefesini vermeye hazır görünüyor.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Last Duel

Serkan Baştimar, Ridley Scott filmi “The Last Duel” hakkında yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

❝Bir Onur Savaşı❞

Ridley Scott, en vasat filmiyle bile Hollywood’da dişe dokunur işlere imza atan bir yönetmen. Hala üretken ve hala dünya üzerinde tartışmaya değer şeyleri sinema üzerinden seyirciyle buluşturmaya devam ediyor.

Hollywood #MeToo hareketiyle bir süredir çalkalanırken, tacizciler, ayrımcılar afişe edilip, kadının toplumdaki yeri, erkek egemen toplumda kendine biçilen “rol” küresel bir düzlemde tartışılırken epik filmlerin kalburüstü yönetmeni Scott, gündemdeki bu konuyu 1300’lü yıllardan, Haçlı Seferleri arifesindeki Avrupa’dan epik bir hikayeyle tartışmaya açıyor. İyi de ediyor.

Hikayeleri, destanları, masalları, erdemleri…. daha sayılamayacak nice duygu ve olguyu erkek hegemonyasından eril dille insanlık bilincine pompalayan tarihin “karanlık” sayfalarında yerini almayan bir hikaye var karşımızda. Belki de tüm kadınların üzerinden mağdur bir kadının öyküsünü izliyoruz The Last Duel‘de. Adı ve açılış sahnesiyle “yine bir erkek filmi izleyeceğiz” imajı bırakan The Last Duel, üç farklı karakterin tek hakikat üzerinden tutumunu irdeliyor. Hele ki Gladiator ve Kingdom of Heaven gibi destansı işlerin referansıyla filme başladıysanız, yanlış sofraya oturduğunuzu kabul edin ama sürpriz yemeğin güzel olması.

Hollywood macerasına omuz omuza atılan Ben Afleck ve Matt Damon‘un da imzasının bulunduğu The Last Duel, 150 dakikalık bir dönem romanı gibi. Şövalyelerin, göğüs göğüse çatışmaların, dört nala atların savaş alanlarında arz-ı endam ettiği yapım, tüm bu tantananın ardından “mahalle baskısına” rağmen tecavüze uğradığını söyleme cesaretini bulan bir kadının onur savaşını anlatıyor. Bu savaşı erkeklerin rol çalmasıyla yine savunmaya dönüşen ana karakterimizin yaşadığı gerilim seyirciye empati olarak yansıyor.

Dönem atmosferini oldukça tatmin edici bir şekilde perdeye yansıtan Scott, özellikle erkek karakterlerini bir sığlık seviyesinde bırakmış gibi. Tabii bu sığlık belki de kadın, çocuk ve doğanın süper hükümdarı(!) erkeğin doğru yerden bakıldığındaki portresi de olabilir. Matt Damon‘un sevimli karakterden çıkıp başka bir role soyunarak kabuğunu kırıyor. Hem “sanat” hem de gişe filmlerinin sevilen yüzü Adam Driver ise bir kez daha “kullanışlı” aurasını seyirciye aksettiriyor. 28 yaşındaki Jodie Comer ise “zamansız” yüzü ile büyüleyici bir performansa imza atmış.

Scott, her ne kadar kaderci bir finale atsa da sorduğu sorunun, gösterdiği sorunun cevabını seyirciye bırakarak erkek-kadın-çocuk fark etmeksizin iliklerimize kadar işlemiş eril bakışın sütunlarına şövalye mızraklarıyla saldırıyor. Yer yer bir “İran filmi” matematiğini çağrıştıran olay örgüsü, epik savaş sahneleri ile tatmin edici bir film olan The Last Duel, koronavirüs nedeniyle tenhalaşan sinema salonlarını az da olsa hareketlendirecek güzellikte.

Serkan Baştimar

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler