Bizimle İletişime Geçin

Keşfet

Fransız Siyasal Sineması

Yayınlandı

tarihinde

Fransız Siyasal SinemasıBu kitapta Fransız siyasal sinemasından bazı örnekler ve siyasal sinemanın ne olduğu konularını ele alındı. Fransız siyasal sinemasına bir örnek olarak da, dünya çapında tanınan ve üzerine çok şey söylenen Jean-Luc Godard’ı ele alındı.
Fransız sineması, dünya sineması kadar eski, hatta Amerika ile birlikte sinemanın doğmasını hazırlayan önemli bir sinemadır. Doğal olarak, bu kadar eski bir sinemada siyasal temalar da eskidir. Dreyfus Olayı (Affair Dreyfus), Giz Markisi’nin Öldürülüşü (Assassinat du Duc de Guise) gibi siyasetin içinden gelen örnekler vardır.

Siyasal sinemadaki ayrışmalar, Fransız siyasal sinemasına da yansımıştır. Doğrudan siyasal sinema diyebileceğimiz, konusunu siyasetin içinden alan filmler olduğu gibi, militan sinemanın, devrimci sinemanın ve hatta faşist sinemanın da örnekleri bulunabilmekte.

Yazar: Doç. Dr. Battal Odabaş

Yayınevi: Es Yayınları

Sayfa Sayısı: 166

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Film

Abbas Kiyarüstemi Röportajı

Usta yönetmenle 90’ların ortasında yapılmış bir röportaj.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Söyleşi: Pat Aufderheide
İngilizce’den Çev.: Dr. Battal Odabaş

Akira Kurosawa, Satyajit Ray öldüğünde çok üzüldüm, fakat, Kiarostami’nin filmlerini gördükten sonra Tanrı’nın onun yerini alabilecek doğru insanı bulduğunu düşündüm diyerek dünyaya bir işaret verdiğinde, İranlı Yönetmen Abbas Kiarostami bir süre için film festivali çevresinin kozu oldu.
Tarihsel olarak uyanık film izleyicileri hafiften alarma geçerek karşılaştırma fırsatı bulabildiler. Bununla birlikte, büyük gerçekçi Satyajit Ray, 1993’te Özel Başarı Oscar’ını kazanmasına karşın, filmlerinden bir tanesi bile dağıtılmadı. Fakat karşılaştırma estetik açıdan daha uygundur. Estetik kahramanları Bengal Felsefeci Rabindranath Tagore ve Fransız gerçekçilik ustası Jean Renoir olan Ray, daha önce film yapım amacını (Andrew Robinson’ın biyografisinde de belirttiği gibi) “organik bağlı bir öyküye yatırım yapma tarzını belirlemek ve insan davranışının ve ilişkilerinin ayrıntılı ve doğru gözlemleriyle hazırlamak” olarak belirledi. Yüzlerce yılda oluşmuş İranlı sanatçıların geleneği içinde kendini gören ve kahramanları arasında Rossellini ve Truffaut da olan Kiarostami, ayrıntıları anlatmak için aynı göze, yoğun deneyim bütünlüklü aynı büyülemeye, aynı şekilde ulusal kültür ve ideolojilere dar bir biçimde kendini hapsetmeyi reddetmeye sahip.
Filmlerinin dağıtımında belki de uzun yıllardır Ray’dan daha şanslıdır. En azından Kiarostami’nin son filmi 1994 Akademi Ödülleri için İran adına katılan Zeytin Ağaçları Altında (Through the Olive Trees) filmi Miramax tarafından ABD’de geniş dağıtımı yapılan ilk İran filmi oldu. Ayrıca, alışılmamış eğlendirici bir aşk öyküsü olarak, Zeytin Ağaçları Altında‘nın işlevleri üstüne kırsal İran’ın bir dağ yöresi hakkında rastlantısal ve pek olası olmayan bir dizi film içinde üçüncüsüdür aynı zamanda.
Bu sekansta, görüntü ve gerçeklik, sosyal eşitsizlik ve öykü anlatıcının bir toplumdaki rolü hakkındaki sürekli olarak gelişen ve yoğunlaşan konular (temalar) görülebilir. Bundan başka, ideolojik olarak cambaz ipinde yürüyen inceliği kanıtlanmış bir kariyerin sadece bir yüzüdür bu.
Dizi klasik olarak yeni gerçekçi “küçük bir film”le Arkadaşımın Evi Nerede? (Where Is My Friend’s House?, 1987) ile başladı. Olaylar, bir arkadaşının okul defterini uygun olmayan bir yere koyan genç bir öğrencinin öğretmenden önce onu bulmaya ve geri getirmeye çalışması etrafında gelişir. İkincisinde Ve Yaşam Sürüyor (And Life Goes On, 1992)’da ilk filmini yapan bir yönetmen ve onun oğlu bir depremden sonra ilk filmin yıldızlarını aramak için kasabaya döner. Onları asla bulamasalar da baştan başa acıklı, dokunaklı ölüm ve yaşam dramasıyla sarsılırlar. Zeytin Ağaçları Altında, Ve Yaşam Sürüyor‘dan bir anahtar sahne çekmeye çalışan bir film ekibinin öyküsünü anlatıyor. Belgesele çok yaklaşan, gerçek yaşam olaylarına yıldız aktörleri olmayan tüm bu filmler senaryosuz fakat tamamen kurmacadır.

Bununla birlikte, çok sayıda Amerikan seyircisi için yeni bir yetenek olan Kiarostami, belgesel sinema için köklü emektar bir sinemacıdır.
Miriam Rosen’in de Cineaste’ta (Cilt XIX, No: 2-3) onunla yaptığı söyleşinin girişinde belirtildiği gibi, Kiarostami kurulmasına yardımcı olduğu Çocukların ve Gençlerin Düşünsel Gelişimi Enstitüsü sayesinde 1969’da film yapımcılığına başladı. Onun altı filmi arasında, günlük yaşamda gerçek ve kurmacanın birbirinin içine geçmesiyle Kiarostami’nin takıntısını bulabildiğimiz Close-Up (1990) filmini kendi özel favorisi olarak belirtir. Belgesel ve düzenlenmiş sahnelerden oluşan film, pek göze batmayan birinin, şaşkına dönmüş orta sınıf bir aileye kendisinin İranlı ünlü bir film yönetmeni olduğunu kanıtlamasının anlatıldığı gerçek bir yaşam skandalını yeniden oluşturuyor.
Acıklı bir biçimde yöneltilmiş bakış açısı ve bireysel yeteneği ile toplumsal olanak arasındaki kesişme noktasında pahalı merakıyla, Kiarostami, çeşitli ideolojik fırtınalarla sunulmuştur. Bu söyleşide de diğerlerinde olduğu gibi, kendini dışarıdaki aile kategorisine sokmakta olduğundan fazla dikkatlidir ve şu anki rejim için doğrudan bir yorum yapmaktan kaçınıyor.
Yönetmenin çalışması temelleri sağlam bir film geleneğinin ve endüstrisinin dışından geliyor. Geçen yıl altı film yapan İran film endüstrisi, yerleşik (kemikleşmiş) bir film seyircisine ve bir üne sahip. Ulusal sinema, tüm dünyadaki eğilimlere uyum gösterecek bir biçimde, zaman içerisinde karakter değiştirdi. 1930’larda film yapımcıları halkın çoğunluğunun hoşuna gidecek melodramlar ve müzikaller yaptılar; 1960’larda İran’ın sanat filmleri uluslararası onur kazandı; 1970’lerde endüstri devlet ve (sansür) desteğiyle, bugünkü endüstrinin emektarları olan yönetmenler tarafından, bazıları gerçekçi bir stil ile sosyal eleştiri yapan, yılda bir düzine film üretti.
Devrim sırasında, ilk önce saldırıya uğrayan İran film yapımı oldu, sinemalar yakıldı ve ürünler parçalandı. Fakat bugün, seyirci eskisinden daha fazladır ve üretimde eski düzeye gelmektedir. Bu durumu ekonomik sıkıntıların kemer sıkmaya zorladığı bir zamanda, büyük ölçüde, 1992’ye kadar İran film üretiminin üçte birinin oluşmasını sağlayan Farabi Film Foundation (Farabi Film Vakfı)’na borçluyuz. Hâlâ teknik olanaklarını ve tanıtım yardımını sunmaya devam ediyor. Vakıf yardım ettiği filmlerin senaryolarını onaylamak hakkına sahip ve hâlâ uluslararası dağıtımının mutlak kontrol hakkına sahip.
Farabi, kusursuz müslüman din adamları ile tehlikeli film sanatı için el ele veren bir grup entelektüel tarafından 1983’te kurulmuştu. Devrimci toplumun kitle iletişim araçlarını kullandığını ve baskı altında tutmadığını tartıştılar; Humeyni şevkle onları destekledi. Kolayca kırılabilen dinci filmciler için haysiyetli eğlenceler sunan, Farabi’nin “aile” filmleri desteği, duyarlı temalar keşfetmek amacıyla yaratıcı sanatçılar için bir araç sağladı, aynı zamanda. İran filmleri için ulusal seyirci şu anda dinsel ailelerin yeni bir seyirciliğinin başarılı bir biçimde eksiğini kapatmasından beri bütün zamanların en yükseğine ulaştı. Uluslararası dolaşımda olan, ortaya çıkan sonuçların en iyisi bir türün Farabi’nin ince ideolojik simsarlığından doğduğunu öne sürer. O, gerçekçi, oldukça hümanist çoğunlukla da çocuktur. Kiarostami, Mohsen Makhmalbaf ve Dariush Mehrjui gibi sanatçılar tarafından yapılan filmler, insan zaaflarının, hoşgörüsü için bir takdirinin mücadelesi gibi görünüyorlar ve çoğunlukla da sosyal yorumlamaya önem veriyorlar ve İran-Irak savaşı, kadınların toplumsal durumu, yoksulluk gibi başlıkları bile dahil ediyorlar.
Bu çalışma türü, açıkça politik olmamakla beraber, her şeye rağmen entelektüel ve sanatçıların toplumsal imgelemini biçimlendirme çağrısıyla doğrudan angaje edildi. Jean-Luc Godard’ın bu yılın başlarında NewYork Film Critics Circle’a NewYork Film Eleştirmenleri Çevresi) yazdığı mektupta karşılığını verdiği bu kalite olabilir. Özel ödül almak için ortaya çıkmayı teessüfle reddederken Godard, “Kieslowski yerine Abbas Kiarostami’ye ödül vermek için Oscar çevresini zorlamak” başarısızlığı dahil yaşamındaki düş kırıklıklarının bir dökümünü yaptı. Elbette sert ve alaycı Polonyalı yönetmenin dış genel bakış açısı, Kiarostami’nin yalın, gösterişsiz iyimserliği ile kesin bir biçimde karşıtlık gösteriyor.

abbas kiyarustemi 1
Kiarostami 1995 Şubatında Washington’daki The American Film Institute’te (Amerikan Film Endüstrisi) yer alan bir İran sinemasını anma gösteriminde Cineaste ile konuştu.
Cineaste: Akira Kurosawa’nın sizi Satyajit Ray’e benzetmesi, sizi, “insanın durumu” üstüne bir filmin herhangi biri adına ya da hakkında, sınırlar dışında konuşabildiğine inanan -çoğunlukla da daha önceki bir dönemde- bir grup insanın içine koyuyor. Sizi bu hükmü verdirmeye götüren özgüveni nasıl edindiniz?
Abbas Kiarostami: İlk kez olarak birisi filmlerinde özgüvenden söz etti bana. Ben bunun olumsuz anlamda versiyonunu duymuştum. Daha önce söylemiştim “sinemayı küçümsüyorsunuz” ve “kim böyle bir film yapmanız gerektiğini ve halkan ona gitmesini umduğunuzu düşünür”? Eleştirmenler bunun yeterli olmadığını, sinemanın seks ve şiddet içeren güçlü öykülü, Pulp Fiction (Ucuz Roman) gibi olması gerektiğini söylüyor.
Birisi bana, “bu tür bir film göstermek istesem evde oturup penceremden dışarı bakarım. Bu tür şeyleri her yerde görebilirim. Sinemada drama ve abartı görmek istiyorum” dedi. Özel efektler falan işte. İnsanlar beni naif olmakla da suçladılar.
Cineaste: O zaman bu itirazlara nasıl direniyorsunuz? Hangi tür film yapımı kendi filmlerinizde yaptığınız tercihi etkiliyor.
Kiarostami: Sadece günlük yaşamlarında insanları seyrederek. Bütün gün boyunca yüzlerce küçük esin kaynağım var. Günlük yaşamda olup biten şeylerin sinemadan daha önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Benim tekniğim kolaca benziyor. Parçaları toplayıp bir araya getiriyorum. Malzemeyi icat etmiyorum. Sadece, etrafımdaki insanların günlük yaşamlarını seyrediyor ve oradan alıyorum.
Ayrıca günlük yaşamın, benim uykularımı kaçıran ve beni sinirlendiren olumsuz yanından çok olumlu yanlarına bakmayı tercih ediyorum. Böylece etrafıma bakıp bana iyi görünen şeyleri seçiyorum. Onları bir paket halinde toplayıp satıyorum. Bunu yapan yalnızca ben değilim biliyorsunuz. Çiçekçiler de aynı şeyi yapıyorlar. Onlar da çiçek yapmazlar,sadece en iyi aranjmanı bulurlar.
İnsanlar, kendi işlerini seçerler. Bazı insanlar güzel işler peşindedir. Ve sinema da, bunu bizim için kolaylaştırıyor. Çok duyarlı olan ve tüm ayrıntıları kaydeden bir kameramız var. Bizim için yani film yönetmenleri için geriye kalan onların ne zaman kaydedileceklerine karar vermektir. Bunun içinde kişisel bir memnuniyet de var, anlattığımız şeyin ilk tüketicisiyiz biz. Olumlu öyküler kendimi iyi hissetmemi sağlıyor.
Cineaste: Yaptığınız sinema türü ile sizin için bağlantılı olan günlük yaşamdan bir görüntüyü anlatır mısınız?
Kiarostami: Benim için formatif bir görüntüyü kafamdan atmak zor, beni büyüler bu. Karlı bir gün işe giderken tüm dikkatini çarşafına vermiş küçük bir çocuğu, gerçek bir bebeği kucaklamış sokakta giden bir kadın gördüm. Bebek ateşler içinde yanıyordu ve gözleri hemen hemen kapanmıştı.
Nasılsa arkalarından yürümeye koyuldum ve gözlerimi çocuktan ayırmadım ve çocukların yaptığı gibi elimi salladım. Beni hiç görmediğini düşündüm, küçücük gözleri o kadar şişmişti ki ve anne benim orada olduğumu hiç görmedi. Kavşağa geldiğimiz zaman, çocuğun elini büyük bir çabayla kaldırıp bana el salladığını hayretle gördüm. Bu beni çok şaşırttı ve duygulandırdı ve bu sahneyi etrafta kimsenin görmemesi de beni oldukça etkiledi ve bu anın insanlara bir şekilde gösterilmesi gerektiğini düşündüm.
Daha sonra şöyle oldu: Bu an üçlemenin ikinci bölümünde (And Life Goes On) kırık kollu çocukla tekrarlandı. Ben ona el salladım ve bu sahne yeniden meydana geldi ve bana el salladı.
İnsanların ektiklerini biçtiklerini düşünüyorum, verdiğinizi alırsınız. Duyarlı ve duygulu bir insanla iyi bir film izlemek beni öylesine eğlendiriyor ki, şiddet filmlerini izlediğim zaman aynı zevki alamıyorum.
Cineaste: Çalışma sürecinizi tamamlayış tarzınız, İtalyan yeni gerçekçi senarist Cesare Zavattini’yi andırıyor. Sinemada öykü anlatmanın ana fikri icat etmek değil keşfetmektir diyordu.
Kiarostami: Onu hatırlamasam bile anlayabildim ve hissettim. Elbette, sinema izlemeye İtalyan yani gerçekçi filmlerini izleyerek başladım ve bu çalışmaya yakın olduğumu hissettim. Fakat bu, onların örneklerini izlemeye karar vermekten çok aynı şekilde bir zevk alma sorunudur.
Sanıyorum böyle bir benzerliğin en önemli ve açık nedeni İran’ın şu anki durumu ile İtalya’nın savaş sonrası durumu arasındaki benzerliktir. İtalya o zaman savaş sonrası durumun etkisi altındaydı. Bizim de durumumuz aynı. Koşutluklar doğuran başka bir benzerlik edebiyat ya da mitolojiden uyarlama yapmamamdır. Daha önce de söylediğim gibi öykülerimi günlük yaşamdan alıyorum. Aynı zamanda büyük, pahalı setlerim ve ayrıntılı bir biçimde hazırlanmış üretim maliyeti ve özel efektlerim yok. Filmlerim düşük bütçelidir.
Cineaste: İtalya’nın ticari film endüstrisi savaştan önce oldukça gelişmişti elbette.
Kiarostami: İran’ınki de öyle. İran’ın ticari film endüstrisi hala gelişmekte. Yaklaşık altmış konulu film yapıldı geçen yıl ve ondan önceki yıl da çok sayıda kısa filmle birlikte yaklaşık elli beş konulu film yapıldı. Güçlü bir eğlence sanayimiz var. Fakat benim stilim onların arasında farklı bir yerdedir. Ben o eğilimin parçası değilim.
Cineaste: Ayrıca İtalyan yeni gerçekçileri sol sempatizanlıklarını ya da bağlılıklarını ve amaçlarını filmlerinde işlediler. Şimdi biliyorum ki , görüşmelerde, politik tartışmalardan kaçınmak için aşırı bir dikkat gösteriyorsunuz.
Kiarostami: Hayır, hayır, bu doğru değil. Ben bir politik partiye ait olma ya da devrimci bir liderlik gütmek, birisini yenme anlamında politik biri değilim. Herhangi biri için çalışmıyorum. Ama eğer günümüzün insan sorunlarından söz ederseniz bu anlamda benim çalışmalarım elbette politiktir. Hem de en güçlüsü.
Zeytin Ağaçları Altında, gerçek sosyal sorunlardan kaynaklanan Hossein’in kişisel sorunlarını inceliyor. Bugünün İran’ında yaşıyor. Cahil bir insan. Evlenmek istiyor ve çocuklarının cahil ve yoksul biri olmasını istemiyor. Bu sorunlarını çok basit bir biçimde ifade ediyor ama bunlar gerçeğin ta kendisidir.
Bir başkasının acılarıyla ilgilendiğiniz zaman, onları başkalarına aktarmaya çalışırsınız, o insanlar da onu duyar ve anlarsa o zaman politik bir durum olur. Hossein’den söz ettiğiniz zaman politikadan uzak kalamıyorsunuz, çünkü politikanın uzağında olmayan toplumsal konular hakkında bazı şeyleri görüyorsunuz.
Cineaste: Zeytin Ağaçları Altında‘da anlatmak istediğinizi tanımlarsanız…
Kiarostami: Bunun insanlık için bir edep durumu olması gerekir. İnsanları sürdürdüğümüz gerçek yaşama götürmek istiyorum.
Cineaste: ABD’nde, İran görüntülerimiz olumsuz haber saatleri barajıyla renk kattılar. İran’dan gelen filmler çoğunlukla bilinçli olarak apolitik görünüyor. Bu sansürün mü yoksa sindirilmenin mi sonucu?
Kiarostami: Biliyorsunuz, İran görüntüleriniz kaçınılmaz bir biçimde ve beklenildiği gibi sahip olduğunuz basın organları tarafından çarpıtılıyor. Her gün ağır politik tartışmamız ve çekişmemiz yok. Sabah İran hakkında kötü bir haber duyduğunuzda o görüntüleri bütün bir güne taşıyorsunuz. Haberleri sabah yedide dinliyoruz ve akşam haberlerine kadar hakkında hiç düşünmüyoruz. Kendi yaşantımızla meşgulüz, hava yağmurlu ve saire. İran’daki yaşam, düşündüğünüz kadar kasvetli değil.
Cineaste: Filmlerinizde klasik batı müziği kullandığınız için eleştirildiniz.
Kiarostami: Evet ve söylemek istediğim klasik müziğin dünyaya ait olduğudur. Gökyüzü gibidir o, ve herkes onu paylaşabilir. Amacım genellikle birbirinden ayrı dünyalar arasında birlik yaratmaktır. Polisin ve göçmen bürosu görevlilerinin görevi sınır yaratmak, sanatçıların görevi ise onları azaltmak ya da ortadan kaldırmaktı.
Cineaste: Farabi Film Vakfı nasıl çalışıyor?
Kiarostami: Farabi Film Vakfı devrimden sonra film yapmak için yanıp tutuşan dindar insanlar tarafından kurulmuştur. Çetin ekonomik koşullar karşısında bir destek olmadan sinemanın öleceğinden korkuyorlardı. Şimdi bile, ticari ambargo nedeniyle, bir filmin gerçekleşmesi için normal fiyattan iki kat daha fazla ödüyoruz.
Özel bir vakıf, fakat, onu kuranların dindar insanlar olması nedeniyle güven duyulduğu için devletçe onaylandığından dolayı hükümetten yardım alıyor. Vakıf senaryonuzu onaylarsa, ileri bir tarihte ödeme ilkesine dayanarak laboratuar ve ekipman sağlıyor. Laboratuar ve ekipmanlarından yararlanabileceğiniz başka yerler de var, fakat peşin ödemek zorundasınız. Bu da çok önemlidir. Diğer film yapımcılarından daha az mali destek alıyorum, o kadar fazlasına ihtiyacım yok, fakat vakıf bana ve diğerlerine uluslararası dağıtımda yardımcı oluyor, bu da gerçekten nemli bir yardımdır. Onun izni olmadan hiç bir film dünya dağıtımını gerçekleştiremez.
Devrimin başlangıcında bunlar çok önemliydiler. Şimdi radikal dincilerin baskısı altındalar. Köktenciler yönetimi ele geçiremediler, fakat hızını kestiler ve 1992′ de hükümet film yapımcılarına Sübvansiyonu (mali desteği) kesti.
Cineaste: Sinema yapımcıları Vakfın desteğini almak amacıyla politik konulardan sakınıyorlar mı?
Kiarostami: Bunun özel bir durum olduğunu sanmıyorum. Hükümetin mali desteğinin film yapımcılarının gişe kaygısına kapılmamalarına ya da kalabalıkları çekmek için şiddet kullanmalarına yol açmama olanağı verdiğini düşünüyorum. Sonucun niçin daha iyi olduğunu da düşünüyorum.
Cineaste: ABD’de festivalde gördüğümüz İran filmleri belirgin bir biçimde hümanist görünüyor. Bunu şöyle anlamak uygun mudur: Yalnızca karşılıklı habersiz olma ve hoşgörü değil fakat İran’daki dogmatizm ve kökten dinciliğe de karşı olan sanatçıların bir açıklaması mı?
Kiarostami: Ortaya konacak uygun bir sonuç olduğunu düşünüyorum, fakat bu sizinkidir. Beni övemezsiniz ve sonra kendi övgünüzü onaylamamı benden isteyemezsiniz.
Cineaste: Niçin çok sayıda İran filminde genç çocukları, özellikle genç erkek çocukları baş rolde görüyoruz?
Kiarostami: Yetişkinler için orta derecede filmlerimiz var, fakat siz onları burada görmediniz. Uluslararası dağıtımları yapılmadı. Filmlerin yaklaşık yüzde onunun hiç iyi olmadığını ve bunların çoğunun da çocuklar hakkında olduğunu söyleyebilirim.
Cineaste: Filmleriniz de çocukları başrolde sunuyor.
Kiarostami: Çocukları severim, fakat onları iyi ya da kötü kesin sonuç elde etme yolu olarak kullanmam.
Cineaste: İran’da şiddet filmleri üretiliyor mu?
Kiarostami: Vakıf tarafından paraca desteklenmiyorsa da evet. Gişe açısından oldukça popülerler. Şiddet var fakat seks yok.
Cineaste: Filmleriniz mükemmel bir biçimde üretiliyor. Böylesine olağanüstü teknik desteği nasıl sağlıyorsunuz?
Kiarostami: Ekibim her zaman sinemaya aşık insanlardır. Bazen de ticari film deneyimleri olur. Son filmimde çok iyi bir kameramanım ve sesçim vardı ve çalışmak için yeterli zamana sahiptik.
Cineaste: Filmleriniz Ortadoğu ve Asya’da gösterildi mi?
Kiarostami: Öncelikli olarak İran filmlerine ilgi duyan Batı’dır. Pasifik ülkelerinde örneğin Tayvan’da biraz ilgi olduğuna inanıyorum. Ama sanıyorum Batı’da filmlerimize karşı bir çekicilik var.
Cineaste: İran filmlerinin ülke içindeki gösteriminde devrimden bu yana oldukça büyük bir gelişme oldu.
Kiarostami: Evet, büyük oranda da Vakfın çalışmalarına teşekkürler. Devrimden önce dindar insanlar sinemaya gitmediler, çünkü kendilerini orada güvende hissetmediler. Şimdi önceki kadar seks ve şiddet içermeyen filmleri görmeye gidiyorlar ve rahatlıyorlar. Sadece sinemanın büyüleyici gücünü keşfediyorlar.
Clos-Up‘ta kameranın mahkemeye girdiği zamanki sahneyi düşünün. Şimdi, bunu sağlayan sinema sevgisiydi. Mahkemede görevli Molla, sinemayı ve özellikle Mohsen Makhmalbaf’ın filmlerini seviyordu.
Cineaste: Zeytin Ağaçları Altında‘da temel öykünün -Hossein’in kızla olan arap saçına dönmüş aşk işi- ne kadarı gerçekti?
Kiarostami: Gerçek, gördüğünüzden tamamen farklıydı. Bununla birlikte son bölüm son yirmi günde değişti. Orijinalinde uzaklaşmalarıyla sona eriyordu. Son anda, daha neşeli, idealist ve manzarayla daha uyumlu bir son yapmaya karar verdim.
Cineaste: Sanıyorum üçleme, gerçekten, küçük kasabalarda herkesin her zaman hareketli olduğunu, temada anlatıldığı gibi gözler önüne seriyor, çünkü dünya çok küçüktür ve sizin ciddi bir rolünüz var.
Kiarostami: Evet, onlar iyi aktörler. Gelecek filmde herkes karakterinin karşıtı bir rolde oynayacak!
Cineaste: Fakat oyuncu olmayanlarla çalışma özel sorunlar yaratmaz mı?
Kiarostami: Bizim için tek önemli konu, yaşamlarının diğer kısmından sorumlu olmamamız oldu. Biz sadece bir film yapıyoruz. Onlara karşı duygusal bir sorumluluğumuz var, onlara ünlü ve yıldız gibi davranmıyoruz, çünkü onlara bir film kariyeri sözü vermemiştik. Onları mümkün olduğu kadar kendi ortamlarında tuttuk ve rollerini kesin olarak belirtmedik. Örneğin Hossein bir sincap gibi çalıştı, inşaatta çalıştı, kameranın önünde çalıştı.
Orada çalışmak beni bile değiştirdi. Sekiz yıl bu bölgede çalıştım ve kendimi halka ve filmlerimin kalan yarısını da orada yapmayı düşündüğüm bölgeye oldukça yakın hissediyorum.
Cineaste: Zeytin Ağaçları Altında bir Akademi ödülü almadı.
Kiarostami: Bunun zayıf bir dağıtımın doğrudan sonucu olduğunu sanıyorum. Miramax’tan hoşnut değilim, zira filmin reklamını yeterince iyi yapmadılar. Bu küçük bir film, dar bütçeli bir film, fakat sakat bir film değil ve maruz kaldığı davranışı hakketmedi. Ödülden önce ulusal dağıtımını yapmama kararı aldılar. Belki sorun Disney’dir (Miramax’ın sahibi. P. A.). Büyük dağıtıcılar, küçük filmlere önem vermiyorlar. Pulp Fiction’la çok meşgul olduklarındandır herhalde.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Abbas Kiyarüstemi Filmi

Okumaya Devam Et

Etkinlikler

“12 Punto TRT Senaryo Günleri” Yarın Başlıyor

Etkinlikler İstanbul Feriye Sineması’nda gerçekleşecek.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

TRT’nin bu yıl üçüncüsünü gerçekleştireceği “12 Punto TRT Senaryo Günleri” dünyanın önemli sinemacılarının katılımıyla 22-29 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek.  

Sinema ile ilgilenen herkes için okul olma özelliği taşıyan 12 Punto, bu yıl da sinema ustalarını bir araya getirerek Türk sinemasına katkı sağlayacak. Dünyadan da önemli isimlerin katılacağı 12 Punto’da paneller, masterclasslar, söyleşiler ve sunumlar gerçekleştirilecek.

Sinema ile ilgilenen herkesin merakla beklediği “12 Punto TRT Senaryo Günleri”nin etkinlik takvimi açıklandı. Bu yıl üç ayrı platformda gerçekleştirilecek “12 Punto TRT Senaryo Günleri”nde, uluslararası birçok etkinlik ve toplantı çevrim içi yapılacak. Bu çevrim içi etkinliklerin bir bölümünü izleyiciler sosyal mesafeye uygun bir biçimde İstanbul Feriye Sineması’nda izleyebilecek.

TRT 2’de her akşam canlı yayın ve özel programlar

TRT 2, 22-29 Haziran tarihleri arasında “12 Punto TRT Senaryo Günleri”ne özel olarak her akşam canlı yayınları ve özel içerikleriyle sinemaseverleri ekran başına çağıracak. Saat 19.00’da başlayacak yayınlarda “12 Punto’da Neler Oluyor?” ve “12 Punto’da Yarın” isimli programlar etkinlikle alakalı bilgi akışı sağlayacak. “12 Punto Film Saati” kuşağında Nuri Bilge Ceylan’ın her biri bir yönetmenlik dersi niteliğindeki kamera arkası belgeselleri gösterilecek. Ahlat Ağacı filminin kamera arkası görüntülerinden oluşan 3 bölümlük “Ahlat’ın Yolculuğu” ve Kış Uykusu filminin kamera arkası görüntülerinden oluşan “Uzun Sürmüş Bir Kış” belgeselleri TV’de ilk kez TRT 2’de gösterilecek. “12 Punto Film Saati” kuşağında TRT Ortak Yapımı filmler Honeyland, Kapan ve Odaklan Babaanne gösterimleri olacak.

Her akşam özel röportajlar ve masterclasslar’ın da yer alacağı program, 29 Haziran Salı akşamı yayınlanacak kapanış programı ile son bulacak.

Dünyanın önde gelen sinemacılarının katılımlarıyla gerçekleştirilecek panel ve masterclass programı şu şekilde;

22 Haziran Salı

  • Panel: Film Endüstrisinde Satış Ajanslarının Rolü
  • Konuşmacılar: Sata Cissokho (Alım Direktörü), Zeynep Atakan (Yapımcı)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 11.00
  • Masterclass: Bir Ken Loach Filmi Yapmak
  • Konuşmacı: Rebecca O’Brien (Ken Loach Filmlerinin Yapımcısı)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 17.00
  • Gösterim: Ben, Daniel Blake (Yönetmen: Ken Loach)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 18.30

23 Haziran Çarşamba

  • Panel: Engelleri Aşmak: İlk Filmimi Nasıl Yaptım?
  • Konuşmacılar: Müge Özen (Yapımcı), Hilal Çelenk (Senarist), Orçun Köksal (Yönetmen), Bekir Bülbül (Yönetmen)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 14.00

24 Haziran Perşembe

  • Masterclass: Uluslararası Ortak Yapımlar ve Ortak Yapım Marketleri
  • Konuşmacı: Martina Bleis (Berlin Film Festivali Ortak Yapım Marketi Direktörü)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 14.00
  • Masterclass: Ortak Yapımların Yol Haritası
  • Konuşmacılar: Lise Lense-Møller (Kurslar Direktörü), Sezgi Üstün San (Yapımcı)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 17.00

25 Haziran Cuma

  • Gösterim ve Söyleşi: Bal Ülkesi
  • Katılımıyla: Tamara Kotevska (Yönetmen), Ljubomir Stefanov (Yönetmen)
  • Yer: Feriye Bahçesi
  • Saat: 18.30

26 Haziran Cumartesi

  • Masterclass: Bal Ülkesi’ni Nasıl Yaptık?
  • Konuşmacılar: Tamara Kotevska (Yönetmen), Ljubomir Stefanov (Yönetmen)
  • Yer: Sinema Feriye
  • Saat: 16.00
  • Gösterim ve Söyleşi: Quo Vadis, Aida?
  • Katılımıyla: Jasmila Zbanic (Yönetmen), Damir Ibrahimovic (Yapımcı)
  • Yer: Feriye Bahçesi
  • Saat: 18.30
Okumaya Devam Et

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler