Francis Ford Coppola’nın Favori 10 Filmi

Liste

Küller Ve Elmaslar

Ashes And Diamonds (1958, Andrzej Wajda)

Akademi Onur Ödülü ile ödüllendirilmiş Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda’nın yönettiği filmin senaryosunu 1948 tarihli aynı adlı kendi romanından Jerzy Andrzejewski uyarlayıp yazmıştır.

Filmin adı, filmin kahramanının bombardımanda yıkılmış bir kilisenin duvarında gördüğü 19. yy’da yaşamış Polonyalı şair Cyprian Norwid’a ait bir şiirden gelmektedir. Şiirin dizelerinde, kömürün yüksek ısı ve basınç altında elmasa dönüşmesi olgusuna bir gönderme yapılmaktadır

Filmde, Polonya’da Nazi işgalcilere karşı bir zamanlar zorunlu olarak işbirliği yapmış olan Milliyetçi güçlerin ve Komünistlerin aralarındaki bu ittifakın artık çatırdamaya başladığı 2. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, taşralı Milliyetçi bir militan olan Maciek (Zbigniew Cybulski) etkili bir Komünist lideri öldürmekle görevlendirilir. Görevi sırasında kaldığı otelde hayata dair farklı şeyler hissetmeye başlar, bir seçim yapıp sonuçlarına da katlanmak zorunda kalacaktır.

_____

The Best Years Of Our Lives (1946, William Wyler)

Amerika yapımı, drama filmi. Film 2. Dünya Savaşı sonrasında evlerine dönen üç eski Amerikan askerini ve onların yeniden sivil hayata ayak uydururken karşılaştıkları sorunları anlatır.

_____

I Vitteloni (1953, Federico Fellini)

Ergenlik sonrası dünyalarından tam olarak çıkamamış beş genç adamın doğup büyüdükleri küçük sahil kasabasından kaçış ve macera hayallerini konu alan bu film aslında erkeklerin dünyasına genel bir bakıştır: Ruhu hep çocuk kalan, sorumluluktan hoşlanmayan, macera ve oyun peşindeki erkek neslinin. Filmdeki beşli aslında tanıdıktır; Fausto kadın düşkünüdür, Alberto feminen bir soytarıdır, entelektüel Leopoldo yazar olma tutkusuyla yanar, Riccardo şarkıcıdır ve Moraldo içe dönük ve eleştirel bir tiptir.

“I Vitelloni” prototipik bir filmdir; anlattığı karakterler daha sonra bir çok filmde izleyicinin karşısına çıkacak, (Martin Scorsese’nin American Graffiti’si de dahil) zamandan ve yerellikten bağımsız erkeklerdir. Ustaca anlatılan basit bir öyküye dayalı bu film, genç oyuncularını ve yönetmenini bir anda üne ulaştırır. Alberto Sordi bir yıldız olurken, Fellini de 33 yaşında Venedik Film Festivali’nde en iyi film dalında Gümüş Aslan ödülünü alır.

İzleyiciyi sonu belirsiz bir yolculuğa çıkması için bir istasyona bırakmayı seven Fellini, “I Vitelloni”nin sonunda Moraldo’yu bir istasyonda gösterir. Bu, hem genç yaşta doğduğu kasabayı terkeden Fellini’nin kendisidir, hem de daha derinde, sinemanın en usta yönetmenlerinden biri olarak kariyerindeki dönüm noktasını temsil eder.

Yarım yüzyıl önce çekilen ancak tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeyen “I Vitelloni”, genç bir ustanın yeteneğinin en büyük kanıtıdır…

______

Warui yatsu hodo yoku nemuru

The Bad Sleep Well (1960, Akira Kurosawa)

Kin dolu genç, babasının intiharının arkasında yatanları araştırmak için yozlaşmış bir fabrika yöneticisinin kızıyla evlenir.

_____

Koruma

Yojimbo (1961, Akira Kurosawa)

1800’lerin Japonyası’da Sanjuro isimli gezgin bir samuray, iki rakip çetenin arasında bölünmüş bir kasabaya gelir. Bir sokak savaşında yeteneklerini sergiledikten sonra, en fazla parayı veren tarafa kılıcını kiralar.

Alçak ruhlu ve hain insanlar olan taraflar, Sanjuro’ya ihanet ettikçe o taraf değiştirir. Böylece iki tarafı birbirine kırdırtarak kasabayı bu musibetten temizlemeye başlar. Ancak suç lordlarından birinin kardeşi olan Unosuke kasabaya geldiğinde işler değişir. Zira genç adamın elinde o zaman için görülmemiş güçte modern bir silah vardır: bir tabanca!

______

Singin’ in The Rain (1952, Stanley Donen & Gene Kelly)

“Singin’ in the Rain”in, 50’li yılların en iyisi olduğu tartışmasız bir gerçek olarak kabul görmüşken 1952 çıktılı bu müzikal, çekim teknikleri açısından günümüzde bile örnek alınan bir yapım.
Sessiz filmlerin, oyuncuları ve yapımcılarına fazlasıyla kazandırdığı dönemlerde ‘sesli’, yani oyuncuların konuştuğu filmler keşfedilir.Seyirciler artık oyuncuların cümle kurmasını istiyordu ve yapımcılar buna kayıtsız kalamazdı.
O dönemlerde Lina Lamont ve Don Lockwood, Hollywood’un en sevilen ve çiftlerinden biriydi ve yapımcı seyircileri film dışında hayal kırıklığına uğratıp para kaybetmek istemediği için Don ve Lina’yı gerçekten sevgili gibi gösteriyordu.
Saflığıyla örtüştüremediği kurnazlığı yüzünden aşık olduğu Don’ın nefretine sahip olan Lina, gerçekleri umursamadan, kurduğu hayaller ‘gerçekmiş’ gibi davranıyor, hareketleriyle hem Don’ı hem de ekibi çileden çıkarıyordu.
Öte yandan binlerce kadının hayranlığını kazanan yakışıklı aktör Don Lockwood ise, tesadüfen tanıştığı Katy Selden’e aşık olmuştu.Tüm yalanlara rağmen Don Lockwood ve Lina Lamont’un birlikte çevirdiği filmlerden sonra seyircilerin sesli filmlerde birlikte görmeyi en çok istediği çift Don ve Lina olacaktı.Ancak, büyük bir sorun buna engel oluyordu; Lina’nın ses tonu.
Sesli film yaratılırken Lina, ekibi sınır noktasına getirmesine rağmen çekimler tamamlanır ve film vizyona girer.Senkron sorunu olan film, seyircinin tepkisini çeker ve film, vizyondan kaldırılır.
Kariyeri için üzülen Don, birden Kathy’nin fikriyle umutlanır ve film, 6 hafta sonra ‘müzikal’ olarak vizyondaki yerini alır.Bir ilki gerçekleştiren yapımcılar, yıllar sonra kendini geliştirecek olan bu buluştan inanılmaz paralar kazanır.
Diğer yandan, Don’ın aşık olduğu kadın Kathy ise, hayata geçen bu fikrin sahibi olduğu kadar, filmde Lina’nınmış gibi gösterilen sesin de sahibidir.

______

The King Of Comedy (1983, Martin Scorsese)

Bir yetişkin olmasına rağmen hala ailesiyle yaşayan bir “kaçık” olan Rupert Pupkin, pek yetenekli olmadığı halde bir gün ünlü bir komedyen olacağına inanmaktadır. İdolü ise komedi yıldızı Jerry Langford’dur. Pupkin, eğer bir gün Langford’un TV programına çıkmanın yolunu bulursa, şöhretin kapısının önünde açılacağına dair bir saplantıya da sahiptir.

Pupkin bir gün Langford’u, ümitsizce ona aşık olan hayranı Masha’nın elinden kurtarma fırsatı bulduğunda, hayalindeki adamla bu yakınlaşma fırsatını kaçırmaz. Oysa ona laf olsun diye ümit verecek olan ünlü komedyenin hayatı, Pupkin’in tahmin edebileceğinden çok daha karışıktır ve karanlık yönleri de mevcuttur. Kendisini karmaşık ilişkiler ve içinden çıkması zor durumlarda bulur.

Martin Scorsese’nin Robert de Niro’yla işbirliği, genelde çok lezzetli meyveler vermiştir. Kimilerine göre “kayıp” bir başyapıt olan The King of Comedy de, gerçekten bu filmlerden birisi. Sadece bir sinema şaheserini değil, Jerry Lewis’i alışık olduğunuzun çok dışında bir rolde izleme fırsatını da kaçırmak olmak.

_______

Raging Bull (1980, Martin Scorsese)

Boksör Jake La Motta’nın (Robert De Niro) kendi ağzından anlattığı şampiyonluklardan bar komedyenliğine uzanan hırslı hayat hikayesi. Usta yönetmen Martin Scorsese’nin yönettiği bu film protesto amacıyla siyah-beyaz çekilmiştir, aynı zamanda sinema eleştirmenleri ve yönetmenleri tarafından tüm zamanların en iyi filmleri içinde ilk 10 sıradadır.
Sağlam performans da böyle birşey olsa gerek. Robert De Niro, Martin Scorsese’yle beraber gerçekleştirdiği başyapıtlardan Kızgın Boğa’da orta sıklet boks şampiyonu Jake La Motta’yı öyle bir canlandırdı ki, onu artık Robert De Niro’dan ayrı düşünmek zor. La Motta’nın otobiyografisinden serbest bir şekilde uyarlanan Kızgın Boğa, aslında bir yandan da spor filmi klişelerini altüst eden bir şaheser. Boks ringlerindeki sertlikle boksörün kendi iç huzurunu bulma mücadelesi yan yana gelince, sinema tarihinin en vurucu sporcu karakterlerinden biri ortaya çıkıyor.

_____

The Apartment (1960s, Billy Wilder)

Altı Oscar Ödüllü yönetmen Billy Wilder’in yönetmenliğini yaptığı 1960 çıkışlı sinema filmi “The Apartment” (Garsoniyer), ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Senaryo’, ‘En İyi Film Düzenleme’ ve ‘En İyi Set Dekorasyon’ dallarında Oscar Ödülü’ne layık görülürken, ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ da dahil olmak üzere toplam beş dalda Oscar adayı oldu. İki Oscar Ödüllü Amerikan aktör Jack Lemmon ve Oscar Ödüllü Amerikan aktris Shirley MacLaine’nin başrollerini paylaştıkları yapımda Amerikan aktör Fred MacMurray, Edie Adams, Ray Walston ve Johnny Seven rol alıyor.

_______

Sunrise: A Song of Two Humans (1927, F.W. Murnau)

Taşrada tatil yapan kentli bir kadın, oralı genç ve evli bir çiftçiyle ilişki yaşar ve adamı karısını öldürüp onunla birlikte büyük şehre taşınmaya ikna eder. Adam, karısıyla beraber şehre giderken binecekleri teknede bir ‘kaza’ planlar, kendini boğulmaktan kurtarmak için de tekneye bir demet saz saklar. Ancak planın sonunu getirmeyi yüreği kaldırmaz ve kürek çekerek karısını kıyıya çıkarır. Büyük bir keder içinde, tramvaya binip şehre giderler. Göz yaşlarıyla dolu barışmaları, düğün yapılan bir kilisede tamamlanır. Birbirlerine yeniden âşık olmuş bir halde, önce bir fotoğrafçıya, sonra da bir berbere uğrarlar. Adam berberdeki manikürcünün ona kur yapmasını görmezden gelir, karısını da çapkın bir hayranın ilgisinden korur. Devasa bir lunaparka gidip eğlendikten sonra, tekneyle eve dönerler. Ancak bir fırtına çıkar ve yelken yırtılır.

_______

 

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up