Filmlerde En Çok Görülen 10 Tarihi Hata

Liste Manşet
Filmlerde En Çok Görülen 10 Tarihi Hata

Kaynak: Taste of Cinema Hazırlayan: James Wilson Çeviri: Havvanur Korkut

Tarihi filmler çok keyifli ve farklı çağlara açılan birer pencere oldukları gibi, genellikle hatalarla dolu oldukları için eğlencenin bozulmasına neden olurlar. Bazı hatalar -kısaca dramatik nedenlerle- gerginlik ve tedirginliği arttırmak veya yorum katmak için tasarlanmıştır ve bu hatalar kolayca affedilir. Bazı durumlarda, filmler hem son derece gerçekçi olur hem de birçok bariz hatalar içerebilir.

İşte birçok filmde ortaya çıkan, doğru görünebilecek en yaygın 10 tarihi hata. (Sürpriz bozan içerir)

Bonnie ve Clyde

Romantik Kanun Kaçakları – Örnek: Bonnie and Clyde (1967)

Hollywood yasa dışı olanı, tuhaflığı ve isyankarlığı romantikleştirmeyi sever. Sahne arkasında da birçoğu gerçek kaçaklar ve soyguncular kadar kokuşmuş-çürük olan pek çok örnek var. Harvey Weinstein ilk akla gelenlerden.

1967 yapımı Bonnie ve Clyde, kanun kaçaklarının tasvir edilmesinde bir dönüm noktasıydı. Neredeyse Robin Hood gibi görünerek zengin bankaları soydular, silahlarını yalnızca köşeye sıkıştıklarında kullandılar ve polis memurlarının elinde acımasız bir şekilde öldüler. Gerçekte sadece romantik olmamalarının yanında sevimli bile değillerdi. Silahsız kurbanlarını küstahça öldürüyorlar, yoksul ve kırsal alanlarda küçük benzin istasyonlarını ve bakkalları soyuyorlar ve bundan zevk alıyorlardı.

Bu çoğu kanun kaçağı için geçerlidir. Romantik versiyona uyan herhangi bir tarihi kanun kaçağına nadiren rastlanır. Bazı durumlarda, kanun kaçakları neredeyse her zaman oldukları gibi sert ve zalim insanlar olarak tasvir edilir, ancak çoğu zaman, suçluyu filmdeki her şeyden çok daha çekici olan bir karakter olarak görürüz.

Şüphesiz Harvey Weinstein gibi insanlar kendilerini, aptallaştırıcı burjuva alışkanlıklarına karşı ayaklanan acımasız kanun kaçağı gibi görüyorlar. Ancak ışık onlara parladığında, gerçekten de diğer insanların hiçbir önemi olmadığını düşünen çürümüş aptal oldukları ortaya çıkıyor. Tarihte bulduğumuz gerçek budur ve filmler ne kadar farklı olursa olsun değişmemiştir.

İyi Adamlar Eşitlikçidir – Örnek: Swashbuckler (1976)

Filmlerdeki iyi adamlar her zaman romantik kanun kaçakları ve korsanlar gibi seçkinlere karşı olan eşitlikçiler olarak görülür. Bu, genellikle yasadışı yoldan yanlış anlaşıldığı, alaycı olduğu anlamına gelir. Seçkinler yalnızca başka bir seçenek olmadığı zaman suç işlerler.

Muhtemelen bu zamana kadar en iyi korsan filmi olan Swashbuckler da aynı konuyu ele alıyor. Korsan Red Ned Lynch (Robert Shaw) (hak eden zenginler de dahil olmak üzere) zenginlerden çalar, ama o gerçekte sadece insanların gözünde kötü vali Lord Durant’a (Peter Boyle) karşı bir şampiyondur. Bir çeşit devrimci öncü olan mürettebatı halkı, yozlaşmış bir valinin zulmüne karşı yönlendirir ve soylularla, özellikle de Jane Barnet (Geneviève Bujold) ile müttefik olmak ister.

Korsanların bazı eşitlikçi ve demokratik uygulamaları vardır, ama aynı zamanda gemilerinde köle de tutarlar – bunlar genellikle ele geçirilen gemilerden kaçırılan yetenekli zanaatkârlardır ve korsanlar için çalıştırılırlar. – Halktan kadınları korumak yerine tecavüz etmeyi düşünürler ve zengin kadınlarla fidye istemek için daha fazla zaman harcarlar.

Ayrıca tasvir edildiği gibi ırk farklılıkları konusunda da o kadar rahat değillerdir. Filmlerde gördüğümüz sınıfı ve ırkı göz ardı eden kusursuz eşitlikçilik aslında siyah korsanların olmasından başka bir şey değildir. Tabi ki çoğu durumda Afrika kökenli kaçak kölelerin mürettebata katılmalarına izin verilmez ve satılırlardı.

Daha seyrek görülen bir korsan olan Nick Debrett (James Earl Jones), Lynch’den sonra ikinci olarak geliyor. Hırsızlar arasındaki kardeşlik iddialarına rağmen, gerçekte az sayıda korsan, bir siyah adamı otorite pozisyonunda kabul ederdi. Hırsızların kardeşliği, her zaman her farklı kardeşe karşı hoş değildi. Ve kız kardeşler için Ann Bonny ve Mary Reade erkekler gibi giyinmek zorunda kaldı; kadınlar kardeşliğin bir parçası değildi.

The Searchers

Barbarlar ve Vahşiler – Örnek: Çöl Aslanı – The Searchers (1956)

Filmlerdeki çoğu “barbarlar” yerli Amerikalılarken, bu genel hata, filmde hiç görünmeyen her tür kasabalı insan için geçerlidir. Barbarlar aslında hiçbir yerde, hiçbir zaman var olmamıştır. En vahşi görünen insanlar bile, genellikle ilk karşılaşmanın aksine çok daha gelişmiş bir kültüre sahiptirler. Yerli Amerikalılar, Hollywood’da özellikle ‘çocuksu vahşiler’ ya da talihsiz masumlar olarak tasvir edildikleri için ihmal edildiler (Kurtlarla Dans – Dances With Wolves).

En başarılı John Wayne filmlerinden biri The Searchers idi. John Wayne bu filmde kardeşi Debbie’yi (küçüklüğünü Lana Wood ve gençliğini Natalie Wood canlandırmıştır) kaçıran Komançilerin peşine düşen ve onlardan nefret eden eski bir konfederasyon askeri olan Ethan Edwards’ı oynar. Komançiler zalim vahşiler olarak muamele görürler. Zamanın adetlerinden dolayı olsa da vahşet perde arkasında yer alır.

Ethan diğer yeğeni Lucy’yi (Pippa Scott) bulduğunda, geri dönüp kendisini yere atar. Daha sonra Brad (Harry Carey Jr) Lucy’yi, takip ettikleri savaş korosunda gördüğünü düşündüğü zaman Ethan onun Lucy olmadığını anlatır. “Ne yapmamı istiyorsun? Sana resmini mi çizeyim? Bir daha bana sorma. Yaşadığın sürece bana asla sorma.”

Bu sözler korku ve dehşet vermek için yeterlidir ve Komançilerin filmde nasıl greçek vahşiler olarak görüldüklerinin göstergesidir. Kendi kültürlerini veya yaşam biçimlerini anlamaya yönelik gerçek bir girişim yapılmaz. Aslında acımasız haydutlardır.

Medenileşmemiş insanlara bakmanın bu yolu yalnızca filmler için değil, şehirlerde yaşayan herkes için de sıradan bir olaydır. ‘Barbar’ kelimesi, Yunanların, Yunan olmayan göçebelerin dilini ‘bar bar bar’ diyerek alay etmelerinin sonucunda türemiştir.

Yerli Amerikan milletleri de filmlerde bu durumun kötü etkisini yaşıyor. Bu aslında şehirlerde yaşamayan herhangi bir insan için de geçerlidir. Göçebeler her zaman şehirliler tarafından rahatsız edilir veya nefret edilirler. Antagonizm uygarlığın doğuşundan bu yana her iki yöne de gitmiştir. Göçebe kültürlerin gelişmişliği sürekli olarak düşüktür ve Hollywood bu eski önyargıyı değiştirmek için pek bir ilerleme kaydedememiştir.

Göçebe yerli Amerikalıları (veya diğer göçebeleri) sempatik bir ışıkla canlandırmaya çalıştıklarında bile, bunlar basit ve oldukça aptalcadır. Asil vahşilerin doğayla uyumlu romantik düşüncesi, kendi kültürlerinden nefret edenler için sadece bir propagandadır. Çünkü doğa uyumlu değildir.

Doğanın dengesi hastalık ve ölüm, avcılık ve öldürme yoluyla sağlanır. Çok fazla ceylan var ve açlıktan ölüyorlar, çok fazla aslan var ve açlıktan ölüyorlar. İnsanlar doğayla uyumlu olmayı hayal etmek ister, ancak bir kurtun karnındaki ölü çocuğun bir yavru kedi ile oynayan çocuktan daha doğal olduğunu unuturlar.

Kabile Sihri Gerçektir – Örnek: A Far Off Place (1993)

Sihir fantezi olmayan filmlerde küçümsenir veya daha çok hikayenin boşluklarını doldurmak için hızır gibi yetişen bir yardım olarak görülür. Dini gizemler ve mucizeler? Unutmuş olabilirsiniz. Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar filmlerde doğaüstü bir yardım almazlar ve neredeyse en az kırk yıldır inandıkları herhangi bir mucize, imanla tedaviden Kızıldeniz’in ayrılmasına kadar, bir şakayla ya da bir hileyle geçmiştir.

Aborijinler ise sihre ulaşabilirler. Onlar için ister Cheyenne, Navajo ya da Bushmen olsun ister yerli Avustralyalı olsun sihir her zaman işe yarar. Şehirde yaşama anlamında medeni olmayan herkes işe yarayan bir sihre sahip olabilir. Ancak görünüşe göre şehirler sihri çalışmaz hale getirir.

A Far Off Place’de Xhabbo (Sarel Bok) adlı bir Bushman arkadaşı Nonnie’yi (Reese Witherspoon) önce büyük bir tehlikeye karşı uyarır. Onun bütün ailesi ve çalışanları öldürülmüştür. İsteksiz misafiri Harry (Ethan Embry) de tesadüfen kurtarılır. Bu tehlike kehanetine dokunmak denir. Sihri çağırmak için göğüse, kalbin üzerine dokundurma uygulamasına değinilir.

Aldıkları sadece bir uyarı değildir. Daha sonra Xhabbo ve Nonnie, onları katillerin helikopterinden kurtaran bir rüzgar fırtınasını başlatmak için bir ‘dokunma’ kullanırlar. Asıl büyük soru şu: Bu sihir niçin işe yarıyor?

Bunun hiçbir açıklaması herhangi bir filmde verilmemiştir. Sihir şüpheye düşenlerde değil sihre inananlarda (eğer şehirden geldiyse inanmakta işe yaramayabilir) işe yarar. Çoğu durumda, mesela A Far Off Place’de Mantis, söz konusu sihir aynı zamanda Aborijin dini inançlarına da dayanır. Sihrin kitapta bile yer almadığını, ve bazı nedenlerden dolayı Xhabbo’nun eşinin hiç görünmediğini unutmamak gerek.

Peki neden uygar olmayan inançlar mucizelerle sonuçlanan sihirle haklı gösterilirken, uygar inançlar sadece yalan olarak değerlendiriliyor? Bununla birlikte, filmlerde sihir kullanamayanlar “tüm” uygar insanlar değil; Kuzey Avrupa’dan çok daha uzun zamandır şehirlere sahip oldukları halde Hindistan ve Uzakdoğu da sihir kullanıyor. Sihri olmayanlar sadece Avrupalılardır.

Tarihte sihrin hiçbir yerli halk için işe yaramadığını belirtebiliriz. İstilacıların daha alt sosyal yapıları olduğu halde, hiçbirinin üstün teknolojiye sahip olanlara direnmesine yardımcı olmadı. Boxer İsyanı başarısızlıkla sonuçlandı. Ve şunu söyleyebiliriz ki, lanetlerini Trump üzerine yüksek sesle ilan eden cadılar henüz onu görevden alamadılar.

Romantik Beyaz Üstünlükçüler – Örnek: Ucuz Roman – Pulp Fiction (1993)

Hollywood bir dereceye kadar değişti, ancak değişmeyen bir şey, filmlerde beyaz üstünlüğünün yaygınlığı.

Eski filmler genellikle Güney’i romantikleştirdi. Konfederasyonlar ise yanlış bir dönüş alan iyi adamlar olarak tasvir edildi. Ancak Birleşik Devletler Savaşı’nda yaygın olan ırkçılık hala canlıdır ve (aynı şekilde olmasa da) bugüne kadar gelmiştir.

Pulp Fiction’da beyaz üstünlüğü saklanmış olsa da hala oradadır. En iyi örnek, Lance’in (Eric Stoltz) Vincent’a (John Travolta) eroin satmaya çalışmasıdır.

Yazar / yönetmen olan Quentin Tarantino’nun oynadığı karakter, siyah bir adam olan Jules’a (Samuel L Jackson) sanki hiçbir şekilde rahatsızlık vermiyor gibi ‘zenci – nigger’ kelimesini kullanır. Beyaz üstünlüğü ve ırkçılığa karşı dünyadaki en doğal şeymiş gibi davranmak pek zahmetlidir ama Hollywood’un onunla uzun bir geçmişi vardır. ‘Ben bu filmi izledim, burası şu siyah adamın öldürülmesi’ gibi bitmeyen şakalar, bir nedenden dolayı klişelerdir.

Bazıları, beyaz insanların hepsinin ırkçı ve beyaz üstünlüğüne sahip olduğunu iddia ediyor, bunun sebebi muhtemelen kendileri hakkında konuştukları içindir.

Artık ırkçılık -en azından resmi olarak- çok popüler olmadığı için bu tür fikirler sahte sevgi ve saygının altında gizlenmek zorundadır. Böylece, beyaz üstünlüğünü siyahilerin sömürüldüğü filmlerde saygınlığı kamufle edip komik dizelere ırkçı fikirleri saklayarak havalı hale getiren popüler yönetmenlerimiz vardır.

Cinsel İlişkinin Normalleştirilmesi – Örnek: The Wicked Lady (1983)

Günümüzde cinsel ilişki hakkındaki modern tutumların her zaman var olduğunu düşünmek kolay; ancak zamanla belirgin bir şekilde değiştiğinden belki de bu varsayıma şüphe ile yaklaşmak gerekir.

Tarihte bildiğimiz her kültürde, evli olmayanlar arasındaki cinsel ilişkiler büyük bir tehlike oluşturuyordu ve din ve toplum tarafından hoş karşılanmıyordu. Bu durum esas olarak en çok risk alan kadınları hedef alıyordu.

The Wicked Lady’de sıkılan bir kadının soyguncu olmasıyla beraber, 1970’lerin en şehvetli fikir ve tutumlarını 18. yüzyılın başlarına taşırlar. Hikâyenin konusuyla ilgisi bulunmamasına rağmen, cinsel ilişki konusundaki rahat tavır filmin önemli bir temasıdır. İki kadının sözde ilgileri, genç adamın onlardan birini herhangi bir zorluk çekmeden baştan çıkarabileceğini gösteriyor. “Wicked Lady” kendisi de kocasından ziyade genç adamı istiyor olmasına rağmen bu durumdan hoşnut değildir. Oysa o dönemde doğum kontrolü kolay değildi ve kilise ile devlet bu duruma pek iyi bakmıyordu.

Pek çok kadını baştan çıkaran veya tecavüze uğratan birçok zengin ve güçlü adam vardı ve birçok kadın kötü niyetli veya fahişe olmadıkları halde tüm risklere rağmen bunlarla birlikte gittiler. Tabii ki genç erkekler kadar istekli olan kadınlar da vardır ve hep vardı ancak, cinsel ilişkilerin gösterdiği tehlike nedeniyle, tutum daha temkinli olmalıdır.

Dolayısıyla erkeklerin arasındaki bu korkak davranışın belki de tüm zamanlarda ve her yerde cesaretin uzun süredir bütün erdemlerin en önemlisi olduğunu düşündüğümüzde aptalca olduğunu söyleyebiliriz.

Herkes Milliyetçidir – Örnek: Zaman Ötesi – Timeline (2003)

Hollywood düşünmemizi sağlamasaydı ulus-devlet kavramı pek gündemde olmazdı. Romalılar imparatorluk vatandaşı fikrine sahiplerdi. Sonraki uluslar bu örneği kullandılar; ancak çoğunlukla insanlar hangi ulusa ait olduklarına pek önem vermezlerdi çünkü şu anda bildiğimiz haliyle uluslar aslında yoktu. Krallık uluslardan oluşmamış ve modern devlet kavramı da aslında mevcut değildi.

Fransa, Ortaçağ’ın iyi bir bölümü için Fransız krallarına ait olduğu kadar İngiliz krallarına da aitti. 2. HenryIFransa’nın yarısından fazlasını elinde tuttu ve oğulları 1. Richard ve John’un Philip Agustus’a karşı savaşması, Fransa’daki verimli alanları kontrol etme mücadelesinin bir devamıydı. Birisi aynı zamanda hem İngiltere Kralı hem de d’Anjou Kontu olabilirdi ve feodal patronlar genellikle herhangi bir kraldan daha fazla sadakat görürlerdi.

Michael Crichton’un kitabına dayanan Timeline filminde, bir grup modern arkeolog 1357 Fransa’sına, Yüz Yıl Savaşları’nın (1337’den 1453’e kadar süren) ortasına geri giderler. Elbette, sabit bir savaş hali değildir, fakat küçük savaşlar dizisi uzun süren barışlarla noktalanır.

1357, Fransa Kralının Poitier’deki Siyah Prens tarafından yakalanmasından sonraki yıl, bu savaş filminin ortaya çıkması için garip bir yıldır. Fransız mahkemesinin büyük bir kısmı İngiltere’nin esiri olduğu için nispeten az savaş vardı. İngiltere için savaşanların çoğu aslında Fransız’dı ve soylular dâhil, çoğu kendisini Fransa’dan çok Guyenne’e ait görüyordu.

Bu filmin gerçekten eğlenceli kısmı ise İngiliz soylularının İngilizce konuşmasıdır. Çoğu Norman kökenliydi ve aslında Fransızca konuşuyorlardı. Nitekim Edward III ve oğlu Kara Prens çok iyi Fransızca konuşuyorlardı ve Fransız aristokrasisi ve telif haklarıyla uğraşırken hiçbir tercümana ihtiyaç duymuyorlardı. Edward III’ün kraliçesi Phillipa’ya bağlı bir tür mahkeme tarihçisi olan Jean Froissart, İngiltere’de bu dönem boyunca Fransızca yazdı.

Buna rağmen Timeline filminde bir Fransız arkeoloğun aksanı yüzünden fark edilip öldürüldüğünü görürüz. Dahası, ortaçağda yaşam ve tarih uzmanları olduğu düşünülen arkeologlar, toplumun nasıl çalıştığına dair hiçbir fikirleri olmadığı gibi, katledilen zavallı Fransız’a onlarla birlikte olması için iyi bir sebep verecek bir hikâye yaratamamışlardır. Belki de adam herkesin Fransızca konuştuğu ve o zamanlar tamamen İngiltere’ye ait olan Guyenne’dendi.

Birçok kez İngilizce konuşmak Fransızlar tarafından konuşan kişiyi öldürmek için yeterli bir sebep olarak görülüyordu. İngiliz yerine İskoç olmayı iddia ettiklerinde azaltılmıştır. Bu nispeten makul görülebilir çünkü o zaman Fransızcanın yerel versiyonunu konuşmayan herkes tehlikeli bir yabancıymış gibi görülebilirdi.

Hâlbuki bu kolaylıkla açıklanabilirdi. O zaman bugünün Fransa’sında İskoç paralı askerleri ve İngiliz tüccarları vardı ve Lingua Franca şimdiki Fransızcanın her versiyonundan daha kullanışlıydı.

Böylece, o zamanlar şuanda bildiğimiz gibi milliyetlerin var olmadığını, dilin bile köken olarak kesin bir rehber olamayacağını ve milliyetçiliğin var olamayacağını görebiliyoruz.

Tüm Savaşlar Bireysel Mücadeledir – Örnek: Centurion (2010)

Filmlerde ateşli silahlar içermeyen bir savaş olduğunda, herhangi bir strateji, taktik veya iyi niyet de olamaz. Tarih boyunca savaşlar düzenli olarak en disiplinli ordu tarafından kazanıldı, en vahşiler tarafından değil.

Roma İmparatorluğu şimdiye kadarki en iyi askeri güçlerden bazılarına sahipti ve askeri doktrinleri günümüzdeki askeri gelenekleri hala etkiliyor. Kaiser ve Çar’ın her ikisi de Roma İmparatorluğu’nun 1453’te düşmesinden yaklaşık beş yüz yıl sonra, Roma askeri ve siyasi tarihçesinden türemiştir.

Bu etki Hollywood’da kostümler, unvanlar, hikâyeler ve benzerlerinde ortaya çıkıyor, ancak görmediğimiz veya hiçbir zaman göremediğimiz şey ise disiplini bir Roma ordusu.

En iyi örnek İskoçya’ya yürüyen bir Roma birliğini anlatan Centurion filminde neler olduğudur. Birlik yol boyunca ilerledikçe, uzak mesafedeki sesleri duyarlar ve küçük kare gruplar haline gelerek Pictlerin saldırısını beklerler. Disiplinin gerçek boyutu budur! Pictlerin saldırdığı andan itibaren bütün uyum ortadan kalkar ve herkes, kılıçların zırhı kolayca deldiği ve kimsenin kalkanını koruyamadığı bir meydan kavgasına başlar.

Açıkçası Hollywood, meydan kavgasını andıran savaş versiyonlarının doğru olduğunu düşünüyor çünkü fantastik filmler de dâhil olmak üzere ateşli silahların olmadığı neredeyse her filmde bu böyle gösteriliyor. Bu her yerde var olan hatanın en az bir kere giderildiğini görmek güzel olurdu.

Hızlı Ve Ölü

Vahşi Batı Hesaplaşmaları – Örnek: Hızlı ve Ölü – The Quick and the Dead (1995)

Hiç kimse Vahşi Batı filmlerinin gerçekçi olmasını beklemez. Birkaç örnek var, ancak çoğu batılıların genellikle hiçbir zaman olmayan şeyleri romantik bir şekilde yeniden düşünmelerinden gelir.

Bazı gerçek hesaplaşmalardan iyi hikâyeler doğdu ve bununla birlikte efsaneler ortaya çıktı. Bunların en meşhuru batıda hatta Teksas’ta bile değil, Springfield, Missouri’de yaşanan, Wild Bill Hickock ve Dave Tutt’du.

Hızlı silah çekme neredeyse tamamen Hollywood’un icadıdır ve o kadar yaygın hale gelmiştir ki diğer filmlerde karikatürize edilmeye başlamıştır. Hızlı ve Ölü – The Quick and the Dead filmi Russell Crowe, Gene Hackman, Sharon Stone, Keith David, Gary Sinise, Lance Henriksen, Tobin Bell ve Leonardo DiCaprio olmak üzere çok ünlü oyuncu kadrosuyla örnek bir filmdir. Film karşılaşmanın bir spor olarak kabul edildiği, gerçek mermilerin ve gerçek ölümlerin olduğu bir silahlı müsabaka hakkındadır.

Vahşi Batı’nın özelliği aslında bu karşılaşmalar değil kurulan pusular ve daha da yaygın olan sarhoş kavgalarıdır. Bu birkaç filmde gösteriliyor ancak karşılaşmalar popüler kültürde o kadar yerleşmiştir ki diğer türlerde de gösterilmektedir. Bu durum muhtemelen filmlerde en yaygın görülen tarihsel hatadır.

Tüm Savaşlar Vietnam’dır – Örnek: Posse (1993)

Hollywood’da Vietnam için standart bir senaryo vardır; oraya giden herkes ya hasar görmüştür ya da delirmiştir.

Vietnam Savaşı ile ilgili bu anlatım bugün yaygın olsa da tartışmaya açıktır. Daha tartışmalı olan şey, tarihteki her savaş için geçerli olup olmadığıdır.

Posse filminde küçük bir süvari grubu makineli tüfeklerle her taraftan ateş altındadır. Karşılık vermek için bir Gatling silahları vardır ancak bu sırada her iki taraftan kuşatılmışlardır. Birçoğu panik içinde kaçmak yerine -ki Hollywood genellikle Vietnam’daki askerleri böyle tasvir eder- yerlerinde kalırlar. Bu arada beyaz askerler ise savaş devam ederken ateş altında olmayan, kısa bir mesafede takılırlar.

Bu, Vietnam Savaşı’nın doğru bir tasviri değildir. Adamların bombardıman altındayken kampta boş boş gezmeleri gülünç bir olaydır. Süvari, aşırı cesaretleriyle tanınmıştır ve Roosevelt’in savaş hakkındaki anılarında övgüyle anılmışlardır. Bütün savaşlar Vietnam değildir ve Vietnam’ın Hollywood versiyonu da sadece birkaç istisna dışında gerçek Vietnam değildir.

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up